Firuze Akın|psikolog seansı
- Dilan Durmaz

- 8 Şub
- 13 dakikada okunur
Firuze Akın
psikolog seansı
***
Öğrencilik hayatımda dakikaların saatlere dönüştüğü derslerim vardı. Kalabalık bir sınıfın en köşesine sinmiş, kimsenin sevmediği ve kimseyi sevmeyen bir öğrenciydim. Bu herkesten soğuk tavırlarım, babamın kim olduğunu öğrendikten sonra daha anlaşılır hale gelirdi. İnsanlar yanılmıyordu, sahiden babam Atilla Akın olduğu için bu haldeydim.
Şimdi oturduğum kadife koltuğun üzerinde bir o yana bir bu yana kıvrılmak istiyordum ama yaptığım tek şey sabit durmaktı. Burada geçireceğim bir saat de benim için okuldaki o korkutucu derslerden biriydi. Burada durmak istemiyordum, vakit klasik müzikten hiç anlamayan ya da sevmeyen birinin Antonio Vivaldi konserinde geçirdiği zaman kadar yavaş, korkunç ve tahammülsüzce akıp gidiyordu. Ben burayı sevmiyordum ve sanki buradaki insanlar da beni sevmiyordu. Kadife koltuk bir okul sırası, karşımdaki kadın dersine bu denli ilgisiz davrandığım için beni görmeye tahammül edemeyen o öğretmendi. Dersin bitmesini bekliyordum cama en yakın koltukta otururken.
Benden nefret etmediğini hissetmem için iyi, evet bu kesinlikle iyi diye tanımlanırdı, bir sesle konuştu Özge Hanım. “Tekrardan hoş geldiniz,” dedi ve ekledi. Sanırım o da benim gibi sıkılmıştı. “Haftanız nasıl geçti?” Öylesine gelişine, dilimin ucundaki cevabı söyledim, hazırda bekleyen bir asker gibiydim. Selam almış gibi, ona ne denirse densin emredersiniz diyecekti, ben de bana ne denirse densin, “İyi,” dedim. Tam o vakit Ecevit’in buraya gelmeden hemen öncesinde yaptığı pansumanları hatırlamadım, aksine hissettim. Sanırım zihnim koca bir yangının içinde kaldığım haftayı iyi diye tanımlamamı çok onaylamadı ve çektiğim ağrıları bana hatırlattı.
Bir zaruriyetmiş gibi, “Galiba,” demiş bulundum. Zihnimin oyununa yenik düştüm. Belki o hiç susmadığı için benim de susmamı engellemek için küçük bir hamle yaptı ama hızla toparladım. Çünkü bu galiba, karşımdaki kadının kullanacağı bir hamleydi. İzin vermek istemedim ve yeniden, “İyi,” dedim. Lakin sanki yakalandım, bakışlarından benim de uydurmuş olabileceğim bir ifade geçti. Fark etti sanırım yaptığım şeyi ama bunu sözlü olarak hiç dışa vurmadı, görmezden geldi.
“Neler yaptığınızdan bahsetmek ister misiniz?” diye sordu ama. Bir oyun oynuyorduk sanki ya da ben kendimi bir satrancın içinde sanıyordum. Diken üzerinde yapacağım hamleleri düşünüyordum. Taşımı yanlış oynatırsam karşımdaki kadın beni yenecekti. Evet tam olarak buydu. Beni yenmek için bir hata yapmamı bekliyordu. Sonrasında elindeki tüm silahlarıyla üzerime gelecekti ve vermek istemediğim her şeyi benden alacaktı. Bu içimde bir öfke, ona yenilmemem için bir zırh yaratıyordu. Bir saati çabucak atlatmalıydım ve hemen ardından hızla aşağıda beni bekleyen Ecevit’in yanına gitmeliydim.
O galibanın üzerine gelmesin diye onu oyalama ihtiyacı duydum. İyi olduğunu kanıtlayacak bir şey söylemeliydim. Sonra koca bir haftada bana iyi gelen ve onunla paylaşabileceğim bir şeyi aramaya başladım koca bir gayretle. Elimde bir cımbızla ayıklamaya çalışıyordum. Ecevit’le olan münasebetime bir kadın ve erkek arasında geçen sıradan bir ilişki gözüyle bakacağını bildiğimden hiç girmek istemedim. Ya da Ecevit’ten bahsetmek istemedim, devamlılığından korktum, kendime güvenmedim. Stresle saçlarıma dokundum ve o an cımbız tek hamleyle söyleyeceğim şeyi seçti onca kötülüğün içinden. Sahiden, yalandan uzak bir şekilde söyledim. Saldığım saçlarımı iki yanıma aldım ve öndeki perçemlerime dokundum.
