XLI- kanun bilmemeyi affetmez- partI
- Dilan Durmaz

- 29 Haz
- 68 dakikada okunur
şüküüüürrrr kavuşturana der miyiz? deriz deriz...
öncelikle kitabın en uzun bölümü falan demiyorum benim yazım hayatımın en uzun bölümü galiba. diğeri de Serçeyi Öldürmek final bölümüydü zaten.
İki haftadır, günde birkaç saat uykuyla, iki mesleğimi de ayrı ayrı icra edip çıkardığım bir bölümdü. o yüzden artık oy ve yorum olarak ne yapacağınızı size bırakıyorum ama lütfen boş bırakmayın. çünkü çok ihtiyacım var.
Üzüm Buğusu'nu 2024'ün sonlarında yazmaya başladığım ilk gece de, 2021'de ilk aklıma gelirken de bu bölüm üzerinden ilerledi hep kitap. bu benim için, 'abi Üzüm Buğusu ya' dediğim bir bölümdü.
bölüm çok uzun, lütfen ortada bir durun, çay için, soluklanın ve devam edin.
sonrasında birkaç aylık bir araya giriyoruz. bu bazılarınızın hoşuna gitmiyor farkındayım ama bir buçuk yıldır aralıksız yazdığım bir kitap ve bir taraftan da öğretmenlik yaptığım hayatımda kısa bir aranın kitabımız ve kendim için en sağlıklısı olduğunu düşünüyorum. sizin için beklemek zor anlıyorum ama şartlar benim için de bir o kadar zor ve yorucu.
bu arada, Firuze'nin okumadığımız iki ya da üç psikolog seansını okuyacağız. her ay bir gazetemiz gelecek, ülke gündeminde neler olduğunu göreceksiniz bir de bazen eser de yazarsam bazı geçmiş sahneleri başka açılarda yazıp aniden instagram hesabıma atacağım.
Kesinleşen bir imzam var, 11 Aralık Trabzon'da 41'den sonraki ilk yüz yüze buluşmamızı yapıyoruz. orada olup gelmeyene 41 kez küsüyorum.
Üzüm Buğusu II'de aynı zamanda her yerde satışta.
instagram; dilanduurmaz
uzumbugusuofficial
keyifle, sindirerek, sabırla okuyunuz,
sevgilerimle.
***
bölüm kırk bir
kanun bilmemeyi affetmez
Satrançta kazandıran doğru hamle midir, hiç hata mıdır? Peki bir oyunun çöküşü vezirin kaybıyla mı başlar yoksa oyunculardan biri sabretmeyi bırakınca mı?
Atilla, satranç masasında Ecevit’e bir darbe daha indirdi ve oyunun çöküşünü başlattı. Su ve vezir, Atilla Akın’ın taşının tek darbesiyle devrildi, Ecevit bir taş daha kaybetti ve oyun çökmeye başladı. İki düşman göze göze geldiklerinde, ikisinin artık birbirini kışkırtan gülümsemeleri yoktu. Atilla devirdiği vezirin altında kalmaya başladı. Çenesini kaldırdı ve soluklandı. Altında kalacağını bilmesine rağmen niçin veziri almıştı?
Kazanan hep gözüken midir? Yoksa asıl zafere yürüyen izini belli etmeyen midir?
Belki yaşarım ihtimalini, kesin bir ölüme tercih etmekti Atilla Akın’ın son hamlesi. Oyunun başından beri sürdürdüğü saldırıdan savunmaya geçti. Ali Ecevit taş mı kaybetmişti, yoksa taş mı feda etmişti? Aynı şey değil miydi? Kati süratte fedayla kayıp aynı çıkışı kullanmazdı. Atilla Akın’a veziri kaybetmediğini, feda ettiğini Atilla Akın veziri yıkarken de farkındaydı. Alnında ter damlaları parıldıyordu şimdi.
Ali Ecevit, Atilla Akın’ın oyunun başından beri kurduğu şahı savunma düzenini yıktı. Otuz üç hamledir oynadığı sakin oyunda, tüm sükûnetini kaybetmişti. Tek bir hamle daha dayanırsa Atilla’nın tüm savunması sönecekti ve saltanat çökecekti. Atilla’nın masanın üzerindeki telefonu çaldı. Ecevit’in kulağındaki ses konuştu.
“Firuze Akın,” dedi kendinden emin bir ses. Ecevit duyduğu isim karşısında adeta vurguna uğradı, kurduğu üstünlüğü riske atacak kadar sakinliğini kaybetti. Hayır karşı taraftan isim duymak istemiyordu, istediği daha risksiz olandı. Başını şiddetle iki yana sallamak, bağırarak yanıt vermek ve karşı çıkmak istiyordu. “Firuze Akın’ın adını ver.” Bir aslan terbiyecisi gibi eğittiği kalbi şimdi rayından çıktı. Hızlanmaya, hatta bir panik atağa göz kırpmaya başladı. “Firuze’yi gözden çıkar. Kardeşinin yerini öğren.”
Atilla’nın eli telefonuna gitti ve gelen aramayı açtı. Bu son saldırısıydı. Apaçık Ecevit’e tercihin kapısını açtı, oyuna hile kattı. Ecevit şimdi titriyor, köşeye sıkışmışlığın verdiği stresle kontrolü kaybetmeye başlıyordu. “Ecevit, her şey yolunda! Firuze’yi gözden çıkar,” dedi kendinden emin, otoriter bir ses. Telefonun ucunda, bu dünya üstünde en az kendisi kadar Akınlara düşman olan tek kişi vardı. Atilla Akın yalnızca tek düşman görüyor olsa da iki güçle aynı anda savaşıyordu. Lakin Ecevit biliyordu, düşmanın düşmanından dost olmazdı. Düşmanlık devam ederdi. Ali şimdi kulağının arkasındaki düşmana güvenemezdi. Dün söyledikleri aklındaydı.
Atilla’nın telefonundan söylenenleri duymuyordu. “Sana son kez soruyorum,” dedi. “Kardeşim nerede?” Tümüyle dürüsttü, bu soru bir kez daha çıkmayacaktı ağzından.
“Sizi yaşatmayacağım Raşit,” diyordu Atilla öfkeyle. Kaybın gölgesi masaya vurmuşken Atilla’ya vurduğu açıktı ta ki Ali Ecevit’in kalbi en az beyni kadar söz sahibi olmaya başlayana kadar. Mantığın en büyük düşmanı kimdir? Elbette kalptir. Düşmanına merhamet eden savaşı, intikamın ortasında âşık olan kontrolü kaybeder.
Ali Ecevit düşmanına merhamet etmedi ama intikamının ortasında âşık oldu. Düşmanın sözüne güvenip Firuze’yi feda edemezdi.
Atilla durmaksızın haykırıyordu. “Bu işin sonunda hiçbirinizi yaşatmayacağım. Köpek puştlar, siz hainin tillahısınız! Yanınıza bırakmayacağım, alçaklar!”
“Tercihinizi yaptınız mı? Kim ölüyor?”
“Firuze’nin adını ver!”
Ecevit dişlerini birbirine bastırdı. Zihni birçok ihtimali aynı anda düşünüyor ama tek bir ihtimal
korkunç bir üstünlük kuruyordu. Akınların düşmanı ama Ecevit’in dostu olmayan bir adamın, Firuze’yi gözden çıkarışının altındaki o niyeti göz ardı edemiyordu. Ecevit’in telefonu çaldı, Atilla’yla aynı anda ekrana baktılar. Arayan Firuze’ydi. Ecevit’in kalbinin üzerine korkutucu ve taşıyamayacağı bir ağırlık çöktü. Telefona uzandı ve bekletmeden açtı.
“Ecevit sakın!” diye bağırıyordu hunharca. Atilla’nın korktuğu başına geldi, Firuze dışarıdan bir hamle olarak geldi ve tüm oyunu bozmak için hamle yaptı. “Sakın! Seni ölene kadar affetmem!” Haykırıyor, yeminler ediyor, adeta dövünüyordu telefonun ötesinde.
“Neredesin?” diyebildi Ecevit. Güvende olup olmadığına emin değildi, olamayacaktı da. Firuze güvendeyim dese bile.
“Beni seç!” dediğinde Atilla Akın’ın beynine adeta kan sıçradı. Elinde kalan son kontrol ve savunma ondan bir kara parçası gibi kopmaya başladı. Ecevit’in gözlerine baktı. Bir anlık gafletinden, Firuze’nin etki edebileceği tek bir andan korktu. Güvencesi olan, Ecevit’in Firuze zafiyeti şimdi ters teperse kendisini hazırladığı en kötü kazanç ihtimalinden bile oluyordu. En başından Ecevit’in son hamlesini bilmenin verdiği rahatlıkla sürdürdüğü oyuna dışarıdan bir saldırı vardı şimdi.
“Sana söylüyorum Firuze’nin adını ver!” dedi, düşmanın düşmanı.
Raşit yeniden konuştu, “İki kızın da namlumun ucunda Atilla,” dedi açıkça. “Karar verdiniz mi? Kızlarından birini seçtirmekte kararlıysan Ecevit’i arayacağım yoksa tercihine engel olup Ecevit’in mi canını alacaksın?”
Atilla, Firuze’nin sesini ve Ecevit’in boşluğa düşmüş bakışlarını gördükçe çılgına dönüyordu. İçine düşen kurt, Firuze’nin adını duyacağını söylemeye başladı. “Hain!” diye bağırdı telefona doğru. “Hain, derini yüzeceğim senin Raşit! Topunuzun derisini yüzeceğim, bin pişman edeceğim sizi!”
“Ecevit duyuyor musun beni? Firuze’yi seç!”
“Yemin ederim seni asla affetmem! Duyuyor musun beni? Benim adımı ver! Ben sana ihanet ettim!” diyordu Firuze. Etmediği ihaneti şimdi gerçek bir hain gibi sırtına almış gibi konuşuyordu. “Ben yaptım! Yedi yaşında ben sana ne yaptıysam sen de şimdi aynısını yapacaksın! Yemin ederim seni asla affetmem. Sen beni yaşatırsan ben kendimi yaşatmam! Beni seç!”
42 saat önce…
Çocukların; bir savaşın içinde bile daima korunması gerektiği, hedef alınamayacağı yazılı bir kuralken Atilla Akın bir diktatör olduğunu kanıtlamış ve yine bir savaşta en kirli haliyle boy göstermişti.
Düşman insanı öldürmeli, demiştim. Doğurmamalı ya da baba olmamalı. Ve insan bir katilin, bir hainin, bir alçağın evladı olarak dünyaya da gelmemeli. Başım koltuğun üzerine düşmüş, babamın sesinin kaçıncı tekrarını dinlediğimi bilmiyordum. Gözyaşlarım duraksamadan akıyor, omuzlarım sarsılıyor ve seçmediğim bir babanın tüm kötülüğünün altında eziliyordum.
Babam yalnızca saf bir kötü değildi. Babam, savaş kurallarını çiğneyen ve çocukları da öldüren alçak bir komutandı. Babam bir katil, babam bir haindi. Ve benim babamdı. Yumruk yaptığım elimi ses cihazının hemen yanı başına vurmaya başladım. “Niye,” dedim öfkeyle. “Niye,” dedim kırgınlıkla ve “Niye?” dedim öfkeyle. Niye, benim babam Atilla Akın’dı? Niye bu dünyaya onun kızı olarak gelmiştim? Her şeyi, bu dünyada başıma gelen her şeyi değiştirebilirdim belki ama Atilla Akın’ın kızı olmak, alnıma çalınmış bir kara lekeydi. Öldüğümde tüm vücudum hayvanlar tarafından bile kemirilse, geriye kalan birkaç kemiğimde sanki yine o leke olacaktı.
Oturduğum yere, yaşadığım eve, bu şehre ve ülkeye, en sonunda da bu dünyaya sığamadığı hissettim. Hareketlendim, ayaklandım, bir o yana bir bu yana sürüklenmeye başladım. “Oof!” dedim acıyla. Ellerimi kulaklarıma bastırıyordum ama yine de babamın sesini duyuyordum. Öyle acımasız, öyle küstahtı ki, babası hasta, ölmek üzere, derken. Bileklerimi şakaklarıma vurdum. Ne zaman ki öldü bebeği almanı istiyorum. Çocuk bende kalacak ama senin kaçırdığın çocuklar arasında adı silinip gidecek. Babam artık bunları bir ses kaydının içinde söylemiyordu, beynimin içinde konuşuyordu. Korkma, bebeğin peşine düşecek kimse yok. En rahat unutulan çocuk olur, derken ne rahattı. Halbuki on sekiz yıldır Ali Ecevit’in unutmadığı tek gerçek, aylardır beni hayatta tutan tek meseleydi.
“Şeref yoksunu,” dedim hınçla. Elime ne geliyorsa duvardan duvara vuruyordum babamın uzuvlarıymış gibi. “Alçak. Şerefsiz, alçak!” Hiçbir yere sığamadıkça duvarları itmek istiyor ama yerinden oynatamıyordum. Nefes alamıyordum ama nefes almak da istemiyordum. Ölmek istemek de değildi bu, alelade ayakta kalmak ama bir lokma nefesi boğazından geçirmek istememekti.
Tarhanları yok etmiştik. Büyüğünden küçüğüne, Tarhanları yok etmiştik. Ecevit bile öteye kaydı zihnimde. Ecevit için bile alçakça, insanlık dışı sebepleri vardı. Ama Melike’den ne istemişlerdi? Ama… Melike’den ne istemişlerdi? Avuçiçlerimi alnıma vuruyor, duvardan duvara geçiyor nefessiz bırakıyordum kendimi ama yine de buna tek bir cevap bulamıyordum. Melike’den ne istemiştik?
Babamın kapısına gidip ayaklarına kapanırken Melike’nin yerini bilme umuduyla değil, bulma umuduyla yalvarmıştım. Bilmese de bulurdu. Sonra süreç ilerlemiş, babamın Melike’yle bir alakası olmadığına inanmış ya da inanmak istemiştim. Çünkü biz artık Melike Tarhan’ı bir evde değil genelevde arıyorduk. Çünkü bir Melike Tarhan’ı okulda değil, pavyonda arıyorduk. Ben nasıl, hangi yüzle babamdan şüphe edip Ecevit’in yanında kalabilirdim? İçimde pamuk ipliğine bağlı ama beni hayatta ve Ecevit’in yanında tutan bir his vardı. Tüm kötülük ve pisliğe rağmen, temiz kalan tek bir parçası kalmamış olsa bile minik bir bebekle ne işi olurdu babamın? Kendinden öyle emin, ölmüştür, bırak arasın, umudunu kaybedince gider, bulabilecekse bulsun diyordu ki, beni bu umursamayışıyla kendine inandırmıştı.
Tıpkı o eleştirdiğim halk gibi, babamın manipülasyonlarına yenilmiştim. Yine söylemiştim, babamın siyasetiyle babalığı çok benziyordu.
Hunharca kendimi hırpalayan elim bir zaman sonra tutuldu. Kimin tuttuğunu biliyordum ama yüzüne bakacak halim yoktu. “Ecevit,” dedim zorlukla. Al canımı, demek istedim. Tam iki kere kendi ellerinle kurtardığım canımı al ve babama teslim et. Akınları yok etmeye benden başla, dünyayı durdur ve bizi yak. Kimseyi affetme ve kimseyi kayırma. “Babamın canını al,” dedim açıkça. Nefes almıyor, yüzüne bakmıyordum. Gözümün önünü göremiyordum.
“Alacağım,” dedi. Ayakta duramayacak kadar güç çekilmişti bedenimden. Ecevit’in elleri arasından kayıp yere yıkılmak istedim ama evin orta yerine benimle beraber çöktü. Şimdi diz dize yıkılmıştık.
“Benden başla,” dedim tüm yüreğimle. Biraz olsun abartı, biraz olsun laf olsun diye dememiştim.
Atilla Akın’ın, Firuze takıntısını da yenilgisini de çok iyi biliyordum. Babamın canını öylesine yakmak istedim ki, o vakte kadar iyi ki ölmedim dedim. İyi ki babamın gözlerinden uzak bir yerde, onun en az acı çekeceği şekilde ölmedim. İyi ki yaşıyorum, iyi ki babama acıların azını yaşatmadım.
“Canımı al, önüne at. Bana bile bunu yaptığını görsün, kalbi erisin korkudan. Babamın canını yok etme, babamı erit,” dedim. Bir kibrit gibi yanarak, bir mum gibi eriyerek yok olsun istiyordum.
Tükenişine kadar yansın, acısı tek bir an bile azalmasın istiyordum. “Ecevit babamı can damarından vur. Başla, durma. Başla, benden başla.” Sonra… Sonra Bülent’i. Sonra… Dilime varamıyordu, o yüzden ilk benden başlasın istedim. Gözlerinde yanan intikam ateşi beni de içine almalı, önceliği bana vermeliydi ve ben kim yanarsa yansın görmemeliydim.
Ses kaydı çalmaya devam ediyordu. Başımı çevirdim ve ona baktım. Senelerim gözlerimin önünden geçip gidiyordu şimdi. Ben hep acı içinde kıvranmıştım. Demek yalnızca Ecevit’in bedelini ödemiyordum. Demek Melike bebeğin de bedeli vardı. Demek ben az bile yaşamıştım. Akınların hepsinin mutluluğu geçiyordu gözümün önünde. Benim çektiğim acılar ancak Ecevit’e yapılanın bir kısmını karşılardı. Demek Melike’nin hakkını vermemiştim. Demek…
“Baba,” dedim hınçla. Sanki tam karşımdaydı. Verdiğim ifade kulağımda çınlıyordu. Her şeyde payın var. “Baba,” diye haykırdım. Tüm kaderi değiştirebilirdin, yapamadın. “Baba,” dedim nefes nefese. Tek bir hamle, bugün Tarhanları yaşatıyor olurdu. Yapamadın. Babamın yüzü somutlaştı, o koltuğa oturdu. “Baba!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım ve hiç tereddüt etmeden koltuğa doğru atıldım tüm hırsımla. Onu kendi ellerimle boğmak, belki parçalamak, belki olmayan kalbini sökmek istedim. Bir kuvvet benim babama saldırmama engelliyordu. Ne kadar güçlü olursa olsun, ellerinden iki kez kurtuldum. Ellerim babama uzanıyor, havalanıyor, onu öldürmek için ona ulaşacak kadar yaklaşıyor ama bir türlü tutunamıyordu. Eninde sonunda Ecevit’in altında kaldım. Sırtım yere çarptı, gözlerim bir açıldı bir kapandı babam yok oldu.
