Firuze Akın- II. psikolog seansı

Firuze.
psikolog seansı.
***
Yaşam hak edilir bir şeyse, yaşamak ödül müdür?
Bir haftadır zihnimi meşgul eden bu sorunun sonuna varamadım. Şimdi etlerinden ayırdığım kanlı tırnaklarıma bakarken içimde dehşet verici bir huzursuzluk var. Bunun sebebi beni hiç sevmeyen öğretmenimin verdiği ödevi yapmayışım değil, o öğretmenin yeniden dersinde bulunuşum. Hayır yalan söyledim. Beni bir haftadır bu soruyla boğuşturduğu için ondan beş gram daha fazla nefret ediyorum. Tüm mesele bu.
Beni zaten hep bu beş gramlar yaşattı ya da mahvetti. Bilen bilir.
Kapısını tıklattım ve içeri girdim. Ecevit aşağıda, arabanın içinde beni bekliyor. Belki bir sigara yakmış, belki gözlerini yummuş kafasının içindeki gürültüyü dinliyor. O olmak ansızın bana burada olmaktan daha zor geldi. Özge Meral, oturduğu yerden kalktı ve beni karşıladı. Yüzünde yine, sinirime dokunan tatlı bir gülümseme vardı. Sınanmamış bir insanın zarifliğini hissediyordum davranışlarında. İşte o vakit burada oluşum daha da anlamsızlaşıyor.
Gösterdiği yere oturdum hiçbir şey söylemeden. Oturduktan saniyeler sonra fark ettim cama ne kadar uzak ve psikoloğa ne denli yakın olduğumu. Ani bir ses duyar gibi irkildim ve dönüp cama baktım. Bir ürperti geçti içimden. Ecevit arabayı çalıştırsa duyamayacaktım. Duysan ne değişecek ki Firuze? Gitmesine engel olacak mısın? Mühim olan sen ne kadar uzakta kalsan da gitmemesi değil mi?
Beni kaldırmayan kuvvet bu sözler olmadı, eğer ki kalkarsam ve cama yaklaşırsam gözlerini bana dikmiş avcı okunu gerecek ve belki de beni gafil avlayacak. Ona bu fırsatı vermek istemedim. Camdan gözlerimi çektim. Odaya baktım. Karşımızda bir kitaplık vardı. Özge Hanım’a bakmamak için çok bahanem var artık. Sırtı dönük deri ciltli kitapların çoğunun roman olmadığını anlayabiliyordum. Kitaplıktan sonra tablolar, avize, duvarlar, camlar…
Birbirini takip eden ve beni oyalayan birçok parçaydı bunlar.
Bir fotoğraf ya da onu yansıtan bir şey aradım ama bulamadım. Engelleyemediğim şekilde sallanan bacağıma bastırdım ellerimi ve yeniden cama baktım. Sonra camın önünde kalan saksıya. En az kitaplık kadar beni oyalayacak şeyi buldum.
Monstera deliciosa bitkisiydi. Görünen o ki ölmek de üzereydi. Dakikalarca izledim onu.
Sessizliği benim bozmayacağıma emin olunca “Nasılsınız iyi misiniz?” diye sorduğunu duydum. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sanki bitki dile gelip cevap verecekti. Hemen yanında başka bir saksı daha vardı. Bir Afrika menekşesiydi ve o dile gelip cevap veremeyecek haldeydi. Onunla göz göze baktık.
“İyiyim,” dedim yalnızca. Onu sormak içimden gelmedi. Kalbimde yoğun bir sancı vardı. Bu gece Alparslan’la bir davette buluşacaktım, belki Bülent’in sonunu getireceğim bir parça koparacaktım ve Ecevit’e yalan söyleyecektim. Benim bugün ne işim vardı ki burada? Ne yersiz, ne anlamsız bir saatti? Düşündükçe bu fikrim daha da büyüdü, kontrolden çıktı ve kapıya baktım. Gitmek istedim. Ecevit neden alnının teriyle kazandığı parayı buraya harcamıştı? Bak gidemiyordum işte.
“Haftanız nasıl geçti?”
“İyi.”
Kısa bir sessizlikle devam ettik. Geçen sefer ilk ve sondu. Susarak sonlandıracaktım bu kez. Konuşmaya hiç mecalim yoktu. Sessizlikle tek parça olmuştum adeta, o yüzden sessizliğe gelen darbeyi derinden hissettim. Ansızın, “Firuze Hanım,” dediğinde korktum, yerimde sıçradım. Bana hiç adımı söylemeyecek sanmıştım sanki. Sesi çok yüksek geldi, ona baktım. “Bana kitaplığımın üçüncü rafından, yeşil ciltli kitabı getirir misiniz?”
Bilmem neden bunu hızla yapma ihtiyacı hissettim. Kitaplığa baktım ve doğruldum. Kaşlarım çatık, engelleyemediğim kadar telaşlıydım. Söylediği rafta yeşil ciltte olan tek bir kitap vardı zaten. Epey kalın, yaldızlı, yeşil duvarı anımsatan bir cilde sahipti. Kitaba dokunur dokunmaz kalbim kasıldı. Adına bakmadan aldım ve ona uzattım. Yine sınanmamışlığın kibriyle gülümsedi ve teşekkür etti.
Ayaktaydım, cama ilerlemek istedim ama bunu apaçık yapmaya gururum elvermedi. Çiçeklere doğru yürüdüm. Bir hasta bitki, bir ölü çiçek benim için güzel bir bahaneydi. Göz ucuyla camdan baktım ve arabayı gördüm. Aynı yerdeydi, camından sigara dumanı tütüyordu. Titrek bir tebessüm geçti dudaklarımdan, gözlerim sulandı.