“Ecevit saçlarımı kesti.”
Onun, hatta annemin bile anlamayacağı bir değişiklikti bu. Belki annem perçemlerimden fark ederdi ama geçen hafta buraya saçlarım toplu gelmiştim. Beni ikinci kez gören kadın anlayamazdı. Yine de yedi koca günden cımbızla ayıklayabileceğim bir andı. Kadın hafifçe tebessüm etti ve ilgiyle saçlarıma baktı. “Çok güzel görünüyor,” dedi. Tüm samimiyetiyle söyledi bunu. Sahiden beğendi. Çatık kaşlarımla onu izlerken, öylesine kursaydı bu cümleyi ya da hiç saçlarımla ilgilenmeden söyleseydi güzel olduğunu ona apaçık yalan söylediğini söyleyecektim. Sonra tüm kibrimle, onun saçlarımı beğenmesinin bana bir artı sağlamayacağını belirletecek ve neden beğenmediğini açıkça bana söylemediğini dillendirecektim ve belki de onu, zihnimde konumlandırdığım beni sevmeyen öğretmen konumuna layık hale getirecektim. Beni sevmemeye başlayacaktı ve bir zaman sonra bunu belli edecekti. Tüm planlarım suya düştü.
“Teşekkür ederim,” dedim istediğimi alamayınca, lakin yine de Ecevit’in yaptığı bir şeyi beğenmesi kabul hoşuma gitti. “Çok kesmedi aslında, uçlarından iki parmak kadar kısalttı. Kırıkları almak için,” Saç uçlarıma dokundum. Yanıkları almak için, diye düzelttim içimden. “Sonra ben rica edince önden de perçem kesti. Uzamıştı benimkiler.”
İlgili bakışlar sohbetime eşlik etti ve “Çok başarılı bir kesim olmuş,” dedi inceliyorken saçlarımı. “Mesleği kuaförlük mü kendisinin?”
Başımı iki yana salladım ve “Hayır marangoz,” diye açıkladım. Kesinlikle başarılı bir kesim olmuştu. Belki çıkınca, Ecevit’e söylerdim bunu. “O başarısını buna yormuştu keserken. Onlar da kesimle uğraşıyorlar. Bundan sebep kesim gözü iyi olabilir. Yamukluk yok diye gördüm ben saçımda.” Neden bu kadar uzun uzun bunları açıkladım bilmiyordum ama fark ettiğim yerde yersiz ayrıntı verdiğimi hissettim ve sustum. Gözlerimi kaçırdım ve saç uçlarımı parmaklarımın arasına aldım, oynamaya başladım. Çaktırmadan saate baktım. Hiç vakit geçmemiş diyeceğim kadar az vakit geçmişti. Sıkıntıyla soluklandım ve gözlerimi yumdum. Ona anlatacaklarım bitmişti.
“Sizin mesleğiniz neydi Firuze Hanım?” diye sordu sanki bilmiyormuş gibi. Sergi uzun uzun konuşulmuştu ülkede. Yalnızca tek bir kesim tarafından değil ya da tek bir yönde değil. İki taraftan çekiştirilmişti. İyi ve kötü şekilde bahsedilmişti. Elbette biliyordu beni. Lakin benden duymak ona daha doğru geliyordu.
“Ressamım ben,” dedim kısaca. Ona zaten bunu bildiğini söylemek istemedim. Önündeki kâğıda not aldı. “Peki eğitiminiz? Şu an ilgilendiğiniz meslekle alakalı mıydı?”
Saç uçlarımı bıraktım ve Özge Hanım’a baktım. Beyaz bir teni, dolu dolu, alımlı bir yüzü vardı. Evet kesinlikle ona baktığımda gözümün önüne ilk alımlı oluşu beliriyordu. Sanırım kim bakarsa baksın ona aynı şeyi düşünecekti. Yutkundum. “Evet,” dedim. “Hacettepe Güzel Sanatlar mezunuyum.”
Bunu da not aldı. “Eğitimiz ve ilginiz örtüşüyor o halde. Öğrencilik hayatınıza yansıdı mı örtüşme?” diye sordu bu kez. Dişlerimi birbirine sürttüm ve kendimi yeniden bir satrancın içinde hissettim. Doğru bir hamle yapmalıydım.