“Firuze!” dedi nefes nefese. Benden daha sakin, benden daha az duyguyla baş ediyordu. Ecevit bu gerçeği en başından beri biliyordu, yalnızca kanıtlamıyordu. Ne hayal kırıklığı vardı şimdi gözlerinde ne de çaresizlik. Katran karası bir öfke, gözlerinde çakmak çakmak parlıyordu. Beni de içine çeksin istedim ilk kez ama çekmedi. Ne özür dileyebiliyor ne de bilmediğimi anlatabiliyordum. İlk kez böylesine dipteydim sanki, bunları yapmak bana çok anlamsız geliyordu.
Eli yüzüme dökülmüş birkaç saç teline gitti ve geri itti. Bir gülecek oldum, bir ağlayacak, sonra bağıracak ardından susacak. Hepsi birer birer yüzümden geçti, hiçbirini yapamadım. “Ecevit,” dedim yalnızca.
“Elini ayağını her şeyden çek,” diyebildi. Ne dediğini ne de ne demek istediğini anlayabiliyordum.
“Ne o adam senin baban ne sen o adamın kızısın.”
“O adam benim babam, ben o adamın kızıyım.”
Rolleri değil kostümleri değiştirmiştik. İkimiz aynı insanlardık fakat sözlerimiz aylar önce diğerine aitti. “Ne o senin baban ne de sen onun kızısın. Geride dur, seni ayıklayamam bu işin içinden. Yalnızca geride dur.”
Beni ayıklasın istemiyordum zaten. Gözlerinde bir acı gördüm bu kez. Birbirimize baktık uzun uzun. Tek kelime çıkmadı dudaklarımızdan ama çok şey söyledik. Kirpiklerine tutunmuş bir damla yaş düştü yüzüme, benim yaşlarıma karıştı ve süzüldü. Kirpiğine uzandım, ıslaklığı sildim. Bana âşık olmuştu. Keşke bana hiç âşık olmasaydı. Atilla Akın’ın bu dünyadaki tek yenilgisini bu işten uzak tutmak kadar kötü ne vardı şimdi?
“Yanındayım,” dedim onu itmeden ama onun bana işaret edeceği yerden uzaklaşırken. Yüzü acıyla kasıldı tavrımı anlayınca.
“İstemiyorum.”
“Yanındayım.”
“Firuze…”
“Beni itersen önüne geçerim, senden önce hareket ederim.” Ben Atilla Akın’ın kızıyım. Onunla, onun
kanından biri gibi oynarım. Ben Atilla Akın’ın kızıydım. Yedi yaşımdan sonra ilk kez, onun kızı olduğumu acıyla hissetmiyordum. Tek hissettiğim o damarımdan akan kanın pisliğiydi. Babam, kendi kurşunuyla ölmeliydi. Biz neden başka bir silahı dahil ediyorduk ki? “Kural beşi hatırlıyor musun?” diye sordum.
Ona anlaştığımız ilk gece, benim de diğer Akınlar gibi ölmemi isterken beşinci kuralı da ben koymuştum. Ona demiştim ki, “Kural beş, benim tek amacım Melike’yi bulmak. Babama ihanet edeceksem sadece Melike’yi bulmak için edeceğim. Bunun için ne gerekiyorsa yapacağım, Ecevit. Her ne olursa olsun, her ne yaşarsam yaşayayım seninle kardeşini bulmak için buradayım; ailemi yok etmen için burada değilim.”
“Hatırlıyorsun,” dedim onun yerine. O anlaşmanın kurallarını ikimiz de hiç unutmamıştık. “Kural beş iptal. Babamı yok et Ecevit.” O kuralı koyduktan günler sonra, babasının suikast haberini alınca Ecevit’in arabasında hüngür hüngür ağlayan bir kadın vardı. Şimdi ona bile öfkeliydim. Halbuki babam o zaman da yaşamayı hak etmiyordu. “Sana babamı yok etmen için de yardım edeceğim.”
“Geri çekil,” dedi zorlukla.
Başımı salladım, babamın sesi ikimizin kulağında çın çın ötüyordu. “Çok geç. Hainin kızı da hain olur, dedin. Doğru söyledin Ecevit. Sadece başta kime hain olduğumu anlamadın. Ben hainin tillahıyım, bunu da bana babam söyledi. Doğru söyledi, kime hain olduğumu da hep bildi.”
Babam bir gün o kural beşi iptal edecek kadar hain olacağımı hep biliyordu. Babam beni, ben onu çok iyi tanıyordum. Babamın belki de tek hatası benim ölmeme izin vermemekti. Böylesine bir haini koynunda büyütmekti hain olduğumu bile bile. Bana yenilmeyi kabul etmedikçe beni yaşatmış, beni yaşattıkça sona yaklaşmıştı.
“Firuze çık aradan,” diyordu hâlâ. Belki ayıklamamaktan korkuyordu. Keşke bana hiç âşık olmasaydı. Ben ona aşıkken benden büyük silah olmazdı. Ah Ecevit, nasıl müsaade ettin kalbine? O taştan kalbin bir köşesine neden toprak taşımama, fidan dikmeme izin verdin? Halbuki bendim günler önce neden kalbinde bana yer yokken dokunmama izin verdin diye ağlayan. O çiçek altı taş topraktan bitmedi diye, o toprak oraya hiç taşınmamış mı oluyordu?
“Babamı yok edeceğim. Belki bir zehirle, belki bir gece uykuda. En olmadı senin yüreğinin yetmediğini yapıp gözünün önünde öleceğim, eli kolu bağlı ölümümü izleyecek ama durmayacağım,”
Elim yüzüne çok yakın bir yerdeydi. Okşadım şakağını şefkatle. Daha kaç kez daha okşayabilecektim bilmiyordum. Melike’yi babam neden istemiş, ne yapmış bilmiyorduk. “Tüm yükü sana bırakmayacağım Ecevit, hiç niyetim yok. Ya benimle paylaş ya da beni bırak,” dedim. Özgürlüğünü isteyen bir kuş değildim, ait olduğum, hak ettiğim bir cehenneme gideceğimi söylüyordum.
Ecevit alnını alnıma yaslarken inledi. Onu çıkmaza soktuğumu düşünüyordu ama yanılıyordu.
Acıların daha büyüğünü babama ancak benim ihanetimle yaşatacağını bilmiyordu. Öyle bir hırstı ki kalbimdeki sanki kanlı canlı bir organı taş kesmişti. Babamın sesi duyuluyordu evde, ölürken bu sesi dinlesin ve Ecevit’in gözlerinin içine baksın istiyordum. “Bu gece Akın malikânesine döneceğim,” dedim bu kararı öyle enine boyuna düşünerek almadım. Acı içinde kıvranarak, Ecevit’in altında aldım. “Benden bir şey istemeni bekleyeceğim, istemezsen Melike’yi babamdan almanı bekleyeceğim.”
O vakte kadar yapacağım tek şey babamın bir nebze olsun güvenini kazanmaktı. Belki yanımda rahat
uyuyacağı kadar, belki bir nebze benim hakkımda yanılgıya düşeceği kadar. En azından Ecevit’in babamı kendi elleriyle yakacağına emin olduğum an bunu göğsümü gere gere üstlenecektim. “Ama olur da benden isteyebileceğin şeyi istemezsen, kalbindeki beni öldürmek için her şeyi yapacağım Ecevit. Seni de en azından bu kez kalbimden çıkaracağım. Şimdiye kadar başaramadım ama bu kez başaracağım.”
Bir Akın olursam, bunların hepsini birer birer yapabileceğimi biliyordum. Ecevit’in yaşları düşüyordu gözlerime ve benim yaşlarımla bir bütün olup akıyordu kulaklarıma doğru. Onunla başka bir 16 Kasım’da da mutlu olmak istemezdim. Onunla hiç aynı evde doğmamak, onu çocukken tanımamak isterdim. Bir üniversite kütüphanesinde, bir kahvecide, belki bir yürüyüş yolunda tanışıp ona öyle âşık olmak isterdim. Akınların içine hiçbir ihtimalde doğmasın diye neyim varsa verirdim. Tarhanları, Akınlarla hiç denk düşürmek istemezdim.
Ecevit’le dakikalar sonra ayrıldı alınlarımız. Doğrulduğu gibi belki yüzüncü tekrarını geçmiş ses kaydını susturdu ve avucunda sıkıca tuttu. Elini elime uzattı ve beni kaldırdı, oturttu koltuğa. Halbuki ben yerin yedi kat dibinde olmak isterdim. Eve baktım. Ecevit’in ilmek ilmek bir yuvaya dönüşsün diye canhıraş çabaladığı, halılar serdiği, perdeler astığı, koltuk getirdiği eve… Buraya kadardı demek. Babamın da dediği gibi o evden kopamıyordum, eninde sonunda yine kendi ayaklarımla gidiyordum. Ne o eve gitmek, ne bu evden kopmak, hiçbiri yaralamadı beni. Hiçbiri zoruma da gitmedi. İçimdeki öfke cayır cayır yanan bir ateşten ne kadar farklıydı? O ateş sönerdi günün birinde ama içimdeki ateş bir nebze olsun azalmayacaktı. Biliyordum.
Ecevit yüzünü sıvazladı, bir sigara yaktı. Ne düşünüyor ne planlıyor bilmiyordum. Tek bildiğim beni dahil etmeyeceğiydi. “O eve dönme,” dedi sadece ama çoktan kabullenmiş gibi.
“Babamın evine döneceğim,” dedim gözlerim yaşlı ama dudaklarım kıvrılmışken. Ecevit’in hiç hoşuna gitmediği bir sözdü bu, biliyordum. Biz iki tiyatro oyuncusuyduk. Demek sorun kostümlerdi. Bu kostüm aylar önce onun üzerindeyken de benim hiç hoşuma gitmiyordu. “Sen ne yapacaksın?” diye sordum yine de. Cevap vermedi. Aksiydi beklemediğim zaten. Kaloriferin dibinde uyuyan Demlik’e baktım.
“Onu Akınların evine götürmek istemiyorum Ecevit,” dedim titrek bir sesle. Sessizleşmiş ağlayışım Demlik’le göz göze gelince şiddetlendi. Tüm samimiyetimle söylersem, içimden geçtiği gibi dillendirirsem belki beni anlardı. “O bize ait, bizden başkası tek bir tüyüne bile dokunmadı. Sadece bize ait olan evlerde yaşadı. O evin kokusu sinsin istemiyorum tüylerine, lütfen. Anla beni.”
Benimki Demlik’e döndü. Ne demek istediğimi öyle güzel anladı ki, ne benim canımı acıtıyorsa onunkini de acıttı. Dudakları titredi gözlerini kaçırdı. Biz o yavru kediyi böylesine bizim olmadığı için zaten sığdıramamıştık hiçbir yere. Tıpkı bizi sığdıramadığımız için. Ne kabullenmiş ne de vazgeçmiştik. Tıpkı birbirimiz gibi. “Lütfen,” dedim yeniden.
“Burada mı kalsın evimize mi götüreyim?” diye sordu sonra. Tek bir kelime beni yine çok, çok, çok ağlattı. Yüzümü çevirdim koltuğa bastırdım. Bu hayat benim Ecevit’e kırgın kalmama bile izin vermiyordu. Bize bir aşkın güzelliğini yaşatmadığı gibi acısını bile çektirmiyordu. Yaşatmıyor, meşgul olmamıza izin vermiyordu onunla. Halbuki ben, bugün öğrendiğim gerçektense yüz gece daha Ecevit’in acısını çekmeyi yeğlerdim.
“Evine götür,” dedim en sonunda. Bunu bir tavırla, ona kızgın olduğum için söylemedim. Babam yine geldi ve hayatlarımızın tek başrolü oldu. Ecevit bir Akın’a zaten niye güvenseydi ki? Artık içimde tek ayyuka çıkan soru buydu. Sen Akın mısın? Değil misin? Öylesin. Öyleyim.
“Nerede kalırsa kalsın bir gece gelecek belki ona sen bakmak zorunda kalacaksın. O yüzden nereye gidebileceksen orada kalsın.”
Ne demek istiyor, nereden yola çıkıyor da bunu söylüyor bilmiyordum. Böyle bir durumda niye bunu konuşuyoruz da demiyordum. O da bir candı. Ve bir Akın’dan daha çok yaşamayı hak ediyordu. Onun söylediği o ihtimali görmezden geldim. Ecevit her gece sapasağlam evine gidecekti. “Evine götür.”
Ecevit gözlerini yumdu. Gözü kapalı bitirdi sigarasını. Sonra kalkıp gitmeden önce başını aniden dizlerime bıraktı. Bir sigarayı da sırt üstü yatıp yüzüme bakarken içti. Birbirimize tutunamadık, babamın gölgesi aramızdaydı. Ama elim yüzünü bulduğunda, belki bir nebze fiziksel ağrısı azalır diye iki kaşının ortasında getir götür yaptım başparmağımı. Sigaranın dumanı yüzüme vuruyordu, iyi de hissettiriyordu. Sondaydık, biliyordum. Son hiç istemediğim yerden bitiyordu, bunu da farkındaydım. Sigarası az kalınca yüzüne doğru eğildim, onu belki iki saat sonra belki iki gün sonra görecektim. Aramıza ne kadar zaman girecekti bilmiyordum. Akın malikanesine girince bana ne olacak, ben insanlara ne yapacaktım bilmiyordum. Beni nereye kadar uzakta tutabilecekti bilmiyordum.
Saçlarım yüzüne doğru döküldüğünde sigarayı hızla uzaklaştırdı kendinden. Dudaklarımı alnına bastırdım. Bu ne olursa olsun yanındayım, demekti. Biliyordum ki kendini yalnız hissediyordu. Biliyordum ki, bu hayatın içinde ayakta kalırken zorlanıyordu. “Ecevit yanındayım,” dedim, duysun diye. Belki hisleri körelmişti, belki kalp kulakları kapanmıştı. Eli boynuma uzandı saç diplerimi okşadı sesimi duyunca. Onun yanındaki tek kişi düşmanının kızı olmasın isterdim. Bunun için ben yerine bir başkası olmasını da kabul edebilirdim. Tüm bencilliğim ve kıskançlığım yok oldu. Ona hınçla yaklaşan, gerektiğinde ah eden tarafımdan eser kalmadı. Keşke tek teselli edeni ben
olmasaydım.
Bir süre aynı konumda soluklandık. Sonra usulca ayrıldık birbirimizden. Ecevit doğruldu, Demlik’i kutusuna koymak istedi. Demlik bir türlü gelmedi. Ecevit üçüncüsünde pes etti. “Burada kalsın, anahtarı paspasın altına koy. Her gün birimizden biri gelir mamasını suyunu koyarız. Bir kere daha yeri değişmesin.”
Demlik bir oyun sanıyordu halbuki bunu, gitmek istemediğinden değildi. O da buraya hiç alışmamıştı ki. “Burası sizin eviniz, burada kalsın. Bir gün eve dönersen onu da getirirsin.”
Demlik’i bıraktı ve kabanını giydi. Beni izliyordu. Arkasını dönmeden önce uzun uzun yüzüme baktı, bir şey bekler gibi. Sonra da döndü ve kapıya yürüdü. Karşıma çıktığı günden beri ilk kez nereye gittiğini böylesine bilmiyordum. O yüzden belki, kapıdan çıkmadan daha özlemi kopkoyu demlendi göğsümde. “Ecevit,” dedim kalkarken ve belki de o da aynı anda geri döndü. Oturma odasının eşiğinde çarpıştı bedenlerimiz. Yenilgiyle birbirimize tutunduk. Hep biliyorduk, bazen hiç kabul etmiyorduk.
Melike bulunana kadar, bizim birbirimizden başka kimsemiz yoktu.
Kollarımı boynuna sardım ve kolunu belime sardı. Dudaklarımız birleşti. Onu en son ne zaman öpmüştüm? Sanki seneler olmuştu ama Ecevit’e yeniden kavuşalı bile seneler olmamıştı. Boşluğa doğru savrulacağımızı o da biliyordu belki de o yüzden beni sıkıca tuttu. Ondan koparılmak istenen bir toprak parçası, topraktan koparılmak istenen köklü bir ağaç ya da o ağaçta daha olmamış bir meyve gibi. Hepsi sıkıca tutunuyor ve tutuluyordu. Tıpkı ben ve Ecevit gibi. Ağlıyordum, neye olduğunu artık ben de seçemiyordum. Artık o beni Akınlardan ayırıyordu da ben ayıramıyordum.
Dudaklarımız sıkı sıkıya kavramıştı birbirini. Bedenlerimiz birbirine yapışmıştı ve ikimiz de tuttuğumuz bölgelerden göğüskafesimize çekiyorduk birbirimizi. Tutkunun yanında ilk kez çaresizliği ağırladık bu kez. Bir kopuyor bir birleşiyorduk. Nefes nefese ayrıldık birbirimizden, Ecevit arka arkaya boynuma buseler kondurdu ben saçlarını okşuyorken. Benden ayrılırken parmak uçlarımız son kopan parçalarımız oldu. Ecevit gitti, benle Demlik kaldık bir bilinmezliğin içinde.
