xxxvııı - yük taşıyamayacak olana borç yüklenmez
- Dilan Durmaz

- 2 gün önce
- 61 dakikada okunur
Ben geldim!
Öncelikle 10 Mayıs Pazar saat 13.00'da Diyarbakır Yeni Umut Kitapevinde
17 Mayıs Pazar Manisa Kitap Fuarda imza günüm var. Kitabınız olsun olmasın, orada olan herkesi ÜB konuşmak için bekliyorum!!!!!!!!!!
Üçüncü kitaba girdiğimiz bölümden sonra her bölümün benim adıma nasıl zorlayacağı olduğunu size anlatamam. Ricam sizin de bu sağduyuyla okumanız olacak.
Bol bol yorum yapalım olur mu? Keyifle okuyun!
***
Biz kim miyiz? 1999 yılından beri her yıl düzenli olarak yapılan, bu yıl on ikincisi düzenlenen Yaşasın Çocuklar Bağış Gecesi’nin amacı; kaybolan, kaçırılan çocuklar için bir yardım fonu oluşturmaktır. Elde edilen gelirle dezavantajlı çocuklara maddi manevi destek sağlanmakta, iyi bir yaşam hakkı için imkân oluşturulmaktadır.
Gözlerim dakikalardır aynı satırların üzerinde gidip geliyor, bazen sondan bazen baştan bir cümle okuyor, yalnızca ilk geldiğim akşam gezdiğim evde, yalın ayak, soğuk betonlara basa basa dolanıyordum. Dudaklarım yara bere içindeydi, hissediyor ama kemirmekten vazgeçemiyordum. Bedenim titriyordu ama evin soğuk olmadığının bilincindeydim. 1999 yılı, Raşit’in başında olduğu çetenin Raşit olmaksızın çökertildiği yıldı. Bu da demek oluyordu ki gerçekten böyle bir gece düzenleniyorsa buradaki amaç o senelerde, bahsi geçen çetenin mağdur ettiği çocuklardı. Böyle bir gece düzenlenmiyorsa eğer? Bunu öğrenmem çok kısa bir vaktimi alırdı, bunu gönderen her kimse tahmin edebilirdi.
Şimdi bile beni oraya çekebileceği muammayken olmayan bir geceye gitmeyeceğimi tahmin edemiyor muydu? Yoksa gideceğimi mi düşünüyordu? Ya da gider miydim? Dişlerimi birbirine sürterken adrese baktım. Ecevit olsaydı, belki bir ihtimal, eğer o da gitmeyi kafaya koyarsa peşine takılır giderdim ama şimdi? Bilmiyordum. Zihnim çok bulanıktı, doğruyla yanlışı ayırt edemiyor, her şeyi alt üst etme korkusuyla daha tedirgin hissediyordum.
Peki ya bu evi bulan ve muhtemelen Ecevit’le yollarımın ayrıldığı bilen bu kişi Ecevit’e haber vereceğimi düşünüyorsa? Belki de bu da oynadığı bir oyunun parçasıydı. Ecevit’i oraya çekmek istiyordu ama bunu benim üstümden yapmaya kalkışıyordu. Başımda şiddetli bir ağrı vardı, gözümün arkasına doğru vuruyordu. Gözlerimi kapattım ve ağrının geçmesini bekledim. Kapı tıkırtısını duymayana kadar da aralamadım gözlerimi. Kısa bir an korktum, anahtarın kimlerde olduğunu hatırlayamadım. Annemi çok geç anımsadım, çoktan içeri girmiş bana sesleniyordu. Telaşla elimdeki davetiyeyi yatağın köşesine sıkıştırdım ve yastığı üzerine koydum.
“Firuze,” dedi annem hemen arka yerimden. Tüm bedenim kaskatı kesilmişti ona döndüğümde. Saçları fönsüz, yüzü makyajsızdı ve ona göre bakımsız, bana göre doğal güzelliğindeydi. Yutkundum ve kısa bir an konuşma yetimi kaybetmiş gibi sustum. Beni inceledi, bu günler sonra ilk kez beni ayakta görüşü sayılırdı. Tuvalete kalkmalarım dışında yataktan hiç kalkmıyordum.
“İyi misin?” diye sordu gözlerimdeki tedirginliği fark etmişken.
Kelimeler zihnimde dört bir yana saklandı ve dilimi hareket ettiremedim. Anneme söyleyecek tek bir şey bile bulamadım. Elindeki torbaları bir köşeye bıraktı, nefes nefeseydi. Bana doğru geldiğinde yüzümü avuçladı. “İyi misin kızım?” Gözlerimi açıp kapattım ve anneme odaklanmaya çalıştım. Zihnim çok yorgundu, en ufak bir yüklemede tek ayağı kırılmış bir sandalye gibi devriliyordu adeta. Başımı salladım.
“İyiyim,” dedim zorlukla. Gözlerimin içine baktı. Yeşil gözleri, bir derin kuyuydu bana bakarken. Bu öylesine rahatsız ediciydi ki, başımdaki ağrıyı arttırıyordu. Biliyordum annem de en az benim kadar rahatsız oluyordu benim gözlerime bakarken. Yutkundu ve gülümsedi. Onun ilk kez yaşlandığını gördüm, bitkin bakışları, ortaya çıkmış gözaltları vardı artık.
“Çok güzelsin,” dedi bana. Kaşlarım çatıktı ve biliyordum ki güzel de değildim. Yüzüme dair güzel olan her şeyin beni terk ettiğini düşünüyordum. “Bana inanmadığını biliyorum ama kendi kendine kesip kendi kendine boyadığın saçların bile öylesine güzel duruyor ki insanın moralini bozuyorsun Firuze,” dedi annem gülümseyerek. Bendeki rahatsız edici bakışlarını yumuşattı, şefkat ve hayranlıkla baktı. Anne ve babamın gözlerindeki o hayranlık beni oldum olası rahatsız ederdi. Evet babamda da vardı, çok daha ustaca gizliyordu, bu kadar dışa vurmuyordu aramızdaki soğuk savaştan dolayı ama anne ve babam bana çok öfke duyduğum ama çok iyi olduğunu bildiğim bir tabloma bakar gibi bakıyorlardı.
“Dokunduğun her şey bir sanat eseri olacak çünkü sen bir sanatçısın. Öfken bile…”
“Anne,” dedim başımın ağrısını yüzümden akıtırken. Yüzümü ellerinin arasından kurtarmak istedim ama izin vermedi. Konuyu nasıl yine bu noktaya getirmeyi başarmıştı? Derdim başımı çoktan aşmıştı. Beni rahat bıraksın istiyordum.
“Öfken bile sanat eseri doğuracak, yok etmek istediğin her şey sanat eserine dönüşecek. Bunu sakın unutma. Sen bir sanatçısın. Çektiğin sancının bir kısmı da buradan geliyor.”
“Rezalet tespitler,” dedim açıkça ve annemin ellerinden kurtuldum. Bazı şeyler elbette hiç değişmiyordu. Annem çektiğim bunca acının sebebini doğuştan gelen sanatçı kişiliğime veriyordu hâlâ. Hiçbir zaman onun bu zihniyetine ulaşamayacaktım. Ya da onun kadar kendimi kandıramayacaktım bilmiyordum. Yeniden yatağa girdiğimde annem arkamdan konuşmaya devam ediyordu. “Asansör yok ve ben son birkaç yılda çıkmadığım kadar merdiven inip çıkıyorum.
Durumun vahametini anlayamazsın çünkü sadece bir kez merdiven çıktın,” Cümlelerinin arasına artık öksürüşleri giriyordu. Bunun bir rol olabileceğini bile düşündüm, dürüst olayım. Ona üzüleyim diye küçük bir oyun oynuyordu ve gittikçe şiddetli öksürüşler duyuyordum. “Yerler parke değil, fayans. Ev ne kadar sıcak olsa da yerden soğuk yiyorum. Ve sanırım hastalandım. Ne zaman kiralık evlere bakmaya başlayacağız?”
Elbette buraya tahammül edeceği de bir zaman vardı. Uzun süre burada kalacak bir kadın değildi. O anlık bir gazla, benim baskımı kabullenmiş ve ayak uydurmuştu. “Evine gitmelisin anne,” dedim duyabileceği kadar yüksek bir sesle.
“Ev tuttun ve anneni mi kovuyorsun?”
“Anne ben ciddiyim.”
Kısa bir sessizlik oluştu ve hemen ardından adım seslerini duydum. Yüzümün dönük olduğu kısımdan yatağa girdi ve benim gibi uzandı yanıma. Artık yüz yüzeydik. “Babanla konuştum, ayrı bir eve, belli bir koruma kontrolüyle tamam dedi.”
“Ondan izin mi aldın?” dedim hınçla. Babamın adını duymak bile beni öfkelendirdi. Hayır apaçık yalan söylüyordu. Annem babamı aramış, durumu anlatmış, babam başta hayır demiş, ardından annem benim ölümün eşiğinde olduğumu söyleyip ağlayınca, belki yalvarınca ya da kızınca babamı belli bir süre için ikna etmişti. Kurduğu cümleler bile zihnimde yankılanıyordu. Babam bir zaman sonra beni bir şekilde eve geri çekecekti.
“Ona haber verdim.”
“Babamın gölgesini bu evde istemiyorum anne!” Bağırmak istedim ama gücüm yetmedi. Yalnızca göğsümün hızla inip kalktığını hissediyordum. Annemden uzaklaşmak istedim ama annem izin vermedi. “Duydun mu beni? Hiçbir şeyini bu evde hissetmek istemiyorum. Kapımın önünde ona dair bir şey görmek istemiyorum. Seni de temelli bu evde istemiyorum. Tamam gel, bazen gel ama temelli kalmanı istemiyorum. Evin de ailen de burada değil, onları bırakamazsın.”
Beni sinesine çekmeye çalıştı. Daha fazla bağırırım, kızarım sanıyordu ama hayır, anca bu kadarını yapabiliyordum. “Sen de benim kızımsın, ailen ne demek Firuze? Sen de benim ailemsim…” diye çırpındı ancak.
“Her neyse anne, kimsenin temelli bu evde kalmasını istemiyorum. Duydun mu beni? Aklında bu varsa hemen şimdi çıkalım gidelim.”
Babam için annemden daha iyi bir neden mi vardı buraya gelmek için? Zaten çok bir neden aramazdı ama annem burada kaldıkça da gelme sıklığı artacak, eninde sonunda beni de götürecekti. Kaldı ki burayı nasıl aşağılayacağını biliyordum. “Seni yalnız bırakmayacağım Firuze!” demeye kalktı. Onu bin pişman ettim.
“Niye kendimi öldürürüm diye mi korkuyorsun?” diye konuştum yataktan doğrulurken, hınçla ayaklandım. Çok açıkça kuruyordum cümlelerimi ve çekinmiyordum. O da kalkmış peşimden geliyordu fıldır fıldır. Ansızın ona döndüm ve dengesini şaşırttım. Kollarımı iki yana açtım. “Tek derdiniz nefes almam,” dedim açıkça. Bunları söylerken sesim titremiyordu ve ağlayacak gibi de hissetmiyordum. “Çok garip, anlayamıyorum sizi. Yalnızca siz de değil, herkes aynı şeyin peşinde. Düşünüyorum, benim çevremde benim gibi biri olsa ne yapardım diye ama yine de sizin gibi olamıyorum hiçbir ihtimalde.”
Ecevit onlar değildi ama Ecevit de onlar gibi davranıyordu. Bir başkasının ölmemesi için bu denli çabalamak biraz da bencillikti. Bunu kimse anlamayacaktı biliyordum.
“Tek derdiniz yaşamam olmasaydı, tek kaygınız aldığım nefes olmasaydı ben daha iyi olabilirdim anne. Sana yemin ederim, tek biriniz bile,” en azından Ecevit… “Benimle alakalı bir başka şeyi daha önemseseydiniz ben daha iyi olurdum. Hepiniz yaşamanın nefes almaktan geçtiğini sanan bir avuç insansınız. Ben kendimi dışarıdan izlesem kendimle alakalı son kaygım bile nefes almam olmazdı,” Soluklandım ve gözlerimi yumdum. Bunları da anlamıyordu. Kime ne anlatıyordum ki? “Her neyse anne. Hiç anlaşılmayacağım, kabullendim. Yani kısacası, bu eve elbet gelebilirsin ama temelli kalamazsın. Kimse kalamaz. İstemiyorum. Yeterince açık değil mi söylediklerim?”
Banyo kapısını araladım ve içeriye doğru adımladım. Kapıyı kapatmadan önce son kez yüz yüze baktık. Yüzünde hâlâ aynı kaygı vardı. Ne söylersem söyleyeyim azalmayacaktı. Tıpkı Ecevit gibi. Beni bir yangından yalvararak çıkaran da oydu, beş gram daha nefretini kaldıramazdım desem bile bana kilolarca fazla nefret veren de oydu. Çünkü Ecevit de yalnızca aldığım nefesi umursuyordu. Çünkü o da bana gelince bencilleşiyordu. Çünkü onun da tek derdi nasıl nefes aldığım değildi, nefes almamdı. Bunun nasıl değersiz hissettirdiğini kimse bilmiyordu.
“Merak etme bir başarısız intihar girişimine daha tahammülüm yok, hiç çekincen olmasın. Ölümü bekliyorum ama ölüme yürümüyorum,” O bir yerde, hepinizden daha az bencil bir halde beni bekliyor. Biliyorum. Yoksa altı kez içinde bir kez bile kazanmamam akıl alır gibi değil. “Tam da istediğiniz gibi nasıl olursa olsun nefes alıyorum,” Soluklandım ve gülümsedim. “Berbat hissettiriyor,” dedim mide bulantısıyla. “Ama bu sizin için hiç önemli olmadı. Olmayacak da. Canım çok yanıyor anne ama kalbim atıyor, yeterli sanırım bu. O yüzden beni rahat bırak, rica ediyorum.”
Cevap vermesine izin vermeden banyoya kapattım kendimi ve suyun altına attım. Su biraz geç ısındı ama ısınana kadar beklemedim. Buz gibi aktı üstümden.
O bir yerde bekliyordu beni. Ona ulaşamamamın bir nedeni var. Belki de o yüzden bu kadar uzadı ona ulaşmak. Ya da beceriksizim. Kendimi kandırıyorum. Kendimi dışarıdan izleseydim ölmeme izin verirdim. Çünkü biliyorum başka türlü huzura kavuşamayacak. Umarım, umduğum tek şey bu hatta, ölürken böylesine aldığım nefesin kalbime battığını hatırlamam ve böyle anlaşılmadığımı, görülmediğimi, duyulmadığımı anımsamam. Tek umduğum, tek duam ve tek dileğim bu. Yoksa çok acılı olacak her şeyin sonu, insanı değersizlik öldürür. Tanrı varsa eğer ve beni de biraz olsun seviyorsa, ölürken çektiğim acıları siler aklımdan. Yoksa ölümüm de yaşamım kadar acı olacak. Ya da dedim ya, hepsi birer avuntu. Ben sonsuza kadar yaşayacağım çünkü ölmeyi hiç başaramayacağım.
***
Belki de hâlâ yaşıyorsam bu hayattaki vazifemi henüz tamamlamadığımdan. Ve belki de bu vazife Melike’yi bulmak, onu bulacak bir adıma katkı sağlamak. Suyun altında geçirdiğim neredeyse bir saatte tutunduğum tek cümle bu oldu. Zihnimin ikiye bölündüğünü hissediyordum. Bir taraf hiç susmadan bana bir beceriksiz olduğumu haykırırken bir diğer taraf bir nefes gibi üflüyordu tutunduğum bu ihtimali. Yaşıyorsun çünkü ölüm sana gelmeden yapman gerekenler var. Yaşıyorsun çünkü ölmeyi beceremiyorsun. Belki de Melike’ye giden yol senden geçiyor, o yüzden inatla hayattasın. Bu beceriksizlikle sonsuza kadar acılar içinde yaşayıp duracaksın. Kimsenin engelleyemediği bir ölümün yolu yok mu?
Bedenime dokunan elle irkildim ve yerimden sıçradım. “Sana söylüyorum,” dedi annem ve korktuğumu fark edince tavırlarını yumuşattı. “Özür dilerim,” derken yanağıma dokundu. “Korkutmak istemedim. Çorbanı iç, hadi soğuyacak.”
Önümde dumanı tüten çorbaya baktım. Terbiyesi yoğurtla yapılmış bir çorbaydı, elim kaşığa gitti. Birkaç kaşık alıp kalkacaktım. “Ne çorbası bu?” diye sordum meraksızca. Sadece o çorbayı çok da sevmediğimi söyleyecek ve kalkarken bir bahane yaratacaktım kendime.
“Yayla dedim ya,” dedi annem bana yiyecekmişim gibi birkaç dilim ekmeği uzatırken. Sıcak çorbayı birkaç kez üfledim ve ağzıma aldım. Tadı pek güzel değildi, annemin de zaten mutfakla pek arası yoktu. Zaten çok da dağıtıp pisletiyordu ortalığı her bir şey hazırladığında. Bir de ben yemeyince iyice morali bozuluyordu. Hiç alışık olmadığı bir hayatın içinde bana eşlik etmeye çalışıyordu. Banyoya girmeden önceki kadar öfkeli değildim, bu çabasından dolayı çorbanın ne kadar çirkin olduğunu söylemedim ona.
“Ecevit’e adresi sen mi verdin?” diye sordum ansızın.
Annem göz ucuyla bana baktı. “Bizim eve gitmiş, kapıdakileri zorlayınca da beni aradılar. Ben ulaşıp kendisine söyledim,” dedi. Ne yaptığının bilincinde, oldukça tedirgindi bunları söylerken. Kaşlarımı çatmış annemi izliyordum.
“Ne söyledi?”
“Başta inanmadı.”
O zaten başta hiç inanmazdı.
“Sonra?”
“Seninle konuşmak istedi ama uyuyordun.”
“Adresi o istemedi mi?”
“Benden bir şey istemek istemedi. Kendim bulurum dedi ama kapatınca ben attım. Eninde sonunda bulurdu. Çok da gizli bir yerde değiliz. Bulmasını istemez miydin?” Dikkatle tepkimi ölçüyordu. Sonraki adımı Ecevit’e kapıyı açmaktı belki de bilmiyordum. Annem Ecevit’i kabullenmişti, belki de yalnızca ondan medet umuyordu ama bilmeliydi ki Ecevit beni hiç kabullenmemişti.
“İstemezdim,” dedim açıkça. Çorbamı karıştırdım. “Bir daha Ecevit’le konuşmanı da istemiyorum. Çaresiz kaldığında bir şekilde ondan bir şeyler istemen canımı çok sıkıyor. Ecevit senin yardım isteyebileceğin biri değil.”
Kendi oğlunun yaptıklarını düzeltsin diye Ecevit’i çağırıyordu. O bir kere olurdu. Ben Ecevit için birkaç kez psikoloğa gidince annem aptal bir umuda kapılmıştı. Kendini kandırmıştı. Artık psikolog da yoktu, Ecevit de yoktu.
“Ben herhangi bir şey istemedim Firuze.”
“Anne senin bu adresi atarken neyi amaçladığını bilecek kadar tanıyorum seni. Ecevit’le aramızdaki her şey bitti,” dedim, elimdeki kaşığı düşürdü bu cümle. Çorba sıçradı etrafa. Benim Ecevit’le aramda bir şey vardı değil mi? Çenem titriyordu anneme bakarken. “Ve hiç ilgilenmeyeceğim bir şey söyleyeyim bu da sizin yüzünüzden.” Artık ne babam ne annem ne de Bülent. Düşünmüyordum. Geçmişi de düşünmüyordum. Yarını da düşünmüyordum. Zihnimi bir kağıt kadar boş tutuyordum. Öyle olsun diye uğraşıyordum ama Ecevit’i daha iyi anladığım zamanlardaydım artık. O nasıl ilk çıkageldiğinde bir Akın’ı yanında görmeye tahammül edemiyorsa, hep nefret kusma ihtiyacı duyuyorsa ben de şimdi aynı haldeydim. Annemi gördükçe öfkem yeniden bileniyordu. Tutamadım kendimi.