“Yansımadı,” dedim. Bir sınır belirledim içimde. Bana ne soracağını biliyordum, nereye kadar konuşacağımı da biliyordum. O fark etmese de ben izin verdiğim kadar alana açılabiliyordu. “Ben Mimar Sinan’da okumak istiyordum. İstanbul’da. İstediğim yerde değildim. O yüzden yansımadı.”
Elinde tuttuğu ve ucunu açıp kapattığı kalemi izlemeye başladım. Tam da beklediğim gibi, “İstanbul’da okumanıza engel olan durum neydi?” diye sordu. Kaşlarım çatık kalemi izlemeye devam ettim. Cevap vermedim. Acaba kime oy veriyordu? Önümüzdeki seçimde babamı destekleyecek miydi? Babamı ya da siyasetini seviyor muydu? Bunları bilmek istiyordum. Cevaplar istediğim gibi değilse burada durmak istemiyordum ama bu kadının hiçbirini bana söylemeyeceğine de emindim. Cevap vermeyeceğimi anlayacağı kadar vakit geçti, hiç yüzüne bakmadım. Yalnızca üniversite hayatımın kötü geçtiğini bilmesini istedim, iyi bir hayat yaşamadığımı bilmesi yeterdi bana.
“Peki,” dedi üstelemeden. “Biraz sizi tanımak adına genel sorular sormak istiyorum. Anneniz ve babanız…”
“Annemi ve babamı tanımıyor musunuz?” diye sordum ters bir sesle. Kadınla göz göze geldim. “Bence tanıyorsunuz. Hatta belki babama oy veriyorsunuz,” Minicik bir geçiş bile anlatabilirdi bana cevabı ama hayır hiç renk vermedi. Yine de içimden bir ses babama oy vermediğini söylüyordu lakin bazen öyle kişilerin babamdan yana olduğunu görüyordum ki, insanlar hakkında yanılmayı çok uzun zaman önce kabullenmiştim. “Merak ettiğiniz özel bir soru varsa sorabilirsiniz. Yani mesela, baban burada böyle söyledi, sence dürüst müydü gibi. Onun dışında onlar hakkında konuşmak istemiyorum.” Sert ve net çıkışıma karşılık ifadesini bozmadı. Şaşırmadı bile, terslendiği için hoşnutsuz bir hal geçmedi yüzünden. Sinirlerimi bozuyordu bu tepkisizliği. Pes etsin istiyordum en kısa zamanda. Benden bir karşılık alamadığını görünce, mesleki tatminkârlığı ağır bassın ve benimle devam etmek istemesin istiyordum. İşte o vakit, Ecevit de pes edecekti ve ben de suçlu konumuna geçmeyecektim Ecevit’in gözünde.
“Aileniz hakkında kişisel meraklarım elbette yok, onları cevaplamak için de burada değilsiniz Firuze Hanım,” dedi ama o. “Ben yalnızca ailenizle olan ilişkinizden konuşmak istiyorum, siz de konuşmak isterseniz elbette.” Bacak bacak üstüne atmıştım, üstte olan ayağımı sallamaya başladım istemsizce. Anne ve babamın yüzü geldi gözümün önüne. Huzursuzca kıpırdandım. En azından burada anne ve babamdan daha baskın olan kişi Ecevit’ti sanıyorsam. Benimle alakalı sorularını bu kez muhatap olduğum kişi anne babama değil de Ecevit’e sormuştu. O yüzden en azından bunun verdiği huzuru kaçırmak istemiyordum.
“Buraya gelmemdeki amaç bana iyi hissettirmek değil mi?” diye açıkça meydan okudum. Bana iyi gelmeyen hiçbir konunun üstüne gitmemesi için bir istek ya da uyarıydı bu. “Amacınız bana daha iyi hissettirmek değil mi? Neden mutsuz olacağım şeyden bahsedeyim ki? Ondan bahsedeceksem neden buradayım?” Kolyeme tutundum ve kutup yıldızının çıkıntılarını parmaklarıma bastırdım, soluklandım sıkıntıyla. Saate baktım tekrardan. Sıcak basmıştı, kazağımı çekiştirdim. Oturduğum koltuk rahat değildi. Ecevit bana neden bunu yapıyordu? Ayağa kalktım ve camın önüne gittim, Ecevit’in arabasına baktım. Hâlâ oradaydı. Beklerken sıkılıyordu biliyordum. Neden burada olduğunu sorguluyordu, kendisine kızıyordu, pişman oluyordu ama Ecevit gibi adamlar lafından döneceğine ölmeyi yeğleyecekleri için beni getirmeye devam ediyordu. Kesinlikle böyleydi. Bir gün canına tak edip basacak gaza gidecekti. Biliyordum. Aşağı inecektim ve bir boşluk görecektim. Ecevit orada olmayacaktı. Kaldırımın köşesine çöktüğüm an gözümde kolaylıkla canlanıyordu. Dişlerimi birbirine bastırdım ve arabayı izledim bir süre.