***
Bu evin kokusundan hiçbir şey eksilmedi, yalnızca ben koku duyumu kaybettim.
Ayaklarım geri geri gitti, yüreğim hiç sahiplenmediğimi sandığım ama bu eve gelirken, bu evden onlarca kat sahiplendiğimi fark ettiğim iki artı bir evin hasretini çekerken vardım çıktığım eve. Baba ocağı nasıl bir duyguydu kim bilir? Neden baba ocağı deniyordu mesela? Ocakta pişen yemek geldi aklıma. Aile demek bir noktada belki de kurulan sofra, yenilen yemek, ocakta kaynayan çorbaydı. Ondan dolayı belki de baba ocağı deniyordu. Zira bir anne ve babanın olduğu evde o çorba daima ocağın üzerinde kaynıyordu. Benim hiç baba ocağım olmadı. Şimdi bir düşmanın evine girer gibi, nefret ve öfke doluyum. Babamın sofrasına oturacağımı içim almıyor ve babamın ocağında hiç o çorba kaynamıyor.
Evin kapısını çalmadan, kapıdan eve haber gitmiş olacak ki kapı ben varmadan açıldı. Kapıyı açan kadın, bir an adını anımsayamadım, sık sık arkasına bakıyordu. Annemin ineceğini tahmin ediyordum. Kapıya vardım, hoş geldiniz dediğini duydum birilerinin. Halbuki kimse bana giderken, hoş gidiniz dememişti. Ayakkabılarımı çıkaracak oldum sonra buranın bir ev olmadığını anımsadım ve doğruldum. Tam o sırada annem merdivenlerden inmişti. Üzerine değiştirmiş, çoktan geceliklerini giymiş, saçlarını özensizce toplamıştı.
Annemin hasta olduğunu hatırladım. Unutmuş muydum? Unutmamıştım da, yürek yangınım hiç sönmüyordu. Beni görünce olduğu basamağa çakılı kaldı. Yeşil gözleri parıldadı, sulandı ve adımı fısıldadı. Kendisi için geldiğimi sandı. Geriye kalan merdivenleri bir çocuk gibi koşar adım indi, adım artık daha gür dökülüyordu dudakların. Tüm ev halkını müjdeliyordu adeta. Çocuklar gibi şendi kollarını bana sararken. Böyle zor hastalıkların insanları duygularında çocuklaştırdıklarını duymuştum bir kez. Daha kolay ağlar, daha kolay sevinirlerdi. Yalnızca ikisi de saman alevi gibi sönerdi hızla.
Bana sıkıca sarılırken, “Beni yalnız bırakmayacağını biliyordum,” dedi. Halbuki bana hiç gel dememiş ve benim gelmesi için olan teklifimi reddetmişti. Şimdi oldukça romantikti bu cümleyi kurarken. Yüzüm acıyla ezildi, annem de biliyor olabilir miydi? Anneme sarılamıyordum. Olamazdı değil mi? Annem benim nezdimde nedensiz bir kötü olmamıştı hiç. Çok kötülük yapmıştı ama ne babam ne de Bülent gibi saf bir kötü değildi, kötülükle doğduğunu hiç düşünmemiştim. Annem biliyor olamazdı değil mi? Ali Ecevit’in yüzüne bile bakamayan kadın, minik bir bebeğin kötülüğünü istemiş olamazdı. Babamın kirli oyunları için kullanmasına fırsat veremezdi. “Teşekkür ederim, Firuze…
Teşekkür ederim. Güzel kızım, sensiz yapamazdım. Sen ne güzel bir evlatsın. Firuze’m…”
Evin neresinden kimin çıkacağını bilmiyordum. Bülent orospusu çıkarsa ona saldıracağıma emindim ama babam çıkarsa nasıl sakin kalacağımı bilmiyordum. Kimseyi görmeden, içimde varlığıyla yokluğu bir olan inançla anneme sardım kollarımı. Hüngür hüngür ağlamak, kendimi yerden yere vurmak istedim. O kadar sıkıca sarıldık ki birbirimize, bu belki de son sarılışlarımızdı. Annemin öleceğini sandığımdan değil, kalbim apacıdı bu ihtimalle, yalnızca annemin de bu işin bir yerinde oluşuyla ondan kopma ihtimalimden.
Babamı adım seslerinden tanıdım. Kirpiklerim sırılsıklamdı ama henüz şiddetli bir ağlama eşiğinde değildim. Merdivenlerden inerken göz göze geldik. “Firuze?” dedi şaşkınca. Beni buraya dönmem için hiç tehdit etmemiş gibiydi. Çünkü beni tehdit ederken de gelmeyeceğime emindi. Annem telaşla gözyaşlarını sildi. Babamın yüzündeki şaşkınlık, kendini bir zafer gülümsemesine bıraktı. Yorgun görünüyordu, belki kötü bir anında ona bir zafer yaşatarak iyilik yapmıştım. Belki de ona hiç istemeden son iyiliğimi yaptım. “Demek döndün,” dedi o kibrinin gölgesine kalmış mutluluğunu gizlemeden. Derin bir nefes aldı ve annemle bana baktı. “Bu hayatta çok sevdiğim iki koku var,” dedi, bize sevgi dolu baktığını sanırken. Belki anneme sahiden öyle bakıyordu bilmiyordum. Bunun ayrımını yapamıyordum. “Çok uzun zaman olmuştu aynı anda solumayalı.”
İlk anneme yaklaştı. Annemin alnına bir buse kondurdu. “Bir zorlukla baş ediyordum.” Kötüyüm, yorgunum, canım sıkkın demedi. Narsist, alçak. “Çok iyi geldiniz bana,” derken bu kez beni öpmek istedi ama izin vermedim. Bir adım geri çekildim. Ona tümüyle nefretle yaklaşmak, bir durumdan şüphe edeceği şekilde davranmak değildi amacım. Ama bana sarılmasını ya da öpmesini de kaldıracak durumda değildim. Göz göze geldiğimiz an o ses kayıt cihazının tuşuna basıldı zihnimde. Yeniden sesini duymaya başladım o şimdi karşımda susarken. Seneler babamı hiç yaşlandırmamıştı. Fark ettim.
Babamla göz gözeyken, “Yemek yedin mi Firuze? Biz yemedik,” dedi annem. Bu gece evde sofra kurulmamış olacaktı. Akınlar kocaman bir evin içinde yuvasız, sofrasız ve bir tas çorbasız yaşıyorlardı. Baba ocağı değildi burası.
“Yemedim,” dedim anneme bakarken. Babam gözlerini kırpmadan beni izliyordu.
“Hemen, hallediyorum. Herkes yarım saat içinde sofrada olsun. Hatice, Sevinç! Mutfağa! Sofrayı kurun!” Annem her şeye rağmen bir koşuşturma peşine düştü. Belki de o da farkındaydı bu evdeki eksikliği. Var gücüyle çabalıyordu ama ne kadar çabalarsa çabalasın olmayacaktı. Annem bizden uzaklaşınca biraz babamla göz göze geldim. Yalnızca o genç sesini duyuyordum şimdi. Boğazıma kan doldu sanki. Kusacağımı hissettim. Babamı kendi kanımda boğsam için soğumazdı.
“Niye öyle bakıyorsun?” diye sordu. Her şeyin önüne geçebilirdim ama bakışlarıma ne yapabilirdim ki? Gözlerimi kaçırdığımda babam tüm heybetiyle önüme geçti. “Seni buraya zorla getirdiğim için mi?”
“Beni buraya sen getiremezdin, kendini kandırma.”
“O zaman aileni özledin,” dedi keyifle.
“Annemi özledim,” dedim titrek bir sesle. Annemin hastalığını öğrendiğinde bu cümlem onda yerli yerine oturacaktı ve hiçbir şüphesi olmayacaktı.
“Babanı?”
“Seni en son özlediğimde okuma yazma bilmiyordum.” Sonuncusu hangi andı bilmiyordum ama yedi
yaşından önce olduğu kesindi. Babam iç çekti. Eli yeniden bana doğru uzandığında bu kez engel olamadım. Saçlarıma dokundu.
“Sen benim için hep yedi yaşındaki küçük kızımsın,” dedi. “Bu evdeki herkes büyüdü ama sen hiç büyümedin.” Adeta, sevgisizliğimi ve nefretimi kamufle ediyordu. Beni yedi yaşında görmüyordu, onu sevdiğimi iddia ettiği yaşlardan vuruyordu.
“Bu küçük kelime oyunlarınla daha ne kadar zırvalayacaksın? Çek elini üzerimden.” Oldukça kaba şekilde elini ittim ve yanından geçip gittim. Bir böcek gibi ezeyim istedim onu.
“Evine hoş geldin kızım!” dedi arkamdan. “Eninde sonunda dönecektin. Umarım o ahırdan farksız
yerde biraz kafanı dinlemişsindir. Yuvana hoş geldin!”
“Bir yeri ahıra çeviren içindeki hayvanlardır baba. Çobanlık yaptığın oğlun nerede?”
Gerisini duymadım, dinlemedim. Yolunu unutmayı dilediğim odaya ilerledim. Unutmamıştım. Özlememiştim. Yemeğe inecek olsam da üzerime pijama takımı giydim. Bir duş almadım çünkü evden temiz gelmiştim. Annem odaya gelip üstümü görünce yemeğe inmeyeceğim diye çok korktu. Hayır inecektim. Odalara kapanacaksam bu eve neden gelmiştim? Öyle ya da böyle babama karşı olan tavırlarımı kontrol altına almayı başaracaktım.
“İnci de hiçbir şey bilmiyor,” dedi kapıdan çıkmadan hemen önce tedirgin bir sesle. “Bilsin istemiyorum, hayatı için kritik bir dönemde çok etkilenir. Olur mu Firuze?” Göreceğinden bile emin olmadığı günlerin önlemini alırken gözleri kızarmıştı. Başımı salladım. Her şeye rağmen, ben de öyle olsun isterdim. Şimdi kendi kızını böylesine hassas düşünen bir kadın, Leyla teyzenin kızına bir kötülük etmemiş, haberdarsa bir kötülüğe izin vermemişti değil mi? Kalbim hiç olması gereken seyirde atmıyordu.
Beraber indik sofraya. Dört kişiydik, beşinci servis yoktu. Bülent için öncesinde bana bir şey söylenmiş miydi hatırlayamadım. “Pire suratlı gelmeyecek mi?” diye sordum açıkça. Amacım huzur kaçırmak değildi, gelecekse bilmeli kendimi hazırlamalıydım.
“Bülent artık Amerika’da yaşıyor,” dedi annem. “Uzunca bir süre gelmeyecek.” Anneme baktım. Bu durumdan mutsuz değildi. Beni istediği gibi oğlunu istemiyordu yanında. Söylemek isterdim anneme, anne madem kötü gününde tercihin ben olacaktım, anne niye beni kötü günlerimde bu kadar yalnız bıraktın?
“Türkiye’de verdiği zararlar yetmedi, Amerika’daki insanlara da zarar versin diye mi gönderdin?” babama bakıyordum ama hissediyordum ki bu iş annemin altından çıkmıştı. Zira babam Bülent’i üç adım uzağına göndermezdi kolay kolay. Onu bir kuyruk gibi peşinde dolaştırmasının sebebi oğlu olması değildi ki, adını kirletecek tek bir işe bulaşmasına fırsat vermemekti. Nasıl olmuştu da anneme ikna olup, böylesine kritik bir döneminde böylesine uzağa göndermişti? Kontrol edemediği her şey babamı çılgına götürürdü.
“Kızım bu sofrada biraz olsun huzurla otursun istedim,” dedi. Onu bir gıdım daha az tanısam, ona inanabilirdim. Tüm samimiyetiyle gözlerime bakıyordu. “Annenin ısrarı olduğunu düşünüyorsun değil mi? Annen yalnızca onayladı, ben karar verdim.”
“Doğru söylüyor,” dedi annem. İkisinin arasında gidip geldi bakışlarım. Annemin neden bilmem
yalan söylemediğine inandım lakin yine de babamın bunu benim için yapacağına inanmadım.
“Sen kabul etsen de etmesen de, sana olan sevgimin ucu bucağı yok,” dedi, hemen ardından İnci’ye baktı. Sessizce oturuyordu, benim olduğum masada bir daha kolay kolay konuşamayacağını biliyordum. Elim istemsizce yumruk oldu masanın altında. “İki tane pırlanta gibi kızım var,” derken o sıktım kendimi. Neden bir başkasının evladını çocuktan, evlattan saymamıştı? Neden, Melike’yi bir çocuk çetesinin eline düşürmüştü? “İkinizi de çok seviyorum. Kavgalı mısınız? Bir baba için daha kötüsü olamaz.” Bir babaya neden en kötüsünü yaşatmıştı?
Kendi içimde sorduğum ama yanıt alamadığım her soruya oluk oluk kanıyordum. Gırtlağıma kadar dolduğumu hissettim, bir ağzımı açsam, kan kusacaktım. Konuşamadıkça, sesimi çıkaramadıkça gözlerim yaşardı öfkeden. O sıra tüm insanlar benim babamın söylediklerini içerlediğimi sandı. Ne yabancıydık birbirimize, nasıl içimdeki kötülüklerden ve yangınlardan habersizdik. Niye Tarhanlardan her şeyini almıştık? Neden onlara tek bir şey bile bırakmamıştık? Neden bana Akın olarak yaşayacak tek bir alan bile tanımamışlardı? Neden, Ecevit’le yaşayabilecek olduğum her ihtimali katletmişlerdi?
Konuşamadıkça titremeye de başladım. Bir elimde yumruk bir elimde bıçak vardı. Başımı tavana kaldırdım ve yaşlarım arka arkaya aktı. “Abla,” dediğini duydum İnci’nin. Hemen karşımdaydı. Kalktı ve bana yaklaştı, arkadan kollarını boynuma sardı. Karşılık veremediğim gibi itemedim de. Gücüm yoktu, bir kere açarsam dilimi ya da bedenimi babama saldıracaktım. Neden diyecektim. Neden, niye? Annem yaşlarını gizlemeye çalışıyordu. Ben çatlamak üzereyken onlar bu tavırlarımı barışa giden bir yol, ılıman bir tavır sanıyordu ama ben çatlayacaktım. Yemin ederim çatlayacaktım. Tüm bunlar yetmezmiş gibi babam da kalktı yerinden. Üçüncü bir kişi olarak yanımıza geldi.
“Benim güzel kızlarım. Bir adamın kızı olmasından daha güzel ne vardır ki? Ancak iki kızı olması,” dedi. Önce İnci’nin sonra benim saçlarıma buseler kondurdu. Daha şiddetli ağlıyor, dudaklarımdan iniltiler döküyordum şimdi. Hüseyin Tarhan’ın yalnızca bir kızı vardı. Şimdi sanki kapı eşiğinden bizi izliyordu, düşmanına bile gıptayla bakıyordu. Ona bir kızını yar etmeyen bir hayatı olmuştu. Ona oğlunu, eşini nasip etmeyen bir ömrü olmuştu. Ben güçlü ve vahşi bir babanın hayatta kalmayı başarmış ilk kızıyım. Böyle elde edilmiş bir hayatın hiçbir güzelliği yok. Kapının önünde Hüseyin amcayı gördüm. Onu son gördüğüm andaki gibiydi. Benimle göz göze gelince gülümsedi. Ben de ona gülümsemek istedim ama yapamadım.
Babamın eli bıçağı tutan elime gittiğinde irkildim, Hüseyin amcayı kaybettim. Sıkıca tuttuğumu farkındaydı. Onu zorla aldı benden. “Anneniz nasıl sulu göz bugün,” dedi her şeyden bihaberken. “Tamam itiraf ediyorum, daha da güzeli, Aylin Akın gibi bir karısı olması.” Bizden ayrılıp anneme doğru gitti. Annem de tıpkı benim gibi çatlayacaktı. Bir tek ben görüyordum. Belki bizim bu halimizi güzel bir anı olarak zihnine kazımaya çalışıyordu. Ne acıydı, oğulları hiç hapis yüzü görmemişti ama zihnine kazıdığı ve güzel bir anı sandığı anda kimse mutlu değildi.
İnci yanıma oturduğunda ben usulca kalktım. Göz göze geldiğimizde gözlerimin içine bakıyordu umutla. Ona bu kez kayıtsız kalmadım, gülümsemek için çabaladım, belki biraz da başardım ve uzattığı elini sıktım. Bir an önce bizden çok uzaklara gitsin ve ailesinin yok oluşunu görmesin istiyordum. Hüseyin amcanın yanından geçerken adımlarım yavaşladı ama durmadı. Keşke elinden tutup onu götürmeye gücüm yetseydi. Onları izlesin istemiyordum.
Odaya girer girmez yorganın altına sığındım. Yerimi yadırgadım hemen, dönüp durdum yatakta. Belki de yalan hiç yerimi yadırgamadım, döndürüp durduran içimde beni yiyip bitiren meraktı. Ecevit’i merak ediyordum. Gözlerimin yaşı kuruyunca elim telefona gitti ve saate baktım. Uyumuş olmasına hiç ihtimal vermedim. Nerede onu merak ettim, nasıl, ayakta mı? Neyle, nasıl baş ediyor? Onu en son ne zaman aramıştım bilmiyordum. Onu en son ateşe gönderirken aramıştım. Hatırladım, bana acı veren çoğu şeyi rahatça hatırladığım gibi. Elim titredi, kolyemi sıkıca tuttum biraz sürdü ama sonunda aradım. Belki açmayacaktı, belki benim cesaretim kırılacaktı o açmadan. En kötülerine meyilliyken Ecevit’in sesini duydum.
“Firuze,” dedi. Hemen arkasında bir ses daha duyuyordum. Ne çok uzaktan ne de çok yakından bir şarkı sesiydi galiba.