“Bülent gidip cezasını çekseydi tek bir kişiyi öldürecekti ama izin vermediniz. Bülent tek bir kişinin katili değil. Bülent sadece bir kişiyi tek başını öldürdü, diğerlerine ortaksınız. Benim kaybettiğim her şeye ortaksınız anne. Ecevit’i iki kere kaybettim. Siz ikisine de ortaksınız.”
Başımı çevirdim ve karşıya baktım. Hiç tanımadığım bir evde, hiç tanımadığım insanların çatalını kaşığını kullanıyordum. Halbuki günler önce bir anahtarım vardı. Dudaklarımı birbirine bastırdım ama yaşlarım aniden akmaya başladı. Kimsesiz ve yapayalnızdım. Bir gemiye binmiş ve savaştan kaçmıştım. Yaşıyordum ama kimim vardı şimdi? Keşke ben de kalsaydım ve diğerleriyle ölseydim diye ağlayıp dövünerek bırakıldığım rastgele bir ülkenin sokaklarında dolanıyordum. Elim hiç tanımadığım bir insanın bardağına uzandı ve bir yudum su almak istedim ama boğazımdan geçmedi. Ruhum sancılanmaya başladı yine. Halbuki son birkaç saattir hiç hissetmiyordum. Aniden oldu ne olduysa. Sanki ağrı kesicinin etkisi bitti ve ben yine dikişlerimin acısını hissetmeye başladım. Elimi başıma bastırdım. Neden ötenazi isteğim kabul edilmiyordu? Nefes alamıyordum. Sokaklara çıkıp, insanları durdurup söylemek istiyordum yine. Nefes alamıyordum.
Bardaktaki suyu da döktüm fark etmeden ve bıraktım. “Anne yarın git,” diyebildim. “Yoksa ben gideceğim ve bana ulaşamayacaksın. Yarın git, iki gün sonra kahvaltıya gel. Belki akşam yemeğine. Arada sırada gidip gel ama temelli kalma yanımda. Anahtarı da alma. Yarın git tamam mı? Lütfen. Sen gitmezsen ben gideceğim.”
Çorbadan bir kaşık daha alabildim sonra kalktım sofradan. Annem arkamdan yine ve yine şiddetle ağlıyordu. Annemin üstüne düşen gölgeyi biliyordum, bu ağlayışlarını da anlıyordum. Ruhumun nasıl sancılandığını farkındaydı ve benim annem eski doktordu. Bana verebileceği tek ilaç yoktu, tedavi yoktu. Çaresizdi biliyordum.
O beni hiç görmese de ben onu görüyordum. Odadaki dolabı açtım günler sonra ilk kez. Bizden önce kalan iki kız öğrenci biraz eşyalarını bırakmıştı. Çöpe mi atılacaktı yoksa gelip alacaklar mıydı bilmiyordum. Dolabın içi boştu ama, bazayı kaldırdım. Burada mavi, sanırım çöp torbalarına konulmuş kıyafetler buldum. Bugün kaşla göz arasında annemin telefonundan yardım gecesini aramıştım. Evet vardı ve tam on iki yıldır düzenleniyordu. Yaşlarımı sildim. Ruhumun sancısına kulak verirsem yine yataktan çıkamayacaktım.
İşin doğrusu Ecevit’i arayıp ona söylemeyi hiç düşünmedim. Çünkü biliyordum, ona gitseydi o da beni aramazdı. Belki aynı şey değildi ama benim de derdim aynı olması değildi zaten. Onun bana asla söylemeyecek olmasıydı. Belki de öylesine bir gece olacaktı, ona haber verip yine kendimle aynı yola itmek istemiyordum. Hem belki bir bahane üretiyorum sanırdı onunla görüşmek için. Öyle bir niyetim de yoktu zaten. Kötü şeyler olabilir miydi? Elbette. Ama korumaya çalıştığım tek bir şey bile yoktu. Neyin olacağı varsa oluyordu zaten, önüne geçemiyordum. Olur da Melike’ye dair elle tutulur bir şey bulursam Ecevit’e o zaman söyler, verir ve geri çekilirdim. Babamın da dediği gibi yalnızca zarardık onun için. Bırakacaktım kardeşini bulsaydı. Bir daha benim aldığım nefes bile dokunmayacaktı ona.
Hep istediği olmuştu. Artık onun peşinden gitmek için zorlamıyordum. Peşine takılmıyordum. İlk zamanlardaki gibi beni itmeye çalıştıkça dibine de girmiyordum. Umarım şimdi bir nebze olsun daha rahattı. Yeni yeni fark ediyordum. Aslında her şey için onu hep çok zorluyordum. Adeta istediğim şeye tutunuyor, onu zorla koparıyordum. Tahammül edilesi zor, çirkin bir çocuk gibiydim. Her şeyi elde etmek için ağlıyor, gürültü çıkarıyordum. Sevgiyi bile. Ama demiştim ya, sevgi ne aştı ne de işti. Sevgi bu dünya üzerindeki en çabasız duygu olmalıydı. Karşılıksız, nedensiz ve fakatsız. Hiç sahip olamadım, sadece olmaya çalıştım. Onu da koparmak istedim ama sevgi sahibine bir kök gibi tutunur. Elimde kalanlar sevgi değil, birkaç tutam yapraktı yalnızca.
Ağlıyorken kızlardan kalan kıyafetleri kurcaladım biraz. Elbet bir şey çıkardı buradan. Geri indirdim bazayı. Eğilince biraz daha eğildim. Kutuya baktım göz ucuyla ama dokunmadım. Yatağa geçtim. Zaten çok uykum vardı, bedenimde tükenmesi mümkün olmayan bir yorgunluk vardı. Davetiyeyi nereye koyduğumu unuttum, hatırlayana kadar korkunç saniyeler geçirdim kaybettiğimi sanıp. Sonra avucuma alıp öyle uyudum.
***
Annem sözlerimdeki gerçekliği fark etmiş olacak ki bugün kahvaltıdan sonra yarın geleceğini söyleyerek ve bana akşam için yemek hazırlayarak gitti. Gittiğinden beri eve bıraktığı telefonla tam üç kez beni aradı, defalarca kez mesaj attı. Daima benimle iletişimde kalmak istiyordu. İçindeki korku bir nebze azalınca bu denli sık aramalarına da yanıt vermeyecektim, lakin bunu biliyordum. Şimdi babam beni burada rahat bırakıyordu ve bu onun sayesindeydi. O akşam, beni buradan kurtar dediğim babam olsaydı -ki olamazdı- babam asla çıkarmayacaktı beni evden.
Evde çok az şey vardı. Bir mutfak masasından bir de yataktan başka bir yere oturabildiğim yoktu. Şimdi mutfak masasında oturmuşken bacaklarımı kendime çekmiş davetiyeyi izliyordum. Ne yapacağımı bilemiyordum, diyemezdim. Gidecektim. Yalnızca nasıl gideceğimi, orada ne yapacağımı kurmaya çalışıyordum ama odaklanamıyordum. Saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım ve yeniden adrese baktım. Zaten taksiyle gidecektim. Annem giderken kartımı ve nakit para bırakmıştı odaya. Onlar işimi görürdü. Çenem dizlerime yaslıyken kalkıp hazırlanmak için derman bulmaya çalışıyordum bileğimde.
Koca bir ikilemdeyken ben kapım çalındı. Korkuyla başımı çevirdim. Annem miydi? Oysa eğer, bu gece evden çıkamazdım ve burası bugün gitmezsem yarın gidebileceğim bir yer değildi. Ne yapacaktım? Almayacaktım eve. Gerekirse kovacaktım. Yerimden doğruldum ve kapıya doğru yürüdüm. Aşağıdan çalmıştı sanırım zil. Ya babamsa ne yapacaktım? Onu kovsam da gitmezdi. Kapıyı hiç açmamayı bile düşündüm. Bekledim ama ikinci kez çalmadı. Delikten kontrol ettim yukarı mı çıktı diye ama hayır kimse yoktu. O vakit geldi aklıma dün yaşananlar. İkinci bir not ya da Ali Ecevit’in bıraktığı bir eşya… Kapıyı yavaşça aralarken gözüm direkt olarak yerdeydi. Paspasın üzerine bırakılmış iki kâğıt torba vardı.
Yarın devamını bırakacağım. Firuze, çiz.
Onun beni bu apartman dairesinde gördüğünü bilsem, yemin ederdim ki bunları evin içine almaz öylece kapı önünde bırakırdım. Ama biliyordum, görmüyordu. Bunları burada bırakmak, yalnızca beni huzursuz edecekti. İki torbayı da aldım yerden ve mutfak masasına ilerledim. Torbalardan birini araladım önce. Huzursuz edecekti çünkü kapıma tek eşya bırakan Ecevit değildi. O davetiye nasıl başkasından geldiyse belki bu torbalar da onlardandı. Ecevit’ten olduğuna emin olsam almazdım. Elimi attım içine ve içimdeki merakı dindirdim.
Ecevit’tendi.
İşte o vakit kaşlarım daha da çatıldı, daha sinirli, daha mesafeli ve daha az sahipleniciydim. Farklı boyutlarda paletleri gördüm önce. Uçları birbirinden farklı bir kurşun kalem seti, kuru-sulu ve pastel boya, bir de teknik resim kağıtları vardı şeffaf bir torbanın içinde. İçine de yine bir not bırakmıştı. Nota uzandım. Dünkü gibi yine hiç ağlamadım aldıklarına bakarken. Bu kez yatağa girip için için de ağlamayacaktım hem. Hazırlanmak için vaktim çok az kalmıştı.
Minik zarfı araladım ve yine o çirkin yazıyı gördüm. Adım tüm okunaklılığıyla oradaydı ama geriye kalan tüm kelimeler yine tüm formu bozulmuş harflerle orada duruyordu.
Yarın yine getireceğim. Firuze, çiz.
Yüreğim öyle bir öfkeyle doldu ki, göğsüm nasıl inip kalkıyordu anlatamaz ancak gösterebilirdim. Sanki bu eve çıkan tüm merdivenleri onlarca kez inip çıkmıştım, hiç durmadan ara vermeden koşturmuştum üstünde. Getirdiklerini hızla aldım ve yatağın altına dün getirdiklerinin yanına iteledim. Toplasam bir dakika bile bakmamıştım. Karnıma kramplar girmeye başladı arka arkaya. Çizmeyecektim.
Yatağın altında birikenler sanki sırtıma da biniyordu. Karnımın ağrısıyla omuz da büktüm, krampın geçmesini bekledim. Sanki dört duvarın arasına sıkıştırılmıştım. Dört yanım fırçalar ve boyalarla doluydu. Çizmeyecektim.
Hiç bakmadığım ikinci torbaya ilerledim. O diğerinden daha ağırdı. Elimi daldırmadım, sadece ağzını genişlettim. Bu kez boya ve fırça değildi içindekiler. Badem sütü ve granola gördüm. Çıkarıp bakmadım, hızla onu da mutfak masasının altına sakladım. İşte tam bu an, zaten çok az eşyası olan bu evin altı sanki onunla dolmaya başladı. Kulaklarımda bir çınlama hissettim. Öfkem artıyor ama hiçbir şey yapamıyordum. Ecevit evin içindeydi sanki, çıkaramıyordum, çık bile diyemiyordum. Kendimi hızla banyoya attım. Yıkanmak yoktu aklımda ama suyun altında olmak iyi gelir sandım. Hiç öyle olmadı. Yatağın altına girince nasıl için için ağladıysam, şimdi suyun altındayken de aynısı oldu. Avuçlarımı sıkıyor, yüzümü suya tutuyordum ama biraz olsun gözyaşlarımın sıcaklığını kıramıyordum. Yüzüme akan suyla onları çok rahat ayırt edebiliyordum.
Ecevit her yerdeydi, gece yatağımaydı, gündüz yatağın altındaydı, sabah kahvaltısında annemin yapmaya çalıştığı menemendeydi, annemin demlemediği çaydaydı, doğranmış bir tabak meyvedeydi, saçlarımdan eksilmiş bir eldeydi. Ecevit eksilmiyordu. Şimdi kendimi çizsem, çizmeyi düşünmek beni daha şiddetli ağlattı, bir kaplumbağa çizerdim. Kendimi bir kaplumbağa Ecevit’i de kabuğum gibi hissediyordum. O kaplumbağa kabuğunu nasıl atamıyorsa ben de Ecevit’i bırakamıyordum zihnimde. Kendimi bırakmıştım o daha sırtımdaydı.
Neredeyse yarım saat sürdü suyun altında kalmam. Her yanım kurumuştu banyodan çıktığımda. Yine hiç tanımadığım insanların eşyalarını kullandım. Bir fırçaları vardı, kuruladığım saçlarımı, saç kurutma makinesi ve o tarak yardımıyla elimden geldiğinde düzelttim, zaten kendinden düze yatkın olan saçlarım, şimdi bu kadar kısayken, çok çabuk düzleştiler. İlk kez böyle derli toplu gördüm onları. Belki saçlarım zaten açık renk olduğundan çok rahat bir şekilde tutmuştu. Lakin çok hızlı akıyordu. Havlu da banyo da simsiyahtı.
Yeşil gözlerim adeta saçlarım gibi koyulaşmıştı. Artık daha çok göze çarpıyor, ortaya dökülüyordu. Kızarıklardı. Tenime bir ton koyu gelen, dibi kalmış bir kapatıcı vardı. İşin doğrusu kirli bir makyaj çantası. Sahipleri eğer ki gelip alacak olurlarsa kendilerine durumu açıklayacak ve her şeyin sıfırını alacaktım. Çok bir şey yoktu ama yine de kullanıyordum işte.
Kapatıcıyı kuru cildime elimden geldiğince yaydım. Siyah, ucu bitmiş bir siyah göz kalemi vardı. Olduğu kadar göz kapaklarıma sürdüm. Biraz tahriş oldu derim ama yapabileceğim bir şey yoktu. Parmaklarımla yaydım. Bir de kırmızı likit bir ruj vardı. Dudaklarım böyle, soyulmuşken daha bir kötü duruyor, beni hasta gösteriyordu. Kıpkırmızıydı ama başka da seçeneğim yoktu. Dudak çizgimin biraz üzerinden çektim ilk çizgiyi ve kırmızı ruju da sürdüm. Sandığım kadar kötü durmadı. Siyah saç nasıl yeşil gözlerimi haddinden fazla belirginleştirdiyse bu kırmızı ruju da taşıyabildi. Halbuki eski saçlarımda ne abartı dururdu kim bilir.
Halimi birkaç malzemeyle kamufle ettim. Başım çok ağrıyordu, mutfağa geçtim. Annemin yapıp bıraktığı tencere yemeğinden iki kaşık attım ağzıma ama ne tadını alabildim ne de hangi yemek olduğunu ayırt ettim. Yalnızca hızlıca yuttum kan şekerim düşmesin diye.
Canlı kırmızı renginde, vücudu tamamen saran dar kesimli ve diz altına uzanan bir elbiseyi seçmiştim. Elime alır almaz kumaşının içindeki o naylonu hissetmiştim. Kare yakalı, omuzları ve köprücük kemiklerini ortaya çıkaran kalın askıları vardı. İnce fitilli kumaşı ne mevsime, rengi ne geceye uygundu ama o torbalardan bulduğum bir tek buydu. Elbiseyi üstüme geçirdim. İç çamaşırlarım bile tam olarak uygun değildi ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Üzerime elbiseyle alakasız kabanımı ve altına yine elbiseyle çok alakasız, ince ve küçük topuklu siyah bir terlik giydim. Nasıl yürüyecektim bilmiyordum ama spor ayakkabı giyip en alakasız bakışları üzerime çekmeye niyetim yoktu.
Yanımda telefonum da yoktu, annemin bıraktığını da almadım. Çantamda bir tek bol keseden para vardı. Apartmandan indim ve geri geldiğimde unutmamak için kapı numarasına baktım. Kendime güvenmiyordum. Sahiplenmediğim hiçbir şeyi aklımda tutmazdım. Topuklu terliklerle yokuş inmek biraz zor olsa da eninde sonunda başardım ve çok uzun süre taksi beklemeden durdurdum birini. Davetiyeyi taksiciye uzattığımda adam adresi bildiğinden olacak başka da bir şey sormadı. Aynadan kendime bakıyordum sık sık. Beni Firuze Akın olarak tanıma ihtimalleri var mı onu ölçmeye çalışıyordum ama hayır. Sanırım yoktu. Çevreden biri olmayacaksa bu gecede sanmıyordum ki biri beni tanısaydı.
Yarım saatten biraz fazla yol gittik. Ücreti ödeyip arabadan indiğimde geldiğimiz yere baktım. Daha önce bu mekânda herhangi bir davete katılmamış olsam da, gördüğüm manzara öyle ucuz bir yer olmadığını anlatıyordu bana. Muhakkak annem ya da babamın daha önce gelmiş olduğu bir yerdi. Evden çıktığımdan beri öylesine sakin ve kaygısızdım ki arabadan inip görevlilerle göz göze gelmeyene kadar da nereye geldiğimi, niye geldiğimi hatırlamadım bile. Bir boşlukta süzülmüş ya da, daldan düşmüş bir yaprak gibi buraya sürüklenmiştim.
Kapıdaki görevlilerden biri bana, “Hoş geldiniz,” dediğinde ancak bazı şeylerin idrakına varabildim. Ensemde bir nefes hissettim adeta, tüm vücudumdan bir ürperti geçti, ince ucuz elbise beni soğuktan koruyamadı ve bedenim titremeye başladı. Etrafa bakındım. Şık restoranların, lüks araçların dolandığı nezih bir semtteydim. Beni korkutacak fiziki bir unsur yoktu ama ilk kez söz konusu Melike’yken tektim. Telefonum bile yoktu. Ne olacak Firuze, en fazla ne olacak? Görevlinin yüzüne bakıyordum öylece. Belki de hâlâ yaşıyorsam bu hayattaki vazifemi henüz tamamlamadığımdan. Ve belki de bu vazife Melike’yi bulmak. Onun için buradasın. Ne olacak Firuze, en fazla ne olacak? Ya zarar görürsem? İçimden korkunç bir kahkaha yükseldi. Hayır bu küçük bir çocuğa ait değildi. Hiç iyi niyetli ya da masum diyemezdim. Adeta alay ediyordu benimle.
Her şeyi gözden çıkarmadık mı? En başından beri. Hayır en başından beri değil. En başından beri seni gözden çıkaramayan biri vardı, artık yok. Korkuyor musun? İçimde korkunun zerresi yok. Umurumda değil. Ne umurunda değil? Her şey. Neyi feda edemeyeceğim? Bir yatakta geçirdiğim günleri mi? Kulağımda ikinci kez aynı kahkaha patlarken elimdeki davetiyeyi görevliye uzattım.
Kadın davetiyeye baktı ve adımı aldı, önündeki listeden kontrol ettikten sonra içeriye davet etti. İşin doğrusu annemle katıldığım davetlerden çok farkı yoktu. Şatafatlı ışıklandırmaları beyaz bir ortam takip ediyordu. Yer yer kahverengi kullanılmıştı dekorasyonda. Uzun masalar vardı, insanlar çevresinde toplanmıştı. Nereye gidecek ne yapacaktım? Üzerimdeki ceketi çoktan almışlardı. Ellerim önümde, çantanın üstünde bağdaş kurmuştum. Etrafa bakınıyordum. Önceliğim rezerveli masa olup olmadığını kontrole etmek oldu. Hayır yoktu. O halde en kuytu köşe masaya seçip oraya geçmeli ve ortalığı izlemeliydim. Belki yetkili göreceğim birilerini görürdüm ve onunla konuşmaya çalışırdım.