Yakalanmadan yine çiçeklere baktım. Bitkinin bazı yapraklarında kurtçuklar geziniyordu. Tüm yaprakları kesip atmak ve ilaçlamak gerekiyordu. Çiçeğin de yalnızca daha iyi bir ışığa ve düzenli bakıma ihtiyacı vardı. Lakin besbelli ikisinden de vazgeçilmişti. Özge Meral’a döndüm.
“Canlıların yaşam hakkının olduğuna inanır mısınız?” diye sordum. Kaşlarım çatık, istediğim cevabı alabilecek olmanın o kibirli hazzındaydım.
“Pek tabii,” diye yusyuvarlak, sinirimi daha çok bozan bir cevap verdi. Zaten o ve onun gibiler bayılırlardı böyle köşesi olmayan cevaplara. Apaçık alayla güldüm.
“Fazla yumuşak bir cevap bu,” dedim kabaca. Ecevit olsa, ılık derdi. Her neyse. “Hatta daha güzel ifade edeyim. Apolitik. Babamın en kabul edilebilir bulduğu karşıt görüşlü fikre benziyor. Biz sizden değiliz ama korkmayın onlardan da değiliz gibi. Tat kaçırıcı.”
Kalktığım yere geri oturdum ve gözlerinin tam içine baktım. “Canlıların yaşam hakkının olduğuna inanır mısınız Özge Hanım?” dedim yeniden. Öyle bir baskı kurduğuma inanıyordum ki muhakkak daha doyurucu bir cevap verecekti. Yüzündeki ifade bozulmadı yine de. Ona olan öfkem kendisine zarar vermedi.
“Yaşamın benim onayıma ihtiyacı olan bir olgu olduğunu düşünmüyorum,” dedi bu kez. “Yaşam benim için kutsaldır, insan eline ve onayına ihtiyaç duyacak bir noktada değildir bana göre.”
Sol bacağım titreyerek sallanıyordu. Güldüm istemsizce ve camın önündeki saksılara baktım. Çenemle işaret ettim. “Çok ince bir cevap. Atilla Akın’ın kızı olmasam etkilenebilirdim.” Neden babamla vurmak istiyordum, ben bile anlayamıyordum. Benden vazgeçsin istiyordum. Ve Akın
kızı olmak benden vazgeçmek için hep en etkili yöntem gelmişti.
“Ama görüyorum ki inceliğiniz bitkilerinize kadar. Onlar da birer canlı, değil mi? Size ihtiyaçları varken onlara gerekeni yapmadığınız için ölmek üzereler. Hani yaşamak kutsaldı? Sanırım herkes için kendine kadar kutsal.”
Üst dudağım dişlerimin arasında ezilip duruyor, kalbim ağrıyordu. Menekşeye baktım yeniden, bu odada beni hiç durmadan izleyen tek canlı oydu. “Kendi çiçeğine bile iyi gelmeyen biri bana nasıl iyi gelebilir ki?” diye sordum çekinmeden. “Benim için her şey bu kadar bütündür, şu an size olan inancım tümüyle kırıldı.”
Ona karşı bir inancım zaten yoktu ama var olan şeyi kaybettiğimi söylemek kendisini daha çok bozardı. Emindim. Gülümsedi ve bitkilerine baktı. Ne acı, onların yasını bile tutmuyordu. Hayatın o acı tadı damağıma vurdu. Bu hayatta ölümler oluyordu ve bazıları yassız kalıyordu. Burnumdan solumaya başladım.
“Ben bir uzmanım Firuze,” dedi bu kez. “Burada senin için varım. Uzmanlığım ve kişisel
hayatımdaki davranışlarım aynı noktada olmak zorunda değil. Hem belki benim de çiçekler hakkında geliştirilmeye ihtiyacım vardır.”
Gözlerimi kapattım ve saksıları karanlığa gömdüm. Çıkmak istiyordum. Dört bir yandan
sıkıştırılmaya, bulunduğum kabı çatlatmaya başladım. Yanlış olduğunu anlatmak istiyordum ama ondan daha güçlü kendimi savunamıyordum. “Sanırım çiçeklere karşı ilgilisiniz.”
Cevap vermedim.
“Belki de sizin desteğinize ihtiyacım vardır bu konuda.”
“Siz onlardan çoktan vazgeçmişsiniz,” dedim acıyla. Ben fark etmesem, hiç görmeyecekti onları. Ne anlamı vardı ki bundan sonrasının? İşin sonunda yaşaması yetmez mi Firuze? Yetmez. İlk fırsatta yeniden ölüme terk edilirler. Ne anlamı kalır ki? Hakkını kaybetti. Bana yardım etmesi için önce ömrü onun elinden geçen bir çiçeğe de, çiçeğe de çiçeğe bile değil, iyi bakması gerekiyordu.
“Hayır, yalnızca senin kadar sağduyulu olamadım. Hâlâ odamın en güzel köşesindeler, bu onlardan vazgeçtiğim anlamına gelmez. Bak, güneş ilk onlara vuruyor. Batarken de onların üstünden geçiyor.”
Kaşlarım büküldü, dudaklarım titremeye başladı ve kendime yenildim. Gözlerimi açıp çiçeklere baktım. İç çektim. Evet odanın en aydınlık yeriydi. Ama… Ama onların öldüğünü hiç fark etmemişti. Malikanenin de en güzel odası benimdi.