“Neredesin?” diye sordum merakla. Şarkı yanından geçip gittiği bir melodi değildi sanırım gelmeye devam ediyordu.
“Yoldayım, araba sürüyorum.”
Demek teypten geliyordu bu ses. “Nereye gidiyorsun?” diye sordum bu kez. Ecevit’in hiç kısa mesafelerde elinin radyoya gittiğini görmemiştim. Belki biraz takıntılı bir farkındalıktı ama öyle hissettim işte.
“Sen gittin mi?” diye sordu, sorumu apaçık geçiştirdi. Söylemeyecekti.
“Gittim,” dedim yalnızca. İkimiz de kelimelerimiz tükenmiş gibi sustuk. Sadece teypten gelen şarkının sesini duyuyordum şimdi. Bir teselli ararsın, bak o zaman resmime.
“İyi misin?” diye sorabildim. Cevap vermediği hiçbir soruda ısrar etmeyecektim. Zaten sadece bana iyiyim diyecek kadar iyi olup olmadığını merak ediyordum. Daha ötesinde bir beklentim yoktu.
“Olacağım,” dedi. Yine sustuk. Koyup da bir başıma, bırakıp gittin beni.
İkimiz de aynı anda konuştuk.
“Ben seni tutmayayım.”
“Firuze iyi ki aradın.”
Arkadan gelen yolun sesi kesildi, artık yalnızca müziği ve konuşursa Ecevit’i duyuyordum. Arabayı durdurduğunu hissettim. Cem Karaca’ydı sesin sahibi artık biliyordum. “İyi ki aradın Firuze,” dedi son noktasından bana seslenirken. Yüreği nefes nefeseydi sanki. “İyi ki aradın.” Sesi titriyordu, gözleri karşımda değildi ama şimdi gecenin içinde iki küçük yıldız gibi parlıyordu biliyordum.
“Yanındayım, yalnız hissetme kendini tamam mı? Gel dersen gelirim.”
“Gelme ama kapatma da.” Ne istiyorsa onu yaptım, zaten başka seçeneğim de yoktu. “Demlik’in yemeğini suyunu farklı yerlere birden fazla koydum. Doğalgazı da açık bıraktım üşümesin diye,” Bunları ona niye anlatıyordum, bilmiyordum. “Yarın akşam gitmeye çalışacağım. Ama olur da gidemezsem diye anahtar paspasın altında.” Anlamsız geliyordu bu söylediklerim bana. Sırası mıydı? Neyle cebelleşiyorduk görmüyor muydum? Bir kat aşağıda yatan adam kardeşini de ondan almıştı, ben neyden bahsediyordum? Nasıl kapatacaktım ya da ne diyecektim?
“Devam et konuşmaya,” dedi ama o. “Anlat devam et. Ne anlatacaksan anlat. Arabayı çalıştıracağım birazdan, yola devam etmem lazım. Anlat o zamana kadar.”
Öyle mühim meselelerden bahsetmemi istemediğini hissettim. Ne söyleyecektim? Telaş yaptım, çok az vaktim vardı. “Radyoda çalan hangi şarkı?”
Ecevit sustu ve belki de ilk kez kulak kesildi şarkıya. “Cem Karaca,” dedi. Sonra biraz daha dinledi. Benden sana son kalan, bir küçük resim şimdi. Cevap veremez ama ağlar yalnızlığına.
“Resimdeki Gözyaşları,” dedi sonra. Ellerimi ona uzatmak, yüzüne şefkatle dokunmak istedim.
“Anlamıyorum.”
“Neyi?”
“Şarkıyı,” dedi. Zihnini canhıraş içindeki durumdan uzaklaştırmaya çalışıyordu.
“Sevgilisine yazmış,” dedim kolayca. Biraz konuşacak malzemem oldu. “Ayrılmışlar, sadece resmi
kalmış sevgilisine.”
Sen yalnız değilsin, biliyorum nerdesin. Bu üzerdi beni, yaşasaydım ve görseydim.
Bu sözler cümlelerimi böldü. “Yaşasaydım ve görseydim diyor.” Kulak kesildim, tekrar o kısım gelsin diye bekledim. Yaşasaydın ve görseydin demiyor muydu? Öyle diyorsa sevgilisi ölmüş demekti. Ama hayır yaşasaydım ve görseydim diyordu.
“Kendisi ölmüş,” diyebildim ancak.
“O zaman nasıl yazmış şarkıyı?”
“Ölmüş tarafından ağzından yazmayı tercih etmiş demek ki.” Herhalde eli fırça tutan bir Firuze olsam, kalkar ve bu bakış açısından sabaha kadar çizer dururdum. Ne içimde bir yeri alevlendirdi ne de bana tutundu bu istek. Geçmiş halimi yad ettim ve bitti. Ecevit cevap vermedi, şarkı da sonlandı. Belki bir daha hiç bu şarkıyı dinlemeyecektik ama bu anı sanki hiç unutmayacaktım. Ecevit’i bir uykuya daldırdım sanki, birkaç dakikalık kısa bir uykuydu bu. Başka şarkı çalmadı çünkü teybi kapattı.
“Firuze,” dedi, uykudan uyanmış gibi. “Kapatmam lazım.”
“Tamam…”
“Teşekkür ederim Firuze.”
Elimi uzatıp yüzünü şefkatle okşayabilmiştim galiba. “Kendine dikkat et.”
“Allah’a emanet ol.”
Sen de Ecevit. Sen de Allah’a emanet ol.
***
İlahi bakış açısı
Ali Ecevit radyodan çalan son şarkıyı Firuze’yle dinlemiş sonra yolculuğu sessizliğe bırakmıştı. Kuş uçmaz kervan geçmez yollardan geçiyor. Telefon bir çekiyor bir çekmiyordu. O çektiği nadir anlardan birinde ekran aydınlandı üzerinde yazan isme baktı. Telefonun ucunda bıraktığı kadının uyuyamadığını, belki ağladığını, kabus gördüğünü biliyordu. Başta o sandı ama Avukat Celal Yıldız ismini görünce arabanın hızını azalttı ve aramayı yanıtladı.
“Efendim Celal amca?” dedi. Hayatının son döneminde en çok ahbaplık ettiği adamdı.
“Evlat, ne yaptın?” diye sordu sıkıntılı ses. En son iki saat önce konuşmuşlardı. Ecevit’in Bartın’a giden yolun sonuna yaklaştığını tahmin edebiliyordu.
“Yoldayım hâlâ, gidiyorum.”
Utana sıkıla, “Daha iyi misin?” diye sordu. İnsan Ecevit’e iyi misin diye sormaya utanıyordu.
“Daha kötü günlerim olmuştu,” dedi Ecevit. Firuze’yle konuşur gibi ileriye doğru değil geriye doğru konuştu. Buna da şükür demek gelmedi içinden. Şükredecek neyi kalmıştı?
“Ne yapacağın netleşti mi?”
Ecevit camı araladı, telefonu omzuyla kulağı arasına sıkıştırırken direksiyonu bırakıp bir sigara yaktı.
“Gidince netleşecek.”
Aralarına kısacık bir sessizlik girdi sonra Ecevit’in yüreğini titretecek bir söz işitildi. “Az kaldı oğlum,” dedi Celal Bey. “Metanetini koru, az kaldı.”
Herhalde bu dünya üzerinde ona oğlum denildiğinde zoruna gitmeyen ikinci kişiydi; Ecevit’i on yaşında bir mahkeme salonundayken de canhıraş savunan, otuz yaşında da arkasında duran bu adam. Üstelik bu adam babasını da tanıyordu, ona da yardımı dokunmuştu. Şimdi gecenin çıkmazında böyle geçmişten gelen biri ona seslenince yüreği çağladı Ecevit’in.
“Allah senden bin kere razı olsun,” dedi canı gönülden. Yüreğinden bir parça verebilse verecekti bu adama gocunmadan. Bu adam var ya bu adam, dünyada insanlığın bitmediğine dair Ecevit’e son bir umut uzatıyordu.
“Allah senden razı olsun Ecevit,” diye karşılık aldı. “Allah senden razı olsun. Ne yaptım, ne
yapabildim senin için?”
Daha ne yapacaktı? “Sen olmasan ben çıkış yolu bulamazdım.” Çıkardı belki eninde sonunda, elinde kanla, yüzünde kötülükle, kalbinde kirle çıkardı ama geriye Ecevit’ten yana bir şey kalmazdı. İyi ki, iyi ki o gece gitmişti kapısına.
Haftalar önce…
(Ali Ecevit’in 36. Bölümde cezaevinden çıktığın günün akşamı.)
Ali Ecevit iki haber dinlemek, çıktığı uzun yolda beyninde çın çın öten sesi bir nebze olsun bastırmak için açtığı radyoda yüreğini dağlayan bir parçaya denk gelmiş, radyonun sesini arabasının hızı gibi arttırmıştı. Üzerine giydiği beyaz gömleğin üstten iki düğmesi hiç iliklenmemiş, kolları kıvrılmıştı. Allah biliyor ya bu gömleği kendi için değil, bu yolun sonunda ona açılacak kapı için giymiş, yüzüne gözüne çeki düzen vermişti. Huylu huyundan mı vazgeçmiyordu? Halbuki günlerdir ne gömleğinin ütüsünü ne düğmesinin iliğini düşünecek kadar Hüseyin Tarhan’ın evladıydı.
Toprak beni de basacak bağrına, sözünde iç geçiriyordu. İnsanın bağrı, ömrü boyunca birkaç surete bürünürdü. Annenin bağrı olurdu, babanın bağrı, sevgilinin bağrı… İnsan olan da zaten ancak bunlara muhtaç olur, bunları arar, bunlarla evine varırdı. Allah insanı toprağın bağrına iç çekecek kadar çaresizlikle sınamasaydı. Sınadı mı vah o insanın halineydi. Vah ki ne vah… Vah, vah… Ali Ecevit iç çekti.
Ankara’dan Bolu’ya uzanan bir yolun ortasını çok vakit geçmişti. Ne yâr, ne mal, ne vatan, ne ana, ne baba vermişlerdi Ali Ecevit’e. O yüzden olacak, yalnızlığına, kimsesizliğine, çaresizliğine sessiz sedasız birkaç gözyaşı döktü fark etmeden. Hava kararmıştı. Dört duvar arasından çıkalı on saat kadar olmuştu. Evde göz ucuyla baktığı bir kuğulu anahtar, bir de defalarca kez okuduğu bir test sonucu vardı. Bir yudum uyumamış, bir lokma ekmek yememişti. Yarın o Bülent piçini babasından alacaktı. Dışarıdan bir çift göz Ecevit kazanıyor sanırdı, önde, ipler elinde, düşmanlarının ensesinde boza pişiriyor diye görürlerdi. Buna o düşmanlar bile artık inanıyorlardı lakin o iş öyle değildi.
Ne yâri, ne malı, ne anası, ne babası ne de kardeşi vardı. Ali Ecevit’e kazanıyor demek, Ali Ecevit için bile körkütük bir ahmaklık, körlük ve akılsızlıktı.
Arabasının camını sonuna kadar körükledi. Kalbi çok hızlı atıyordu. Bu halde araba kullanması çok akıl işi değilken bir de uzun yola çıkmıştı. Bir çıkış yolu mu arıyordu, hiçliğe mi gidiyordu kendisi bile seçemiyordu. O halde araba kullanmanın bedelini soldan gelen bir tırın altında kalmaktan kıl payı kurtularak ödedi. Tırın kuvvetli korna sesi ıssız yolun sessizliğini yardı, dört taraftan yaktığı fenerler Ali Ecevit’in yüzünü aydınlattı ve tır şoförünün yüzündeki dehşetin birazı bile Ali Ecevit’e uğramadı. Ne hızını azalttı ne de dönüp bir kez olsun arkasına baktı. Yanında oturan aklını kaçırdığını sanırdı. Tırla olası bir kazada can verecek olan Ali Ecevit’ti. Yaşamasına ihtimal yoktu yine de tır şoförü kadar dehşete düşmedi. Kalbi bile iki kere fazla atmadı, yüzünde korkunç bir ifadesizlikle yola devam etti. Zaten ona saniyeler önce bir tercih yaptırsalar, ötesini berisini düşünmeden, tırın altında kalmayı tercih ederdi. Olmadı, neyse ki ya da maalesef ki olmadı.
Dirseğini kapıya yasladı bir sigara daha yaktı. Kötülerinsin sen dünya, iyileri öldüren dünya. Ecevit demek bu dünyanın ne iyisi ne de kötüsüydü. Ne bu dünya onundu ne de ölüyordu. Demek Ali Ecevit ne siyah ne beyaz olmayı başarmıştı. Demek ne rüzgarla devrilmiş ne meyve vermişti. Kurumuş, toprağı verimsizleştirmiş ama ölmemiş ama meyve de vermemiş bir bir ottu belki de.
Bir sigara yandı bir diğer sigara söndü. Bolu’daki adrese bir saat sonra vardı. Ne tuhaf ki bir saat önce ölecekti. Ne tuhaftı, şimdi sorulsa o tırın altında ölmeyi seçmezdi ama bir saat bir dakika önce sorulsa ölmeyi seçecekti. Ömür denen nimet, böyle incecik bir ipin üzerinde miydi? Yoksa bu dünyanın ne iyisi ne de kötüsü olabilmiş bir avuç insan için nimet değil de illet miydi? İnce bir ip ne açlık ne tokluk ne savaş ne de barış mıydı?
Geldiği kapı önünde dakikalarca dikildi. İki yıl önce, hapisten çıktığında, haftası dolmadan atlayıp geldiği bir otobüsle, zorlukla bulmuştu bu kapıyı. Daha ehliyeti yoktu, on altı yılını hapiste geçirişinin her bir hali bedeninden, bakışlarından, davranışlarından belli oluyordu. İki yılda ne çok şey değişmiş gibi duruyordu. Ecevit ehliyetini almıştı, Allah var iyi bir sürücüydü. Eli yüzü düzelmiş, güneş ışığı yaşının yirmi sekiz olduğunu bedenine hatırlatmış, içtiği su, yattığı yatak, yediği yemek ona hiç bilmese de çok iyi gelmişti. Neticede iki yıl önce yürürken daha çabuk yorulan, hapiste alıştığı saatler dışında yemek yiyince rahatsızlanan, biraz gecikince açlıktan eli ayağı titreyen, hazırladığı yemeği tek tabağa almayı alışkanlık haline getirmiş bir adamdı. Mayasında olacak, şimdi bakan kim bu delikanlı, hiç olmadı kim bu beyefendi diyordu.
Ali Ecevit bile unutabilirdi kimin evladı olduğunu da kan unutmuyordu işte, kaç yazardı? Annesinin babasına âşık olduğu o heybetinden halliceydi. Olsun buna da şükürdü. Ali Ecevit, on sekizinde yiyeceği o yağız delikanlı lokmasını yirmi sekizinde yemişti. Şükür tabi, ya hiç yemeseydi?
Bu değişimi, eski Avukat Celal Yıldız da fark etti. Bir an evinin penceresinden tanıyamadı kapısında dikilen uzun boylu adamı. Sonra göz göze düştüler, küçük gözlerinden tanıdı. Müstakil bahçeli evinin kapısına yürüdü, Ali Ecevit daha bahçe kapısından geçmemişti. Kapının açılışını izledi ve iki sene önceye göre daha bir yaşlanmış adamı gördü. Kırklı yaşlarında babasından da büyük bir adamdı bu cübbeli amca. Şimdi cübbesi yoktu, babasından artık daha da büyüktü, saçları seyrekleşmiş, tek siyah teli kalmamış, gülümseyince yüzünün her köşesinde kaz ayaklarından hallice kırışıklıklar belirginleşiyordu. Ali Ecevit; kırçıl sakallarına, ardından parıldayan gözlerine baktı.
Gariptir bu cübbeli amcanın gözleri on altı yıl önce de, iki sene evvel de, şimdi de güvenle dolduruyordu Ecevit’in içini. Ecevit kırk yıllık dostunu görmüş gibi, bu haline rağmen gülümsedi. “Selamın aleyküm,” dedi ve elini hafifçe kaldırdı, işaret ve ortaparmağını şakağına dayadı, selam yolladı. Celal Yıldız selamı aynı usulle karşıladı, “Ve aleykümselam, hoş geldin, sefa getirdin. Buyur,” dedi eliyle içeriyi gösterirken.
Ecevit ne hoş gelmişti ne de sefa getirmişti ama sesini çıkarmadı. Elindeki sigarayı yere attı, söndürüp bahçeden geçti. Celal Yıldız’ın elini öptü, adam engel olamayınca tam doğrulacağı vakit babacan bir tavırla Ecevit’in saçlarından öptü ve önüne bir çift terlik uzattı. “Müsait mi?” diye sordu Ecevit ayakkabılarını çıkarmadan. Gecenin bu vakti hangi aile evi müsait olurdu ki? Elbette noksandı bu konuda, akıl edemiyordu. Kapı önündeki çardakta konuşmaya da razıydı.
“Müsait müsait,” dedi avukat.
“Yenge?” diye sordu Ecevit son kez. Adamın gözlerine beklemediği bu soruyla hızlı bir keder çöktü.
“Vefat etti geçen yıl,” dedi sonra. Ecevit olduğu yerde kalıverdi. Adamın yaşlı gözlerindeki kederi gördü, ne diyeceğini bilemedi. O da oturup üzülmedi ancak karşısındaki adamın kahrını paylaşmak istedi. Elini omzuna bastırdı “Başın sağ olsun,” diyebildi yalnızca. Öyle pek teselli etmeyi de bilmezdi. Kendisine uzatılan terlikleri giydi ve evin ışığı tek açık olan odasına doğru yürüdü.