Topuklu ayakkabılarımın üzerinde, dikkat çekmemek için çok da hızlı yürümeden gözüme kestirdiğim masaya ilerledim. Göz göze geldiğim birkaç kişi, bunlar beş kişiyse dördü erkekti, bana başıyla selam verdiğinde hiç çekinmeden başımı çevirdim ve önüme baktım. Masalardan birine kurulduğumda dirseklerimi masaya dayadım. Çok geçmeden içki ikramında bulunuldu, öylece elimde tutmak için bir bardağı aldım ama içmedim. Kokusu bile midemi bulandırıyordu. Ortalığı inceliyordum öylece. Bir koca ekran vardı. Orada kısa bir reklam filmi yayınlanıyordu. Altta sene yazıyor, üstte temsili oyuncularla çekilmiş çocukların hikayesi veriliyordu. Birkaç tanesini izledim. Tuhaftır, buraya inançla gelmiş olacağım ki, bu izlediğim birkaç hikâyeden biri Melike’ye ait olacak sandım. Tanıyabilir miydim hikâyeyi? Tanıyabilirdim bence. Reklam filmi çocukların hikayesinden caydığında etraftaki diğer ayrıntıları izlemeye başladım.
Takım elbiseli onlarca adam ve şık giyimli kadınlar, birkaçının siması tanıdık geliyordu, vardı. Hepsi birbiriyle hoş bir sohbet içindeyken ellerindeki şampanyaları yudumluyordu. Gözlerimde bir öfke çakmak çakmak yanmaya başladı. Tek birinin bile samimi olmadığını hissettim o an. Belki yanlış bir düşünceydi, belki anlamsızdı ama böyle dertsiz kedersiz olmaları beni kızdırdı. Belki biz Melike’yi kanla gözyaşıyla aradığımız için şimdi bu şovmenlerin yardımı yüreğime dokunmadı. Belki de küstahlıktı yaptığım. Ben şimdiye kadar bu geceye de hizmet sayılabilecek ne yapmıştım da o çocuklar için de şimdi böyle konuşuyordum? Yalnızca içimdeki öfkeye engel olamıyordum.
Böylesine köşeye sinmem hataydı. Dolaşmalı, belki insanların sohbetine dahil olmalı, hatta sıfatımı bile göstermeliydim. Elbette içeride beni bekleyen varsa dışarıdan girişime dair haber göndermişti. Ama yine de özellikle bu saçlarımla kendimi o kadar ben gibi hissetmiyordum ki kimse de beni tanımayacak sanıyordum. Küçük, kıyafetimle uyumsuz olduğunu şimdi fark ettiğim çantayı kolumun altına sakladım ve yürümeye başladım. Duvarlarda vakıf hakkında bilgiler vardı. Vakfın sahibinin özgeçmişini okudum. Ülkedeki sayılı ailelerden diğerlerine nazaran daha küçük olan ama genelin çok üstünde bir zenginliği olan iş adamıydı. O da mı bu işin içindeydi, buradan toplanan paralar sahiden çocuklara mı gidiyordu? Yoksa bu gece tümüyle gerçek ve doğru bir yerdi ama yalnızca bana ulaşmak için kullanılmış mıydı?
Arkada çalan klasik müziği belki de burada en çok duyan kişiydim ben. Dikkatli bakışlarım herkesin üzerindeydi ama tam olarak kimse ona baktığımı hissedemezdi. Bir adamla tam dört kez göz göze geldim. Kırklı yaşlarında, kendini o yaşların karizmatiği sanan, uzun boylu, seyrek saçlı bir adamdı. Üçüncü kez göz göze geldiğimizde gülümsedi, dördüncü de başıyla selam verdi. Herkesle konuşuyordu, hiç boş durmuyordu. İçeriye bilgi verilen adam mıydı bu yoksa iyi bir ev sahibi miydi? Ama bu ortamlara biraz aşinaysam bana bakışının altındaki o hoşnutluk birazdan bana adımlayacağını söylüyordu.
Bir yer vardı, insanlar zaman zaman duruyor ve önünde vakit harcıyor, sanırım bir şeyler yazıyordu. Orayı hedefime kestirdim ve izlemeye başladım. Bir konsol masaydı ve üzerindeki büyük bir defterdi. Anı defteri olabilir miydi? Önünün boşalmasını bekledim gidip incelemek için. Kısa bir insan trafiğinden sonra önü boşaldığında artık önünde ben vardım. İki köşeye sabitlenmiş, iki şık dolma kalem vardı. Kalemlere önce dokunmadım ve sayfaları kurcaladım. Tam da tahmin ettiğim gibi gelen kişiler bu gecenin öneminden ve güzelliğinden bahsediyordu. Biri gelirse düşündüğümü sansın ve sıra istemesin diye kalemi de elime aldım.
Tam daha da arkaya gidip yeni bir sayfa çevirecekken, “Hoş geldiniz.” seslenişi duydum adamın birinden. Tam da tahmin ettiğim gibi, dört kez göz göze geldiğim adam beşinci kez yanımdaydı. Öncesinde hiç görmemişim gibi, “Hoş buldum. Burayı meşgul ettim sanırım, buyurun önce siz yazın,” dememe kalmadı, elini uzattı.
“Ben Akif,” dedi nazik bir sesle. Dışarıdan ilk bakışta kesinlikle çok centilmen olduğu hissediliyordu. “Vakfın bağış gecesi temsilcisiyim. Davetimize yeniden hoş geldiniz, sizi aramızda görmek ne hoş.”
Bana uzatılan eli, boşta olan elimle sıktım ve, “Hoş buldum. Firuze ben de. Asıl bu nazik davetiniz için teşekkür ederim,” dedim gülümsemeye çalışırken. Artık insanlarla bir arada kalmak, onlarla iletişim kurmak eskisinden daha büyük bir zulümdü. Belki de hep böyleydi, yalnızca Ecevit’le bunu yapmak, bir oyunun içinde gibi hissettiriyor ve daha katlanılabilir oluyordu.
Diğer elimde kalem vardı, dolma kalemin ucu işaret ve ortaparmağımın arasında, sırtı baş ve işaretparmağımın arasındayken elimin bir kısmı defterin sayfasına yaslıydı. O an kelimelerle telaffuz edemeyeceğim, açıklayamayacağım, ancak resmedebileceğim ama artık onu da yapmayacağım bir şey oldu. Ama eğer çizseydim, çizmek isteseydim kendimi çizdiğim tablonun içinde koruma kalkanına alırdım. Ne koku, ne tat, ne ten… Hiçbirini hissetmeden önce bir görünmez kalkan hissettim çevremde. Görünmez bir toz bulutu ama bir çelik zırh kadar kuvvetliydi, beni çepeçevre sardı, zihnim odaklandığım adamdan hızla uzaklaştı ve manevi olarak geri çekildi adeta. Ruhum bir adım geri çekildi, ondan sonra somut olan hisler vurdu bedenime. Önce tanıdık bir koku aldım, kaşlarım çatıldı. Sonra kalemi tuttuğum elimin üzerine bir el örtüldü ve yüzümdeki sahte gülümseme soldu, sahici bir somurtkanlığa bıraktı kendini. Hissettim. Zorlanmadan, duraksamadan, tereddüt etmeden anladım. Oydu. Tanıdık, sahiplenici, o ılık el kalemi kavrar gibi yaparak elimi kavradı, arkama doğru aldı. Artık arkamdaki adamla aramda ellerimiz vardı. Kalemi alacağını anladım, vermemek için sıkıca tuttum ve sesini duydum.
“Pardon, kalemi alabilir miyim?” dedi usulca. Dengemi kaybettiğimi hissettim, ona hiç tutunmadım, topuklarımı yere bastırdım ve kalemi serbest bıraktım ellerimiz ayrılsın diye ama kalemi aldı yalnızca, elimi bırakmadı. Dilim damağım bir çöl gibi kurudu adeta. Aksine parmaklarını parmaklarıma geçirdi sıkıca tuttu elimi. Başımı hızla ona çevirdiğimde saçlarımın bir kısmı suratını teğet geçti. Birkaç saniye ancak göz göze geldik, gözlerinden başka tek bir zerresine bakmadım ve hızla önüme döndüm. Kalbimin atışlarını boğazımda hissediyordum. Midem bulanıyor, gözlerimin önü benek benek kararıyor ve etrafımdaki koruma kalkanı beni sıkıştırıyordu.
Karşımdaki adamın dikkati de ona kaydı ve ne olduğunu anlamak ister gibi baktı. Deftere tam arkamdan, elimi tutmadan da yazabilirdi ama hayır yapmadı. Benle adamın arasına geçti, artık o önde adamla yüz yüze, ben arkadaydım ve arada ellerimiz vardı hâlâ, sol elimi sağ eliyle tutuyordu. Yazamazdı bile. Elimi dengemizi bozmayacak, karşımızdaki adamın daha çok işkillenmeyeceği şekilde çekmek istedim ama sırtına yaslamıştı. Bırakmıyordu. Adam ellerimizi görmüyordu belki ama Ecevit’in aramızdaki absürt bedenine anlamsızca bakıyordu.
“Bir şeyler içtiniz mi Firuze Hanım?” dedi ve bana bir adım yaklaşmak istediğinde onun atacağı adımı daha hızlı davranıp ben attım. Ellerimizi görmesini istemiyordum. Kiminle konuşuyordum, ne konuşmam gerekecekti bilmiyordum. Ecevit ben cevap vermeden önce elimi sıktı ve vereceğim cevabı şekillendirmek istedi adeta.
“Hayır,” dedim her şeye rağmen. Adamla bir şeyler içecektim. Belki de yanıma kasti olarak gelecekti. Ecevit elimi daha çok sıktı. Ne yazıyorsa o çirkin yazısıyla bitirmek bilmiyordu zaten bitirmek de istemiyordu.
“O zaman buyurun daha uygun bir yerde devam edelim sohbetimize,” dedi. Göz ucuyla Ecevit’e bakar sandım ama gözlerini benden ayırmıyordu. Elimi bir kez daha çekmeyi denedim ama olmadı. Kendimi yerden yere vurmalıydım bırakması için. Tutmuştu, bırakmayacağım bil diyordu, tutuyorum elini, çekmeyeceğim, elin elimde.
“Benim birkaç kişiye daha merhaba demem gerekiyor, tanışmak istediğim kişiler var. Bir daha denk gelirsek neden olmasın?” Eninde sonunda bir daha denk gelecektik. Biliyordum. Adam beni şaşırttı ve hiç ısrar etmedi. “Hay hay,” dedi anlayışla. Belki de hedef diye koydukları adam bu değildi. Yalnızca ev sahipliği yapmaya çalışan bir temsilciydi. Başıyla yeniden selam verdiğinde yanımızdan uzaklaştı ve Ecevit’in eline kısa tırnaklarımı geçirmeye çalıştım. İz bile kalmayacaktı belki.
“Bırakır mısın?” dedim adeta dişlerimin arasından. Tam alnımdan sıcaklığını hissettiğim bir sinir akmaya başladı onun bedenini hissederken. Ecevit elimi sıkmayı bıraktı, yalnızca tutmak istedi ama ben çektim hiç beklemeden. Sol eliyle yazmaya çalıştığı şeye baktım. Firuze yazıyordu. Hiç çekinmedim elinden kalemi aldım ve adımın üzerini karaladığımda yüzüne bir tokat atmışım gibi sarstı bu yaptığım onu. Kâğıdın üzerindeki donuk bakışları ben ondan uzaklaşmak isteyince kalktı ve bana baktı. Gözlerinde ne bir öfke vardı ne de kızgınlık. Halbuki buradayım diye tam olarak bunları hissetmesini bekledim ama hayır, gözleri saçlarıma kaydı. Bakışlarının nasıl kısıldığını, sanki bir bıçağın en sivri tarafı etini oymuş gibi acıyla yüzünün karardığını gördüm. Fiziksel acı çektirdiğimi sanırdım ona dokunsam. Ama hayır ona dokunan yoktu.
Soluklandı dudakları ip ince olmuşken. Üzerinde siyah bir takım elbise beyaz bir gömlek vardı. “Şu masa mıydı?” dedi girer girmez geçtiğim masayı gösterirken. Tam da tahmin ettiğim gibi ne ben ona ne o bana haber vermişti ve ikimiz de bunu sanki çoktan tahmin etmişiz gibi öfkeyle ya da hayal kırıklığıyla bakmıyorduk. Benim de içimde zerre bir suçlama olmadı. Ecevit’e karşı ilk kez kendimi hiç suçlamadım, hiç kötü hissetmedim ya da bu his içimde tükendi. Kullanacağım kadar bile kalmadı. “Buyurun,” dedi iki yabancıymışız gibi.
Aynı davetiye ona da gitmişti. Birinin tam şu an kıskacındaydık. Ecevit’le yakın mı yoksa uzak mı gözükmeliydik bilmiyordum. Amacı neydi onu da bilmiyordum. Hareket etmediğimi görünce gözlerimin içine baktı, “Koluma mı girmek istersin, elimi mi tutmak istersin?” diye sordu. Her sözü, ne söylerse söylesin içimi oyuyordu sebepsizce. İlk kez, onun koluna girmeyi ya da elini tutmayı reddettim. Yutkundum. Eskiden bana lütfedilsin diye gözünün içine baktığım her şeyi tek çırpıda reddettim şimdi.
Hiç beklemeden önden topuklarım yere vura vura yürüdüm. Ben suçlu değildim. Ben ondan hiçbir şeyi de saklamamıştım. Artık biz değildik, ben ve oyduk. Elimde somut hiçbir şey olmadan onunla paylaşmamıştım. Haklıydım. Ben suçlu değildim. İlk kez kalbimden suçluluk yerine haklılık geçti. İkimiz de şimdi bir kokteyl masasının önünde karşıyı izliyorduk.
“Ne işin var burada?” dedi sakin bir sesle.
Yalanımı hiç düşünmeden söyledim. “Bir bağış gecesindeyim. Asıl senin burada ne işin var? Ben her sene geliyorum,” derken bana dönüp gerçekten mi der gibi bakması geç olmadı. Yalan söylediğimi biliyordu, ben yalan söylemesem de Ecevit için de yalancıydım. Apaçık yalan söylemek istedim şimdi.
“Her sene geliyorsun?”
“Evet. Bağışçı olarak her yıl katılıyorum.”
“Kapıdaki son beş yılın bağışçıları arasında ismini göremedim. Gel bir daha beraber bakalım o zaman.”
“İsmim yazmaz çünkü gizli yapıyorum bağışı ve özellikle ismimin yazılmasını istemiyorum.”
“Firuze kapıda öyle bir liste yok, yalan söylemeyi bırak!” Sözünü bitirir bitirmez sesindeki hiddet söndü ve söylediğinin bilincine vardı. Ona baktım öylece. Önüme aldığım kadeh duruyordu daha olduğu yerde. Ona uzandım ve iki yudumda içtim beyaz şampanyayı. Öylesine sıkmıştım ki kendimi midemin bulantısı bile hissettiğim bir şey değildi.
“Alışkanlıklarımdan vazgeçemiyorum,” dedim titrek bir sesle. Sonra bir şey oldu ben ondan uzaklaşmak isterken koluma dokunmak istedi ama elini ittiğimde o da ben de kalakaldık. Kirpiklerimin ıslandığını hissettiğimde başımı çevirdim hızla. Gözyaşım gözümden düşmeden sildim ve burnumu çektim. Yalan söylemeyi bırak, yalan söylemeyi bırak, yalan söylemeyi bırak.
Dünyanın merkezindeydim.
Ben dünyanın merkezindeyken içimdeki yedi yaşındaki Firuze de bir okul bahçesinde yapayalnızdı. Anne babası onu almayı unutmuş, tüm arkadaşları çıkmış, hatta öğretmeni bile daha fazla beklemeyip gitmişti. Annesinin onu tembihlediği yerde kıpırdamadan duruyordu ne gelen ne giden vardı. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu ama biliyordum annesini görünce, koştururken ağlamaya başlayacaktı. Ne onun annesi gelecekti ne de ben dünyanın merkezinden bir adım kayacaktım. Ecevit hiç bilmiyordu, Ecevit bizi nerede bırakmış hiç bilmiyordu.
Göz altımı hızla sildim ve yutkundum. “Sana gelen davetiye bana da geldi. Sana haber vermedim çünkü elimde somut hiçbir şey yok. Belki de sadece basit bir davetiye. Elle tutulur bir şey bulursam sana haber verecektim. Henüz bulamadım, bulmamı da engelliyorsun. Sen de aynı amaç için buradasın, bizi buraya kim gönderdiyse aramızdaki şeyin…” Durdum, tamamlayamadım. Bittiğini mi diyecektim? Bitmişti işte neyi söyleyemiyordum? Tam bir cesaret ağzımı açmış konuşacakken, “Aramızdaki durumu biliyor,” dedi Ecevit. Hayır aramızdaki şeyin bittiğini biliyordu. Niye kendini kandırıyordu? Eskiden olsa umutlanırdım. Aslında umutlandığım her şey Ecevit’in kesip attıklarıydı. Mevzu benim hiç kesemeyişimde ve atamayışımdaydı.
“Aramızdaki durumun bittiğini biliyor.”
Ecevit masaya bıraktığım kadehin ince sapını parmak uçlarında yuvarlıyordu, duraksadı ve bastırdı sapı parmaklarına. Beni artık dinliyor muydu bilmiyordum. Tepkisizce yalnızca bardağın sapına bakıyordu. “Belki de uzak yerlerde durmalıyız. Yani…”
“Durmamalıyız,” dedi Ecevit duruşunun aksine kararlı bir sesle. Tamamlamama bile izin vermedi. “Ya yanımda dur ya da çıkıp git. Buraya tek başına gelmen bile başlı başına saçmalık. Yanımdan ayrılacaksan hemen şimdi çık buradan.”
“Bana emir vermeyi bırak!”
“Peşini bırakmayacağım!” diye yükseldi o da. Göz göze geldik. “Bir adım arkandayım. Kim ne yapacaksa yan yanayken yapsın.”
Gözleri bir şahin gibi çevreyi süzüyordu ama anlamamız mümkün değildi. Kimsenin kimseye baktığı yoktu. Klasik müzik sonlandığında bulunduğumuz yerin ışıklandırmasında da değişiklik oldu. Birinin konuşma yapacağını anladım. Gözüm sahne kısmına kayarken az önce konuşmaya başladığım adamı gördüm. Doğru hedefti, en azından başlangıç için doğru hedefti. Ecevit gelmişti ve bozmuştu.
“Telefonun bile yanında değil,” dedi yanımda. Yanıt vermedim. “Buraya geldiğinden kimsenin haberi yok. Bir şey olsa sana ulaşacağımız bir yer yok, nerede olduğunu bilmiyoruz.” Suskunca adamı dinliyordum. Vakıf sahibinden ve vakıftan bahsediyordu. Nasıl güzel işler başardığını ve vakfın nasıl kurulduğundan bahsediyordu. “Neyin neden yapıldığını farkındasın ama burada başına gelebilecek hiçbir ihtimali hesaba katmıyorsun.”
“Umurumda mı Ecevit?” dedim ona bakmadan. “Umurumda mı sanıyorsun? Benimle yan yana durmak istiyorsan bana hesap sormayı bırak. Gelmek istedim ve geldim.”
“Firu…”
Tam olarak anneme söylerken onu da dahil ettiğim şeyi yapıyordu. Yalnızca nefes almamı umursuyordu. “Sizin umurunuzda olan şeyler benim umurumda değil! Sen anlıyor musun ne demek istediğimi?”
Kulağım bir taraftan adamdaydı. Ecevit’in aksine onu da dinlemeye çalışıyordum. Yanımda olduğunu unutmaya çalışıyor, zihnimi uzaklaştırıyordum ondan. O koruma kalkanını ellerimle itiyordum. “On iki yıldır toplamda dokuz yüz on sekiz çocuğumuza destek verdik. Bu destek hiçbir zaman anlık ve dönemlik olmadı. Çocuklarımızı eğitim hayatlarının sonuna kadar takibimiz altında tuttuk, hatta ilk iş deneyimlerinde bile destek olduk. Çünkü tam da söylediğimiz gibi, yaşasın çocuklar. İnsanca, adilce, zarar görmeden yaşasın. Şimdi bu seneki teşekkürlerime geçmek istiyorum… Kıymetli bağışçımız tam dört yıldır…”
Dokuz yüz on sekiz çocuk diyordu… Bu sayı bedenimi ürpertti. O kadar çok muydu kaybolup bulunan çocuklar? O çocukların isimleri var mıydı peki? O isimler arasında kimi görmeyi bekliyordum? O listede adı olan her çocuk zaten devlet tarafından bilinen de çocuklar değil miydi? Ama yine de bir umut ya da şüphe o listeyi görmek istedim. Konuşan adam defalarca kez o sayıya ve o çocukların takibinin yapıldığına dem vurdu.