“Sizin de çiçekleriniz var mı?” diye sordu ben onları izlerken. Başımı iki yana salladım. Hiç
yoktu.
“Hayır. Hiç olmadı. Annem çok sever çiçekleri.” Hamlet’in içine koyduğum birkaç çiçek yaprağı geldi aklıma. “Benim hiç olmadı…” Bir bıçak yutmak kadar acı veriyordu yutkundum. “Kimse almadı,” dedim kendi kendime. Gülümsedim. “Aman neyse. Ölürler zaten onlar, bence atın.”
Gözaltlarımı sildim ve başımı çevirdim. Sus, sakın ağlama. Masanın üzerindeki peçeteye
uzandım ve hiçbir canlıya bakmadım. “Kimin almasını beklediniz?”
“Hiç kimsenin,” dedim tereddüt etmeden. Başımı salladım, lanet gelseydi neden bu kadınla uzun uzun konuşacak hatalar yapıyordum.
“Peki kimin almasını isterdiniz?”
Yüreğime kıymık gibi batan sorular seçiyordu. Canımı öylesine yakıyor, öylesine yüreğimi
yaralıyordu ki ona öfkeli bile kalamıyordum. Gözlerine baktım. Kim bilir şimdiye kadar ne çok çiçek alanı olmuştu. Beni hiç anlamayacaktı.
“Ecevit bana çiçek alsaydı, ben onu muhakkak yaşatırdım.”
O vakit, çok zor, çok vahim bir şey oldu. Beni anladığını hissettim. İlk kez gülümsemesini sınanmamışlığın kibri olarak görmedim. Uzun uzun baktım ona. Beni anladı, gülümsedik karşılıklı sonra ben engel olamadım. Hızla yüzümü çevirdim ve ellerimle örttüm. Dakikalar sürdü yüzümü açmam. İçin için ağladım, önüme bir bardak su koydu. Hiç öyle bir isteğim olmamıştı, neden şimdi bunu dile getirmiştim? Tüm öfkelerim birikti ve hepsi bana oldu.
Konuyu değiştirmek sonra da bir daha hiç açmamak istiyordum. “Bu akşam zor bir gece olacak benim için. Hiç istemediğim biriyle buluşacağım, ona tahammül edeceğim belli bir amaç için. Ne olduğunu sormayın. Ecevit’e yalan söyleyeceğim. Bu en kötüsü. Çok gerginim. Ama bana bu konu hakkında hiçbir şey sormayın. Sadece söylemek istedim. Konu açılsın istemiyorum.”
Konuyu değiştirmek ama başka bir limana da yelken açmamak istiyordum. Dikkatle bana bakıyordu. Bu konu benim iç savaşıma benzemezdi, yenilmezdim. Ağzımdan tek kelime alamazdı.
“Tamam,” dedi anlayışla. “Peki ben çiçeklerimi iyileştirmek için ne yapmalıyım?”
Başıma ağrılar girmiş gibi tüm yüzüm buruştu. Yakamı kaptırmıştım. Saksılara baktım. Benden bir çare duymayana kadar peşimi bırakmayacaktı. “Büyük olan kurtlanmış,” dedim. “Tüm yapraklarını kesip ilaçlayın ama iyileşir mi bilmiyorum. Küçük olanın da yerini ve toprağını değiştirin. Çiçekler sevgi ister derdi annem. Düzenli bir bakım ve biraz sevgiyle kendine gelebilir belki.”
Söylediklerimi ayrı bir kâğıda not aldığını gördüm. İnanmıştı her tavsiyeme. Sanki gerçekten
onları yaşatmak istiyordu. Belki de… Belki de buraya gelmemin asıl amacı buydu? Nasıl Ecevit’in yanındaki amacım Melike’yse, buraya gelmemin sebebi de iki ölmek üzere olan çiçekti. Evet, yaşamak her canlı için kutsalsa Tanrı’nın o iki çiçek için beni seçmesi ve göndermesi de mümkündü. Biraz olsun anlam arayışım azaldı. Gülümsedim, içime bir nebze olsun su serpildi. Umarım, bir amaç uğrunaysa, o da tam olarak buydu.
“Bence de siz, Ecevit Bey’den gelen çiçeği muhakkak yaşatırdınız,” dedi aynı inançla. Başımı salladım yalnızca, olmayacak bir ihtimal üzerinde uzun uzun ahkam kesmek istemedim. Dirseğim masada, şakağım avucuma yaslıydı. Keşke engel olabilseydim konuşmama. Keşke susabilseydim.
“Olmayacak bir ihtimalde, başarı ne kadar anlamsız değil mi?” diye sordum. Masanın üzerindeki bibloya bakıyordum. İsimliğin arkasında kalmıştı. Yarısını göremiyordum. “Öyle olsa böyle yapardım, böyle olsa şöyle yapardım. Falan falan. Öyle de böyle de olmadı işte.”
Hamlet’in içindeki çiçekler geldi yeniden aklıma. Keşke onları, iki erkek arasına alıp parçalamasaydı. Ben onları muhakkak sonsuza kadar yaşatırdım. Ölmüş bir çiçeği mi? Elbette. Ölmüş olanı yaşatmayacaksam nasıl sanatçı diyebilirdim ki kendime?
“Buna anlamsızlık mı demeliyiz yoksa kendini tanımak ve yapabileceklerini bilmek mi?”