“O halde sevdiğiniz şeylerden konuşalım biraz daha,” dedi Özge Hanım. Israrla beni rahatsız eden şeyin üzerine gitmedi. Böylesini de görmüştüm çünkü. Özge Hanım gibisini de ama hepsinin tek bir ortak noktası vardı. Sonları. “Belki üniversite hayatınız bazı istenmeyen durumlardan dolayı istediğiniz gibi geçmemiş olabilir ama sanırım çizmeyi meslek haline getirmeniz sevdiğiniz işi yaptığınıza bir işaret. Çizmek sizin için ne ifade ediyor Firuze Hanım?”
Konuyu ailemden aldı, ailemden daha çok iç içe olduğum noktaya getirdi. Kısa vakitte nefes nefese kaldığımı hissettim. Gözlerim odadaki klimayı aradı. Parmağımla işaret ettim. “Çok sıcak oldu, kapatabilir misiniz?” diye sordum. Özge Hanım klimaya baktı ve kumandasına uzandı. Birkaç derece düşürdü. Tamamen kapatmasını istemiştim halbuki. Yeniden tekrar etmedim. Göz göze geldik. Benden bir cevap bekliyordu.
“Güzel şeyler ifade ediyor,” dedim düz bir sesle. Geçiştirmekti amacım ama kanmıyordu bana hissediyordum. Devamını beklediğini farkındaydım. Odanın içinde gezindim biraz. Ellerimi açıp kapatıyordum. Saç diplerimin terlediğini hissediyordum ama dokunduğumda beklediğimi alamıyordum. Dakikalarca odada dolaştım ama eninde sonunda geri oturdum. Göz göze geldik yeniden, terlemiyordum, üşüyordum belki de. Ayırt edemedim. Göğsüm inip kalkıyorken hızla defalarca kez yutkundum. Söyleyip söylememek arasında ince bir çizgide yürüyorken o çizgide yürümek söylemekten daha zor geldi. “Bir tabutun içinde, tabutun duvarlarına çiziyormuşum gibi hissediyorum.” Başımı iki yana salladım. Gözlerimi kapattım. “Çizmek hakkında da konuşmak istemiyorum,” dedim açıkça. “Bana iyi hissettiren şeyler hakkında konuşmak istiyorum.” Sesim titriyordu sanırım. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve başımı geriye attım, koltuğa yasladım. İnsanlar çizerken mutlu olduğumu sanıyordu, o insanların içinde bazen ben de vardım. Ne acıydı.
Bir sessizliğin içine düştük. Bacaklarımı sallıyordum hızla. Kaç dakika kalmıştı? Bir daha gelmek istemiyordum. O an kesin olarak karar verdim. Gelmeyecektim. Ecevit ne düşünürse düşünseydi. Gelmeyecektim. Beni zorla getiremezdi. Zaten son karar benimdi, gelmek istemediğimi söyleyecektim ve bu konunun bir daha açılmasını istemeyecektim. Kadın bana nasıl bakıyor bilmiyordum.
“Peki, siz seçin. Size iyi hissettiren bir andan konuşalım. Zamanı fark etmez. Seneler önceden de olabilir dünden de olabilir. Size iyi hissettiren bir anı belirleyebilirsiniz.”
Sesim soluğum çıkmadı. Bacaklarımı durduramıyordum. Dakikalarca sürdü bu. Yeni bir soru soracak mıydı? Belki de geçen seferki gibi sadece susacaktık. En önce bacaklarımı durdurmam gerekiyordu. Zorlukla durdurdum, birleştirdim ve yere bastırdım tabanlarını. Zihnimde bir kaos vardı. Devamlı olarak, bir sürü insan konuşuyordu ama bu kez tek bir ses baskın gelmiyordu. Herkes aynı anda konuşuyordu. Yalnızca gürültüyü duyuyordum. Gözlerim kapalıydı ve geriye yaslıydım. Kaostan tek bir kelime de olsa seçmek istiyordum ama curcunadan ibaretti. Aklıma bir şey gelirse anlatacaktım ya da susmaya devam edecektim. Belki biraz uyurdum. Nasıl engel olacaktı ki?