“Çocukların ismini bir yerde paylaşıyorlar mıdır?” dedi Ecevit dinlemiyor sansam da benimle aynı noktaya parmak basarken.
“Bunu yapmamaları lazım,” dedim. “Kişilik haklarına aykırı. Ama elbet kendi ellerinde liste vardı. Tabi yardımlar gerçekten çocuklara akıyorsa.”
“Neyden şüpheleniyorsun?” diye sordu bu kez. Göz göze geldiğimizde ikimizin de yüzünden yalnızca ciddiyet okunuyordu. Bizi yine, kısa bir an o başlardaki gibi, iki oyun arkadaşı gibi hissedecek oldum. Varla yok arasında bir rüzgâr gibi esti geçti lakin bu. Gözlerimi kaçırdım hızla, hayır ne o ne de ben aynı noktadaydık artık. Bu alışılmış bir tat gibi damağıma vurdu ve geçti sadece.
“Şüphelenmiyorum sadece güvenmiyorum kimseye.” Güven içimden dibi sıyrılmış bir duyguydu sanki. Ne insanlar bana ne ben insanlara güveniyordum. İçimde bir kuşku vardı yalnızca. Bana bir bardak su uzatacak olana bile güvenmeyeceğim bir haldi bu. İkimiz de sessiz kaldık.
“Adamla konuşacağım,” dedim gözümle işaret edip.
“Ben konuşacağım.”
“Eminim bir kadının konuşması bir erkeğin konuşmasından daha etkili olur.” Hiçbir lafı evelemeden gevelemeden açıkça söylüyordum. Yandan bir bakış attı bana. Şakağında belirginleşen damara baktım. Üzerine beyaz bir gömlek ve siyah takım elbise ceketi giymişti. “Realist bakmalıyız.”
“O herifin realitesini siker atarım,” dedi bana geniş geniş konuşma diyemediği için, sesi yine de sakindi şakağında atan damara rağmen.
“Senin artık hiçbir anlamı kalmamış tavırlarınla uğraşmamak için bundan sonraki hiçbir adımımdan seni haberdar etmeyeceğim. Bir şey bulursam sana vereceğim ve geri çekileceğim. O zamana kadar hiçbir şeyden haberin olmayacak. Bilgin olsun,” dedim ve masadan uzaklaştım. Biraz daha ön tarafa geçtim ve adamı dinleyen kalabalığa karıştım. O kalabalık arasında adam beni görmeyi başardığında ve gözlerimin içine baktığında anladım ne kadar haklı olduğumu. Görece uzun olan bir konuşmadan sonra indi sahneden alkışlar eşliğinde. Eğer ki bu söylediklerinin birazını yapıyorlarsa alkışlanmayı hak ediyorlardı. Çok geçmeden yanıma vardı, onunla ilgilenmiyormuş gibi olan bakışlarımı kendisine çevirdim.
“Öyle güzel şeylerden bahsettiniz ki, iyi ki bu gece buradayım dedim. Çok emek verdiğim bir tabloyu bağışlamak istiyorum ben de,” dedim. Yalandı. Belki de hiçbir tablom sağlam kalmamıştı. Babamın evinde olanları da gidip almazdım.
“Şeref duyarız,” dedi ve bir kadeh şampanya uzattı bana. Hafifçe kaldırdığında kadehine karşılık verdim. Zaman geçtikçe emin oluyordum. İçeride benden haberi olan adam buydu. Benden çok daha güzel kadınlar vardı, biliyordum. Bu ketumluğum ve suratsızlığımla dikkatini bu denli çekmiş olamazdım. Henüz bana ulaşan tek bir işaret yoktu, benim bir şeyin ucundan tutmam bekleniyordu.
“Sigara kullanıyor musunuz?” dedi adam kadehinin sonuna gelirken.
“Eşlik edebilirim,” dedim tereddüt etmeden. Bu adam sandığım adam değilse bile, bana istediğimi verecek kıvama bir şekilde gelirdi. Elini kapıya doğru uzattığında önden ben geçtim. Arkamda neyi bıraktığımı biliyordum. Burada tek derdimiz kardeşiydi. Hiç başaramamıştı, Melike’yi ararken beni gözden çıkarmayı hiç başaramamıştı ama en azından şimdi bunu yapabileceğine inanmak istedim.
Ceketim kapıdaki görevliler tarafından bana uzatıldığında giydim ve önden yürümeye devam ettim. Bahçenin köşesine geçtik ve adam cebinden sigarasını çıkardı. Yüzüm ona, sırtım kapıya dönüktü. Uzattığı sigarayı aldığımda çakmağı da uzatmasını bekledim ama yapmadı. “Lütfen,” dedi kendisinin yakacağını belli ederken.
“Ben yakabilirim,” desem de çoktan harlamıştı ateşi. Rahatsız olmadım, belki haftalar önce kaçacağım bu durum şimdi beni duraksatacak bir şey değildi. Şimdi yine ruhumun sancısını hissetmediğim, bir ağrı kesicinin etkisinde gibi hissettiğim bir boşluk anımdaydım. Bu adamın şimdiye kadar olan ne bakışı ne de bu yaptığı beni rahatsız ediyordu. Sigarayı dudaklarıma götürdüğümde adam önce avucunu yanağımın yanına siper etti ve rüzgârın gelişini engellemeye çalıştı. Sönen çakmağı yeniden alevlendirdiğinde bir çakmak, çakmağının önüne geçti. Benim sigaramdan çok adamın avucunu hedef aldı. Acı dolu bir ses duydum ve adam avucunu çekti siper ettiği yerden, Ecevit sigaramı harladı.
“Beyefendi!” diye çıkıştı adının Akif olduğunu bildiğim adam.
“O çakmak, bu rüzgârda sigarayı yakmazdı,” dedi Ecevit ve az önce adamın avucuna tuttuğu çakmağı alay eder gibi adama uzattı. “Yakacaksan bununla yak.” Tek yaptığı işimi zorlaştırmaktı. Adam avuçlarını birbirine sürterken çakmağı almadı ve kendi sigarasını kendi çakmağıyla yaktı.
“Yakarmış,” dedi Ecevit’e bakarken. Eğer ki bu adam beklediğim kişiyse Ecevit’i de biliyordu ve bu tavırlar onun için anlamsız değildi ama değilse bir hemcinsinin onunla yarıştığını düşünüyordu. Dişlerimi öfkeyle birbirine çarpıyordum. Sigarayı tuttuğum elim yüzüme çok yakın bir yerde havadayken sigaralarımızın dumanını aynı anda birbirimizin yüzüne üfledik. Tek yaptığı işimizi zorlaştırmaktı.
“Biz şurada devam edelim,” dedi adam ilerisini gösterirken. O teklif etmese ben edecektim. Başımı salladım ve hızla yürüdüm. Çimenlerin arasında ince topuklularla yürümek çok zordu. Takılıyordum ama kimsenin beni tutmasına fırsat vermeden devam ediyordum. Midem her an eğilip kusacağım kadar çok bulanıyordu. Adam yakasını silkti Ecevit’e öfkeyle bakarken. Ağzının içinde söylendi durdu ama ne dediğini duyamadım. Bir an önce konuya girmek istiyordum.
“Dediğim gibi ben de bir tablo bağışlamak istiyorum ama ondan da önemlisi yapmak istediğim başka bir bağış daha var,” dedim. Ecevit’e söylenmeyi bırakıp tüm odağını bana vermeliydi. “Bine yakın çocuktan bahsettiniz. Ben kız çocuklarının bir kısmına, hatta önemli bir kısmına burs bağlamak istiyorum. Bahsettiğiniz çocukların kaçı kız çocuğu?” Sigarasını bana bakarken arka arkaya nefeslerle içine çekmeye başladı. Kısa bir an düşündü.
“Yani kafamda net bir sayı yok tabi ama muhtemelen sayıca fazla olanlar kız çocukları.”
Sigaranın dumanını ağzımın içine dolduruyor ama içime çekmeyi başaramıyordum. Geri üflüyordum. “Hiç içici değilsiniz sanırım,” dedi. Ben mi yanlış anlıyordum bilmiyordum ama mekân sınırlarından çıktığımızdan beri ses tonu biraz değişmişti. O resmiyetten kurtulmuş, gevşemişti. Sorduğu soruya yanıt vermedim.
“Peki o çocukların isimlerini öğrenebilir miyim? En azından kız çocuklarının?”
Külünü parmağının ucuyla silkti. “Yardım edeceğiniz çocukların isimlerinin bir önemi var mı? Çocukların isimleri büyük bir titizlikle korunuyor, bağışçılarla da paylaşılmıyor.”
Tam olarak bunu bekliyordum zaten. Çocukların ismini her önüne vermeleri akıl işi değildi zaten. “Elbette yok. Ama açıkçası ben bazılarını tanımak isterim. Belki arasında sanata ilgi duyanlar vardır. Özellikle onlarla bireysel olarak iletişime geçip, bu konuda da destek olmak isterim. Dediğim gibi tüm çocukların değil zaten, sadece kız çocukların isimlerini, okudukları okulları merak ediyorum. Belki güzel sanatlarda okuyan varsa ya da… Bilmiyorum işte. Tanımak isterim.” Adam beni dinliyordu ama istediğimi bana verecek gibi bakmıyordu hiç. “Anlıyorum, kaygınızı ve gizliliğinizi da anlıyorum. Zaten sayıca fazla çocuk var. Bir saatliğine yalnızca okudukları okullarla beraber adlarına baksam bile yeter. En azından güzel sanatlarda olan çocukları ayıklarım.”
Melike lise son ya da üniversite çağlarındaydı. Bir kez göz gezdirecektim zaten. Melike’nin ismini orada bulacağıma mı inanıyordum? Bilmiyordum. Orada Melike’nin ismi varsa bile o isim direkt beni Melike’ye götürecek miydi? Bu da soru işaretiydi. Sadece o listeyi görmek istiyordum işte. Yalnızca buraya neden getirildiğimi anlamaya çalışıyordum. Kaldı ki buraya Ecevit de getirilmişti. Adeta bir oyunun içindeydik. İpuçlarını bile biz bulmaya çalışıyorduk.
“Bunu biz de ayıklayıp size sayı verebiliriz.”
Adama ısrarla baktım. Hissediyordum bir şey vardı ulaşmaya çalıştığım o yerde. İnatla bulduğum bir parçaya tutunmuştum. Böyle bir gecede benim ulaşabileceğim en gizli şey zaten o çocukların isimleri değil miydi? “Elbette. Ama ben yardım edeceğim çocukları tanımak istiyorum. En azından isimlerini, yaşlarını. Size söz veriyorum herhangi bir şeyi hiçbir şekilde kayıt altına almayacağım. Bu benim için çok değerli. İnanın kötü bir niyetim yok. Sizi nasıl ikna edebilirim?” dedim. Önünde iki büklüm değildim ama sesimdeki ısrar çok yoğundu. Bunu öylesine hissetti ki beni haklı çıkardı. O konuşmasındaki gevşeme bakışlarına da yansıdı ve gözleri gerdanıma, saçlarıma ve yüzüme kaydı. Süzdü beni hiç çekinmeden.
“Bilmem, nasıl ikna edebilirsiniz?” dedi.
Alçak, şerefsiz. İşte bu kadardı o çocukların ismini tutması. Evet bunu ben söylesem de öfkelendim. Bir şekilde o listeye ben illegal yollarla ulaşmalıydım. Bu adam ikna olmamalıydı. Midemden genzime doğru bir sıvı yükseldi ama yuttum. Aklıma yalnızca Behçet geldi. Kendimi yine, o anki kadar olmasın savunmasız hissettim. Dönüp arkama bakmak istedim yapmadım. Bu anın içine kendimi iten de bendim, her şeyi göze alan da.
“Bir tablo da size hediye etsem?” dedim kendimden bile beklemediğim bir cüretkârlıkla. Adamın kaşları kalktı ve keyifle gülümsedi.
“Ne çizeceğinize ben mi karar vereceğim?”
“Elbette hayır, sanat benim sanatım. Size sadece eseri hediye edeceğim bu inceliğiniz karşılığında.”
Hepsi tümüyle yalandı, elim boş gidecektim. O vakit bana zorluk çıkarırsa ne yapacaktım bilmiyordum ama bir şekilde halledecektim. Önemli olan o isimlerle aynı yerde olmamdı. Bir şekilde, canımı dişime takar alır bakardım.
“Pekâlâ. O halde, tabloyu yapmanız ne kadar sürer?”
“Uzun sürmez. Siz en erken ne zaman gösterebilirsiniz? Vakıf ortamında göstermenizde bir sakınca var mı? Hem daha etik olur. Ben bir an önce kız çocuklarına vereceğim bursu başlatmak istiyorum ayrıca.”
“Vakıf ortamında…” dedi düşünceli bir sesle. O an, içimi bir korku kapladı. Günlerdir acıdan başka hissettiğim en sahici duyguydu bu. Aksi bir yer isterse, ne kadar ileri gider bilmiyordum, nasıl onu çevirirdim bilmiyordum. “Yani yaptığım yine de bilinsin istediğim bir şey değil. Ama elbette bir akşam vakti, vakıfta da gösterebilirim isimleri. Siz öyle daha rahat hissedecekseniz,” dedi ama o. Nefesimi tuttuğumu, patlamak üzere olduğumun farkında bile değildim. Akşam deyişi umurumda bile olmadı.
“Yarın akşam uygun mudur?” dedim sabırsızca.
“Yetişecek mi tablonuz?”
“Yetişir. Yarın akşama yetişir.”
Akif denen adam başını salladı. Ya çok iyi bir oyuncuydu, benimle adeta oyun oynuyor, zaten vereceği şey için süründürüyordu ya da ben çok yanlış bir noktadaydım. Elimdeki sigarayı yaklaşıp çöpe attım ve, “Benim artık gitmem gerekiyor,” dedim.
“Numaranızı vermediniz,” dedi bu kez. Telefonum bile yoktu.
“Telefonumu yanıma almayı unuttum. Siz numaranızı verseniz, ben size ulaşsam olur mu?” diye sordum ancak. Adam cebinden kartını çıkartıp uzattı. Kartı hızla çantama atarken bana uzattığı eli sıktım ve hiç beklemeden alacağımı alıp yürümeye başladım. İç kısma yeniden girmeye niyetlenmedim. Amacım direkt olarak gitmekti. Belki Ecevit’le karşılaşmamak hatta ama o zaten bizi görebileceği bir konumda, yarınları yokmuş gibi sigara içiyordu.
Tam göz göze geldiğimiz vakit yeni bir sigara yakıyordu. Sigaranın ucunu alevlendirmesiyle içine çekmesi, ağzından sigarayı çekmeden dumanı burnundan üflemesi ve ikinci kez bir nefes daha alması bir oldu. Benim yürüdüğümü görünce sigarayı iki parmağının arasına aldı. Yanından geçerken duracağımı sandı, belki de konuşacak gibi oldu ama bir rüzgâr gibi geçtim gittim yanından. Kapının önünde durup taksi çağırmalarını istemek en doğrusuydu lakin durursam Ecevit’e yakalanacaktım. Ondan kaçıyor muydum? Yalnızca denk gelmek istemiyordum. Adımlarım oldukça hızlıydı. Bir yerden caddeye çıkarsam taksi bulurdum. Kendimi kaybetmek istedim. Aramıza mesafe açmam lazımdı sanki hiç şehirler girmemiş gibi.
Yağmur çiseliyordu ama öylesine hızlı yürüyordum ki damlalar bile bana ulaşamıyordu. Adımı duyar gibi oldum ama kulak asmadım. Hatta kulaklığımı çıkardım. Biliyordum, bana çok seslenirse durur ve bana seslenmemesi gerektiğini söylerdim. Nefes alamıyordu kulaklığım, onu öyle kabullenmiş, nefes aldırmak için çabalamıyordum. Telefonum yoktu ama yine de taktım. Dışarıdan gelen sesi biraz olsun örtsün istiyordum. Ben kendi kendime şarkı mırıldanıyordum. Kendi sesim ve kulaklığımın baskısıyla sahiden Ecevit’i duymamaya başladım. Belki de başardım kayboldum, beni bulamazdı artık. Belki aramaktan vazgeçmişti. Ya da hiç bulmaya çalışmamıştı. Ben kendimi kandırıyordum. Nefes nefeseydim. Acılarla kıvranan bir hasta gibiydim. Ağrı kesicinin etkisi yine bitti ve yine aynı sancıyı hissettim. Bu sancının ötesinde başka bir ağrım olmazsa bu geceyi zor geçirecektim. O yüzden daha hızlı koşmak, ciğerlerimi sızlatmak istedim.
Ucuz bir topukluya göre fazla bile dayandılar. Sol ayağımdaki ince topuk kırıldı ve sendeledim. Diz kapaklarımın üzerine düşecektim. Ecevit’in beni tutmasındansa bin kez düşmeyi yeğlerdim. Kaybolamamıştım. İzimi kaybettirememiştim. Sadece suni kayboluş hissetmiştim. Kaybolmuştum. Benim kaybolduğumu hissettiğim ama beni aramak isteyenin bulduğu bir kayboluştu bu.
“Firuze dur diyorum,” dedi elini olduğu gibi belime sarmışken. Karnım acıdı, korkunç bir sancı hissettim yine.
İkimiz de nefes nefeseydik. Sanki ben bir koştuysam o da iki koşmuştu. Zaten o sigarayla çürüttüğü ciğerleriyle ne kadar sağlam kalabilirdi, zaten o sigarayla çürüttüğü ciğerlerine güvenip ne diye peşimden koşardı? Ecevit’e benim peşimden koşmak hiç yakışmıyordu, belki başka bir zamanda Ali Ecevit’e yakışırdı ama bu Ecevit’e hiç yakışmıyordu sanki. O kendi isteğiyle koşsa bile, ben onu zorla koşturmuşum gibi hissettim. Bu nasıl bir histi böyle? Adı neydi? Her şeyi zorla etmiş insanların, zorlamadan elde ettiği şeylere karşı bile koca bir inançsızlığının adını ne koymuşlardı?
Ciğerlerini sigarayla, kalbini de acıları köreltmişti. Ayağımdaki terlikleri çıkardım ve Ali Ecevit’in ellerinden uzaklaştım. Kulaklığım da yere düştü. Kulaklığa baktı öylece. O kulaklığı takacak bir telefonumun olmadığını biliyordu, belki de o yüzden bu kadar uzun baktı onlara. Sonra eğildi ve aldı. Halbuki ben almayacaktım. Onları da istemiyordum artık. Nefes almayan hiçbir şeyi hayatımda hissetmiyordum, bunu da hayatımdaki insanlardan öğrendim. Gerekirse çalışmasaydı ama nefes alsaydı kulaklığım, artık öylesini istiyordum. Şarkıyı ben söylerdim.
“Ne istiyorsun Ecevit?” diye sordum, yağmur artık beni yakalayabiliyordu. Ecevit başını yerden kaldırdı ve yüzüme baktı. Ona hiçbir şey anlatmamıştım. Bana inansın diye bu kez tek bir şey bile anlatmamıştım. Ben hâlâ resmiyette onu tekrardan o deliğe gönderen bir kadındım. Benden ne istiyordu? Saçlarıma baktı. Sanki her baktığında değişen bir şey varmış gibi inceleyip duruyordu. “Ne istiyorsun benden? Sana verdiğim zararlar yetmedi mi?” dedim bana verdiğin zararlar yetmedi mi demeye yüzüm olmadığından.
“Niye kestin saçlarını?” dedi sanki tek derdi ve tek kaybım buymuş gibi. Aklımı kaçıracaktım, çok öfkelendirdi beni. Ben ona istediğin kadar kesebilirsin dediğimde, benim gözümde zerre değerleri olmadığını anlamamış mıydı? Ben Ecevit seviyor diye iyi bakıyordum onlara. Ecevit gitmişti ve ben de canım nasıl isterse öyle davranmıştım işte. “Boyamışsın Firuze,” dedi anlam veremiyor gibi. “Niye?” dedi sitemle. Adeta dert yakınıyordu bana. “Kesince ne değişti? Neyi geri getirdi? Niye böyle yaptın saçlarına?”