“Ne önemi var?” diye sordum kırgınlıkla. “Bana o çiçek hiç alınmayacaksa onu yaşatma başarımın ne önemi var?” Yaşlarım masanın üzerine damlıyordu. Yeniden o birkaç santim arkada kalmış bibloya baktım. “Ecevit bana hiç çiçek almadı.”
Şımarıkça bir istek ya da sitem değildi bu. Ölsem bunu Ecevit’e söylemezdim. Onun yanındayken gözüm bir çiçekçide de kalmazdı. Bu yalnızca bu odada kendime itiraf edebileceğim tümüyle insani bir ukte kalıştı. Hak değildi ama zamanı ve yeriydi. Gece yatağımda bile söyleyemezdim. Zaten çok da uzun sürmedi bu. Çarçabuk değişti fikrim.
“Aslında bir kere aldı,” deyiverdim. Kabul biraz da Özge Meral’in gözünde Ecevit için kötü tek bir iz çizmek istemedim. “Almadı değil. Benim abartım. Bir kez aldı. Bir yere girmesi gerekiyordu. Çiçekçi rolü yaptı. Çiçekler getirdi. Sonra onlar yere düştü, birkaç yaprak benim kucağıma geldi. Onlar benim oldu,” dedim. Nasıl da korumuştum benden gitmesinler diye. Kendimi tutamazken onları tutmuştum sıkıca. “Bir kitabın içinde sakladım. Haksızlık yaptım ona, aldı.”
Konuştukça küçük düşüyordum. Şimdi bana ama onları sana almamış ki dese ne diyecektim? Zavallı gibi baksa bana nasıl saatimi dolduracaktım? Ona baktım utançla. Dikkatle beni inceliyordu ama bakışlarında bir acıma göremedim. Tutuyor olmalıydı kendini. “Bu durum size ne hissettiriyor?”
Aşağılık derim sandım ama, “Kırgınlık,” dedim titrek bir sesle. Düşündüklerim, söylediklerim ve hissettiklerim arasında kapatamadığım mesafeler vardı. Yalnızca başını salladı. Beni anlıyor olamazdı, inanmıyordum. Kimseyle öyle bir noktada buluşmamıştım tüm ömrüm boyunca.
“Size bunu hissettiren Ecevit Bey’den hiç çiçek almamanız mı yoksa aldığınız çiçeğin o niyetle size gelmemesi mi?”
Ölmüş çiçekle göz göze geldik yine. Sanki o dile gelecek ve anlatacaktı tüm hislerimi. İşte o vakit hiç acımayacak, gidecek ve onu köklerinden sökecektim. Yaşamasına ben izin vermeyecektim. İkimiz de sustuk ama. Uzun uzun sessizliği dinledik. Kalbim apacıyordu.
Soluklandım, bir başka çarem yoktu. “Başka bir ihtimalde bana hep çiçek alacak bir adamın şimdi bir çiçeğine bir sahip olmamam.” Başımı geriye attım ve gözlerimi sıkıca yumdum. Ecevit bana hep çiçek alıyordu bir başka 16 Kasım’da.
Mezun olurken babamdan önce o çiçeğini uzatıyordu. Doğum günümde. Kavga ettiğimizde. Beni yemeğe çıkardığında. Hasta olduğumda. Sınavımı başarıyla geçtiğimde. Bir çiçekçinin yanından geçerken. Yürüdüğümüz sahil boyunda çiçekçi abla yanımıza geldiğinde. Haydarpaşa Garı’nda. Bir sürü, bir sürü…
Benim kırgınlığım hiç tümüyle Ecevit’e olmamıştı. Hep bir başka ihtimalin gölgesine olmuştu.
“Zaten alsın istemem, çiçek de hak edilir Özge Hanım biliyor musunuz?” Elimin tersi yüzüme dokunuyordu ama bir nebze olsun kurutamıyordu. “Ne güzel bir sevgi dilidir çiçek. Konuşmaya bile gerek duymaz insan. Böyle güzel bir şey, elbet hak edilir. Ecevit bana hiç çiçek alsın istemem. Gerçekten. Bakmayın böyle sızlandığıma. Buraya gelince aklıma abuk sabuk fikirler geliyor. Bunlar da onlardan biri. Normalde haddini bilen bir insanım. Bir çiçek almayı hiç hak etmedim, o yüzden de beklemedim.”
Buradan çıktıktan sonra aklıma bile gelmeyecekti. Ecevit’e bakınca hiç çiçekleri
düşünmeyecektim. Ben hak etmediğim hiçbir şeyi istemedim bu yaşıma kadar. O çiçeğin de hiç hayalini kurmadım, kurmayacağım.
“Size bir şey verilme ihtimalini bile gerçekliğinize yaklaştırmıyor, açıkça geri çekiliyorsunuz Firuze Hanım,” dedi bu kez. “Bu davranışınız her zaman böyle miydi? Dilerseniz biraz daha geriye gidelim. Zira bunun sizin çocukluğunuzda nasıl seyrettiğini merak ediyorum. Küçükken de biri size bir şey verdiğinde, özellikle de karşılık beklemediğinde böyle hisseder miydiniz?”
Ardı ardına duyduğum sorularla ablukaya alındım ve tüm bedenim bu sorularla hareketsiz kaldı. Gözlerimi bile kırpmıyordum. Karşımda daldığım boşluk bir koltuktu. Nefes nefeseydim. Yemyeşil gözlü bir çocuk gördüm. Gözleri güneş gibi parlıyordu. Zilli Firuze’nin ta kendisiydi ama burada ne işi vardı? Onu hemen kapı dışarı etmek istedim ama koluna bile uzanamadım. Avuçlarını kollarına yaslamış, dökülmüş dişleriyle bana gülüyordu.