“Dostlar sağ olsun,” dediğini duydu. “Dostlar sağ olsun evlat.”
Ecevit bugün ikinci kez bir kadın tarafından terk edilmiş eve girdiğinden olacak kapı eşiğinde duraksadı ve geniş salona baktı. Koltuğun kayışından, evin kokusundan, tül perdenin çekilişinden ama güneşliğin sabit duruşundan, masanın üzerindeki dantelin şeklinden… Ne bu hissi kalbine çöktürmüştü, anlamaya çalıştı. Sanki masaya bir kuğulu anahtar bırakılmış gibiydi. Annesi ölünce altı ay annesinin geride bıraktığı evde yaşayabilmişti, o ev de böyleydi. Babasına rağmen ve babası için de. Ne garip. Bir kadınla yaşamak ne garipti. Kısa bir an aklı yeniden saatler öncesinde bitti sonra döndü oradan, önüne baktı. Önü karanlıktı. Hiç ışık göremedi.
“Geç şöyle geç, dikilme ayakta.” Kahverengi süngerli eski model koltukları işaret etti Ali Ecevit’in neyle boğuştuğunu görmeden. Ecevit geçip oturduğunda dakikalar içinde önlerine küçük bir masa kurdu. Küçük bir balıkçı teknesinde gece vakti kurulan rızkı çok ama çeşidi az bir sofraya benzedi. İki çay, biraz karışık çerez, birkaç çeşit bisküvi ve kış meyvelerinden oluşan bir tabak bıraktı. Bir küllük orta yerine aldı, sigarasını da yerleştirdi.
Ecevit yalnızca çaya uzandı, bir tane de sigara yaktı. Bisküvileri izledi bir süre. “Hangi dağda kurt öldü de iki yıl sonra geldin yine bu kapıya?” diye sordu Celal Yıldız. Sesinde safi bir merak vardı. Öyle sitem eder gibi değildi, zaten öyle siteme varan bir ahbaplıkları da yoktu.
“İki yıl önce hapisten çıkınca gelmiştim,” dedi Ecevit adamın gözlerin içine bakarak. Sigara dumanı, uzun ince bir halde süzülüyordu dudaklarından, saçlarına dokunuyordu. Celal Bey, Ecevit’in saçlarına baktı. Çok dikkatli bakınca seçilen beyazları vardı. O beyazları saymaya girişmeden yeniden delikanlının yüzüne odaklandı.
“Ya şimdi?” diye sordu, kabul biraz da tedirginlikle.
Ecevit sigarasını dudaklarının arasına yerleştirdi, bir nefes aldı, sigarayla olan temasını bitirmeden dumanı burnundan üfledi ve ikinci kez ciğerlerini doldurdu. Yutkundu, dudaklarını aralamadan omuzlarını sarsa sarsa biraz öksürdü. Sigarayı kıtlıktan çıkmış gibi, yokluk içinde içiyordu. Başı döndü ve o illet cümleyi kurdu. “Yine hapisten çıkınca geldim.”
İki adam arasına bir dağ devrildi adeta. İkisi de gözlerini acıyla kıstı, Ecevit tüttürmeye hiç es vermeden devam etti, adamın dudakları arasına sıkıştırdığı meretin ucunu da harladı.
“Anlat çocuk,” diyebildi adam tutuk bir sesle. Yüzünden kan çekildi, nefesi kesildi. Kabul başta, o gelmediği iki yılı da cezaevinde geçirdiğini sandı. “Anlat, durma. Anlat.”
Ali Ecevit söze elindeki sigarayı bitirip ikincisine geçince başlayabildi. Ne var ne yok eteğinde, ayıklamadan döktü ortaya. Çayı bitti, tazeleyen olmadı, sigaradan da bol bir şey yoktu şimdi.
“Alçaklar,” diye sayıklıyordu Celal Bey. “Hainler, şerefsizler. Allah da almadı canlarını! Geberesiceler! Ölüm az bunlara, ah Ecevit. Ah Ecevit.” Yükseliyor, düşüyor, bir sigara yakıyor, sonunu görmeden söndürüyor, kalkıyor, oturuyordu. Ecevit’in tüm durgunluğuna karşın hop oturuyor, hop kalkıyordu. Genç adamın gözlerine baktıkça ağlayacak kadar biçare düşüyor, boşluğa bakınca küfürler beddualar sıralıyordu. İsyan ediyor, bağırıyor, söyleniyordu. Ali Ecevit yalnızca dinliyordu.
Sonra kısa bir sessizlik yakalayınca, Celal Bey bu kötülük karşısında yorgun düşünce, “Çay dökmeme izin var mı?” diye sordu. Yaşlı adam yalnızca başını sallayabildi, sesi soluğu çıkmıyordu. Ecevit mutfağın yerini bulurken pek zorlanmadı. Bir katran karası, bir de kıvamında iki çay koydu. Çıktığı odaya geri döndü. Elinde bardağıyla geriye yaslandı. Belinde dik durmasını engelleyen bir ağrı vardı. Öyle uzun bir sessizlik girdi ki aralarına, Ecevit konuşacak kuvveti kendinde bulana kadar çok vakit geçti. Sonra iki söz etmeye bile mecali kalmadığını, çekinmeden, hiçbir kalıbın arkasına sığınmadan, bir insan gibi en çok belli etti.
“Dayanacak gücüm kalmadı Celal amca,” dedi, şimdi kan kusacaktı kimseler de kızılcık şerbeti içtiğine inanmayacaktı. “Benim bu düzene, bu düzensizliğe, bu hainliğe, kötülüğe dayanacak kuvvetim kalmadı. On altı yılda tek bir şeyi bile değişmemiş, çivisi kalmamış insanlığın,” dedi, yumruk yaptığını elini koltuk kenarına vurmaya başladı. Ya bu dünyayı yakacaktı ya da ölüp gidecekti. Ne bu dünyayı yakacak gücü vardı ne de ölmeye yakındı. “İnsanlar satmış. Her şeyini satmış Celal amca. İnsanlığını satmış, şerefini, namusunu, ailesini, vatanını, devletini satmış. Ben bu insansızların içinde yaşayamıyorum, beni yaşatmazlar.”
İnsansız kalmış bir insanlığın içinde adeta çırpınıyordu. Ecevit görüyordu, bir ekmek alırken de, hapse düşerken de, polis kelepçe takarken de, görevli bir tas çorba koyarken de, savcı sorgusunu yaparken de… Ecevit insansız kalmış insanlığı görüyordu. İhaneti görüyordu, atası kimdi neciydi seçemiyordu bu ihanetin. Herkes soyunu sopunu unutuyor ihaneti unutmuyordu.
“Benim babamı da yaşatmadılar, beni de yaşatmayacaklar. Benim babam da yaşamadı, ben de yaşamam bu kansızların arasında.” Kirpikleri ıslanıyordu Ali Ecevit’in ama yaşlarını düşürmeden elinin tersiyle siliyordu. Sancısı varmış gibi çırpınıyordu. Zorlukla nefes alıyordu, zorlukla konuşuyordu. Aldığı kararların onun bedenindeki tesiriydi bunlar. Namussuzlarla namusuyla baş edemeyişinin, kansızların hakkından kansız olmadan gelemeyecek olmanın karşılığıydı. Bir yılan gibi deri değiştiriyor, o deriyi değiştirirken güvenli bir limanda sancı çekiyordu. Namussuza namuslu olmak nasıl zor gelirse, namusluya da namussuz olmak elbet zor geliyordu. “Bir şey söyle,” dedi tir tir titrerken. Ateşi yüksekti. Vücut nankördü, on altı yılı iki yılda silmiş olacak ki Ecevit’in kanına mikrop bulaşmıştı geçen birkaç günde. “Bir şey söyle sen nasıl yaşadın namusunu kaybetmeden?”
Celal Bey öylece kıvranan genci izliyordu. Teselli etmeye kalkışmıyordu. O ilk öfkesini de atmıştı, zaten öfkelenmesi gereken o değildi, sıra ona gelmemeliydi.
“Bir sigara yakıver bana,” dedi Ecevit zorlukla. Kalbindeki sancıyı geçireceğinden değil ama öyle karanlıktaydı ki bir sigaranın ucundan harlanan ateş parçasından medet umuyordu. Yaşlı ve titrek bir çift el sigara yakıp Ecevit’e uzattı.
“Beni barındırmadılar, ben de çıktım aralarından, kendi kendime yaşayıp gittim,” dedi sigarayla meşgul olurken. Bu söz Ecevit’e yol gösteremezdi.
“Alacağın var mıydı?”
“Yoktu,” dedi adam. “Bir onurum, bir de şerefim vardı. Onlar da alacak değildi, korumamın vazife olduğu meselelerdi. Ben de korudum.”
“Benim alacağım var Celal amca,” dedi. Siktir olup gidemiyordu Ecevit. Kalmalı, bu insansız kalmış insanlığın içinde savaşmalıydı. İşle, kitapla, dişle, tırnakla da olmuyordu bu savaş üstelik. Ne yapacaktı Ali gibiler? Pes mi edecekti? “Benim alacağım var, bir de değil, iki de değil. Benim alacağım çok,” diye sayıklamaya başladı. Acısının önüne hırsı geçti. Dişlerini sıkmaya başladı. Güvenli limanından yelken çekti, günlerdir bedeninden geçen o hırsa kapıldı yine. Kansız gibi hissetti kendini. Soyadını unuttu, şimdi dakikalar önceye dönse beni de yaşatmazlar demezdi.
“Ha şunu bileydin,” dedi Celal Bey. Şimdi bu adama destek çıkmaktan başka, bu zehirli gücüne güç katmaktan başka aklına gelen daha esaslı bir yol yoktu. “Bir söz var Ecevit, başkaları hile yaparken sen adil kalma diye. Senin gibilere yazılmış olacak. Başkaları hile yaparken sen adil kalarak alamazsın alacağını. İnsanlık ölmedi bile Ecevit. On altı yıldır kötürüm kalmış eline düşenin peşinden sürükleniyor. İnsanlığın canını okumuş insan, adil olana mı acır?”
Ecevit hızla başını salladı. Babasının kaldığı o son ev geldi gözünün önüne. Hadi o katildi, hadi o vatan hainiydi, o alçaktı, kalleşti. Babası yine suçlu değildi, bu insanlar niye bunu layık görmüşlerdi babasına? Hadi o katildi, hadi o vatan hainiydi, o alçaktı, kalleşti. İnsanlar niçin kardeşini aramamışlardı? Ah insansız kalmış insanlık, Allah korkusu kalmamış, ırz düşmanı insanlık…
“Bitti,” dedi dişlerini ayırmadan. Ağzının içinde kan tadı vardı. “Bitti. Kaç kişi ölmesi gerekiyorsa ölecek. Kan mı akacak? Bu kez de onlardan akacak. Suçsuzlar da mı zarar görecek, onlardan yana olana suçsuz demem ben. Bitti, gözümü kırparsam babamın mezarı yerinden oynasın,” İşte içindeki o kor, Ecevit’e böyle sözler söyletiyordu. Ciğerini sökseler dört yanı islenmiş olacaktı sanki. Titreye titreye söylüyordu bunları. Midesi bulanıyor, acıyla kıvranıyordu. Celal Bey kalktı, bir bardak su getirdi Ecevit’e. İçmez sanılmasın, yudum yudum içti. Gücü kalsaydı, Allah razı olsun diyecekti. Diyemedi. Bedenine biraz zaman tanıdı.
Ecevit’in titremesi geçince, “Bülent puştunu aldıktan sonra ne var aklında?” diye soruldu.
“Sen hukuk adamısın, söylemem,” dedi Ecevit hevesten uzak bir gülümsemeyle.
Celal Bey bir şey demedi. Ne yapsa da söylemeyeceğini biliyordu, kaldı ki sahiden bilmemesi daha iyiydi. Ecevit’e hiçbir kötülük karşısında mümkünatı yoktu ki engel olsaydı. “Ne var ilerisi için aklında?”
“Seçime kadar vaktim var,” dedi Ecevit gözlerini dakikalar sonra ilk kez aralarken. Şimdi daha sakin, daha metanetliydi. Bir kriz geçirmişti ve sonuna varmıştı. Kendi sigarasını kendisi yaktı. Bir ressam Ecevit’i çizse dört yanına ölü izmaritler eklerdi. Öyle haşır neşirdi bu zehirle. “Seçime kadar kardeşimi bulamazsam seçim gecesi Bülent’i sandık sonucunu bile beklemeden geberteceğim. Kesin olan iki şey var, bu ihtimalde seçim gecesi Bülent, seçimden sonra ben öleceğim. Ben oğlunu, o beni yaşatmayacak.”
Bir ihtimalin kesin sonuçlarıydı bunlar. Atilla Akın, yargıda kendisine açılmayacak son kapıdan da emin olunca elbette Ali Ecevit’i yaşatmayacaktı. Ecevit bunu çok iyi biliyordu.
“Erken seçim kapıda. Kazanacak.”
“Biliyorum,” dedi Ecevit acıyla. Elbette seçimin vaktinde yapılmayacağını farkındaydı, elbette Atilla’nın kazanacağını da farkındaydı. Öyle hileyle hurdayla da değil, bizzat alçaklıkla yürüttüğü sürecin adil sonucu bu olacaktı. Süreç haksızsa sonuç adaletli olur muydu? O nasıl işti? Lakin kimse, Atilla’nın sürecinden bahsetmeyecekti. Rakipleri bile unutacaktı. “En kötü ihtimalde bile benim canımdan önce o alçak canından olacak. Kendi ellerimle öldüreceğim onu, o vakte kadar da bir kuru ekmek bir yudum suyla yaşatacağım. Kendi pisliğinin içinde yatıp kalkacak.” Melike’ye kavuşamadan ölüp gitme ihtimali de vardı kaderinde. Bu nasıl zoruna gidiyordu, buna nasıl kederleniyordu gecelerce anlatılamazdı. Biliyordu artık davasını teslim edeceğini bir Firuze’si de yoktu. Acıyla kıstı gözlerini. Firuze’si de yoktu.
“Elinde avucunda ne var?” Merakla sorulacak sorular değildi bunlar, ne kadar ileri gidilmişti kim bilir. Hangi ülkesine yürekten bağlı insanın içi dayanacaktı buna?
“Devleti satmışlar, vatanı satmışlar,” dedi Ecevit öfkeyle. “Orospu tohumları, servetlerine servet katmışlar, koltuklarını çiviyle kazımak için gırtlaklarına kadar pisliğe batmışlar. Darağacı. Her birinin sonu darağacı. Bir ortaya çıksa meydanda sallamak haktır bunları.”
Bu hıyanet Ali Ecevit’in elinde bir koz gibi parlamıyordu. Zoruna gidiyordu. Onu vatan haini olarak damgalayan hainlerdi şu cennet ülkenin başında olan. Ali Ecevit’e mi cennetti? Değildi elbet ama cehenneme giden de cennetin varlığını mı inkâr edecekti? Ecevit nasıl sevinseydi, nasıl mutlu olsaydı
elinde koz diye biriktirdiklerine?
“Ama çıkarıp da veremiyorsun,” dedi sıkıntıyla Celal Bey.
Ecevit’in eli havalandı ve işaretparmağını kaldırdı. “Tek yanlış zamanıma bakar elimde avucumda olan her şeyden olmam. Ne Melike’yi buldururlar ne beni yaşatırlar. Kendilerini de paşalar gibi kurtarır, seyr-ü sefa içinde yaşamaya devam ederler,” dedi. Kendinden emindi, bunlar su götürmez gerçeklerdi. Celal Bey her duyduğu sözde başını sallıyordu. Derin azaplı düşünceler içinde yine de pür dikkat Ecevit’i dinliyordu. Çıkış arıyordu. Mesleğini uzun senelerdir yapmıyor olsa da hukuk adamıydı. Yol yordam bilirdi. Ecevit’in buraya, yol yordam bulsun diye geldiğini de biliyordu zaten.
“Yok ki biri kapısına gideyim,” dedi Ecevit kahırla. Kardeşini bulduktan sonra belki de vurup kapıyı gitmeliydi. Niye bu ihtimal ona bir noktada azap veriyordu? Başkasına cennetti, Ecevit cehennemdeydi. Niye hâlâ gayretle cennetin istikbalinden vazgeçmiyordu? Gönül koymuyordu? Onu altına sığdırmayan bayrağa neden sırt çevirmiyordu? Neden dönüp gitmek bu kadar zor geliyordu? Para bulurdu. Cengiz’den ona kalan paradan çok ne vardı? Alır giderdi kardeşini, çok uzaklarda yaşardı. Ama bildikleri? Bildiklerini nasıl bırakacaktı? Atadan toprakla haşır neşir bir adam nasıl toprağına sırt çevirecekti?
“Yok ki bir savcı bir hâkim. Adam yerine bile koymazlar beni. Bilmez miyim ben? Kim var ki Atilla’ya çalışmayacak, kendini satmayacak? Her şey ellerinde. Adalet tekeli olmuş bunların.” Belki haksızlık yapıyordu, hatta muhakkak haksızlık yapıyordu. Elbet şerefiyle namusuyla işini yapan adamlar vardı bu ülkede. Lakin Ecevit onları bulacak imkânda değildi, gördüğü kötüleri tek gerçek kabul ediyordu. Hem bu davayı sahiplenecek kadar onurlu olanı da rahat bırakırlar mıydı?
Anlattıkça, konuştukça bir çıkmazda olduğunu bir kez daha hatırladı. Hadi Melike’yi bulacaktı, bunların ipini nasıl çekecekti? Melike’yi bulmadan göze alabildiği ne vardı? Hadi Melike’yi bulmuş olsaydı, o vakit, bu vatanın geleceği için, onlara bırakmamak için bu ülkeyi kendi canını gözden çıkarıp şansını deneseydi, hiç olmadı adlarını kirletseydi. Lakin Melike’yi bulmadan elindeki bu kirli kozları nasıl gözden çıkarırdı? Nasıl tez canlı davranırdı? Önce kardeşiydi, her şeyden önce, herkesten önce kardeşiydi. Ona sahip çıkmayan cennetten önce de kardeşiydi.