“Ecevit bana pijama takımı aldı,” dedim ansızın. Kaç dakika sonra bilmiyordum. Yalnızca zihnimdeki gürültüyü ben bastırmak istedim. Gözlerimi yavaşça açtım ve ona baktım dikkatsizce. “İnci renginde, saten bir pijama takımı. Evinde. Dolabına koydum. Onun pijama takımıyla yan yana duruyor. Ben almasını istemedim. Bazen onun evinde kalıyorum. Getirebilir miyim diye sordum bir pijama takımı. Evet dedi ama açıkçası bana isteksiz geldi.
Getirmeyecektim. Sonra gidip kendisi almış. Bir tane de ben götüreceğim ama. İki tane olsun.” Çok telaşlıydım bunları anlatırken. Hızlı hızlı aktı cümlelerim.
Özge Hanım, muhtemelen bunun bana neden iyi hissettirdiğini de neden bu kadar hızlı konuştuğumu da anlamayacaktı. Alt tarafı bir pijama takımı diyordu içinden biliyordum. Zaten o anlasın diye söylememiştim zaten ben de.
Yine de gözlerinden bir küçümseme geçmedi. “Burada sizi mutlu eden şey neydi? Ecevit Bey’in alması mı?”
“Ecevit’in bana pijama takımı almasıydı,” diye açıkladım. “Bir kazak almasıyla bir değil. Pijama takımı alması beni asıl mutlu eden.”
Şimdiki söylediklerim ilgisini çekti galiba. Daha dikkatli baktı sanki bana, hatta biraz meraklı. “Pijama takımını kazaktan ayıran şey ne sizin için?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Nasıl anlatacaktım ki? Anlayacak mıydı ya da?
Parmaklarımı birbirine doladım. Düşünmek istedim ama düşünmeme izin vermiyordu kuru gürültü. Ağzıma geleni söylemeliydim ya da hiç konuşmamalıydım. “İnsanın uyumak için önceliği daima evidir,” dedim içimden geldiği gibi. Ölçmeden tartmadan. “Pijamayı da uyumak için giyer.” Daha uzun cümlelerim yoktu. Anlaması gibi bir amacım da yoktu. Sadece bana iyi hissettiren bir anı anlatmam gerekti ve ben de anlattım. Görevimi yerine getirdim.
“Ecevit Bey’le nasıl bir ilişkiniz var?” diye sordu ne anladıysa, bilmiyordum. İlişkimiz değil, münasebetimiz var dememek için zor tuttum kendimi ama bu kendime saklamam gereken bir ayrıntıydı sanki.
“Evinde pijama takımımın olmasını istiyorum ve o da bunu istesin istiyorum.” Sanırım beni biraz olsun anladı. Ya da ben öyle istedim. Ecevit ne yaptığını bilmiyordu, o pijamayı alırken de eminim bilmeyerek almıştı. Benim için ne ifade ettiğini bilse belki de almazdı bilmiyordum. “Bana ait olan bütün pijamalar, Ecevit’in dolabında olsun istiyorum ama biliyorum ki o bir pijamayı kabul etmek bile onun için çok zordu. Öyle bir ilişkimiz var,” Soluklandım, gözlerimi kırpıştırdım. Gerçeği kendi sesimden duymak, daha zor geldi. “Ne anlatıyor bu diyorsunuz değil mi?”
Gülümsedi, “Elbette hayır,” dedi. “Burada bana anlatacağınız tek bir şey için böyle bir şey geçmedi aklımdan ve geçeceğini sanmıyorum. Ve anladığımı düşünüyorum aranızdaki ilişkiyi.” Biraz daha zorlarsa beni ikna edecekti. Buna izin vermedim ve konuyu kapatmak istedim. “Her neyse. Ailemden mi konuşmak istemiştiniz?”
“Ecevit Bey’le olan ilişkinizi anlatmaya devam edebilirsiniz Firuze Hanım,” dese de devam etmeyecektim. Geçen sefer ki gibi ağlamak istemiyordum. Kendi zihnimde de kapattım bu konuşmayı ve devam ettim.