Onu seneler sonra ilk kez Ecevitsiz bir anda kendime bu kadar yakın görüyordum. Ecevit
yoksa o da yoktu, sesi de yoktu. Kıkır kıkır gülmeye sonra aniden kalktı masanın etrafında koşmaya başladı. Onu izledim telaşla. Birinden kaçmıyordu, oyun oynuyordu. “Hayır,” dedim onu izlerken. “Yedi yaşına kadar, arsız bir çocuktum. İnsanlar beni, ben hayatımdaki insanları çok severdim. Karşılık ne demek onu da bilmezdim ki çünkü her şeyim karşılıksızdı.”
“İstediğiniz şeyleri rahatça söyleyebilir miydiniz?”
Öyle neşeli, öyle mutluydu ki, gülücüklerinden psikoloğu zor duyuyordum. “Yedi yaşına kadar,” dedim ve sadece başımı salladım. İnsanlar benim istediklerimi mutlulukla yapardı. Annem mutlulukla bana o boyaları alır, babam mutlulukla beni sırtına çıkarır, Leyla teyze mutlulukla ekmeğime portakal reçeli sürer, Hüseyin amca mutlulukla bana kilden toka yapar ve Ecevit mutlulukla benim oyun arkadaşım olurdu.
“Yedi yaşınızdan sonra?” dedi ve korktuğum başıma geldi. Zilli düştü, gülücükleri ağlayışlara dönüştü ve korkuyla yerimden sıçradım. Kalkmak onu kaldırmak, hızlı koştuğu için ona kızmak, onunla ağlamak ve ona sarılmak istedim. Özge Hanım’la göz göze geldim ve ikinci kez düştüğü yere bakınca onu göremedim. Yoktu. Özge Meral’la yalnızca bir odadaydık. Gözlerimi kapattım. Tırnaklarımla bacaklarımı kaşıdım.
“İstediğim hiçbir şey olmadı,” dedim. “Tek bir şey istedim. Tek bir şey...” Dişlerim birbirine çarpıyor çenem konuşurken kayıyordu. “Herkesten tek bir şey istedim. Herkes en az bir kere yapacağına söz verdi ama hiç kimse sözünü tutmadı. Hep kandırdılar beni.”
Bülent’in bile babamın bir şeyini gizlice alıp getirmem karşılığında Ecevit’i getirme sözü verdiğini hatırladım. Kaç yaşındaydım hatırlamıyordum. Ne istemişti hatırlamıyordum ama bunun yaşandığını yirmi beş yaşında ansızın anımsadım. Öfkeyle kabardım, yerimden kalktım. Nefesim kesildi. Bülent’in yüzü geldi gözümün önüne. Babamın odasına gizlice girdiğimi hatırlıyordum. Arabalarından birinin anahtarı mıydı?
Ecevit’i getireceğim O arabayla demişti.
Yakamı gevşetiyor, durmadan yürüyordum ama bedenim durulmuyordu. Geçmişim bir yorgan gibiydi. Çekiştirdikçe arasına koyduğum ve unuttuğum her şey yere düşüyordu. Yıllar sonra ansızın zihnimde bir anı belirdi. Belki zamanında hatırlasam Bülent’e her yaş aldığımda bir kez daha öldürmeyi isterdim. Sesi kulağımdaydı. Gizli gizli o anahtarı aldığım an hayal meyandı. Bülent arabayla eve dönene kadar onu beklediğimse gittikçe netleşiyordu.
Özge Meral’in kalktığını ve yeniden oturduğumu zorlukla anlayabiliyordum. “Tamam. Şu hiçbir şeyi çözmek zorunda değiliz. Önce burada kalalım,” Gözlerimi sabit tutamıyordum, bir boşlukta süzüldüğümü hissetmeye başladım. “Bana bakmak zorunda değilsin. Sadece ayaklarının yere bastığını fark et Firuze. Sandalye tutuyor seni şu an. Benimle beraber nefesini biraz yavaşlatalım.” Zorlukla soluklanmaya çalıştım. Gözlerimden yaşlar tıpkı o arabadan yalnızca Bülent’in inmesi gibi akıyordu.
“Derin nefes almak zorunda değilsin. Sadece nefesini biraz daha uzun ver. Şu an buradasın, odadayız. Ben buradayım. Güvendesin. Şu an büyük bir duygu hissediyorsun ama sonsuza kadar böyle kalmayacak. Hafiflemek üzere, sakin ol. Güvendesin.”
Yumuşak sesi kaçıncı kaçıncı dakikasında ya da cümlesinde beni yakaladı bilmiyordum ama önümdeki sehpaya çökmüş sıkıca ellerimi tutuyordu. Sıktığım parmaklarına baktım. Sonra çiçeklere, masaya, bibloya ve uzun uzun cama… Nefes nefeseydim. Bülent’in sesi azala azala yok oldu. Ellerimi korkuyla çektim ve kollarıma sardım.
“Beni kandırdılar,” dedim dehşetle. “Herkes beni kandırdı. Herkese kandım. İnsan bu kadar aptal olur mu? Herkese kandım. Kimse bana beklentisiz iyilik yapmaz. Ben de istemem. Kimse istediğimi yapmadı. Kimse.”