Oluşan ve dakikalara yayılan sessizlik Ecevit’in söylediklerini doğrular nitelikteydi. Kimse ses çıkarmıyordu, kimse aksini söylemiyordu. Celal Bey, birkaç kez oturup kalkmıştı, bazen volta atıp duruyordu. “Var,” dediğini duydu çok uzun bir zamandan sonra. Ecevit zerre parıldamayan gözleriyle baktı adama. Biliyordu, belki bildiği güvendiği eski bir dostunu söyleyecekti lakin o güvenmezdi. Kendine bile. “Bu alçakların ipini çekecek bir savcı var. Hatta belki de ancak bir tane var.”
Öyle kendinden emin konuşuyordu ki, sanırdı ki babasının oğlundan bahsediyordu ama Ecevit’e biraz olsun güven vermiyordu. Öyle ki kim diye bile sormamıştı henüz. Ecevit başını iki yana salladı. “Kimseye güvenemem, Melike’yi riske atamam.”
“Dinle.”
“Kimseye güvenemem Celal amca. Anlamıyorsun. Babam kalksın mezardan bir ona güvenirim.”
Ecevit isim bile söylemesine izin vermiyordu. “Eski Cumhuriyet Savcısı,” dedi adam Ecevit’in sesini bastırıp. İşte o vakit Ecevit’in içinden hisseder gibi bir ürperti geçti. “Mustafa Tekin,” diyerek Ecevit’in içindeki ürpertiyi haklı çıkardı. Ali Ecevit’in resmiyette oğlunun katili olduğu adamın ismini zikretti. Buz kesti tüm ev ve tüm bedenler. Bir ölüm sessizliği çöktü. Ali Ecevit’in içi burkuldu. “Bize dost değil düşman lazım Ecevit,” Sesi ılımlıydı. Ecevit’in bakışlarındaki o değişimi görüyordu. “Şu vakit, Atilla Akın’ın parasıyla, itibarıyla, gücüyle hiçbir ihtimalde satın alamayacağından kendimiz kadar emin olacağımız tek bir savcı var. Mustafa Tekin. Merhum Yaman Tekin’in babası.”
Bu öncesinde planlanmış bir isim değildi. Zaten o adamın adını, Ecevit’in yanında telaffuz etmek de zor geldi Celal Bey’e. Ali’nin nasıl ürperdiğini, kendini geri çektiğini, on yaşındaki bir çocuğun bakışlarına nasıl hapsolup irkildiğini gördü.
“Saçmalama gözünü seveyim,” diyebildi zorlukla. Donup kalmıştı. Ensesinden bir ürperti geçti. Sanki savcı da karısı da şimdi arkasındaydı, bu ev bir mahkeme salonu, Ecevit her konuştuğunda arkasında kalan kadının ve adamın sesini duyuyor, kelimelerini korkuyla yarım bırakıyordu. Babası da arka kısmındaydı, babası varken kimsenin ona bir şey yapmayacağını da biliyordu lakin bu adam ona öylesine hınçla bakıyordu ki babasına rağmen korkuyordu. Sanki gelecek, Ecevit’i yerden yere vuracaktı. Sanki gelecek o deli gibi çarpan kalbini yerinden sökecekti.
“Bir dinle.”
“Allah aşkına anlatma bile,” diye kestirip attı. Bedeninden geçen şey bizzat korkuydu. İstemsizce döndü de arkasına baktı. Bir pencereden, çekilmiş bir tül perdeden başka bir şey yoktu lakin beyni bunu kabul etmiyordu. Ecevit onlardan mı korkuyordu? Hayır lakin küçük Ali’nin en büyük canavarıydı o adam. Gecelerce rüyasına girmiş, kalbini sökmüş bir adamdı. Bazen o kadın gelip boğardı onu. Ecevit geçirdiği her eziyetten sonra o ismi duyardı gardiyanlar arasında. Omzuna apolet misali kazınan suçun başrolüydü. Duymaya bile tahammülü yoktu adını. Midesi fokurdamaya başladı.
“Kim Atilla’ya bizim kadar düşman olur sanıyorsun Ecevit?”
“Seneler önce Atilla’yla iş birliği içinde olanlar mı bizden yana olacak?” diye bağırdı hiddetle. Hiç istemezdim avukata bağırmayı ama engelleyemezdi kendini. Gözleri artık bulanık görüyordu, yer ayağının altından kayıyordu.
“Seneler önce Atilla’nın dostuydu; bugün Atilla, oğlunun katilini aklayan adam.”
“Seneler önce de oğlunun katilini aklayan adamdı Atilla!” Şiddetli bir kavganın eşiğine geldiler. Ecevit doğruldu hışımla. Adam öfkeden sandı ama ensesinden üfleyen nefeslerden kaçtı.
Hiç ister miydi o adamın adını ağzına almayı? Çocukluğunu bildiği bu genci o adamın karşısına çıkarmayı? Ona mesleğini yaptırmayan da Mustafa Tekin’in kendisi değil miydi? Ecevit’in yanında ne kadar büyük kalırdı onun yaşadıkları bilinmezdi lakin o da yaşamıştı, o da çekmişti o hainlerden. Çok isterdi bir kişi daha gelsin aklına lakin iyilik doğmuyordu kimseden. Kötülükten iyilik doğurtmaktan başka çareleri mi vardı? “Onu ikna edeceksin! Onu gerçeğe ikna edeceksin!” Celal Bey de hiç durmadan kalktı yerinden. Ecevit’in yüzündeki acılı gülümsemeye baktı.
“On sekiz yıl sonra mı?”
“On sekiz yıl sonra,” diye kendinden emin cevap verdi. Genç delikanlının yorgun gözlerinin nasıl buğulandığını, ağzının defalarca kez açılıp kapanışını izledi. Sonra Ecevit sustu ve gitmeye kalktı. Kalp kırmak, saygısızlık yapmak istemedi on sekiz yıl önceden borçlu olduğu o adama. Bunları yapmadan da konuşacağına inanmadı ve gitmek istedi. Hızla önüne geçti, hiç gocunmadan iterek odaya geri çekti Ecevit’i.
“Bana bak!” dedi yakasından tutarak. Bir yumruk atması gerekiyorsa atacak, sarsması gerekiyorsa sarsacaktı. “Bana bak! Sana yardım edecek tek adam o. Oğlu öldü, suçlular bir gün olsun cezasını çekmedi.”
“Bırak beni!” diye bağırdı Ecevit var gücüyle.
“Sen çektin! O adam oğlunun kanını yerde bırakmaz, senin verdiklerine senden çok sahip çıkar. Bunu yapacak başka kim var?” Ecevit doğruluyor sonra yine kalktığı yere geri devriliyordu. Kendini zor tutuyordu karşılık vermemek için.
“Ulan o adam ben ceza alayım diye yaşımı iki yıl büyüttü!” Artık birbirlerine fırsat vermiyorlar, üst üste bağırıyorlardı. Yaka paça hale gelmişlerdi.
“Bir çocuğa bunu yapan Akınların davasını mı bırakır? O adamı ikna et!”
“Edebilsek on sekiz yıl önce etmez miydik?”
Bu yaşlı adam, yaşlılığına hiç bakılmaması gerektiğini kanıtlarcasına Ecevit’i geriye doğru bir daha savurdu. Koltuğa vurdu bedenini. Üstüne yürüdü yine yakasına yapıştı. Ecevit’in karşılık vermeyeceğini bildiğinden belki de böyle cesurca itip kakıyordu. “Sen on altı yılı doldurduktan sonra o adamın gözünde masum çıksan ne olur Ecevit?” dedi. “Senin çocukluğun gençliğin, dört duvar arasında tükenip bitti, o adam bu saatten sonra sana inansa ne olur? Bunu o adama anlatamayacak kadar ahmak mısın sen?” İkisi de nefes nefeseydi. Yaşlı adamın alnında ter damlaları parlıyordu şimdi. Bir itimlik canı var gibi soluklanıyordu. “On sekiz yıl önce acısı taze, tez canlı bir babaydı. Şimdi ne acısı taze ne de tez canlı. Düşünmeyecek mi senin derdinin ne olduğunu? Kafası bulanmayacak mı?”
“O alçağın mı kapısına gideceğim lan ben?” diye haykırdı elinin altına aldığı çaresiz adam. “Alçaklardan mı yardım isteyeceğim ben? Onlara mı yalvaracağım lan? Bırak! Bırak kalbini kıracağım! Bırak yoksa elimden bir kaza çıkacak.”
Ne derse desin bırakmıyordu. Ecevit elini sürmüyordu adama. Şimdi onu pataklasa, eşek sudan gelinceye kadar dövse de karşılık vermezdi ama ağzından tehditler savruluyordu.
“Bu davayı kim başlattıysa o bitirecek ya da piç edecek. Kardeşini bulduğunla kalacaksın Ecevit. Seni yem ederler, kendilerinden bir lokma vermezler. Kardeşimi alayım siktir olup gideceğim diyorsan yap ama derdin bitmeyecekse alçağın da kapısına gideceksin. Yardım da isteyeceksin. Çivi çiviyi söker, duydun mu? Çiviyi çiviye söktüreceksin.”
Ali Ecevit’in göğsü şiddetle inip kalkıyorken Celal Bey kalkmayacağından emin olunca yakasını bıraktı. O da yanına çöküverdi. Kabul Celal Yıldız’ın da içinde yanan bir intikam ateşi vardı. Hiç peşine düşmediği bu ateş harlanmıştı. Görmese miydi bu bozuk tohumların sonunu? İkna edebileceğini bilse şimdi kendisi kalkıp gidecekti. “Kime gidersen git, seçimden sonra altından kalkamayacakları pislik olmayacak. Şerefiyle namusuyla işini yapmak isteyene de izin vermeyecekler. Ayağını kaydırırlar Ecevit, on sekiz yıl önce benim ayağımı kaydıran bugün, bu güçte kimin ayağını kaydırmayacak? Adaleti meydana heykel diye koydular, önünden geçerken selam verip yürüyorlar. Bunların hakkından gelecek tek bir adam var,” diyordu, pek de doğru diyordu. Eski Cumhuriyet Savcısı Mustafa Tekin oğlunun katillerinin senelerdir keyifle yaşadığını bilse kimi ateşe vermezdi? Lakin mühim olan on sekiz yıllık yalancı gerçekleri yıkmaktı.
Ecevit sessiz sedasız, dehşetle adamı dinliyordu. Zihninde sonunu göremediği bir savaş başladı, körüklendi. Kaybedeceğine ikna olduğu her toprağı düşmana vermemek için yakmaya başladı. Düşman değil, kendi kendini yok etmeye başlamıştı. Ensesinden terler boşalıyordu, gözünün önünü göremiyordu. Düşmana tek bir ev, tek bir ağaç bırakmamak için canla başla yakıyordu kendini.
“Sen hapse girdikten iki yıl sonra istifa etti meslekten. Gazeteler oğlunun acısına dayanamadı dedi ama adım kadar eminim kirlettiği mesleğine devam edemedi Ecevit. O adam kötü bir savcı değildi, o adam evlat acısına yenildi de mesleğine ihanet etti. Sonra dayanamadı da bıraktı gitti.”
Bahsettikleri yine doğruydu. Mustafa Tekin kötüye kullandığı mesleğine devam edememişti.
Babalığını tercih etmişti. Kirlettiği makamda oturmamıştı. Namussuz olmakta herkesin harcı değildi, her namussuzluğu yapanın bile. Ecevit’i bir kapana sıkıştırmıştı, ellerini yakasından çekse de Ecevit nefes alamıyordu. Sıkıştığı yerden adamı dinliyordu. Aklını kaçırmıştı. Bu adam yaşlandıkça aklını kaçırmıştı demek.
“Ben yapacağım diyorsan kaldığı yeri bulurum. Şayet kardeşimi bulduktan sonra giderim diyorsan da arkanda olurum. Git. Bırak onları seçenler de bedel ödesinler. Her toplum kendi verdiği kararlarla sınanmaz mı? İki iki daha dört, göz göre göre ateşe yürüyorlar. Kardeşini bulduktan sonra gidebileceksen git çocuk, helali hoş olsun. Ama aklında başka bir şey varsa, bil ki akıl işi değil. Seni de yaşatmazlar. Herkes bunlara çalışıyor. Senin etin budun yok, bir yüreğin bir de aklın var Ecevit. Aklınla hareket edip yüreğine de kulak vermezsen heba ederler seni. Yazık değil mi sana?”
Yazık değil miydi Ecevit’e? Ne haklı bir soruydu bu. Ne görmüştü ne yaşamıştı da güçlülerin elinde kalan hayatından da olacaktı? Ecevit bir örgütle, bir mafyayla baş etmeye çalışmıyordu ki. Ali Ecevit, devletin başına geçmek isteyen mutlak bir güçle savaşıyordu.
Bileklerini şakaklarına vurdu, saçlarını çekiştirdi. Durmadı kalktı, volta atmaya başladı evin içinde. Ecevit şayet bu suçu işlemiş olsaydı bile ne anlamı vardı cezası bittikten sonra o adamın gözünde haklı çıkmanın? Kim aksini düşünürdü? Olan olmuştu, seneler geçmişti bu saatten sonra ona bunları çektiren gücün inancı ne fayda edecekti? Ecevit’in attığı voltalarla dakikaları öldürdüler. Akrep bir tam saat yer değişti. Sigara paketi bitti. Ecevit’in zihninde yakacağı toprak kalmadı, yine de düşmana karşı direnmeye devam etti. Ama toprakları bitince, evleri yanınca daha bir cesur daha bir rahattı. Artık düşman kazansa da ne kalmıştı ki geriye? Bir canı için savaşacaktı.
Yine de ağzını açması iki saati buldu. Yaşlı adamın başı oturduğu koltukta öne doğru düşmüş, uyuya kalmıştı. Ecevit sinmiş değil, yerli yerine oturmuş bir sesle konuştu. Yolun sonuna, kuyunun dibine gelince, hiç ışık görünce, hiç kimse de olmayınca insan ateşle oynamaya başlıyordu. Elinin yanacağını bilmiyor muydu? Olsun yansın diyordu. Belki yeryüzüne ışık ulaşır da bir çıkış yolu bulurum. Yanmak, ne zamandan beri o dipte kalmaktan daha iyiydi? Bu sorunun cevabını bulması kendiyle savaştığı iki saatin sonunda oldu. Bitik haldeydi ama. “Bul adresini,” dedi.
Ensesindeki ter soğumuş, titremesi geçmişti. Celal Bey irkilerek kaldırdı başını. Gözlerini kırpıştırdı ve duyduğu cümleyi sindirmeye çalıştı. Anladığı yerde yutkundu, doğruldu yayıldığı yerden. Ecevit’in omzuna dokundu, sıvazladı. Hiçbir şey söylemedi. Yalnızca baktı, ardından sarıldı. Kendi oğluna sarılır gibi. En doğru kararı aldığını söyler gibi sıvazladı sırtını. Alması gerekeni almıştı, daha fazla söze hacet yoktu. Birer sigara daha içtikten sonra dolaptaki 45’lik rakıyı çıkardı. Ecevit çayla döner sansa da elindekileri görünce de itiraz etmedi. Kadehler tokuşturulmadan içilmeye başlandı. Ecevit geleli saatler olmuştu, çok değil bir iki saate şafak sökecekti. Kimse bir şey demiyordu, demeyecekti de Ecevit’e kalırsa.
Sızıp kalmalarına çok az bir vakit kala Celal Bey’in “Kızıyla,” dediğini duydu, ardından adını zikretti. Kimsenin artık aldıkları karardan konuşmaya hali kalmamıştı. “Firuze’yle en son kardeşini arıyordun.” Belki de son yaşanan büyük hadisede Bülent alçağı kadar Firuze de önemli bir konumdaydı, bu sual beklenmeliydi ama o kadar çok şeyden konuşulmuştu ki Ecevit sormasını bu saatten sonra da beklemiyordu. Ağır ağır başını salladı. Bu sorunun devamını görebiliyordu. Firuze onunla yaşarken bir iki kere aramıştı Celal Bey’i. O zamandan beri haberdardı. Üstüne vazife değil diye yorum yapmamıştı o zaman.
“Aranıza bir gönül işi mi girdi?” diye de çok geçmeden beklediği geldi. Gönül işi… Ecevit
yargılanacağına emindi, kapısına gittiği bahçıvan Kemal de, elinde büyüdüğü Cengiz de ve elbette seneler önce hakkını savunan tek adam da onu yargılayacaktı. Yargılanacak olmak ona dokunmadı ama içinde mahcup çıkmanın o kederi vardı. Niye, dedi rakıya bakarken. Niye Firuze? Niye? Neden?
“Girdi,” diye konuştu zorlukla. “Aramıza gönül işi girdi.”
Celal Bey, geriye yaslanmış adama çevirdi başını. İnkâr etmedi, öyle açıklamaya da çalışmadı. Amalar duymadı, girdi dedi sustu. Ne diyeceğini bilemedi. Her şeye rağmen gönül girdiyse işin içine ne dese haddini aşmak olacaktı sanki. Ecevit’in tepkini ölçmek istedi. Nabzı hâlâ yüksekten atıyorsa bir şey demeyecekti, konuyu kapatacaktı. “Abisi olacak piçe çalışacak kadar hain olduğunu nasıl görmedin?” diye sordu.