Sanki saçlarım bile benden kıymetliydi onun için. Belki de bu gece beni, çocukluğundan beri iddia ettiği gibi saçlarımdan bile tanıyamamıştı. O yüzdendi bu sitemi. Belki de bana dair çocukluğundan kalan en belirgin şey saçlarımdı. Kafasını kaldırdı ve gökyüzüne baktı. “Firuze niye yazık ettin saçlarına?” dedi. Çenesi kaskatı kesilmişti, yer yer seğiriyordu. “Niye yazık ettin saçlarına?” diye söylenmeye devam etti. Halbuki saçlarımdaki düğümleri bile o bana koparıp atmamam gerektiğini, çözebileceğimi o öğretmişti. Ecevit bana saçlarımı sevmeyi öğretmemişti ki, Ecevit bana yalnızca onları çok sevdiğini hissettirmişti.
“Ne önemi var Ecevit?” dedim öylece. “Ya,” dedim ağzımı açacak oldum. Parmağımdaki boşluğu bile saçlarımdan daha çok hissediyordum ben. Yine de söylemedim. Saçlarım onun, yüzük benim sorunumdu.
“Benim yüzümden,” dedi bitik bir sesle. Sadece saçlarımdan mı bahsediyordu? Umuyordum ki sadece saçlarım için dememişti bunu. Kalmış iki tutam saçıma bile nefret kusacak oldum. “Benim yüzümden,” dedi yine. Her ne için diyorsa da ben yaşadığım hiçbir şeyin sorumlusu olarak görmüyordum onu. Kötü insandan çok ne vardı ki hayatımızda? Nasıl Ecevit’i suçlardım her şey için? Yalnızca, yalnızca çok kırgındım. İşte o kötü insanların kalbimde hiç yeri olmadığı için, kalbimi kıramazlardı ama Ecevit tek başına bunu üstlenmişti. Bir başına, yapmıştı. Ama yine de son damlayı Ecevit taşırdı diye çoktan dolmuş bardaktan onu sorumlu tutacak halim yoktu. O bardağı Ecevit doldurmamıştı. Sadece… Sadece, beni niye bir kez olsun dinlememişti?
Kendi kendine duyamayacağım şeyler mırıldandı. Başını bana geri indirdiğinde yağmur tüm yüzünü ıslatmıştı. Çekip gidebilirdim ama biliyordum, yine durdururdu beni. Kaçmak bile manasız geldi, kaybolmama izin vermiyordu. “Çizmeyecek misin?” diye sordu gözlerimin içine bakarken. Başımı hızla iki yana salladım. Öyle aceleciydim ki bunu yaparken sanki dört bir yandan bana fırça uzatılmış ve dürtülüyordum. “Firuze çiz,” dedi eninde sonunda. Yazdığı notlardan daha ağırdı bu titreyen sesi.
“Çiz Firuze.”
“Çizmeyeceğim.”
Yorgunlukla bana baktı. Öyle çok kilo vermişti ki, kemikleri belirginleşmişti, yüzü çökmüştü. Sol gözünde bir kırmızılık vardı. Oturmuş bir kanın iyileşme günleriydi galiba. Onu bu hale en çok da beş gün boyunca kaldığı o delik getirmişti biliyordum. Girdiği o delikte, günlerce, yine beni sorumlu tutarak kalmıştı. Keşke kalbimde Bülent’e karşı bile bir gram sevgi olsaydı da bunu yapmasaydım. Bülent’e kalbimde yer vermekten daha zordu Ecevit’i o delikte beş gün daha yaşatmak.
“Oof,” dedi içi çekilirken. Çaresizce kollarını iki yana bıraktı önce. Arkasını döndü bana aniden. Neden döndüğünü görmesem de hissediyordum. Bu hali bana annemi anımsattı. Çizmeyeceğim, tek kelimeydi ama Ecevit’e verdiğim en büyük zararlardan biriydi sanki.
“Benim yüzümden,” dedi, bunları asla bana söylemiyordu. Öyle kendi kendine içerliyordu, iç geçiriyordu. “Yapamadım. Ben yaptım.” Önümde kaç kez böyle çöktüyse hepsi ailesi içindi. O kaç kez çöktüyse ben de yanına çökmüştüm. Şimdi sadece izliyordum diyemezdim. Ona doğru adımlayacak oldum, yeniden yanına çökmek, belki teselli vermek istedim ama bu çöküşün nedeninin ben olduğumu anımsadım. Yine de gitmek, saçlarına dokunmak istedim. O böylesine üzülsün istemedim. Hatta, günlerdir sesini duymadığım çocuk bile küçük parmaklarıyla beni dürttü.
Gitsene yanına, dedi. Niye ağlıyormuş ki? Ağlamasın. Git sor niye ağlıyorsun diye. Sonra yine konuşmayız ama ağlamasın.
Ona anlatmak çok zordu. O Ecevit’in gözyaşlarını ancak Ecevit annesi için akıtınca görüyordu. Şimdi yine öyle bir kederdi onu ağlatan sanıyordu. Bize ağlıyor desem bile git git derdi, bize ağlamaz, annesini özlemiştir.
“Ecevit,” dedim. “Yapma, hadi git,” dedim. Ecevit ben gidiyorum diyemediğim için ona git dedim. Omuzları çökmüştü, sarsılmıyordu ama biliyordum yaşları düşüyordu. Niye ağlıyordu? Ağlamasaydı. Biraz olsun mutsuzluğuna tahammülüm kalmamıştı artık. Keşke öfkesi içinde baki kalsaydı. Biraz bile yumuşamasaydı içi. En azından birimizden biri, birbirimizden yana acı çekmeseydik. Ecevit niye böyle yapıyordu? Niye bırakmıyordu beni, niye sadece kardeşini aramıyordu? Omuzları da sarsılmaya başladı. Sanki yine her şeyini kaybetmişti. Sanki… Sanki beni değil her şeyini kaybetmişti.
Arkasından ona yaklaştım. Söyle ağlamasın, diyordu durmadan. Koluna dokundum sadece. O bile yetti, bir şekilde kaydırdı elimi ve avucunun içine aldı elimi. “Yapma,” dedim. “Yapma, daha yapacak çok işin var. Hadi yapma. Ne oldu ki Ecevit?” dedim. Ne oldu ki? Aylar öncesine dön, zaten hiç yoktum hayatında. “Ne oldu Ecevit? Melike’den kötü haber mi aldın? Ne oldu? Hadi toparla kendini, kardeşini ara sadece her şey geç…”
“Saçlarını kesmişsin,” diye kestirip attı beni. Çıkamıyordu buradan. Çok kızdırıyordu beni. İçimdeki Firuze çok iyi anlıyordu ama ben o kadar da anlayamıyordum. Saçtı işte. Ne önemi vardı? “Çizmeyeceksin.” O an sırtını bana yaslamak istedi. Aynı anda alnımı ona yasladım. Elimi sıkıca tutuyordu.
Aylar önce iç geçiriyordum. Ah Ecevit diyordum, kime nasip olacaksın. Kime gani gani nasip olacaksın? Cevabını biliyordum sanki şimdi. Benden başkası olmayacaktı. Benim de olmadığım gibi. Ama biliyordum şimdi. Kalbine birini alabilseydi o benden başkası olmazdı. Sadece beni de alamamıştı.
Elimden tuta tuta beni adım adım önüne çekti. Yağmurun altında sırılsıklam olmaya doğru gidiyorduk. “Yapma,” dedim yine. “Kardeşin…”
“DNA sonucu çıktı,” dedi bir çırpıda.
Sanırım bu gece buraya gelirken kendime tekrar ettiğim motivasyon, içimdeki o his doğru ve gerçekti. Bir noktada ulaşamadığım her şeyin sorumlusu Melike’ydi. Hâlâ en çok onu merak ediyor, onunla alakalı her şey beni korkutuyor ya da heyecanlandırıyordu. Zihnim o DNA sonucunu silmese de buğulandırmıştı. Peşine düşeceğim kadar tutmamıştım aklımda. Çaresizliğim kocaman bir korkuya dönüştü. Altı saç teli geldi aklıma. İnsanlara vermeye kıyamadığı saçları Melike’nin miydi? Değilse şayet ne yapacaktım? Şimdi burada bırak her şeyi kardeşini düşün derken bu kez ne diyecektim?
Başımı iki yana salladım. Sormaya korkuyordum. Gözleri çakmak çakmak parlıyordu şimdi. Eğer sonuç negatifse onu nasıl, düşmandan gelen şeydi zaten üzülme diye avutacaktım? Nasıl, Melike yaşıyor, diyerek inandıracaktım?
Sol gözünden, en uçtan iri bir damla gözyaşı aktı. Başını salladı birkaç kez. “Kardeşimin saçlarıymış Firuze,” dedi ve üzerimden aksi olursa altından nasıl kalkacağımı seçemediğim, beni bu gece yataktan kaldırıp, insan yüzü görmeye bile tahammül ettirecek, gücü kuvveti bileğime veren motivasyonu benden alacak korkuyu yok etti. Nasıl sıkmıştım kendimi, nasıl bir kafese hapsetmiştim kurtulunca anladım.
Ecevit söyleyince gökyüzünde özgürce dolaşmaya başladım. Tüm kalbim nefes aldı uzun zamandan sonra. Tüm tohumlar su buldu, tüm çocukların karnı doydu sanki. Nasıl anlatırdım şu bana bile kapanıp giden yüreğimden geçen mutluluğu? Çektiğim tüm acıları unuttum diyemezdim ama her şeye rağmen yine olsa yine çekeceğimi hissettim. Leyla teyzemin mezarı çiçekler açtı sanki. Kuşlar kaçıp gittikleri memlekete yazı görür görmez geri geldikleri gibi geri geldiler kalbime, yeniden kanat çırptılar. Varsın olsun, Melike yaşıyormuş. Tarhanların hepsi ölmemiş. Şükürler olsun, Tarhanların mezarları çiçeklerle süslensin. Tarhanların hepsi ölmemiş. Bize rağmen bile.
“Kardeşimin saçıymış Firuze,” dedi yine. Kardeşim yaşıyor bile demiyordu. Onu kahreden de, mutluluktan ağlatan da bir tutam saç değil miydi? Nasıl da iki saç teliyle, aynı gecede gözümün önünde iki kez bu hale gelmişti. Hiç düşünmedim, ikilemde kalmadım. Ecevit benim bir gün düşmanım olsun, bana bu haberi düşmanımken versin ben yine aynı şeyi yapacaktım.
Benim için Tarhanların oğluyla, beni kırıp döken, dinlemeyen, sevgimden şüphe eden ve içine bir şüphe tohumu bile ekemediğim adam aynı değildi. İşte o yüzden hiç gocunmadım. Sarıldım ona sıkıca. Ağzımdan dökülenler sevinç ağlayışlarıydı. Ne o ne de ben, ikimiz de şaşırmadık. Çünkü biliyordum ben Ecevit’in düşmanı bile olsam bu haberi bana verdikten sonra yine sarılmak isterdi.
Kurumuş, verimsizleşmiş, bundan sonra kimsenin bakmayacağı kadar bir iş görmez kalbimin topraklarında bir çakırdikeniydi Ecevit. Yaşamdan ümidi kesmiş bir toprakta açacak kadar kararlıydı ama dikenlerine bana batıracak kadar da vicdansızdı. Yine de orta yerde onunla birleştiğimde bir çakırdikenine sarılır gibi sarıldım Ecevit’e. Olsun yine de, var olsun, sağ olsun, hiç açmamış hali daha kötü değil miydi? Bir lale gibi, her yerde biten bir papatya gibi bana sırt çevirmesinden daha mı iyiydi? Tüm dikenlerine rağmen çiçek kısmına sarıldım. Çünkü biliyordum, çakırdikenlerini verimli topraklarda yaşatmadıkları için zaten o öyle kötü topraklarda açar olmuş sonra da öyle dikenlenmişti. Kendini kötü insanlardan nasıl koruyacaktı yoksa, bense yalnızca suçu olmadan kuruyan o topraktım. Yine de, o çiçeği en azından, böyle bir anda sevebilirdim. Tüm kalbimle, yüreğimle, o benim çiçeğim, benim toprağımda açtı diye bile çok sevebilirdim.
Bana sarılınca tüm dikenlerini içine çekti. “Firuze,” dedi. Ağlıyordu, duyuyordum. “Yaşıyormuş benim kardeşim.” Eli saçlarımdaydı. Sevincini sanırım, öyle çok ağlıyordu ki sevinç olduğuna bile şüphe ediyordum sanırım, benimle paylaşıyordu sanki ilk kez. Kim bilir ne zaman haberi olmuştu ama ilk kez haberdar olmuştu sanki şu an. İlk kez birine veriyordu bu müjdeyi. Ben de onunla beraber ağlıyordum. Gönlümden geçiyordu ki, keşke öğrendiğim o ilk vakit yanında olsaydım. Muhakkak o an öfkesi bana çok diriyken bile beni aramıştı yine. Bunu birkaç gün önce söyleseler ihtimal vermezdim ama Ecevit bir sonucun sevincini bana saklamıştı biliyordum.
“Biliyorduk,” diyebildim. Sonra bir şey yaptım. Ecevit bana düşman olsa da yapacaktım. Ben ona düşman olsam da yapacaktım. Burnumu tam boynuna bastırdım. O çakırdikenleri güzel güllere, papatyalara, şakayıklara, begonvillere dönüştü. Vatan toprağında yayıldı en güzel çiçekler, en verimli topraklara dağıldı. Bir tek Ecevit kaldı çakırdikeni olan. Onu kimse kabul etmese de ben ederdim. Öyle soludum kokusunu. Öyle özlemiştim ki, hasret öyle ağır geldi ki kalbime, sanki ölmüştüm de rüyamda Ecevit’i görmüştüm, sabah uyanır uyanmaz kokusunu arıyordum. Günlerdir böyleydi. Biraz olsun dindi. Ecevit saçlarımı tek omzumda toplamak istedi ama yapamadı, yine de boynumu açtı. Arka arkaya buseler kondurdu.
“Sen biliyordun,” dedi buselerinin arasında. Engel olamayacağım bir andı. Onu itemedim, geri de çekilemedim. O çakırdikenini kimse sevmiyordu biliyordum. Onu sevenler de artık yaşamıyordu.
“Sen de biliyordun.”
“Bilmiyordum, ben hiçbir şey bilmiyordum. Sen öğrettin,” dedi. Belimi sıkıca kavramıştı. Ona o kadar yakındım ki, isterse bana dikenlerini de batırabilirdi şimdi. “Sen inandırdın. Ben bilmiyordum.”
Birbirimize sarılışımız o ilk andan koptu, adım adım nasıl evrildi. Bir teselliden bir özleme dönüştüm kollarının arasında. O vakit dikenlerini hissettim. Biraz korktum. Çakırdikenleri çok dayanıklıydı. O gövdeleri yangına bile direnebilirdi, dikenleri insan kanatabilirdi. Zorlukla geri çekilmek istedim ama izin vermedi. Sanki beni almıştı avucuna. Yüzünü boynuma sürttü. Gözlerimi araladım, “Ecevit,” dedim.
“Özür dilerim.” Şimdi kollarının arasından çıkmak için çabalamam gerekiyordu. Bırakmayacaktı beni. “Firuze…”
“Hayır hayır,” dedim vardığım gerçekle. İşaretparmağımı kaldırdım dursun diye. Gözlerimi kırpıştırdım. “Tamam. Yapma. Tamam… Ben,” dedim. Bir rüyadan uyandım sanki, dikenlerini hissettim yine. Kolyeme tutundum. “Çok sevindim, Melike… Biliyorum yaşıyor çok az kaldı.” Yerdeki çantamı aldım. “Ben yarın gidip isim listesini göreceğim. Melike’ye dair bir şey görürsem söylerim sana söz.” Sendeliyordum. Birkaç kez tutmaya çalıştı, sonuncuda başarılı oldu. Kaçmaya çalıştığımı fark edince, “İzin ver eve bırakayım,” dedi.
Başımı hızla iki yana salladım. Yerdeki terlikleri aldım bir işime yaramayacağını bile bile. Ben taksi bulana kadar peşimden gelmeye kalktı ama yerler hep temiz değildi. Eninde sonunda önüme geçti, telefonunu çıkarıp yüzüme bakarak taksi çağırdı. Gelene kadar da konuşmasa da yürütmedi beni. Taksi gelince Ecevit kapımı açtı ve geçmemi bekledi. Hiçbir şey söylemeden bindim. Adresim neydi? Bilmiyordum. Kuğulu’ya ya da Tunalı’ya yakın yerde insem bir şekilde bulurdum sanki. Araç hareket etmeden Ecevit sürücü koltuğunun yanına oturdu. Adresimi söyledi. Hiçbir şey söyleyemedim. İnsem, benimle inecekti. Boynuma nasıl o kadar çok buse kondurmasına izin verirdim?
Kimse konuşmadı yolculuk boyunca. Taksi durunca, ücreti ödemeye çalıştım ama izin vermedi. İnmeden hemen önce bana sadece sanırım yolda çözdüğü kulaklığı sıkıştırdı avucuma. Elimi bırakmadan konuştu. “Yarın bensiz hiçbir yere gitme, geleceğim, konuşacağız,” dedi.
“Gelme,” dedim yalnızca. Kimsenin kimseyi dinlediği yoktu. İndim arabadan. Ben evin içine girene kadar hareket etmedi taksi.
***
Dün gece annem yarın sabah kahvaltıya gelmek için eve bıraktığı telefona mesaj attığında gelmemesi gerektiğini söyledim defalarca kez. Dün geceden sonra bugün sabah annemle bir kahvaltı masasında vakit geçirecek halim dünden daha çok yoktu. Şimdi çalan kapının o olduğunu bilmek beni delirtiyordu. Ona gel demiştim, sakın gelme dememiştim. Sadece hep gelmemesini istemiştim. O nasıl bana bu alanı yarattıysa, yirmi beş yıllık hayatımda ilk kez bir şeyi bana böyle koşulsuz verdiyse onu tamamen itemezdim. Ama içeri de alamazdım. Biliyordum, böyle böyle beni bu evden koparacaktı. Ya beni eve çekmeye ya da yeni bir eve geçmeye ikna etmeyecekti, bir şekilde yapacaktı. Annem bu evde yaşayabilecek bir kadın değildi.
Kapıyı büyük bir inatla çalıyordu. Biliyordum şimdi telefonum da çalacak, ardından malikanedeki odanın kapısını çalar gibi bana seslenecekti. İnsanları rahatsız edecekti. Kapının dördüncü çalışında kalktım. Üzerimdeki pijamaların kaçıncı günüydü bilmiyordum. Ne ben ne de annem çamaşır yıkamamıştık. Çok bir seçeneğim yok diye de kıyafet değiştirmiyordum. Annem geldiğinde elbet bunu da düşünüp kıyafet getirecekti. Çok bir şeye ihtiyacım yoktu. İki pijama takımı yeterdi.
Kapıyı açtığımda söylediğim ilk şey, “Anne gelme demiştim,” oldu. Yüzümde dünkü makyaj vardı, nereye gittiğimi sorgulayacaktı, tonlarca soru soracaktı. Hangi biriyle nasıl baş edeceğimi düşünüyorken karşımda Ali Ecevit’i gördüm. Büyük bir dikkatle bana bakıyordu. Kurduğum cümleden sonra kısa bir an sağına soluna baktı annem var mı diye sonra yeniden beni buldu gözleri.
Hayır kapının önünde yeni, içinde not olan bir torba yoktu. Ali Ecevit vardı. Elinde de bir kedi baksı, siyah bir patinin tırnakları görünüyordu delikli boşluklardan.
“Evimden her şeyi alırken bunu niye bıraktın?” Sorusunu duydum Ecevit’ten. Dün gece hiç yaşanmamış gibi, bugün söylediklerinde oldukça sorgulayıcı, hesap sorar gibiydi. Kedi baksını yere koydu ve kapağını açtı, görmeyeli biraz daha büyümüş, onu son görüşümde bir daha görmeyeceğimi bilerek veda ettiğim Demlik’i kucağına aldı. Anlayamadım ne demek istediğini.