“Her şey şu an yolunda Firuze,” dedi yeniden. "Bana bedenini bana doğru yaklaştırdı. odada gördüğün beş şeyi söyleyebilir misin?" Ellerime yeniden uzanmadı ama "Biblo, saksı, kitaplar..." diyebildim. Kaç söylediğimi sayamadım. "Güzel. Şimdi bana dokunabildiğin dört şeyi söyler misin? Bedeninle hissedebildiğin şeylerden bahsediyorum."
"Kazağım var," dedim. Gözlerimi kaçırdım ve bacaklarıma baktım. "Ayakkabım, sandalye, pantolonum."
"Harikasın," dedi bu kez. Gözlerimi açıp kapatıyordum artık ona bakıyordum. "Şimdi biraz dinleyelim. Duyabildiğin üç sesi bana söyleyebilir misin?"
Dediğini harfiyen uyguladım. Tıpkı Ecevit'in yaptığı gibi iyi geldi. "Rüzgar esiyor," dedim. Uğultulu bir ses vardı. Gözlerim irkilerek saate baktı. "Saat ve... Duyamıyorum başka bir şey."
"Çok güzel. Şimdi bana iki koku seçebilir misin?"
Koklamaya başladım defalarca kez. "Parfümünüz, vanilya kokuyor. Bir de," kendimi geriye
ittim ve yeniden soluklandım. "Oda da ahşap kokusu var."
Başını salladı "Ve son olarak ağzında şu an fark ettiğin bir tat var mı?" diye sordu. Dilimi
damağıma bastırdım.
"Diş macununun tadı. Bilmiyorum."
Dizlerime dokundu ve yavaşça sıvazladı. "Bunları yaparken doğru yapman gerekmiyor. Amacımız burada olduğunu hatırlatmaktı. Şimdi daha iyi misin?"
"Su verebilir misiniz?" diye sordum titrek bir sesle. Yavaşça kalktı. Bana su getirdi. Emin olana kadar da uzaklaşmadı. Dakikalarca, belki de saniyeler sürdü, sayıkladım durdum. Her şey bedenim adına bir nebze normale döndüğünde “Daha yi misiniz?” diye sordu. Tepki veremedim. Bülent ölsün istedim bir kez daha. Yüzlerce, binlerce kez. Beni o bile kandırmıştı.
“Sadece çiçeklerinizden bahsedelim,” dedim. Bana zarar veriyordu, hiç hatırlamadığım şeyleri hatırlatıyordu. Görmüyor muydu, yoksa bu yaptığını kötülükten mi saymıyordu? “Çiçekler sadece.”
“Çiçeklerden bahsediyoruz aslında,” dediğinde ona baktım. Ne bir alay ne de bir kötülük vardı yüzünde. Öylece bana bakıyordu. “Buraya geldiniz, eksik olduğum bir konuyu fark ettiniz ve bana bazı sorular sordunuz.”
“Beni çiçekler mi bu hale getirdi?” Hiddetliydim. Ben ona sadece o çiçekleri yaşatmasını söylemiştim. Yakama yapışan oydu.
“Bu da yeni bir soru. Çiçekler evet bir canlı ama böyle bir etkisi olabilir mi? Çiçeklerden konuşuyoruz kabul ama hastalanmış çiçeklerimi fark ettiğinizde sizin için tek mesela onlar mıydı yoksa çiçeklerin size insanlarla, özellikle kendi hayatınızla ilgili hatırlattığı şeyler miydi?”
Onlara baktım. Ben sadece… Boynum büküldü. Onlar da yaşasın istedim. Yaşama şansı olan her canlı başka bir canlının elinde yaşasın istedim.
“Onları terk etmenizdi benim için asıl mesele. Onları terk etmeseydiniz böyle olmazdı. Her
çiçek eninde sonunda ölüme terk ediliyor. Bu bir insana ya da bana benziyor ya da benzemiyor. Ne fark eder ki? Yaşam hakkı kutsalsa madem bunu yalnıza bu çiçekler üzerinden de konuşabilirsiniz.”
“Çiçeklerin terk edildiğini mi düşünüyorsunuz?” Başımı salladım. Her canlı gibi. “Terk edilmek sizin için tam olarak ne demek Firuze Hanım?”
Küçükken bir balığım vardı. Bir sabah uyandığımda ölmüştü. Beni terk etmişti. Ecevit gitmişti beni terk etmişti. Leyla teyze, Hüseyin amca beni terk etmişti. Annem beni terk etmişti. Babam beni terk etmişti.
“Geride bırakılmak,” diyebildim. “Hayat devam ederken senin olduğun yerde bırakılman. Kendimi yirmi beş yaşında hissetmedim. Yaşlanmış gibi de hissetmedim ama. Hep terk edildiğim yaşta hissettim. İnsanlar yürüdü, herkes yürüdü. Ben çok yalnızım. Kimse olduğum yerde değil. Herkes büyüdü.” Gözyaşlarım birer birer damlıyordu yanaklarımdan. “Yaşlandı. Belki öldü ama ben…” Afrika menekşesine baktım. Yanındaki hasta olmuştu. Böyle bitik halde olmasının elle tutulur bir sebebi vardı ama o?
“Olduğum yerde soldum. Onun gibi. Ne hasta ne de çok yaşadı ama soldu. Çünkü fark edilmedi. Ona yaşaması için fırsat verilmedi, hatalarını düzeltmek için, kendini kurtarmak için… Ve soldu. Hiçbir değeri yoktu gözünüzde. O da soldu. Değil mi?”
Gözlerine baktım. Yoktu biliyordum. Bir sonraki seansta belki orada bile göremeyecektim. Belki ben yokken kaldıracak, ben gelince göstermelik geri koyacaktı.