Firuze’ye hain denildiği vakit Ali Ecevit’in gönlünde yaylar titredi. Yaşlı adama baktı, kabul pek zoruna gitti. Defalarca kez ağzı açıldı da kapandı. Dişleri birbirine çarptı. Hain değil mi diyecekti? Hain miydi? İhanet etmemiş miydi? İhanet mi etmişti? İhanetin çocuğu, hain değil miydi sonuçta?
“Bakma öyle,” dedi Celal Bey susmasına bir kala. Ecevit bakışlarını bu meselede neredeyse hiç gizleyememişti. “İçinde şüphe mi var?” Bunu öyle üstten, Ecevit’in aklında bir şüphe varsa katletmek için sormuyordu. Sahiden merak etti.
“Görüşüme geldi, perişandı.”
“Neden?” diye sorguladı bu kez. İnsan aylarca içinde bulunduğu ihanetten bu kadar çabuk pişman olur muydu? Karşına çıkmaya cesaret edebilir miydi?
“Ben de onu soruyorum, neden?” Ecevit bir sigara daha yaktı. Ciğerleri yanıyordu. Bu konu hakkında da konuşmak istemiyordu, kötü söz duymak hiç istemiyordu. Saatler önce DNA sonucunu göstermek için onun adını sayıklayan da kendisiydi. Bir başkası kötü söz etsin istemiyordu.
“İfadesi var dedin.”
“Var,” dedi Ecevit kısaca. Ne olurdu tek kelimesi değişmiş deseydi? Ne olurdu şu harf fazla, şu harf eksik deseydi? Kafasının içinde tüm heybetiyle duran Mustafa Tekin ismiydi halbuki. Neden bu meseleyi konuşuyorlardı şimdi? Ecevit bir yargının kıskacında sanıyordu kendini.
“İfadede adın geçiyor mu?” diye bir soru beklemedi. Kafası bulanıktı zaten, duraksadı ve onu günler gecelerce uyutmayan kâğıt parçasını yeniden düşündü. Çok kısa vakitte sonuca ulaşıp başını iki yana salladı. İkisi de sessiz kaldı bu yanıt karşısında. Ne diyeceklerine emin olamadılar. Ne deseler zararlı çıkacaklardı sanki ne söylense şayet yanlışsa günahı boynuna olacaktı, ne çıksa ağızlarından ucu bir yere varmayacaktı.
“Gelip ne söyledi?” diye sordu Celal Bey bu kez. İfadede ismi var sanmıştı en başta işin doğrusu. Niye ismini vermemişti ki açıkça? Bu Ecevit’in aklanması için açık kapı bırakırdı, niyet Ecevit’i aklamamaksa ne ahmakça bir hataydı. Ecevit yutkundu ve gözlerini kaçırdı. Yargının okları aniden kendisine yöneldi.
“Dinlemedim,” dedi iki arada bir derede. Adam daha da bir şey sormadı ifade hakkında.
“Tuhaf,” dedi yalnızca. “Adını vermemiş, ayağına gelmiş. Gönül işinizde mi yalandı?” Ali Ecevit nabzının yüksekten attığını tam bu noktada belli etti. O sessiz hali, kaçamak bakışları yok oldu. Gözlerini dikti.
“O gerçekti,” dedi tavizsiz. “Her şey yalan olsun, o gerçekti.”
“Sen her şekilde o çıkışı bulurdun Ecevit.” Öyle teselli etmek için söylemiyordu. Sahiden, tüm kalbiyle öyle düşünüyordu. Zaten kalkıp yanına gelmesi de o çıkışın bir parçası değil miydi? Yalnızlığın içinde çırpınan bir adamı sarsmıştı yalnızca. Ali Ecevit’in bir dost tarafından da hırpalanmaya ihtiyacı vardı. Celal Yıldız yalnızca bunu yapmıştı.
“Eyvallah,” dedi Ecevit. “Ben seni her şey netleşince arayacağım Celal amca. Sen şimdi koy başını yastığına uyu, yarın sabah haberleşelim.”
“Allah yardımcın olsun,” dedikten sonra Ali Ecevit’e de dua etti uyumadan önce. İnsanın dua edeninin olması güzeldi, pek kıymetliydi. Ali Ecevit hızını arttırdı ve geriye kalan yolu tamamladı.
Buraya kaçıncı gelişiydi? En az üç, belki dört. Haftalardır mekik dokuyordu. Karadeniz’in sisini de, havasını da artık yadırgamıyordu mesela. O kadar vakit geçirmişti. Savcının onu beklediğini biliyordu. Yolu aştı, deniz ayağındaki evin ötesine park etti yine arabasını. Yan evlerinin ışığı yanmıyordu, saat komşuların uyuyacağı kadar geç olmuştu ama savcı gözünü bile kırpmıyordu.
Dört gözle kapısının önünden bir ses duymayı bekliyordu. Hayat ne garipti. Haftalar önce yalnızlık içinde bu evde eceliyle öleceğini sanıyordu. Hayat ne tutarsızdı. Günü günü tutmuyordu. Karadeniz kadar kararlı, hep hırçın değildi. Kapının önünde gürültü duyduğunda yerinden hızla kalktı. Önünde bir yığın kâğıt vardı. Kapıyı araladığında bir Tanrı misafiri gördü yine. Bu Tanrı misafiri öyle çok gelir gider olmuştu ki artık o bu hayatın daha çok misafiriydi. İki ne dost ne düşman, iki ayrı kapıdan birbirleriyle göz göze geldiler. İkisinin de yüzünden tek bir mimik oynamadı. Ali Ecevit’in denizin tam önünde tüm heybetiyle duruyordu.
Buraya geldiği ilk geceyi anımsadı. Bu kapı eşiğini ve karşısındaki adamın duruşunu… Artık adımları yere çok daha sağlam basıyordu. Daha kararlıydı, daha az çaresizdi. Bir de adı Ali Ecevit Tarhan’dı. Bir bütündü, parçaları toplamıştı.
“Buyur gel,” dedi Savcı kapıyı sonuna kadar açarken. “Seni bekliyordum ben de.”
Haftalar önce… (36. Bölüm ve devamının arka planından devam etmektedir.)
İnsan ne kadar ileri gidebilir? Katil olabilir, hayat kurtarabilir, alim olabilir, cehaleti yayabilir, dindar olabilir, şeytanla ortaklık yapabilir. İnsan ne kadar ileri gidebilir? En ileri gidebilen insan, elbette ne katil ne alim. En ilerisi dibi gördüğün yere gitmekten ibaret. Katil olmak değil, cinayet mahaline geri dönmek son nokta. Alim olmak değil, cehaletin doğduğu yere geri dönmek. İnsan en ileriye, ancak başladığı yere dönebildiğinde gider.
Ali Ecevit şimdi dibi gördüğü noktaya döndüyse, en ilerisine gitti demek mi? Ali Ecevit’in en ilerisi gün gün bir lastik gibi öteye atıyordu kendini. Bülent Akın’ı yerin dört kat dibine atarken en ileri gittiği nokta bu sanıyordu. Ayaklarının altında, ölüp çürümüş insanların kemik parçalarını hissederken daha fazlası yok sanıyordu. Bir katilin kanı akıyorken damarlarından, Bülent’i öldürmeye bir kala vazgeçtiğinde daha ilerisini düşünemiyordu. Şimdi Bartın Amasra’nın; Çakrazşeyhler Köyünde, deniz ayağının altında bir müstakil evin önündeydi. Üç saati geçmiş bir yolculuk yapmıştı, saat akşam ona geliyordu. Üzerinde siyah bisiklet yaka bir kazak altında kot bir pantolon varken kabanının önü açıktı. Elindeki Firuze taşını sıkıyor, parmaklarıyla avuçiçine sürtüyor, evin ışıklarını izliyordu. Ve bunu uzun dakikalardır sürdürüyorken gidebileceği en ileri noktada olduğunu düşünüyordu.
Belki de içerideki eski savcı kapısında dikilen bu yabancıyı çoktan fark etmişti. Belki senelerdir kullanmadığı silahını beline yerleştirmişti. Ecevit her ihtimali düşünse de hiçbirini tam anlamıyla umursamadı. Ölüm onlara fiziken de ruhen de ne yakındı. Onlara, evet. Ali Ecevit elindeki Firuze taşını hiç bakmadan hafifçe havalandırdı ve bir kuşu avlar gibi yine havada yakaladı, avucuna hapsetti. Hiç fark etmese de bu taşla olan yakınlıkları da bu taşın adını taşıyan o kadına benziyordu.
Uzak düşsünler, ayrı kalsınlar, birbirlerini görsünler ya da hiç denk gelmesinler, bu taşın varlığı gibiydi Firuze’nin varlığı. Uzun senelerce nefretle, kırgınlıkla, öfkeyle ve hınçla Ecevit’in içinde yaşamıştı. Bir vakittir de kalbinin varlığından haberdar etmişti. Öyle ya da böyle, ne sıfatla ve ne konumda olursa olsun vardı. Tıpkı bu taş gibi. Duvarlara kazıdığı harfleri de bu taşla yazmıştı Ecevit, dayanacak gücü kalmadığını hissettiği bu anda da avucuna aldığı da aynı taştı. Henüz atmadığı ilk adım karşı taraftan geldi, zira gelmeseydi Ecevit’in içindeki savaş yakın zamanda bitmeyecek ve belki yenilecek ve belki geri dönecekti. Kapı önündeki ışığın yandığını gördü. Taşı cebine sıkıştırdı ve başını dikleştirdi Ecevit. Kendini hazırlamaya çalıştığı o sıfat ansızın karşısında belirdi.
Her şey değişebilirdi. Sıfatından kıyafetine her şey değişebilirdi insanın lakin bakışları bir damga gibi ömür boyu kalır, kendinden zerre bir şey kaybetmezdi. Seneler önce arkasından hınçla bakan o adamın gözlerini gördü Ecevit. Yutkundu, cebindeki taşı sıktı var gücüyle. Öleceğini sanmadı, yok edilen bir kavim gibi taş kesildiğini hissetti. Kalbinin durduğuna, ölmediğine ama yaşamadığına da emindi. Adım atamayacak, konuşamayacak, nefes alamayacak sandı. Kendini yazın orta yerinde yaprak dökmüş, çırılçıplak kalmış bir ağaç gibi hissetti. Şimdi ondan savunmasızı ve ondan çok dikkat çekeni yoktu.
O ağaç nasıl kökünden devrilmek isterse Ali Ecevit de yok olmak istedi. Karadeniz birkaç adım uzağındaydı. Nasıl hırçın, nasıl öfkeli olduğunu biliyordu yalnızca. O hırçınlığın ve öfkenin içinde kaybolmak sonra da hiç bulunamamak istedi.
Mustafa Tekin’den; seneler değil, evlat acısı saçlarını ve dinç vücudunu almıştı. Şimdi Ecevit’in karşısında ayakta duramayacak bir yaşlı olmasa da yaşının çok üstünde duran bir adam vardı. Tıpkı Ecevit’in babası gibi. Durduğunu hissettiği kalbi bir nebze olsun ferahladı. Atilla Akın’ın yaşını bile göstermeyen halinden sonra bu adamın perişanlığı Ecevit’e kısa bir nefes aldırdı.
“Buyur, kime bakmıştın?” dediğini duydu. Sesini duyunca irkildi de üstünde belli etmedi. Belki
savcıyı da Atilla gibi bir halde görse, daha geç toplayacaktı kendini. Boğazını temizledi, akıl almaz bir kuvvetle omuzlarını dikleştirdi, Karadeniz’in derin suyunda boğulmak isteyen o halini ezip parçaladı ve çok geçmeden konuştu.
“Yolumu kaybettim,” dedi Ecevit. Siz bana yürüyecek yol bırakmadınız... Şimdi yolunu kaybetmiş
kadar çaresiz ve zor durumda bakıyordu. Boşta olan elini ne diyeceğini bilemez haldeymiş gibi hafifçe kaldırdı. “Zonguldak’a gidecekken yolu şaşırdım buraya düştüm. Biraz gezeyim derken de iyice raydan çıktım galiba. Hâlâ Bartın sınırlarında mıyım, onu da bilmiyorum.”
Karşısındakinin ona mutlak surette güvenmeyeceğini biliyordu. Lakin iyi bir oyunun muhakkak izleyicisi, iyi bir yalancının da kananı olurdu. Mustafa Tekin’in pür dikkat bakışları Ali Ecevit’in üzerindeydi. Ali Ecevit gibi belli sebepleri olmasa da onun da içi bu genç adamla yüz yüze gelince huzursuz olmuştu. İki ezeli düşman denebilir miydi? Denemezdi. Ecevit on yaşındayken koca adama düşman olacak kadar büyük değildi.
“Sanırım rahatsız ettim sizi, kusura bakmayın,” dedi Ecevit. “Arabamın da mazotu bitmek üzere. Tanrı misafiri diye çalacaktım kapınızı.” Azrail de bir Tanrı misafiri, yalan söylemedin Ecevit… Elini hafifçe selam verir gibi kaldırdı ve sırtını döndü. İçinden saymaya başladı ve ikinci kumarını oynadı. İlki başlı başına buraya gelmekti. İkincisi sırtını dönmekti. Kazandı, birkaç adım atmasına kalmadan arkasındaki adamdan bir ses duydu.
“Dur bakalım,” dedi Mustafa Tekin, çok değil birkaç dakika önce içeride otururken sigarasına bir arkadaş aramıştı. Bu genç, yağız delikanlı sahiden Tanrı’nın misafiri olmalıydı. Bir de Çakrazşeyhler Köyü tam olarak bu adamın dediği gibi yolunu kaybetse ancak bulabileceği bir yerdi. “Araban nerede?” diye sordu.
Ecevit dürüst kalmayı başardı, eliyle arabasını park ettiği yeri gösterdi. “Ötede bıraktım benzinin azaldığını fark edince. Ne kadarlık mazotum kaldı bilemedim. Geri dönmeye de cesaret edemedim gece vakti, yolu bir daha şaşırırsam kalacağım öylece. Gün aydınlanınca ya da ne bileyim, bir hayırseverle dönerim diye düşündüm.” Karşısındaki adam için her açıklaması makul bir zemindeydi. Sonra Ecevit bir hamle daha yaptı, hiç bilmeden ikna etti.
“Sigaram da bitti işin doğrusu. Birkaç saattir içemeyince arabayı da süremez oldum.” O vakte kadar
Mustafa Tekin’in gözlerindeki şüphe olduğu yerde kendini muhafaza ediyordu. Sonra Ecevit’ten sigara lafını duyunca gözleri küçüldü ve için için güldü. Ali Ecevit’e uzandı hiç oynatmadığı eli, boynuna dolandı ve sıktı, sıktı, sıktı… Benim babam… Benim babam böylesine bir gün olsun gülmedi ölmeden önce…
Hiç fark etmedi ama gözlerine yaşlar birikti, dişlerini sıktı, gökyüzüne baktı. Annesinin bağrında bir gökyüzü kadar benler vardı, şimdi baktığı kararmış semada annesinin bağrını gördü. Acı birikti kalbine, irin oldu, yara kaldı ve yine ölmek istedi. Çok ince bir çizgideydi. Ki böylesi çizginin iki ayrı tarafında olmaktan daha zordu. İnsan ya ölmek ya da yaşamak istemeliydi. İnsan hem ölmek hem de yaşamak istememeliydi. İşte o vakit ne ölmekten ne de yaşamaktan yana medet umabiliyordu. Semada bir kadının yüzünü gördü. Leyla gülümsedi, bulutlar sanki annesinin eliydi. Uzanıp Ali Ecevit’in saçlarını okşayacaktı.
Demek annesi gökyüzündeydi. Demek annesi buluttu, yıldızdı, güneşti. Demek annesi umuttu. Demek annesi Karadeniz’de, Akdeniz’de, Ege’deydi. Demek annesi Ecevit’i takip ediyordu. Nereye gitse oraya geliyordu. Demek annesi, tüm çaresizlerin, tüm öksüzlerin annesiydi. Ağacın, toprağın, denizin, gölün… Herkesin annesiydi. Gökyüzü, Leyla’nın yüzü oldu, Ecevit bir de firuze taşını okşadı mı parmak uçlarıyla, bir güç topladı. Derin bir nefes aldı ve başını eğerken o da uzun uzun güldü.
“Ne oldu?” diye sordu zorlukla değil aksine güçle.
“Sen harbiden Tanrı misafiriymişsin. Allah seni inandırsın beş dakika olmadı yalnızlık bana yük olalı. Allah seni inandırsın biri olsa da sigaramı paylaşsam dedim. Hay yaşa,” dedi coşkuyla. Gariptir, Savcı’nın da içindeki huzursuzluk dağıldı coşkulandı. Hoş bir his geldi çöktü içine, doldu taştı. Hiç bilmiyordu ama ölmeden önce, belki de oğlunun gerçek katilleriyle hesaplaşsın diye Tanrı’nın ona son iyiliğiydi. Yüreği bunu hissetmişti de çağlamıştı. “Hay yaşa gel. İyi ki kaybetmişsin yolunu, vallahi bugün hiçbir şeyden ölmesem yalnızlıktan ölecektim.”
Tıpkı babam gibi… Benim babam da yalnızlıktan ve çaresizlikten öldü. Allah seni inandırsın, çaresizlik de vereceğim sana. Allah seni inandırsın, Allah gün yüzü göstermesin size…
Ecevit adım adım gitmeye başladı. Sanki yolunda engerekler vardı, yüreği o kısacık yolu tamamlayana kadar nefes nefese kaldı dudaklarından iki nefes bile daha hızlı çıkmadı. “Rahatsızlık vermeyeyim ev halkına?” diye sordu girmeden önce nabız ölçmek için.
“Bu evde tek kişilik bir halk yaşıyor.”