“Dolaptaki sütlerin bana bir zararı yoktu ama bunun var. Bunu da al,” dedi ve aniden Demlik’i aralık bulduğu boşluktan evin içine bıraktı. Tüyleri bana temas ettiğinde kısa bir vakit tüm kanım çekildi ve hızla geri adım attım. Parmaklarıma kadar kapattım ve küçülttüm kendimi. Demlik aniden atıldığı yerde kalakaldı, bir sağa bir sola baktı.
“Ne yapıyorsun sen Ecevit?” dedim. Doğru mu anlıyordum? Bana mı veriyordu Demlik’i? Telaşla bakıyordum, telaşla bakınan kediye. Böyle canlı, devamlı yürüyen ve varlığını hissettiren bir canlının varlığını düşünmek bile elimi ayağımı boşalttı benim. Ecevit’in ayakkabılarını çıkarıp eve girdiğini yanımdan geçince fark ettim. “Kapıyı kapat kaçar gider,” dedi kapıyı kapatırken. Elindeki torbaları köşeye koydu. “Ben mamasını, kumunu, oyuncaklarını getirdim. Bende neyi varsa torbada.”
“Saçmalama,” dedim kapının köşesinden hareket dahi edemezken. “Hayır, al. Ben istemiyorum. Al.” Zaten o da hızla Ecevit’in ayaklarının dibine gitti.
“Getirdiğin her şeyi almışsın, bunu da sen getirdin Firuze. Hem de zorla. Dolaptaki süt bile yok, aklına gelmedi mi bu?”
Hayır gelmemişti. Dolaptaki süt bile bir nebze benimdi ama hayır bu kedi biraz bile benim değildi. Hiç de olmamıştı. Yutkunuyordum arka arkaya. Onu baksa geri koyması gerekiyordu. Ben yapamazdım onu. Ecevit’in gözleri evin içinde dolanıyordu.
“Tuvaletini ben hazırlarım. Sıcak yerde istiyor, nerede kalorifer var?”
Bana doğru adımlayacak olduğunda hemen yerimi değiştirdim. Beynim onu küçük bir kedi olarak algılamıyordu. Zihnim bir aslanın bana yürümesiyle bir kedinin yürümesini ayırt edemiyordu. “Ecevit istemiyorum, kafesine geri koyar mısın?”
“Aslan mı bu Firuze, ne kafesi?” dedi hayretle. Zihnimin dışa vurumu olduğunu bilmiyordu. Demlik bir eve bakınıyor, gidecek yer arıyor gibi oluyor sonra Ecevit’in bacaklarına tırmanıyordu yine. Ecevit torbalardan birine uzandı. “Nereye koyayım tuvaletini?” diye sordu tekrardan. Evin içinde dolanmaya başladığında Demlik arkasında kaldı hareket etmedi.
“Ecevit istemiyorum diyorum, kutusuna geri koyar mısın?”
“Fare mi bu Firuze, ne kutusu?”
Ecevit’in evinden aşina olduğum dikdörtgen tuvaleti aldı. Hiç tereddütsüz açık kapısından içerisinin bir yatak odası olduğu belli olan odaya girdi kedi tuvaletiyle. İçeri adımladı ve ortalığı taradı gözleri. Gerçekten koymayı düşünmüş gibi bakındı durdu sonra vazgeçti. “Ben bakamam!” diye bağırdım arkasından. Hareket ettiğim gibi Demlik’in dikkatini çekiyordum. Peşine düşemiyordum. “Ecevit ben bakamam.”
“Sokağa mı atacaksın? Sen bilirsin. Ben üstüme düşeni yaptım bunca zaman.” Salondan da çıktı ve tek tek diğer kapıları açtı, o odalara da baktı. Demlik, Ecevit’in açık bıraktığı kapılardan içeri girdi. Ben bile bilmiyordum ne olduğunu o odalarda. Demlik’in gözden kaybolmasını fırsat bildim ve Ecevit’in peşinden gittim. Bir kalorifere dokunuyordu, ben gelince elini çekti ve tuvaleti koydu. Kum torbasını aldı.
“Boşaltma,” dedim.
“Halı yok mu evde, fayans hep yerler buz gibi?”
“Ecevit bakamam.”
“Sokağa bırak istersen. Sen getirdin bu kediyi. Ben istemedim. Her şeyi alırken ona da bir çare bulsaydın.”
Kum torbasını elinden çekmek istedim ama izin vermedi içine boşalttı. Bir kez bile bu kum nasıl temizlenir bilmiyordum. “Yatağını nereye koyayım? Koltuğu yok mu evin?” Hızla hareket ediyor, Demlik’i zorla eve yerleştiriyordu. Dün geceki halinden eser yoktu. Adeta aldığım badem sütünün bile hırsını çıkarıyordu. Torbalara uzanan elini tuttum engel olabilmek için. O zaman durdu da yüzüme baktı.
“Yapamam,” dedim. Bu uzun uzun anlatabileceğim, sebepler sunacağım bir şey değildi. “Yapamam Ecevit, bakamam. Onunki de can, yapamam. Al. Hadi. Rica ediyorum. Bunu yapma bana. Bakamam.”
“Bakarsın.”
“Bakamam Ecevit.”
“Bakacaksın Firuze. Sorumluluğu artık sende. İstersen kapıyı açık bırak çıksın,” dedi ama o. Biraz bile yumuşamadı. Nasıl da her seferinde böyle gamsızca konuşuyordu onunla. Hiç bağ kuramamıştı. Benim ona nasıl kötü bakacağımı biliyordu, hatta bakamayacağımı, kıymetini bilmeyeceğimi, sevgi bile gösteremediğimi biliyordu ve öyle ya da böyle aylardır büyüttüğü, gözünün önünde büyüyen kediyi gözden çıkarıyordu. Kalbi onunla da bağ kuramamıştı.
“Ecevit lütfen, rica ediyorum. Lütfen. Yapamam. Bilmiyorum, yapamam.”
Elini elimden çekmemiştim. Gözlerini de çekemiyordu benden. Nasıl yalvardığımı ben tahmin edebiliyordum. Gözlerini kırpıştırdı ve sanırım Demlik’e baktı. Kalbimin atışını duyuyordum onu böyle bana yaklaştı sanınca. Ecevit’in bileğini sıktım.
“Tamam bir şey olursa beni ararsın, gelir çözerim. Bak zaten o şimdi eve alışır. Bir saati var. Gitmem ben bir saat, dururum. Alışır zaten o. Çıkarım bir saate. Yatağını da şu hole koyuyorum. Gireni çıkanı izler,” dedi. Adeta alay ediyor, biraz olsun umursamıyordu. Giren çıkan da yoktu, Demlik’in yeri de yoktu bu evde.
“Kediyi al ve çık evden,” dedim. Sesimi sert tutabildim mi bilmiyordum ama amacım buydu. Demlik’in varlığından Ecevit’in varlığına odaklanamıyordum. Dakikalardır evin içindeydi. Fıldır fıldır dolanıyordu. Her yere bakıyordu. Ben istemiyordum ki bunu. Onu bu evde de istemiyordum. Niye giriyordu? O bizi aylarca misafir yaptı, dedi içimde küskün bir ses. Ecevit’i mi bana savunuyordu? Hayır savunmuyordu. Ama yine de gitsin, dedi çok geçmeden. Niye gelmiş ki? Sorsana bir, niye gelmiş ki? Alsın kedisini de gitsin.
O da benim gibi Ecevit’ten çok küçük kediye odaklanmıştı. Belki benimki tümüyle korkuydu ama onunki öyle değildi. Hatırlıyordum, onun bile evi var dediğini. Küçük Firuze, Demlik’i benim kadar bile sevmiyordu. Demlik’e baktım. Sevgisizlikten habersiz dolanıyordu. Bu kadar sevilmediğini bilse, belki kalbi bile dayanmazdı sevgisizliğe. Onu seven tek bir kişi bile yoktu. Ben de mi sevmiyordum? Hayır seviyordum, yalnızca istemiyordum. İstenmemenin sevilmemekten daha zor olduğunu bilmiyor muydum?
“Kovuyor musun?” diye sordu Ecevit gözlerime bakarken.
“Ecevit git,” dedim inatla. Kolunu çekti elimden ve torbaların başına oturdu. Tek tek boşaltıyordu. “Benim de bu taleplerim zamanında sağlanmadı,” diye söylendi Demlik’in eşyalarını çıkarırken. “Evi tanısın gideceğim zaten.” Boş torbaları tek torbada biriktirdi ve ayaklandı. “Bir bardak çayın yok mu Firuze? Çayımı içene kadar alışır sonra da çıkar giderim.”
Kendi sorusuna cevap aramak için kalktı gitti. Mutfağa geçti. Ne izin alıyordu ne de başka bir şey. Emrivaki yapıyor, kafasına göre hareket ediyordu. Benim onun evinde, ilk zamanlarda yaşadığım mahcubiyetin, çekingenliğin birazı yoktu şimdi onda. Tüm dolapları kurcaladı. Sonra küçük bir çaydanlık buldu ama çay bulamadı. “Olmaz böyle,” diye şikayetlendi. Sonra dolabı açtı. Dolapta ne var ne yok bilmiyordum ama annem doldurmuştu onu biliyordum. “Benim gönderdiğim sütler bitti mi?” diye sordu. Onları masanın altına itmiş, orada bırakmıştım. Cevap bile vermedim. Evi gezmek istiyordu, tek amacı buydu. “Yenilerini alayım.”
“Hiçbirini kullanmadım Ecevit,” dedim. Kabul biraz da üzülsün istedim. Mutlu olmasın istedim. Çünkü o dolu dolapta, bir tek onun parasıyla alınmış şeyi yedim sanırsa mutlu olurdu. Ecevit dolabın önünde duraksadı. Dudaklarını ıslattı soluklanırken. “Çöpe mi attın?” dedi. Buna evet dersem, resim için verdiklerini de çöpe attığımı düşünecekti. Evet geldi dilimin ucuna ama sustum. İçim o kadarına müsaade etmedi. Ecevit’e dokunmaya kıyamayan yanımla, Ecevit’i parçalamak isteyen yanım aynı anda çekiştiriyordu beni.
Dolabı kapattı ve soluklandı. Ellerini cebine koydu. “Dolansın dursun biraz sonra yorulur yatağına girer, evde oynayacağı bir şey yok zaten. Oyuncaklarıyla oynar durur,” dedi. Gidiyordu. Gidiyordu ve Demlik’i almıyordu. Hızla önüne geçmek istedim. “Onu da götür.”
“Mamasını da sen koyarsın artık.” Kapıyı da çekiştirdi ve kapattı arkasından. Bıraktı gitti bizi. Arka tarafımda bir mırıltı duydum. Demlik yeşil gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Kuyruğu yavaş yavaş sallanırken miyavladı birkaç kez arka arkaya. Kutusuna koymayı ve bu kez ben götürmeyi düşündüm ama hayır. Ne onu kutuya koyabilirdim ne de Ecevit’in evine giderdim yine. O bana yaklaşmadan ben köşeden yürüdüm ve odaya gittim. Kapıyı kapatmaya korktum. Ne yaptığını görememek daha kötüydü görmekten. Yatağa gittim ve oturdum. Boş holde oyuncaklarıyla cirit atıyordu. Sanırım mermerler de biraz kaydırıyordu onu. Birkaç kez bana baktı, oynamayı bıraktı ama yanıma gelmedi. Mutfağa girdiğini, salona gittiğini gördüm. Sanırım kakasını yaptı bir de, kum sesini duydum. Mamasını koymamıştım. Koymam gerekiyordu ama biraz daha alışmayı bekledim.
Dediği kadar bile sürmedi Demlik’in evi kabullenmesi. Tamam evi gibi hissettirmemişti ama bu misafirliği de kabul etti keyfine bakmaya başladı. Ecevit gideli iki saat, ben Demlik’in mamasını ve suyunu koyalı bir saat olmuştu. Uzanamıyordum bile. Oturduğum yerden onu izliyordum, en ufak bir seste tedirgin oluyor, kapıya biraz yaklaşınca kalkıp kapıyı örtüyor uzaklaşınca geri açıyordum. Canı sıkıldıkça gidip birkaç mama atıyordu ağzına. Başka bir odaya girip uzun süre sessiz kalınca gidip göz ucuyla iyi mi diye bakıp dönüyordum. Evin nasıl bir yer olduğunu bilmediğimden daha çok korkuyordum. Bir delik, bir çivi, sıkışabileceği herhangi bir yer… Var mı yok mu bilmiyordum.
Saat daha yeni öğleni geçmişti. Akşam vakfa gidecektim. Adama mesaj bile atmamıştım. Demlik’e bakarken bir iş daha yapamıyordum. Anneme söyleseydim birini bulamaz mıydı? Annem Demlik’i mecburen gönderirdi zaten. Yoksa bu evde kalamazdı. Aklıma bir tek o geliyordu. Annemi mi arasam, telefon neredeydi, ne diyecektim, ne yapacaktım, annem birini bulamasa alır benden gizli kötü bir yere bırakır mıydı? Bunları düşünürken kapım bir kez daha çaldı bugün. Derin bir nefes aldım. Kesin annemdi. İlk kez imdadıma yetişti. Bulurdu o. Ben ısrarcı olursam düzgün birini bulmak için uğraşırdı da. Demlik salondaydı. Kapıyı açmadan önce gidip salonun kapısını örttüm.
Neredeyse koştur koştur gittim kapıya bu kez. Hemen açtım. “Anne,” demek için aralandı dudaklarım ama karşımdaki yine annem değildi. Bir tane genç çocuk vardı. “Selamın aleyküm abla,” dedi sırtındaki üç halıyla. Ayakkabılarını çıkardığında, “Nereye koyayım?” diye sordu nefes nefese.
“Pardon, yanlış oldu sanırım,” dedim ama girmesini engelleyemedim çocuğun. O kadar yorulmuştu ki zaten hemen bıraktı. Çok büyük değildi. On beş on altı yaşında ancak vardı.
“Ecevit abi bu kat dedi,” dedi ve elini beline koyup soluklandı. “Abla bir bardak su verebilecek misin?” Kapıya baktım ona cevap vermeden. Biri daha geliyordu ağır aksak.
“Kim geliyor?”
“Abi geliyor işte. Bir bardak suyun var mı abla?” dedi tekrardan. İkinci kez görmezden gelemedim. Mutfağı işaret ettim. Sonra olmayacağını fark edip gittim ve hızlıca bir bardak su doldurup verdim. Ben bunları yapana kadar gelen olmamıştı ama adım sesleri artık daha yakından geliyordu. Yalın ayak kapı önüne kadar çıktım. Ecevit’in de bir şey taşıdığını farkındaydım ama ne taşıyordu bilmiyordum. Nefes nefeseydi gelen çocuk, Ecevit kan ter içinde geldi sırtındaki koltukla. Bir tane ne çift kişilik ne de tek kişilik bir koltuk vardı. Boyuna değil enine daha genişti. Arkasında bir çocuk daha vardı. O da Ecevit’e yardım ediyor sandım ama hayır onun da omzunda halı, bir elinde sehpa diğer elinde torbalar vardı. O da nefes nefeseydi.
“Geçecek mi kapıdan?” diye sordu arkasındakiler. “Çekil Firuze,” diye uyardı beni. Tam ayak altındaydım. Getirdiği hâkî yeşili koltuğa bakıyordum. Çekildim yolun ortasından. Onlar benden önce girdiler eve. Ecevit sırtındaki koltuğu orta yere koydu ve duruşunu düzeltti. Alnındaki teri kolunun tersiyle sildi, soluklandı.
“İçeri taşıyalım mı abi?” dedi su verdiğim çocuk. Ecevit başını iki yana salladı.
“Yok tamam eyvallah, yeter bu kadar,” dedi. Elini cebine attı. İki çocuğa da para verdi. “Elinize sağlık. Ben bir sonrakinde yine çağırırım sizi. Buralardasınız değil mi?” dedi. Göğsü şiddetle inip kalkıyordu. Ben daha kapının dışındaydım, onları izliyordum. İki çocuk da onayladılar sonra çıktılar evden. Çıkarken bana da selam verdiler. Ne yapıyordu şimdi bu adam böyle?
Ecevit’in tek eli belindeydi. Kısa bir an bana baktı sonra bir şey demeden halılardan birine yöneldi. Öyle seçmedi de, durmadı da. Her şey kafasında netti zaten. İlk yatak odasına gitti. İki tane aynı görüntüde ama boyut farkı olan halıyı iki yana serdi, ayağıyla düzeltti.
“Geç hadi, salonun kapısını açacağım,” dedi. Demlik’in orada olduğunu anlamıştı. Yerdeki torbalardan birini aldı ve mutfağa gitti. Hiç tereddüt etmeden, kendinden emin adımlarla hareket ediyordu. Eve girdim ve kapıyı örttüm. Çaydanlık ve çay çıkardı, masaya koydu. Çaydanlığın büyük kısmını duruladıktan sonra su koydu ocağa. Öylece onu izliyordum. Ne bakışları ne de hareketleri konuşmama izin vermiyordu. Sanki ne söylesem ben kötü olacaktım.
Çay suyunu koyduktan sonra en büyük halıyı aldı ve dışındaki jelatini açtı. Salonun kapısını da açtı. Zaten boştu. Bir tek demlik ve perde vardı. Halıyı boylu boyunca serdi. Etnik desenli, işlemeli bir halıydı. Halıyı bir sağa bir sola çekiştirdi. Düzeltti defalarca kez. Sonra koltuğu biraz sürükledi, eğildi alttan tuttu ve çekiştirdi. Artık salondaydı. Sağ boşluğa yerleştirdi. Çekti açtı, baza kısmından yastıklarını çıkardı. Onları da yerleştirdi. Önüne de çocuğun taşıdığı sehpayı yerleştirdi.
Hiç dur durak vermeden, bana açıklama yapmadan devam ediyordu. “Bunlar ne Ecevit?” dedim ama yanıt bile vermedi. Diğer bir odanın, mutfağın ve banyonun da halılarını serdi. Her birini özenle, teker teker, tek bir yamukluğa bile izin vermeden yapıyordu. Bir bardak su içti çayını demlemeden önce. Mutfak musluğu damlıyordu. O ilgilenmeyene kadar fark etmedim bile. Lavabonun alt kısmına çöktü, alt dolaplar boştu zaten. Bir tane bıçakla biraz oyalandı orada. Sonra musluğu sıktı. O kadar sıkınca hiç damlamamaya başladı. Bir torbadan şövale ayakları çıkardı. Onları da birbirine taktı ve salonda baş köşeye koydu. “Tuval alacağım,” dedi.
“Ben istemedim bunların hiçbirini, bunlar ne Ecevit?”
Duymazdan geldi beni. Sonra gitti mutfağa, çay koydu kendine. Mutfak masasına oturdu ve dinlenmeye başladı. Elinin tersini dudaklarının üzerine sürterken ilk yudum çaydan sonra, “Şükür,” dedi yorgunlukla değil, işini bitirdiği için rahatlamış bir sesle. Evin orta yerindeydi, ortalığa baktım.
Artık tüm zemin halılarla kaplıydı. Bir çaydanlığı, bir koltuğu ve bir orta sehpası vardı evin.
Ecevit yalnızca yarım saatte hepsini yaptı ve oturdu oturduğu yere. Demlik yamacına geldi. “Koltuğu tırmalar, zarar görmesin dersen üzerine bir tane örtü ört,” dedi yalnızca. Bana söylemek istediği başka bir şey yok muydu? Tek şey koltuk örtüsü müydü? “Yeni tabak çanak da tuvalle beraber alırım.”
“Ecevit ben senden bunların hiçbirini istemiyorum. Ne yapıyorsun sen? Allah aşkına ne…” diyebildim neredeyse yarım saat sonra ilk kez. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Kelimeler karma karışık çıkıyordu ağzımdan. Annemin günlerdir dil dökmelerine kulak asmamış, tek bir şey bile aldırmamıştım bu eve. Şimdi o gelmiş, yarım saat içinde istediği her şeyi koymuştu. Tüm hakimiyeti kaybettiğimi hissettim.