“Onun solmaması için gerekli olan şey benim vereceğim değer mi Firuze Hanım? Ya da o çiçeğin benim hatam yüzümden solması onun değerli olmadığı anlamına gelir mi?”
Ağzımı açıp değersiz de diyemedim onun yaşaması için senin değerine mi ihtiyacı olacak diye de kızamadım. Madem değerliydi ona neden insanlar iyi bakmamıştı? Madem onun değerine ihtiyaç yoksa neden solmuştu?
“Bilmiyorum,” dedim bunalmışken. “Bilmiyorum, bilmiyorum.”
“Bak Firuze,” diye seslendi bana yine siz perdesini kaldırırken. “Belki bazı çiçekler gerçekten ihmal edilir. Belki kurur, belki hakkı olanı alamaz ve solar. Belki insanlar birbirlerinden vazgeçtikleri gibi çiçeklerinden de vazgeçerler. Bunları inkâr edemeyiz. Ben daha çok şunu merak ediyorum. Bir şeyin başına tüm bunların gelmesi onun değerini belirler mi?”
Belirlemez miydi? Babam beni kandırmasa, annem beni kandırır mıydı? Annem ve babam bunu yapmasa Bülent beni kandırır mıydı?
“Sizce belirlemez mi? Sizin ilgisizliğiniz o çiçekleri bu hale getirdi. Sizden sonra biri gelse, onları bu halleriyle değersiz görüp çöpe atacak. Demek ki belirliyor.”
Gülümsedi ve çiçekleri işaret etti. “Peki sen neden çöpe atmamı istemedin?” Kalakaldım. Yutkundum ve duraksadım. “Madem benim yaptıklarımın onları değersiz kıldığını düşünüyorsun sen neden buradaki kısıtlı vaktinden onlara ayırdın?” Sivri bir uç dürttü tüm bedenimi, tüm hislerim durmuş Özge Meral’a bakıyordu.
Başımı kapıya ve saate çevirdim. Gitmek istiyordum. Çok çabuk anladı kaçmak istediğimi. “Çiçeklerden konuşmaya devam edelim değil mi?” diye sordu. İstemiyordum artık. “Kendi çiçeklerimin de akıbeti için sormam gerekenler var. Sence bir çiçeğin yaşaması için sadece güneş yeterli mi? Su gerekir mi mesela? Yeni bir toprak? Bazen budamak, dediğin gibi yerini değiştirmek? Bunlar da gerekebilir mi?”
Zihnim buğuluydu. Vereceğim her eksik cevabın o iki çiçeğe mâl olmasından korkuyordum.
“Evet.”
“O zaman bir çiçeğin kötü durumda olması o çiçeğin değersiz olduğunu mu yoksa ihtiyaçlarının karşılanmadığını mı gösterir?”
Bibloya baktım yeniden. “Peki onun ihtiyaçlarını karşılamamanız onun değersiz bir çiçeğe dönüştürmez mi?”
“Ona yaşam hakkını ben vermedim. Yaşamın da kutsal olduğunu konuştuk. O halde benim yaptığım ona zarar verebilir ama var olarak elde ettiği değeri eksiltemez. O hâlâ çok değerli sadece ben kıymetini bilememişim. Ama sana versem,”
“İstemem,” dedim korkuyla.
Hiçbir şey söylemedi. “Gereken tüm ihtiyaçlarını karşıladığında belki de yaşayacak ve güzelleşecek. Hayatında çok önemli şeyler değişecek. Peki bu nasıl olacak? Sen ona değer mi vereceksiniz yoksa değerini mi bileceksin?”
Annemin açmış Afrika menekşeleri geldi aklıma. Nasıl güzel, göz alıcı olurlardı. “Değerini bileceğim,” dedim ve dakikalardır vermediğim şeyi ona verdim.
Yakalamış gibi bakmadı bana. “Güzel,” dedi yalnızca. “Demek ki uygun koşullarda yeniden açacak. Çünkü çiçeklerin ihtiyaçları var. İnsanların ihtiyaçları var mı?”
İnsanlarla çiçekler birbirlerine çok benzerlerdi. Olmaz olur muydu? Hatta insanlar çiçeklerden belki daha bile hassaslardı. Tek bir tanesinden noksan olsun, bir taraftan solmaya başlarlardı. Üstelik çiçekler gibi kanmazlardı da suya. Karın tokluğuna ya da güneşe. Tek biri eksik olsun, solup giderdi insanlar.
“Peki senin ihtiyaçların neler Firuze?”
Cama baktım. Ecevit’in buradan bile duymasından korktum. Ama bir daha kimse bana sormayacaktı biliyordum. Söylemek için can attım. Kısık sesle, yavaş yavaş konuştum.
“Ev,” yutkundum. “Güven,” titredim. “Sevgi,” ağladım. “Biraz çiçek.”
Dudaklarımı sıkıca kapattım. Başka kimse duymasın istedim bunları. Bir daha da söylemezdim. Elindeki kalemi birkaç kez hareket ettirdi kâğıtta. Ne yazdığını merak etmedim.
“Bunlardan hangilerini uzun zamandır istemeye hakkın olmadığını düşünüyorsun?”
Sanki korkumu gördü de üstüne basmaya kalkıştı. Çatık kaşlarımla başımı iki yana salladım. “Bunlardan hiçbirini istemedim. Hakkım da değil zaten. Ben çok yoruldum, bitmedi mi süre?” diye sordum. Bana tüm bunları sorgulatmasına fırsat bile vermedim.