“Kız kardeşim İnci var,” dedim önce. Onu ayırmaktı amacım, aradan çıkarmak ve kötü sözlerin arasında kalmasını engellemek. “Hepimizin gözünde biricik. Sanırım ortak paydada buluştuğumuz tek varlık dünyadaki. Hiçbir zaman aynı şeyi ya da kişiyi sevmedik ya da nefret etmedik aynı anda. İnci hariç,” dedim. Sanırım aynısı İnci için de geçerliydi. İlk defa biri hepimizi aynı anda seviyordu. İnci hepimiz tarafından sevilmeyi başardığı gibi hepimizi de seviyordu. Umarım beni de hâlâ seviyordu. Sevmiyorsa da ben onu hep çok sevecektim. Öleceğim gün bile kesin olarak seveceğim birini söyle deselerdi vereceğim iki isimden biriydi.
“Annem var. Buraya gelmem için çırpınıp durdu. Muhtemelen bir işe yaramadığını fark edince tüm suçu size atacak, belki buraya gelir, yüzünüze karşı nefret kusar, size yetersiz hissettirecek sözler eder. Tehdit de eder mesleğinizle. Buraya gelişini engelleyemem ama adınızı karalamasına engel olacağım. Kendisi hatalarının bedelini ödemeyi sevmiyor, kendisini ve ailesini de hiç suçlu bulmuyor. O yüzden sorun bende değil sizde olacak. Sizin adınıza üzgünüm, vazgeçmek için şansınız hâlâ var.” Defalarca kez yaşanmış ve yeniden yaşanacak olan bir senaryoyu anlattım kendisine. Ecevit’e de saldıracaktı o zaman. Ben sana söyledim, ben bulayım gideceği yeri diyecekti. Bir şansımız vardı onu da yok ettin diyecekti. Evet bunları Ecevit’e söyleyecekti. Güldüm ve başımı iki yana salladım.
“Babam hakkında da konuşmak istemiyorum,” dedim ve kestirip attım. Babam da muhtemelen yedi soyunuza kadar buldu araştırdı demeye utandım. Belki de onu tedirgin etmek istemedim. Annemin değil de babamın onu tedirgin edeceğini hissettim. Bir başkasının daha huzurunu kaçırmasını istemedim.
“İki kardeş misiniz?” diye sordu bu kez. İyi kötü, öyle ya da böyle, iki kelime de olsa babamın da adını geçirmiştim. İnci’yi annemi anlatmıştım ama birinden, tek kelime bile söylemeye tahammülüm yoktu. Gözlerimi kırpıştırdım ve dudaklarımı kemirdim hınçla.
“Üç. Bülent var bir de,” dedim nefretle. Bu koltukta oturması gereken ilk günden beri oydu. Ya da hayır, gebermesi gereken kişi oydu. “Benden büyük.”
Önündeki kâğıda bir kelime yazdıktan sonra, “Kendisinden bahsetmeyi tercih etmediniz,” dedi nefretten uzakta bir sesle. Onun da Bülent’ten nefret etmesini istiyordum. “Bir sebebi var mı?”
“Ölmesini istediğim birinden bahsetme gereği duymadım,” dedim açıkça, hiç saklamadan. Ne düşüneceğini umursamadım. “Yaşamayı hak etmiyor. O yüzden bahsetmedim.” Yüzündeki tekdüzelik ilk kez sarsıldı. Devrilmedi, değişmedi ama dikkatini çekti. Muhtemelen öfkemdi dikkat kesildiği. Ondan neden bu kadar nefret ettiğimi soracaktı, biliyordum. Öfkemin sebebini öğrenmek isteyecekti. Saklamayacaktım. Dilimin ucunda birikti Bülent için söyleyeceklerim. Onun ne kadar alçak, pislik biri olduğunu anlatacaktım. Tüm kinimi kusacaktım bir duvara kusar gibi. Onu öldürmek istediğimden bahsedecektim, ölmesi için bir şey yapmam gerekirse hiç düşünmeden yapabileceğimi anlatacaktım. Hiç gocunmayacaktım. Ne olabilirdi ki en fazla?
“Firuze Hanım,” dedi ama o. “Yaşamak hak edilir bir şey mi sizce?” Beklemediğim bir hamle geldi ve elimdeki birçok taşı kaybettiğimi hissettim. Ona tanıdığım alanın dışında kalsa da beklemediğim bir yerden kendisine alan açtı. Kaşlarım daha çok çatıldı, yüzümdeki ifade daha da sertleşti ve burnumdan solumaya başladım. Öfkem karşımdaki kadına da yöneldi.
“Evet,” dedim hızla. “Hak edilir bir şey. Bülent yaşamayı hak etmiyor. Senelerdir ölmesini dört gözle bekliyorum.” Ve Bülent gibi piç kuruları yaşamayı tek bir an bile hak etmez.