Lakin hesap sormama bile fırsat vermedi. “Ev eve benzedi Firuze,” dedi. “Ev eve benzemiyordu. Ev eve benzesin. Ev…” Duraksadı ve soluklandı. “Ev işte. Ev olsun. Ne yapacağım? Ev. İki halı bir koltuk.”
Ev işte dedi. Ben ondan bunları istememiştim. Ben bu dört duvarın dört duvar olarak kalmasını istemiştim. Halısız, koltuksuz gittiği yere kadar gitsin istemiştim. Ev işte olmasın istemiştim. Ev istemiyordum ben. Onu bir kere istemiştim. Bana ilmek ilmek verilmiş sonra bir çırpıda alınmıştı. Öyle bir ev istediğim yoktu, ev hasretim vardı sadece. Ecevit’e baktım. Göğsümde demlenene de ancak hasret derdim zaten.
Eli ensesine gitti, kaşıdı biraz ensesini. “Sana da çay dökeyim mi?” diye sordu. Yalnızca bakıştık. Başımı iki yana salladım sonra. Kim bilir belki kendi evini de ev yapanın iki üç halı, bir de koltuk olduğunu sanıyordu. Halbuki Ecevit’in evi boş da olsa, ne bir halısı ne de bir koltuğu olsa benim için hiçbir şey eksilmeyecekti. Evin içine baktım. İç geçirdim dumanı tüten çaydanlığa bakarken. Sonra aklıma Ecevit’in onun evinde yeni yeni kalmaya başladığımda, oturduğu koltuktan dumanı tüten çaydanlığı izlediği geldi. Şimdi anladım neye bu kadar uzun uzun baktığını.
Evi ev yapan, ekmeğin sofrada bölünüşü, ocakta dumanı tüten bir çaydanlık, damlayan musluğun artık damlamamasıydı. Ecevit de belki seneler sonra bir dört duvarı ev gibi hissetmişti. Belki bunu kabullenememiş, belki buna içerlemişti, kederlenmiş, bir sigara yakmıştı. On yaşında kaybettiği evinin özlemi basmıştı dört bir yanını. Bana da aynısı oldu şimdi, bir buharı izlerken özledim en çok günler önce terk ettiğim evi.
“Bunların hiçbirini istemiyorum Ecevit, bunları senin yapmanı da hiç istemiyorum. Sen böyle bir şey yapamazsın,” dedim hiddetle. Eğer şimdi hiddetlenmezsem, ona kızmazsam, fazlasını yapacaktı. Devam edecekti. Burayı eve çevirmeye çalışıyordu. Bunu Ecevit yapamazdı. Ecevit’ten bir ev istemiyordum. Ben bir ev istemiyordum.
“Bir şey yapmadım zaten.”
“Çağır o çocukları gelip geri toplasınlar. Ben istemiyorum bu eşyaları.”
Ayağının ucundaki Demlik’e dokundu. “Onun için,” dedi ayaklanırken. Çayının kalanını tekte içti. “Onun için getirdim. Onu gönderirsen bir gün haber verirsin gelir eşyalarımı alırım. Demlik için aldım getirdim. Sıcak halılı eve alışık hayvan. Senin yüzünden. Doğal ortamından aldın eve alıştırdın, şimdi ona bunları sunmak zorundasın,” dedi. Telefonunu ve sigarasını cebine sıkıştırdı. Çayın altını kapattı.
“Çaydanlıkta mı Demlik için?” dedim hışımla. Gidiyordu.
“Ecevit gel, Demlik buradan atladı zıpladı diye beni ararsan diye. Çayı olmayan eve bir saatlik misafirliğe bile gitmem. O kendim için.” Mutfağın kapısını kapattı Demlik çıkmasın diye. Sokak kapısına yöneldi. “Akşam geleceğim kapıya, beraber gideceğiz o herifin yanına. Sakın inkar etme, her konuştuğunuzu duydum alnımda enayi yazmıyor.”
“Seninle gitmeyeceğim. Sen bu kadar kafana göre hareket edemezsin. Yok kediye bak, yok eşya getirdim, yok beraber getireceğiz, ben sana söyleyeceğimi söyledim. Bir şey bulursam söyleyeceğim. Tek gideceğim. Gelme. Vakfa gidiyorum ya, zorla adama bir şey mi yapacağız?”
“Gitmeyeceksin.”
“Gideceğim Ecevit!”
“Bok gidersin,” dedi ve kapıyı ben cevap vermeden hızla yüzüme kapattı. Çığlık çığlığa bağırmamak için arkasından kendimi nasıl sıktım, dudaklarımı koluma bastırdım bilmiyordum. Serdiği halının üzerinde sinirden ağlayacaktım.
***
Yalnızca kör bir inatla hareket etsem taksiciye söyler bir şekilde Ecevit’in arabasından kurtulurdum ama onun da bu gece, burada olmasının halısının üzerinde sinirden ağlayacak halden sıyrılınca kabullendim ama yine de arabasına binmedim. Taksiden indiğim yerin önünde, tarihi yapıya bakıyordum. Vakıf o kadar da eski değildi ama kullanmak için böyle tarihi bir yeri kiralayabiliyorlardı demek. Genelde bu tarz eski yapılarda, mülk sahibinin değil devletin kiracısı olurdunuz.
Ecevit aracından indiğinde o gelmeden ben yanına gittim bu kez. Hatta mümkünse arabada kalsaydı. “Seni içeri almazlar,” dedim.
“Seni alıyorlar ama?” dedi. Evet absürttü, bu saate bu adamın, vakfa beni çağırması absürttü. Gecenin bir vaktiydi saat. Saati geriye doğru çekmek için ne kadar uğraşsam da olmamıştı. Adam ikna olmamıştı. Bizzat gece yarısını bir saat kala istemişti. Çok yersiz, anlamsız bir zamandaydık. Güvenliksiz bir yer değildi ama insan yine de kendini huzursuz ediyordu.
“Öyle gerekiyor demek ki. Ben bir şey olursa ararım seni. Burada bekle, bak içeride güvenlik vardır. Zorluk çıkarma, dikkat çekme. Gideyim bakayım listeye çıkayım.” dedim sabırsızca. Ecevit kafasını iki yana salladı.
“Düşündükçe mantıksız geliyor. Melike’nin ismi o listede varsa bile gerçek değil, devletin adının olduğu tek bir yerde bile Melike’nin adı geçmedi. Geçseydi bulurdum. Adam seninle görüşmek için yaptı belki de. Şu saate bak. Saat kaç farkında mısın?” Söylediği her şeyde haksızdı diyemezdim ama benimle aynı soruyu sormuyor muydu onu anlamıyordum.
“Bizi neden oraya çağırdılar o zaman? Bir nedeni olmalı.”
“Raşit orospusunun canı oyun istiyor. Mümtaz’dan bile gizli belki. Kendine yok olmak için vakit kazandırıyor. Bak gördün mü vakit harcıyoruz. Adam amacına ulaşıyor,” dedi. Mantıksız gelmedi. Belki de biz burada vakit kaybederken bambaşka bir şey dönüyordu, kaçıyordu belki, delil yok ediyordu.
Yine de daha iyi bir seçeneğimiz var mıydı bilmiyordum. “Belki karşına çıkmanın bir yolunu çiziyor?” Ecevit saati duyunca bu kadar yoldan çıkmıştı, her şey o zaman bu kadar mantıksız gelmeye başlamıştı. “O listede Melike’nin adı varsa ne düşüneceksin?”
“Alçak göz göre göre alay ediyor bizimle,” dedi bastıra bastıra.
“Yani, sonuç olarak? Bu gece oraya katıldıysak, içimizde acaba o çocuklardan biri Melike olabilir mi şüphesi düşmez mi? Bu tahmin edilmesi zor bir şey mi? Değil. Bunu hedefledi zaten. E içine bu şüphe düşen herkes ne yapar?” Oraya bir başka kayıp çocuğun ailesi getirilsin, bir umut o da acaba olabilir mi diyerek yardım edilen çocukların adlarına ulaşmak için çırpınır dururdu. Onun sandığı gibi yanlış bir noktada değildik. Sadece bu Akif denen adamın niyetini çözemiyordum. Bu kadar geç olması da Raşit’in planı dahilinde miydi mesela?
“Çocukların isminin peşine düşer,” dedi Ecevit de zaten. Zaten orada Melike Tarhan yazıyorsa elbette Melike’den şüphe etmekten çok aklıma daha farklı işler gelecekti. Doğru söylüyordu. O listenin aynısı hatta fazlası devlet kaynaklarında da vardı. Melike Tarhan varsa, bu demek oluyordu ki sonradan kasti olarak eklenmişti.
“Evet. O yüzden işimizi zorlaştırma. Seni içeri almazlar ama elbet kapıda güvenlik vardır. Hoşuma gitmeyen bir durumda bağırırım, güvenlik de sen de duyarsın.” Bunlar belki bir kulağından girip bir diğerinden çıkıyordu ama daha da fazla burada durma şansım da yoktu. Ecevit bana cevap vermedi. Ne tamam dedi, ne de hayır dedi ama zaten sessizse ne olacağını biliyordum.
Ecevit’i gerimde bıraktım ve tarihi yapıya doğru ilerledim. Tam da tahmin ettiği gibi beni kapıda tek bir silahlı güvenlik karşıladı. Adamın geleceğimden haberi vardı. Yalnızca kimliğimi sordu ve kat numarasını söyledi. Adım adım yaklaştıkça yaptığım stres artıyor, avuçlarım soğuyor ve ensem terliyordu. Adamın odası neyse ki yapıda birinci kattaydı. Yürüyerek çıktım.
Etrafı dikkatle izliyordum. Olası bir aksilik için yine de kendim içimden komik ve yetersiz çıkışlar arıyordum. Yanımda söz verdiğim hiçbir tablo yoktu. Adam çirkinleşir miydi? Tablo getirmedim diye canımı mı alacaktı? Bir kat çıktıktan sonra hemen karşıda demişlerdi odası için. Merdivenlerin tam karşısında kalan tek bir oda vardı. Loş ışıkta adını biraz zor seçtim ama evet Akif yazıyordu. Adamın kapısını iki kez tıklattım ve hızla dönüş aldım. Geçtim içeri. Beni direkt yoğun bir sigara ve viski kokusu karşıladı. Her tarafın kapalı olduğu bu yerde ikisi de tüketilmiş ve tek bir aralık verilmemişti. Yüzümü ekşittim ama almamış gibi o kokuyu içeri geçtim. Üzerinde takım yok. Bir pazar günü, hatta gecesi dışarıda nasıl giyiniyorsa aynı kıyafetlerle buradaydı. Resmiyeti olabildiğince korumalıydım. Benden biraz olsun bir rahatlık görürse çok ileri gidecekti.
Kulaklarım çınlıyordu. Rahatla. Burada yalnız değilsin. Bir kez bağırışını bekleyen insanlar var ve kimsenin de amacı sana zarar vermek değil. El sıkıştığımız an başladı benim kendimi rahatlattığım cümleleri kamçılamaya. Tuttuğu elimi ters çevirdi ve öptü. Tavrımı en başından belli ettim ve hiç durak vermeden çektim sertçe. “Merhaba,” dedim soğuk bir sesle.
“Hoş geldin,” dedi ve sizi attı. Dişlerim dudaklarımdan et koparıyordu. “Hoş buldum, nasılsınız?” diye sordum. İkimiz de ayrı ayrı oturduk.
“İyiyim, çok iyiyim.” Durdu ve camdan dışarı baktı. Yapının kendine ait büyük, göz alıcı bir de bahçesi vardı ve muhtemelen o bahçeyi en güzel gören odalardan biriydi burası. “Çok keyifli bir akşam değil mi?” diye sordu. Arka tarafı boydan boya cam bir kapıydı. Balkon olamayacak kadar ince ama rahatlıkla sigara içilebilecek minik bir alan vardı.
“Öyle,” dedim yalnızca.
“Tablolar aşağıda mı?” diye sordu bir sigara yakıyorken. Bana da teklif etti ama bu kez reddettim.
“Siz haklıydınız, ben çok aceleci davrandım, yetişmedi. Yani başladım ama yağlı boyanın bir de kuruma süresi var. Bunu o gece hesaplayamadım. O yüzden en yakın zamanda tamamlayacağım ve getireceğim ama görüşmemizi de iptal etmek istemedim. Ben tablomu bitirene kadar burs için diğer taraftan adım atmış oluruz.”
“Ne içersin?” diye sordu tüm siz deyişlerime rağmen. Bu sorunun cevabını bile düşünmüştüm. “Çay olabilir,” dedim sadece ve yüzündeki o alay gülümsemesini gördüm. Bir tane geriye doğru gerilip ağzının ortasına vurmak istedim. Eline telefonu aldı ve muhtemelen güvenliği aradı. “Gelirken getirdiğim şişeyi iki kadehle beraber getirsene,” dedi. Belliydi burada at koşturuyordu. Belki de bu kadar rahat olmasıydı vakfı kabul etmesinin nedeni. Bir aksilik çıkarsa yarın onu güvenlik ifşalamazdı.
“Ben çay istemiştim,” dedim inatla. Gelen çayı da içmeyecektim ama bu ortama getirdiği içkiyi de soksun istemedim. “Lütfen iyi bir ev sahibi olmama izin ver,” dedi ve eli bilgisayara gitti, bir tuşa bastı. “Ben de tam isim listesi çıkarıyordum,” dedi. Oltaya düşmüş balık gibi afallamamalıydım ama adam gözümde yanan o parıltıyı gördü. Emindim. Ağzımın içinde küfrederken kendime tam arkasındaki ağaç haddinden fazla hareket etti. Sanki dışarıda kuvvetli bir rüzgâr başlamıştı. “Lakin tablosuz gelmen beni açıkçası mutsuzlaştırdı. Ya yalancı bir sanatçı varsa karşımda ve hiç verdiği sözü tutmayacaksa?”
“Neden böyle bir çekingeniz olsun ki?” diye sordum sahte bir şaşkınlıkla. O sıra içeri güvenlik girdi ve bir şişe şarabı iki kadehi bıraktı önümüze. Doldurmak için hamle yaptığında Akif engel oldu ve kendisi yavaşça doğruldu. Güvenlik tamamen çıktığında şarabı dolduran bizzat kendisiydi. Tam o vakit arkasındaki ağaç bir kez daha kuvvetle hareket etti ama bu rüzgârdan olamayacak kadar yapaydı. Gözlerim dikkatle iki tarafı da kontrol ederken karanlığın içinde bir kafa ve parlayan bir çift kahverengi göz gördüm. Yüzüm yanımdaki adam anlamasın diye ne kadar tepkisiz kalsa da Ecevit’in bir çocuk kıvraklığıyla ağaca tırmanıp o ince alana kendini atışını hayretle izledim.
Adam yüzüme baktığında korkunç bir hızda mimik değiştirdim ve gülümsedim. “Başarılı bir şarap seçimi,” dedim tutuk bir sesle. Konuşup dikkatini dağıtmasam biliyordum ki bu ifadem ona arkasını döndürecekti.
“Şaraptan anlarım.” Ali Ecevit tüm heybetiyle adamın arkasında, camın ardındaydı. O da şarabı gördü ve parmaklarıyla önce kadehleri işaret etti sonra iki eliyle sakın dercesine çırpındı. Tüm yüzüm ateş gibi yanıyordu şimdi. Adam kadehlerden birini aldığında eline bana doğru hafifçe kaldırdı ve benim de kadehimi kaldırmamı istedi. Stresimi yönetebileceğim bir noktada değildim. Korkunç bir baskı altında hissediyordum kendimi. Bana yakın olan tehlikeye boyun eğdim ve kadehi aldım elime. Yavaşça dokundurdum ve Ecevit’e baktım göz ucuyla. İşaretparmağını şiddetle bana sallıyor, içmemem için dövünüyordu adeta karşımda.
Bir yudum şaraptan bir şey olacağı yoktu, şişe de zaten benim önümde açılmıştı, içine bir şey karıştırılmamıştı ama Ecevit benimle aynı fikirde değildi. Zaten şişenin şimdi açıldığını bile bilmiyordu. Yutkundum ve kadehi masaya bıraktım. Çarpıntım başladı saniyeler içinde. Kontrol etmezsem bir atağa evrilebilirdi. Ecevit alırsa zorla alacaktı ben alırsam güzellikle alacaktım. Buradan tereyağından kıl çeker gibi çekmek ve çıkmak istiyordum.
Gözlerimi yumdum ve soluklandım. Adam kısa bir an telefona baktığı gibi Ecevit’e kaş göz yapan bu kez bendim. Konuştuklarımızı duyma ihtimali vardı. Ecevit adam oturduğu yere geri döndüğünde kendini duvarın dibine itti. Biraz ses yükselmesinde ya da benimkiler olmasın adamınkileri duyacaktı. Akif keyifle yerine yayıldığında bana baktı. “Sanattan anlıyorsun, şaraptan anlıyorsun… Daha başka neler var?”
“İnsanlara yardım etmeyi seviyorum, şu an tam olarak bunun için buradayım. Dediğim gibi sözüm söz elbette tablonuzu vereceğim. Ama bir an önce bu yardıma da başlayalım, çok heyecanlıyım bunun için. Sizin de çok vaktinizi almak istemiyorum.”
“Ben oldukça mutluyum, vaktimden çalmıyorsun. Kesinlikle öyle düşünme.”
Yeniden Ecevit’i gördüm. Kapıyı işaret etti bana. Çıkmayacaktım. “Başlayalım mı bakmaya?” dedim. Yerimden doğruldum. “Sanırım siz de isimleri çıkardınız az önce. Benim aklımda bir burs miktarı var,” dedim. “Sanata ilgi duyan çocuklar için de ben sanat bursu için sponsor bulmak istiyorum.” Ecevit benim ayaklandığımı görünce daha da hovarda bir hale geldi. Stor perde vardı. Risk aldım ve kapattım. Dikkatim dağılırsa, adam Ecevit’i fark ederse polis çağırma ihtimali çok yüksekti demeyecektim. Polis çağıracaktı elbet. Düşüncesi bile beni başlı başına tedirgin etti. Çarpıntımı arttırdı. Ben giderdim, ifademi verirdim. Kendim için değildi bu, Ecevit’i bir kez bile polis arabasının, üniformasının yakınında görmek istemiyordum.
Kağıtları bana uzatmasını bekledim ama yapmadı. “Acelen mi var?” dedi gözlerimin içine bakarken. Dört duvarda bana bu şekilde bakan bir erkekle olmak Ecevit’in birkaç adım ötemde olduğunu bilmesem beni o kontrol altına aldığım atakla yerden yere vururdu. Yumruğumu sıktım. “Bence senin bu isimlere çok ihtiyacın var,” dedi keyifli bir tonda ve içimdeki şüpheyi öldürdü. Evet, biliyordu. Bursun her şeyin bir uydurmadan ibaret olduğunu biliyordu. Tümüyle roldü. Dişlerimi birbirine bastırdım.
“Ne gibi bir ihtiyaçtan bahsediyorsunuz anlayamadım?” dedim her şeye rağmen.
“Manevi ihtiyaç demiştin ya.”
“Amacınız bana yardımcı olmak mı benimle oyun oynamak mı Akif Bey?” Gür bir kahkaha attı. İşte şimdi maskesi tamamen düşmüş tüm mide bulandırıcılığıyla karşımdaydı. Çıkan kağıtlara baktım.
“Benim de manevi ihtiyaçlarım var. Ekmek yoksa köfte yok,” dedi. O bir erkeğin koşulsuz, sebepsiz güveni ve küstahlığı vardı sesinde. “Şöyle yapalım, madem tablo yok, geceye benim evde devam edelim sen orada çiz. Sabah da tüm bu adresleri ve isimleri alıp çık.” Tüm bedenim titremeye başladı, korkuyla değil, dümdüz bir öfkeyle. Dişlerim bile sabit durmuyordu, kirpiklerim titriyor, ensemden soğuk soğuk titriyordum.