“Bitmek üzere,” Hemen doğrulacak gibi oldum ama son sorusundan kaçamadım. “Çiçeklerle başladık, onlarla noktalayalım. Benim çiçeğimi fark ettin. Teşekkür ederim. Peki sen kendine ait olanın susadığını fark ettin mi, susadığında suyunu verdin mi, güneşe ihtiyacı olduğunu gördün mü; yoksa kendi telaşının içinde onun ihtiyaçlarını da sessizce erteledin mi? Bunları düşünelim bu hafta. Çünkü bazen insan, başkalarının kendisine ne yaptığını anlamaya öylesine uzun zaman harcıyor ki, bütün bunlar olurken kendisinin kendisine ne yaptığını gözden kaçırıyor. Ben biraz da bunu merak ediyorum: Sen kendi ihtiyaçlarını ne kadar erken fark ediyorsun ve fark ettiğinde onlara ne kadar izin veriyorsun?” Elindeki kalemi bıraktı ve yüzü usulca bana doğru uzandı.
“Yorulduğunda dinlenebiliyor musun, incindiğinde kendine şefkat gösterebiliyor musun, bir şeye ihtiyaç duyduğunda bunu kendinden esirgemeden karşılayabiliyor musun? Tüm bu söylediklerimi de hatırlayarak bu hafta çiçeğin sana ne anlattığını değil, senin çiçeğe ne yaptığını gözlemleyelim. Olur mu?”
Öylesine beni zorlayan, kapana sıkıştıran sözler etti ki, hiçbirinin cevabını veremezdim. Ne evet ne de hayır diyebilirdim. Kaçar adım uzaklaşmak istedim. Tutmadı. Tüm güler yüzüyle beni uğurladı, kapıya kadar da geldi. Hızla kendimi asansöre attım. Kulaklarımı tıkadım. Sorusunu tekrarlamazsam unuturum sandım.
“Bu hafta çiçeğin sana ne anlattığını değil, senin çiçeğe ne yaptığını gözlemleyelim. Olur mu?”
Binadan çıktığımda Ecevit’i arabasının önünde gördüm. Ellerimi hızla çektim kulaklarımdan. Sigara içiyordu. Tam dumanı üflerken göz göze geldik. Dudakları genişledi ve bana gülümsedi. O bana öyle, bu soğuk kış gününde güneşi açtıracak kuvvette gülümseyince, elindeki sigarayı israf edip atınca, kolunu hafifçe kaldırınca gel der gibi nasıl koştuğumu bilemedim. Sıcak kabanının arasından gövdesine yasladı beni.
Evime girdim, kollarını bana sardı. Başımda çatım vardı, güvendeydim. Saçlarımın arasına birkaç buse kondurdu, beni sevdi. Ağlamaya başladım. Sanki Ecevit o çiçeği yaşatabilirdi. “Gel bir kokoreç yemeye götüreyim seni, karnın acıkmıştır. Oradan da badem sütlü kahve içmeye gidelim. Ben çay içerim ama.”
***
Canım arkadaşım Özge Meral'e hepimiz adına teşekkür ederim.
Firuze kadar olmasın karmakarışık duygularla ben geldim. Üzüm Buğusu yazmayı ve daha da önemlisi Firuze'nin bir okyanus kadar derin zihninde dolaşmayı çok özlemişim, çok iyi geldi.
'İyi geldi.' diyebilmem için de bir süre hiç yazmadım, köşeye koydum ve dinlenmesini bekledim. Bence güzel dinlendik. Ara vermeden önce, 41'i yazarken benim için her şey çok zor bir akıştaydı. Yansıtmasam da, devam edemeyeceğim hissiyle boğuşuyordum. Zor bir işim varken, zor olduğuna inandığım bir kitap yazıyorum aynı zamanda. İkisini aynı anda çok uzun zaman götürdüm ama şimdi dinlendiğimi hissediyorum. Yavaştan toparlanmaya başlayacağız. Sabrınız için teşekkür ederim.
Firuze'nin okunmayan iki seansı kaldı. Birini bir hafta on gün içinde okuyacaksınız. Sonuncusuna da daha var. Bölümlerden önce de iki gazete daha paylaşacağım.
Zaman çok yaklaşınca sayaç açacağım. Ama buradan imzaları duyurmak istiyorum.
26 Eylül Cumartesi İzmir kitap fuarındayım. Orada sizinle bir şey konuşacağım... Hepinizi öptüm. Görüşeceğiz!!!!!!!!!

İnan bana abla bu kitap insana kendisini sorgulatiyor böyle güzel bir kitap yazdığın için teşekkür ederim 😍
Yeni bölüm ne zaman gelicek biliyomusunuzzzz kaç haftadır bekliyorum yaaa
Ne zaman yeni bölüm gelcek biliyomusunuz?
Ne kadar anlıyorum bilmem ama bu seansta monstera firuzenin bir yansımasıydı ve onların yaşamasını istemesi bana kendisinin yaşamı içten içe istemesi gibi geldi ve küçük firuzenin kahkahaları bende duydum resmen içime oturdu yine birşeyler yks çalışacağım için bitkilerimle ilgilenemiyordum kendi monsteramı ve diğer bitkilerimi teyzeme verdim onada ayrı içim burkuldu belki yanlış bir düşünce ama bende haksızlık etmiş gibi hissettim bunları okuduktan sonra bitkilerimide özledim zaten öf ne yapıyorsun dilan abla ya 😔
Öğrenciler: Yarın okullar açılıyo ülkenin yarısı yatıyo filan..
Dd: bla bla bla