Yine bekleyedurdum. İnatla Bülent için niçin bunu düşündüğümü sormasını bekliyordum. Onun bir katil olduğunu söyleyecektim. Bir şey yapacağından değil, kişisel bir nefret yaratmaktı tek amacım. Bülent’ten her bahsettiğimden gözlerinden saklayamadığı bir nefret geçsin istiyordum. Onun nasıl bir cinayet işlediğini ve anne babamın onu kurtarmak için neler yaptığından bahsedecektim.
“Peki sizin için nasıl insanlar yaşamayı hak eder?” diye sordu ama o. Her sorusunda avucumdaki taşları kaybediyordum. Bana istediğim soruları sormuyordu. Ben Bülent’ten konuşmak istiyordum. Ona olan nefretimi dökersem buraya gelmem biraz olsun işe yarardı.
“Bülent gibi insanlar hak etmez,” diye tekrar ettim. İnatla.
Başını salladı ve “Anladım, sizin için Bülent gibi insanlar yaşamayı hak etmez,” diye tasdikledi. Benim için değildi, herkes için böyleydi. Biliyordum annem ve babam için bile böyleydi. Bu öznel bir düşünce değildi. Karşımdaki kadın babama oy veriyorsa bunu saklayabilirdi ama Bülent’e olan nefretini benden gizleyemeyecekti. “Peki sizin için nasıl insanlar yaşamayı hak eder?” diye tekrar etti. İkimiz de ısrarcıydık. Bana dur ve düşün demekti bu. Bir soru tarafından sıkıştırıldığımı hissettim.
“İyi insanlar,” dedim tek kalemde. Sonra aklıma iyi insanlar geldi. Leyla Teyze ve Hüseyin amca. Onlar yaşamıyordu. Gözlerim hızla doldu, kendimi parçalamak istedim. Bülent yaşıyordu ama Leyla teyze ve Hüseyin amca ölmüştü. Kendimi parçalamak istedim. Ben yaşıyordum ama Tarhan ailesinin yaşayan bir, belki iki kişi kalmıştı. “Ecevit’in anne babası mesela. Onlar yaşamayı hak ediyorlardı, iyi insanlardı ama öldüler.” Tırnak etlerimin hepsi kalkmıştı, yolmaya başladım. Üzerimdeki kot pantolonun üzerine damla damla yaşlarım düşüyordu. “İyi insanlar yaşamayı hak ediyor ama onlar öldüler. Kötü insanların hepsi yaşıyor.” Dilimi damağıma bastırdım ve nefes almayı bıraktım. Bacaklarım tekrardan sallanmaya başladı. Üşümeye başladım, tırnak etlerimden kan sızıyorken kotuma sürttüm ve temizledim. Odadaki duvarları izlemeye başladım. Gözlerimi yumdum. “Kötü insanların hepsi yaşıyor,” diye tekrarladım. Bu kez kendime söyledim. “Kötü insanların hepsi yaşıyor.”
Akınların hepsi yaşıyor, Tarhanların hepsi öldü. Ecevit de dahil. Nefes almak yaşamak demek değil, hiç olmadı. Bunu en iyi ben biliyorsam, Ali Ecevit’in de yaşamadığını biliyorum. Akınların hepsi yaşıyor, Tarhanların hepsi öldü. İyi insanların hepsi öldü, kötü insanlar yüzünden. Gözlerimi sıktım, yaşlar arka arkaya akıyordu. Firuze, dedim hınçla. Niye yaşıyorsun ki? Öl. Tarhanların hepsi öldü, iyi insanlar öldü. Yaşamayı hak eden tek kişi bile hayatta değil. Bu işte bir terslik var. Öl.
“Bir insan sadece iyi olduğu koşulda mı yaşamayı hak eder?” sorusunu işittim bu kez.
“Evet!” diye bağırdım kontrolsüz bir şekilde. Kadına baktım öfkeyle. “Dedim ya, evet! İyi insanlar yaşamayı hak ediyor sadece.” Gözlerinin içine bakıyordum. Bana, beni sormasını bekliyordum. Peki sen, sen yaşamayı hak ediyor musun, diye soracaktı. Duyacaktım o soruyu. O soruyu soracaktı. O soracak ve ben cevap verecektim. Tırnaklarımı saç derime bastırdım.
“Yaşamak hak edilir. Kötü insanlar yaşamayı hak etmiyor.”