“Raşit ya da Mümtaz Asa sana o kağıtları vermen karşılığında Atilla Akın’ın kızıyla yat dedi mi yoksa bu senin erkek orospuluğundan eklediğin bir ayrıntı mı?” Masada olan kadehi aldım ve suratına fırlattım. “Senin belanı sikerim,” dedim. Ellerim titriyordu. Arka arkaya verdiğim tüm isimler adamı bozguna uğrattı. Ya bu kadar çok şey bilmemi ya da bu kadar açık konuşmamı beklemiyordu. Hiç tereddüt etmeden kağıtlara doğru el attım ve daha beter bir kabalıkta karşılık alacak oldum. Arkamızda kalan cam, en köşeden parçalandığında kendimi korksam da geri çekmedim çünkü kağıtları yakalamaktı derdim.
Ecevit’i öfkeli bekliyordum, Ecevit’in gözünün dönmesini bekliyordum, bir kısmını bile duysa o camı parçalamasını da bekliyordum. Lakin yine de elindeki odun parçasını hiç tereddüt etmeden adamın karnına vurmasını beklemiyordum. Elimi ayağımı kağıtlardan da çektim. Onu en son birine saldırırken gördüğümde Bülent, Melike’nin adını ağzına destursuzca alıyordu. Yine o el ayak boşalmasını gördüm onda. O zaman o öfkesini de, bıraksam öldürecek haline de hak ve ihtimal veriyordum. O eşikte olduğunu kabullenmiştim, söz konusu Melike’ydi. Ama aynı öfke, gözü dönmüşlük şimdi de vardı bedeninde. Adamın bedenini bir patates çuvalı gibi yıkıldığı yerden kaldırdı ve orta yerdeki cam sehpanın üzerine fırlattı.
O an yapmam gereken en makul şey belki de kağıtları alıp çıkmaktı. Kağıtları da aldım. Biraz olsun, Ecevit iki yumruk, iki küfür daha savurur sonra da bırakır diyebilsem, eninde sonunda elini çeker ve peşimden gelir diyebilsem kağıtları düşünür çıkardım ama hayır. Onu biraz olsun tanıyorsam, ve ben Ecevit’i tanıyordum, vuruşu da öfkesi de bırakacağı noktaya çok uzaktı. Hepsini duymuştu.
Güvenliğin odaya girdiğini gördüğümde hızla kağıtları aldım ve ikiye katlayıp pantolonumun içine sıkıştırdım. Kazağımı üzerine bıraktım. Ecevit’i koca cüsseli güvenlik de durduramıyordu.
“Ecevit!” dedim üstlerine doğru giderken. Küfürler ediyor, adamın başını tuttuğu gibi geçirebildiği en sert yere geçiriyordu. Öldürecek gibi, eline kan bulaştırmayı göze almış gibi vuruyordu. Eli ve gömleği kan içindeydi. “Ecevit bırak! Tamam, bırak!” Biz iki kişi tek bir adamı tutmaya çalışıyorduk. Tek bir mesafe açabildiğimiz gibi gövdesine sarıldım.
“Orospu çocuğu!” diye haykırıyordu benim üzerimde. “Senin hayatını sikeceğim, orospu çocuğu! Manevi desteğin alasını vereceğim sana erkek orospusu! Bırak!” Son kelimeyi dümdüz benim yüzüme haykırdı. Öyle korkunç, öylesine kontrolsüzdü ki, kendisi bile sonradan ben ne yaptım diyeceği işlere kalkışmak üzereydi. Bülent’i anlamıştım, yemin ederim biraz olsun sorgulamamıştım. O öfkesini, o kendini gözden çıkarışını her şeyi anlamıştım. İnsan bazen bazı şeyler için kendi hayatını bile gözden çıkarabilirdi ama tam şimdi, hayır kabullenemiyordu.
“Saçmalama!” diye bağırıyordum yüzüne. “Saçmalama ne yapıyorsun? Saçmalama!” Behçet’in sözleri geldi aklıma. Gözünü karartır demişti, kendini gözden çıkarır ama benim beynimi de akıtır.
“Bırak!”
“Ecevit çık diyorum sana!” Tüm bedenim bedenini itmeye çalışıyordu. Adeta boğuşuyorduk. Odanın dışına bir adım atmamızla etinden et koparmışım gibi daha da kışkırtılması bir oldu. “Öldürecek misin?” diye bağırdım var gücümle. Göz göze geldiğimizde buz gibi bakışlarla bana baktı. Ne ben onun bu halini tanıyordum ne de o kendine dışarıdan baksa kendini tanıyabilirdi. Yüzünden acı dolu bir hal geçti, nefes almadan yüzüme bakıyordu. “Öldürecek misin? Değer mi?” diye bağırdım.
Uyanması gerekiyordu, ne yaptığını farkında değildi. Tek elim gövdesinden yüzüne kaydı. Yanağına dokundum. Diken gibi batıyordu sakalları avucuma. Sanki ne dün halı getiren adam oydu, ne de evde çay demleyen. Parmak uçlarımı bastırdım yanağına. Beni değil bir başkasını görüyordu sanki karşısında. Gözleri bir açılıp bir kapanmaya başladı. İrkiliyor, huylanıyordu. “Değer mi?” dedim daha kısık bir sesle yine. “Değer mi Ecevit?”
“Sana,” dedi tutuk bir sesle. Devamını getiremedi, ileriyi işaret etmeye çalıştı. “Ona…” Onu adım adım uzaklaştırıyordum sınıftan. Sinsice mesafe açmıştım. Benden aniden ayrıldığında ileriye doğru gidebileceğini düşünüp tamamen siper oldum önüne. Kulağına doğru bastırdı avucunu. Bedeni patlayacaktı sanki. “Geliyorum,” dedim arkama bakıp. “Çantamı alıp geliyorum.” Hızla geri koştum odaya. Kan kusuyordu Akif denen adam. Güvenlik beni görünce üstüme gelmeye kalktı ama yakasından ittim onu.
“Ona ayılınca söyle istifasını versin siktir olup gitsin yoksa bu olayı tüm Türkiye’ye yayarım! Tacizci bir erkek orospusu patronunuz, beş paralık ederim bu kurumu da asıl sahiplerini de.”
Kendi çantamı aldım ve hızla çıktım odadan tekrardan. Ecevit bıraktığım yerde hâlâ kulaklarını tıkayıp açıyordu. Beni görünce gözlerini kırpıştırdı. Ben mi onu tuttum o mu beni tuttu bilmiyordum ama ikimizin de tek amacı oradan çıkmak oldu bu kez. Onun arabası vardı, sürücü koltuğuna ben geçecektim ama izin vermedi. Kendisi geçti ve hiç beklemeden, biz kemerlerimizi bağlamadan da sürdü arabayı. Adeta kendine güvenmiyormuş gibi uzaklaştırdı oradan bizi öyle durdu. Nefes nefeseydi hâlâ. “Değdi,” dedi ağzının içinde. Karman çormandı görüyordum. Ona değer mi demiştim. Değdi, dedi defalarca kez. Konuşan ben değildim, benim de sesimi duymuyordu zaten.
Tavan lambasını açtım ve pantolonumun içine sıkıştırdığım kağıtları çıkardım. Bir tomar kağıttı ama şanslıyım diyeceğim bir şey oldu. İsimler alfabetik sıraya göreydi. Her ismin yanında yaşı ve adresi vardı. Ellerim titreye titreye m harfine geldim. Ecevit henüz burada değildi. M harfinden sonra e harfine gelince durdum. Biliyordum, bu hissimin fazlalığı nedendi biliyordum.
On sekiz tane Melike İsmi yazılıydı.
Altısının soyadı T ile başlıyordu.
On sekiz Melike arasında on birinci sıradaki ismi sesli okudum. “Melike Tarhan,” ismi ilk kez yüreğimden değil, somut bir kanıttan sesli olarak döküldü ağzımdan. Ecevit’i buraya döndüren yine kardeşinin adı oldu. “Melike Tarhan adında bir isim var,” dedim titrek bir sesle.
***
26 Eylük2005
Ankara, Sincan Cezaevi
Başbakan cezaevleri için affı müjdeleyeli üç ay oldu. Ali Ecevit’i cezasının bitmesine üç yıl kala vurdu bu af, cezaevindekiyse son üç günü.
Yine de Allah biliyor ya gönlü biraz olsun hoş olmadı. Keyif almadı, televizyon karşısında diğer mahkumlar gibi alkışlamadı kimseyi, ıslıklar, dualar içinde bulunmadı. Halbuki bu aftan en güzel faydalananlardan biriydi. Öylece dinledi başbakanı ve hemen arkasından gerçekten suçlu olanların sevinçlerini. Cengiz pür dikkat onu izliyorken Ali Ecevit kalktı ve aşağı indi. Bir sigara içti, bir bardak da çay içti, gökyüzünü izledi. Demir parmaklıklar arkasında öyle güzel izlemeyi öğrenmişti ki şimdi hiç onu keyiflendirmiyor, heyecanlandırmıyordu bu iş. Çıkıyordu işte.
Ali Ecevit, on yaşında girdiği cezaevinden o desin yirmi üç, devlet desin yirmi beş yaşında çıkıyordu. Geçip gitmiş bir ömrün, üç yılına keyiflenmiyordu. Bu af hatta, onu daha çok suçlu hissettirmişti. Demek suçluydu da yüce insanlar onu affediyordu. Demek suçluydu… Ah demek suçluydu.
Bir de hiç bilmiyordu artık dışarıları. Mevsimleri, paraları, yolları, arabaları, insanları… Ecevit bir bilinmezliğe çıkıyordu ve ona öğretebilecek bir Allah’ın kulu yoktu. Kimse Ecevit’e bu saatten sonra öğretmenlik de yapmazdı. Zaten Ecevit de öğrenmek peşinde değildi. Alnında bir leke hissediyordu. Sanki onu gören aftan çıktığını anlayacaktı. Onunla konuşan, vatana ihanetten cinayete her şeyi görecekti.
Nerede kalacaktı, nereden bir ekmek alacaktı, kiminle konuşacaktı, nasıl fatura ödeyecekti? Esnaftan uzak durmak gerekirdi. Çoluktan çocuktan uzak durmalıydı. Kadından uzak durmalıydı. Parktan bahçeden uzak durmalıydı. Kimselere göstermemeliydi pisliğini. Kardeşini bulmalıydı, sonra belki ondan bile uzak durmalıydı.
Af yemiş bir suçlu gibi tırmandı geri merdivenleri. Son üç günüydü. Bir daha çıkmayacaktı bu merdivenlerden. Televizyon hâlâ açıktı. Haber dinleniyordu, af kapsamı dışında kalanlar bir umut bekliyordu. Hele bir tanesi vardı ki, gördüğü yetkiliye televizyonun ötesinden küfürler beddualar ediyordu. Zaten suçluya sorsalar her şey haktı onlara, bir tek Ali Ecevit gibilere zehirdi. Yine o vardı izleyenlerin en önünde. Ağzı çok pisti, Ecevit bu kadarından da rahatsız oluyordu. Birazdan biliyordu. Dayanamayacak kalkacaktı. Televizyona bakmadı bile.
Cengiz’in yanı başına oturdu. Yaşlı adam elini Ecevit’in omzuna koydu. Sıktı, güldü. Gidiyordu demek ha. Hiç inanmıyordu gideceğine. Burada mı ömür çürütecekti? Çürütmeyecekti de işte Cengiz’in elinde büyümüştü işte. Oğlu olsa ancak bu kadar severdi. Oğlu olsa ancak bu kadar merak ederdi bundan sonrasını. Şimdi ne yapacaktı dışarıda. Ecevit temiz adamdı. Şerefliydi, namusluydu. Görüyordu, kendi işini yapacak kumaş yoktu. Varsın yapmasın, canı sağ olsaydı. Bunun için yetiştirmemişti ki Cengiz onu.
Lakin tek bir isteği vardı Cengiz’in. Bu oğlu bildiği adamdan tek bir isteği vardı. Şu onun kalbini karartan, pırıl pırıl geleceğini yakan insanlara gün yüzü vermesin istiyordu. Gerekirse bu yolda ölsün ama öldürsün de. İçini hiç soğutmasın, senelerdir bir elmas gibi işlediği bu gencin davası hep diri kalsın istiyordu. Allah şahit ya, Cengiz’in Ecevit’ten az değildi o kişilere olan nefreti.
“Şu sikik var ya şu sikik,” diye bağırırken öndeki mahkûm Cengiz Ecevit’in aksine televizyona bakıyordu. Bu adamı böyle celallendiren Atilla Akın’ın sıfatıydı. O yüzden her gece sesini kesen Cengiz bu kez bir şey demeyecekti ne dese de. Bin katını içinden geçirecekti. Ecevit dalmış bakıyordu bir yere, edilen küfürleri de duymuyordu başta.
“Şu sikiğin yedi ceddini sikeceksin. Bu bela olacak, bunun çetesi bela olacak ülkeye. Yedi ceddini öldürene kadar sikeceksin. Orospu çocuğu!” Ağzından salyalar akıta akıta küfrediyordu. Cengiz sükûnetle bakıyordu televizyona. Sonra bir şey oldu. Haber zaten Atilla Akın’ın partideki mevki yükselişinden bahseden bir haberdi. Atilla’nın birden fazla görüntüsü kullanılıyordu.
Ecevit yine, senelerdir olduğu gibi, sayıp sövdüğü bir tesadüfle yine Firuze’yi gördü ekranda. Şu televizyonda Firuze on kere gözüktüyse senelerdir, Ecevit dokuzuna denk gelmişti. Yine duraksadı, çatık kaşlarla, hınçla, öfkeyle, hırsla televizyonu izlemeye başladı. Görüntüler gidip geliyordu lakin Ecevit bir kez gördü ya onu, ikinci tekrarı için ayırmıyordu gözlerini. Kabardı taştı öfkesi Akın ailesini gördükçe.
“Bunun karısını kızını da…” Ardı arkası kesilmeyen bir küfür tufanı duyuldu yine. Bazıları destek oldu bazıları edene beddua etti.
Ecevit’in keskin bakışları küfredeni buldu. Dişlerini birbirine bastırdı. Beynine doğru ani bir sıçrayış hissetti duyduğu küfürler karşısında gözlerini yumup açtı. Cengiz’e döndü.
“Sustursana şunu,” dedi. Kavgaya karışmaması şarttı. Yoksa hiç tartışmasız yanıyordu affı. Dudaklarını ıslattı. Takip etmedi televizyonu. Kimseyi görmek istemedi. Firuze bir kez daha geçti ekrandan babasının yanındaki bir anla ama Ecevit görmedi. Öyle çirkin küfürler işitmişti ki, nasıl anlatırdı bu. Sanki on yaşındaki çocuk, yedi yaşındaki arkadaşı için işitmişti bunları. Cengiz pür dikkat Ecevit’i izliyordu. Kılını kıpırdatmıyordu. Sanki istediği önüne gelmişti. İçindeki şüphe ya sönecek ya kanıtlanacaktı şimdi.
“Siktir et zır deli işte,” dedi ağzının içinde. Tam o sıra önden bir ses daha yükseldi.
“Şu kızına bak amına koyayım, bunu var ya sabaha…” Ecevit elinin altına gelen ilk şeyi destursuzca fırlattı adamın suratına. Öfkeden beter bir şey, ne kelimeler açıklıyordu bunu, ne başka bir şey, yalnızca bu küfürler yalnızca onu incitmiyordu. On yaşını, yedi yaşındaki çocuğu, o yedi yaşındaki çocuğu kızları belleyen anasını babasını… Herkesi incitiyordu.
“Konuşma lan! Siktir git yat!” dedi Ecevit kan kusacakmış gibi. Gözlerine bir perde iniyordu. Anasına babasına kadar inciniyordu. Midesi ekşimeye başladı. Göğsüne bir ağırlık çöktü.
“Sana ne oluyor amına koyayım?” diye karşılık aldı. Ecevit, Cengiz’e döndü tekrardan.
“Sustur şunu,” dedi öfkeden zangır zangır titreyen bir sesle. Akınların hepsinin canı cehennemeydi. Onun da. Lakin bu, bu Ecevit’in gönlündeki her şeyi, herkesi incitiyordu. Bir kriz yokluyordu bedenini, bir ağrı saplanıyordu ciğerlerine. İçine ateş düşmüş gibiydi. Yerinde duramıyordu.
“Ya bırak, deliyle uğraşılır mı? Hadi git uyu evlat. Hadi. Kalmış burada üç günün. Değer mi? Hadi git uyu. Değmez, hadi.”
Ecevit’i itekleye itekleye kaldırdı yerinden. Kalktı da zaten. Üzerinde siyah bir tişört vardı. Öyle çok yük indirip kaldırıyordu ki marangozlukta kolları güçlüydü, omuzları bu işe başladıktan sonra gelişmiş genişlemişti. Ecevit zorlukla kalktı yerinden. Elini saçlarına attı. Üç günü kalmıştı burada. Üç günü kalmıştı. Üç gün sonra siktir olup gidecekti. Kardeşini bulacaktı, belki yanına alacaktı. Babasının kanını temizleyecekti yerden. Şu intikam ateşini söndürecekti.
“Lan sen yoksa şeye mi bozuldun lan? Oğlum hayal bedava değil mi? Bir gece sen bir gece ben.” Perde tümüyle indi Ecevit’in gözlerine. Perdenin arkasında yedi yaşında bir çocukla koşturuyorlardı, annesinin Firuze deyişini duyuyordu. Gözlerini kapattı. Güç tüm elinden ayağından çekildi. “Bunu kucağından bir zıplatacaksın…” Cümlelerin ardı arkası kesilmedi. Sonrasını anımsamıyordu. Sonrasını ömrü hayatı boyunca hiç anımsamadı da. Yalnızca adamın kafasını duvardan duvara vurduğu ve sonuç vardı aklında.
Ali Ecevit ilk sinir krizini af ona vurduktan ve bu delikten çıkmasına üç gün kala geçirdi. Öyle şiddetli bir krizdi ki bu, ne mahkumlar alabildi ellerinden ne de coplarını çıkarmadan gardiyanlar. Senelerdir bileğindeki fiziki güç ağırlığa gidiyordu, ilk kez böylesine bir şeye gitti. Durmadı, duramadı. Koğuşa üç gün sonra, kolları iğne izleriyle delik deşikken geldi. Affını yakmasa çıkacağı gün geri döndü. Cengiz tepesinden konuşadurdu günlerce. “Değdi mi Ecevit? Değdi mi?”
İçindeki şüphe haklı çıktı Cengiz Atmaca’nın. Ah, ah Ali Ecevit, demişti. Dik dur, öyle mahrur, öyle kederli bakma. Al o kurşunu eline, tamamla tüm harfleri ya sen onların sonu olacaksın ya da onlar senin. Ah Ali Ecevit, dört duvar arasında taş gibi kalırsın da gün gelir kavuşursun gökyüzüne, güneş doğar, saç tellerinin arasında dolanır, gözünü alamazsan... Gözünü alamazsan Ali Ecevit, yazık etmez misin kendine? Gözünü alamayacağını o gün kabullenmişti Cengiz ve Ali Ecevit’in de değdi mi sorusuna yanıtı hiç değişmemişti.

İşte bizim Dilan ve onun bize miras bırakacağı Üzüm Buğusu beeeee! Ne bölümdüüü Ecevit gibiyim şu an. Beklememe o kadar çok değdi kiiiiii! Firummmm benimmm. (Kabul, Ecevit'in, zamanında Firuze'ye davrandığı gibi karşılık alması hoşuma gitti yani 😁)
o kadar sinir bozucu birisi ki şu Cengiz resmen sunun yuzunden 3 yıl fazla yatmişiz ya sorsan ama hep iyiligini istiyordu güya
içelerindeki yıkımı birebir hissediyorum okurken hem firuze hemde ecevit. bunca olayların arasında birbirine tutunmaya ama gösteremeyen çiftimiz. herkes bir planlar yapıyor. nasıl çıkacaklar bu işten merakla bekliyorum .kalemin dert görmesin yazarım
biraz yakınlaşma olsa mı artıkkk 😜
yine ikisinin hislerini hissettiğim mükemmel bi bölümdü yaa