Gözlerinin içine bakıyordum. Gözyaşlarımı izliyordu. Bana istediğimi vermiyordu. Bana beni sormuyordu. “İyi insanın tanımı nedir peki?” diye sordu bu kez. Bir çemberin etrafındaydık. Orta yerdeki yangına varmak istiyordum ama karşımdaki kadın izin vermiyordu. Beni oyalıyordu adeta. Her seferinde yeni, bana göre saçma sorularla, oyalıyordu. “Bir insan size göre ne yaparsa ya da ne yapmazsa iyi bir insan olur?”
Konuşmaya çalıştım, çenem zangır zangır titriyordu, bir türlü harflerden kelimeler kuramadım. Burnumu çektim, tavana baktım. Kafamdaki curcuna arttı. On yaşındaki bir çocuk tavanda belirdi. Bunun bir yanılsama olduğunu biliyordum. Çatık kaşlarıyla bana bakıyordu. Benim gibi ağlamıyordu ama beni hiç sevmiyordu. Onun gözlerine bakarak yanıt verdim. “Başkasına zarar vermezse iyi bir insan olur,” dedim zorlukla. Ecevit’in gözlerinden yüzüme yaşlar düşmeye başladı, yoksa akıl karı değildi bir çift gözün bu kadar yaş akıtması.
Dakikalarca ağlamama izin verildi. Bir peçete ve bir bardak su uzatıldı ama ikisini de almadım. Çünkü on yaşındaki çocuğun da peçetesi ve suyu yoktu. Annesi ve babası da yoktu. Onunla denk düşemiyordum. Özge Hanım’la yeniden göz göze geldiğimizde daha fazla bir şey sormaz sandım ama, “Daha iyi misiniz?” diye sordu. Başımı salladım. “Devam etmek ister misiniz?” diye sordu. Saate baktım. Çok vaktim kalmamıştı, başımı salladım. Tahammül edebilirdim.
Erken çıkmak istemiyordum. Buradaki her dakikam Ali Ecevit’in alın teriydi. Ama yine de Özge Meral’in “Firuze Hanım, peki size göre yaşamayı hak etmeyen ama yine de yaşamaya devam eden biri nasıl bir hayat sürer?” diye sormasını beklemedim. Konuyu kapatır ve başka bir şeyden bahseder sandım ama olmadı. Nefes nefese ona baktım. Bülent’le yan yanaydık şimdi zihnimde. Gürültü kesildi ama bu bir cenaze sessizliği gibiydi. Kendimi ve Bülent’i inceledim uzun uzun Özge Hanım’ın gözlerine bakarken. Yutkundum, kendime engel olamadım ve konuştum.
“Pişmanlıkları yoksa bir alçak gibi yaşamaya devam eder ama pişmanlıkları varsa, ölmeyi bekler.”
Özge Hanım’ın kalemi tutuşu sertleşti ve bunu benden saklayamadı. Bana neden, peki sen hak ediyor musun diye sormamanın ne kadar makul bir karar olduğunu anladı sanırım. Zihnimde Bülent’e saldırdım. Ben odaya kapatılırken sokaklarda özgürce dolaşan Bülent’i öldürdüm. Ben yemek yemezken, iştahla sipariş veren Bülent’i, ben okula gönderilemezken spor salonuna giden Bülent’i, ben intihar ederken mutlu mesut hayatına devam eden Bülent’i defalarca kez katlettim zihnimde. Bunları yaparken oturduğum koltukta sadece uzun uzun ağladım. Özge Hanım artık karşımdaki koltukta oturuyordu.
Süremizin sonuna gelirken benim gözyaşlarımla son bir şey söyledi ve ben çıktım gittim. Bunu bir ödev gibi önüme koydu. Bir sonraki gelişime kadar düşünmemi istedi. Bir daha gelmek istemediğimi söylemedim. “Yaşam hak edilir bir şeyse,” dedi. “Sizce yaşamak bir ödül müdür Firuze Hanım?”
***
Firuze'ye ve bana eşlik ettiği için canım arkadaşım Özge Meral'e teşekkür ediyorum. İyi ki varsın

Başkalarına zarar vermeyen birisi iyi ise kendine zarar veren biri iyi midir yoksa kötü mü?
Aramızda ilişki yok münasebet var demesi kskskksksksksks
Eğer bir Ali Ecevit Tahran varsa o hayatta yaşamaya değer
Hayat buysa, böyleyse yaşamaya değer mi?
Firuze artık ölmekten bahsetmese olmaz mı yoksa bir ton ağlayacağım, ya sabır selamet...