Demek tekti, Ecevit’in aklına karısı geldi. Onunla da karşılaşmadığı için pek memnun oldu işin doğrusu. Zaten tek işine yarayacak kişi bu adamdı. Bir kişiyi daha görmeye tahammülü yoktu. Ölmüş müdür? Belki. Hepsinin canı cehenneme. Adamın birkaç adım arkasında, ani bir dönüşte yakalanmış sayılacağı bakışları vardı Ecevit’in. Az önce gülen Ecevit’ten eser yoktu. Az öteden izleyen hay Allah bu adam bir şey mi yapacak, diye şüphe eder, korkardı. Sonra kısmen geniş bir salona girdiler. Ecevit’in koltukları, halıyı, gümüşlüğü ya da televizyonu görecek hali yoktu. Tüm odayı boy boy kaplayan, duvarlara asılan, köşelere yerleştirilen belki onlarca fotoğraf vardı.
Fotoğraftaki kişi sayısı değişiyordu. Bir oluyordu, ikiye çıkıyordu, üçü buluyordu. Tek bir kişi vardı ki her fotoğrafın sahibiydi. Ali Ecevit’in gözleri, onun kadar bile yaşamamış, bir alçağın elinde kendisi kadar küçük olmasın ama yine küçük sayılacak bir yaşta can vermiş, yine Akınların kurbanı olan ve bedelinin fitil fitil kendine ödetildiği bir çocuk gördü. Yaman Tekin bir odanın içinde on altı yaşında, on beş, on, beş yaşında- ama asla on yedi değil- yaşıyordu. Ecevit bir ölüyle göz göze geldi ama bu ancak ve ancak Akınların yok ettiği iki ölünün buluşması olarak tanımlanabilirdi. Akın ailesi kaç kişiyi yok etmişti? Burası Ali Ecevit’in bu yaşına kadar saymadığı kısımdı.
Bir kader arkadaşıyla denk gelmiş kadar kederli hissetti kendini. Ecevit’in on biri, bu çocuğun on yedisi yoktu. Bir başka on altı kasımda hayatı değişecek herkes o günün kurbanıydı. Ali Ecevit’in, Firuze Akın’ın, Melike ve Hüseyin Tarhan’ın yanına Yaman Tekin de eklendi… Belki bu zamanlar aynı adliyenin birer savcısı ve avukatı olacak, belki anlaşamayacak ya da birbirilerine pek tanımayacak ama görevini hakkıyla yapacak iki insan olacakken şimdi fotoğraftan birbirlerine bakıyorlardı. Üstelik biri toprağın altında, biri yeryüzünde birer ölüydü.
Ali Ecevit gözlerini zorlukla ayırdı ve Mustafa Tekin’in gösterdiği yere oturmadı, yığıldı. “Çayımı taze demledim,” dediğinde Ecevit zorlukla başını salladı. Adam çıkar çıkmaz yeniden fotoğraflara baktı. O fotoğrafların birçoğu Yaman’ın ve Ecevit’in öldürüldüğü o evde çekilmişti. Bu kader ne alçaktı. Ne kahpe, ne piçti. Bu çocuğun ruhu senelerdir Bülent’in keyifle geçen ömrüyle sancılanmıyor muydu? Kemikleri sızlamıyor muydu?
Keşke öldürseydim o gece… Anne bana dokunma bir daha. Senin oğlun olmadığım her an dokunma bana. Sen sandın ki insanlığa faydam; okursam, çalışırsam, askerliğimi yaparsam, vatanımı seversem, suyumun toprağımın kadrini kıymetini bilirsem ancak olur. Anne dünya sandığınız gibi bir yer değil. Bak ben ne okudum ne çalıştım ne askere gittim ne bu vatan beni sevdi, ne toprak ne su gördüm. Benim faydam güzellikle olmaz, pisliği temizlemek de bir iyilik değil midir? Dokunma bana anne, kabullen bir tarafım senin oğlun değil artık. Anne üzülme, ancak böylesinde faydam olacak. Anne üzülme, annem üzülme… Bak yok ettiler bizi...
Ecevit kirpiğine dokunan yaşları hızla sildi ve Yaman Tekin’den gözlerini çekti. Yerdeki halı desenini izledi. Önüne haramdan saydığı bir bardak çay konuldu. “Aç mısın Tanrı misafiri?” diye soruldu. İşin aslı Savcı bu adamın adını sanını merak etmiyordu. Kimseyi de tanımak içinden gelmiyordu. Bir gördüğünü bir daha da görmek, ahbaplık kurmak istemiyordu. İsim bile yük olur hissediyordu. O yüzden yaşasaydı oğlu, bu yaşlarda olacak bir adamla iki çay içip birkaç sigara öldürüp sonra da bir daha görmek istemiyordu. Halbuki Ecevit oğlundan altı yaş küçüktü. Onu böyle yaşlandıran da kendisi ve işbirlikçileriydi bilmiyordu. Zaten bu kader de boşuna alçak değildi.
“Değilim.”
“Çekinme, uzun yoldan geldiyse açsındır.”
“Olsam söylerdim,” dedi Ecevit. Senin bir lokmanı yiyeceğime, can veririm burada on kez, yüz kez... “Eyvallah. Zahmet de etme, çay yeter.” Adam yine de gitti, komşunun getirdiği mısır ekmeğinden, biraz da koyun yoğurdundan tabağa koydu. Bir tabağa da turşu ekledi, peynir dilimledi, getirdi olur da açtır diye Ecevit’in önüne koydu. Kalbi şenlenmişti yahu. Yarın bir daha görmeyeceği bu adam, kalbini şenlendirmiş, evine Allah’ın selamını getirmişti.
Son birkaç yıldır maneviyatını yüksek geçiriyordu. Ölümün ona yaklaşacağını hissediyordu belki ya da buradaki halkın etkisi daha baskın geliyordu. Camiye gidiyordu bazen, oğluna ve karısına dua ediyordu. Ama sorulacak olursa on yaşındaki bir çocuğa- varsayalım ki sahiden katil, ki ona göre evladının katili- yaptırdığı zulümlerden pişmanlık duyuyor, hayır duymuyordu. Gençken de, tek kanına dokunan oturduğu makama yaptığı ihanetti. Çok dayanamamış, o makamı kirletmeye devam etmemek için bırakmıştı lakin artık yalnızca babaydı. Hiç kuşkusuz yaptıklarından pişman değildi.
“Nereden geliyorsun?” diye sordu karşısındaki tekli koltuğa oturup bir sigara yakarken. Aynısını Ecevit’e de uzattı. Ecevit bir lokmayı ne kadar haram gördüyse bu haramı da bir o kadar helal gördü kendine. Annesinin babasının kendisini izlediğini biliyordu. Harama ne kadar el uzattığını görsünler de, bir başına Ecevit olduğunda ona yaklaşmasınlar istedi. Sigarayı aldı da yaktı. Düşmanın zehri bile insanın gırtlağını bir başka yakıyordu. İçin için öksürdü.
“Helal helal,” dedi Savcı Mustafa.
Ecevit için için güldü, ağlamak istiyordu. “Haram, haram. Helale haram, harama helal denir mi?”
“Sigara haram değilmiş, cami hocası geçen dedi. Gerçi haram dese kaç yazar, cemaat camiye arkasını dönünce yakıyor bir tane.”
Ali Ecevit pür dikkat dinliyordu adamı. Sanki ilimin peşinde gibi, gözünü kırpmıyordu. “Hoca da yakıyordur, merak etme,” dedi. Mühim olan cami hocasının mı harama bulaşmamasıydı yoksa cemaatin mi? Mühim olan hukuk adamının suça bulaşması mıydı yoksa halkın mı? Lanet de gelseydi harama bulaşmış hocaya, suça karışmış hukukçuya.
“Nereden biliyorsun, gözünle gördün mü?” diye terslendi Ecevit. Safi öfke yatmıyordu duyduğu seste ama ciddi olduğunu da farkındaydı.
“Gördüm,” dedi Ecevit. “Bir hocanın yaktığı sigara bir cemaatin yaktığına bedel,” Bir savcının işlediği suç, bir halkın işlediği suça bedel.
“Haksız değilsin,” dedi Mustafa Tekin. Ali Ecevit’ten zerre şüphe etmeden Ali Ecevit’le aynı şeyi düşündü. Bir adalet adamının işlediği suç da tüm insanlığın işlediği suça bedeldi. Çünkü biliyordu, kaç insan suç işlerse işlesin, suç kendi sıfatını kaybetmezdi yine suç olarak kalırdı. Lakin bir hukuk adamı suç işlerse, suç sıfatından uzaklaşır, bir darbeye dönüşürdü.
Gözlerini kırpıştırdı ve bir yabancının sinsice ona düşündürdüklerinden uzaklaştı. Sigarasını içti yalnızca ve “Sen nereden geldim demiştin?” diye tekrar sordu.
“Bolu’dan.”
“Zonguldak’ta ne işin var?”
“Bir iş yapmaya gidiyordum. Özel sipariş vardı.”
“Meslek ne senin?”
“Marangozum ben.”
“Hadi ya,” dedi adam elini yavaşça havalandırırken. Dudakları aşağı doğru kıvrıldı ve başını ağır aksak salladı. “Güzel, güzel… Zanaattan güzel meslek yok bu dünyada. Elinden bir iş geliyor, bir de ondan para kazanıyorsun. Daha ne olsun. Baba mesleği mi?”
Ecevit yumruğunu sıktı. Ucu babasına dokunacak tek söz duymak istemiyordu bu adamdan. Öyle ki gözlerinden geçen o keskin bakış savcıdan kaçmadı, Ecevit de yakalandığını fark etti. Gözlerini kaçırdı ve başını yavaşça geriye attı. “Yok, babam çiftçiydi. Senin mesleğin ne?” Adama yeniden baktığında artık yeniden Tanrı misafiriydi. O dürüsttü, karşısındaki ne kadar dürüst olacaktı merak ediyordu.
Adamın yakaladığını Ecevit de yakaladı. Bu sorunun sorulmasını hiç istemezdi ama karşısındaki
sorarken elbet iadesinin yapılacağını düşünmeliydi. O da dürüst oldu. Bu gece, tüm kartlar en başından açık oynanmaya başlanmıştı.
“Eski savcıyım.”
“Ne zaman emekli oldun?”
Adam yutkundu. Doğru mu diyecekti? Tanrı tarafından yalnızlığına isyan ettiği bir vakit gönderildiyse bu adam yalan söylemek olur muydu? “Yok, istifa ettim seneler önce.”
“Niye?” diye sordu Ecevit hınçla. Bir uçurumun arasında bir ileri bir geri gidip geliyordu. Çok çabuk renk değiştiriyordu. “Yani özel değilse…”
Mustafa Tekin sigarasını küllüğe vurdu. Alt dudağını kemiriyordu şimdi. Mantıklı düşünmek gerekiyordu, iki erkek yan yana gelince başka ne konuşacaklardı? “İşini iyi yapmasan, hakkını veremesen devam eder misin marangozluğa?” Öyle ki bu genç delikanlının, hakkını veremediği hiçbir işi yapmayacağını sanmak gibi önyargısı oluşmuştu daha şimdiden. Sebebini o da bilmiyordu. Herhalde bu kalbinde coşku ona böyle iyi, dürüst şeyler düşündürüyordu bu adam için. Belki de alçağın tekiydi. Belki malzemeden çalıyordu, belki işini kötü yapıyordu.
“İşimi iyi yapmak, hakkını vermek için daha çok çalışırım,” dedi Ecevit gözlerinin içine baka baka. Ona istediğini vermedi. Belki de yola çıkacağı nokta burasıydı. Hiç plan yapmamıştı buraya gelirken. Akıştaydı, zihni bu dönemde öyle ince eleyip sık dokuyamıyordu. Çok değil kısa bir zaman önce Firuze’yi ölümün ellerinden zorla koparmıştı. Ki sıkıca tutan ölüm değil Firuze’ydi. O günden sonra tümüyle kaybetmişti şuurunu. Sızıp kaldığı iki saatler bile artık yok sayılırdı. Bir sigara bir çayla besleniyor, uyumuyor, bir nefes alıyordu. Sırtı su toplamış yanıklarla doluydu. Gözünün arkasında alevlerin içindeki o kadın dönüp duruyordu. Bin parçaya bölünmüştü. Bir Firuze’yi tutuyor, bir kardeşini arıyor, bir de bu alçaklarla savaşıyordu. Sabrın sonu selamet miydi? Haydi selamet olsaydı, kaç parçası selamete ulaşacaktı? Ecevit işin sonunda tek bütün olacak mıydı? Daha ne kadar dayanacaktı böyle bin parça olmaya? Hangi tarafı bıraksa ondan kopup gidecekti, biliyordu. “Öyle meslek zor kazanılmıyor kolay kaybedilsin sonuçta.”
Mustafa Tekin’in beklediği cevap elbet bu değildi. Yutkundu, belli ki karşısında sandığından daha çalışkan bir adam vardı. Ama elbet onlar aynı kefede değildi. “Anladım. Helal olsun tabi sana ama marangozlukla savcılık aynı yerde değil. Sen bir hata yaparsın düzeltirsin hiç olmadı meydana kötü bir masa çıkar, ben bir hata yaparım cübbemi kirletirim.”
İkisi de aynı anda ikinci sigaralarını yaktılar. Ali Ecevit tek bir yiyeceği, tek bir yudum çaya dokunmuyordu. Savcının dikkatini çektiğinden ya da umursadığından değil, konuyu dağıtmak için konuştu.
“Mısır ekmeği yedin mi daha önce?”
“Yedim.”
“Buralardan mı sizinkiler?” diye soruldu bu kez. Ecevit’in tüm dikkati yine dağıldı ve kalbindeki acıya odaklandı. Bu adamla ne annesini ne de babasını konuşmaya mecali yoktu.
“Anneannem bu taraflardanmış.”
“Ye bir lokma,” diye ısrar etti adam. “O kadar indirdim. Çekinme hadi.”
“Çekindiğimden değil. Aç değilim. Eyvallah sana da zahmet oldu,” O an savcıyı ne bu ısrara sürükledi bilinmezdi. Belki de sahiden aç olmadığına inanmadı. Belki konuyu dağıtmanın bir yolunu buldu.
“Bir lokma al,” dedi inatla. “Miden kıyılmıştır. Hadi Tanrı’nın misafirisin o kadar, aç göndermek olmasın. Yoğurda banıp ye, açlığını hatırlayacaksın. Hadi, hadi kırma beni. Ayıp böylesi, hiç içime sinmez. Bir daha nerede görürüz birbirimizi, bir lokmamı ye. Sevabım olsun.” Hiç durmadan büyük bir ısrar ve misafirperverlikle Ecevit bir lokma alsın diye uğraşıyor, adeta kavga ediyordu şimdi. Ecevit daha fazlasına direnemedi, ya bu kavganın boyutunu arttıracak, belki öfkesine yenik düşecek ve yaka paça hale gelecek, kapı dışarı edecekti kendini ya da o ilk lokmayı alacaktı. Mısır ekmeğinden küçük bir parça aldı ve ağzına attı.
Çiğnedi, çiğnedi, çiğnedi… Lokma ağzında büyüyor, çoğalıyor ve sertleşiyordu. Ali’nin gözüne bir perde indi. Ekmek, süt ve şeker. Haram lokma. Ali ekmek yaptım oğlum, gel de sıcak sıcak ye biraz. Haram lokma. Bunu da Firuze’ye götür anneciğim. Ekmek, süt ve şeker… Baba. Salça da süreyim mi oğlumun ekmeğine? Oy benim güzel oğlum. Haram lokma, yutulmuyordu. Veresiye defteri. Verin de babamın borcunu kapatayım… Al şu parçayı da Firuze’me götür. Anne Firuze salçalı ekmek yemiyor. Biliyorum Ali, portakal reçeli sürdüm ona...
Otuz yıllık ömründe ilk kez haram lokma aldı ağzına, hiç tadını bilmeyince, yutmayı da beceremedi. Gözleri kaydı, ter boşaltmaya, titremeye başladı. Lokmayı zorlukla dilinin altına aldı. “Lavaboyu kullanabilir miyim?” diye sordu. Adam bir şey dedi mi, sordu mu bilmiyordu. Yalnızca gösterilen yere gitti. Hızla kapıyı kapattı ve lavabonun içine tükürdü. Suyu açtı. Halbuki sertleştiğini sandığı lokma bir bebek mamasına dönüşmüştü, akıp gitti. Ali Ecevit ağzını çalkaladı, yüzünü yıkadı ve lavabonun önüne çöktü. “Tamam,” diyordu. “Tamam. Bitecek. Yapacaksın. Sakin ol. Bu da bitecek.”
Dakikalar sonra kalkabildi yerinden. Ensesine de bastırdı ıslak avucunu. Kâğıt havluyla yüzünü sildi ve banyodan geri çekti. “Kusura bakma,” dedi nefes nefese. “Midem bozuk. Uzun yoldan gelince hiç boğazımdan geçmedi. Bir sigara yeter bana.”
“Hay Allah,” diyordu savcı. Ecevit gözünün önündeki yiyeceklere tahammül edemiyordu. “Ben bilseydim ısrar etmezdim. Utandığından yemiyorsun sandım. İstediğin sigara olsun, al istediğin kadar.” Ecevit hiç reddetmeden yaktı. Ağzındaki tat silinsin istiyordu artık yalnızca. Savcının daha fazla konuyu dağıtmasına müsaade etmedi, yeniden araladı. İnanan için cehennemden bile çıkış varken Ali Ecevit mi bu çukurdan çıkamayacaktı?
“Doğrusun, marangozluk ve savcılık aynı kulvarda değil,” dedi bu kez. Çayı soğumuştu, ondan da bir yudum almaya niyeti yoktu. “Ama ben okuyabilseydim de savcı olsaydım, yine bırakmaz, hakkını vermek için çabalar dururdum.”
Ecevit okusaydı savcı olmazdı lakin, yine cübbesine leke sürmemek için canla başla savaşırdı. Karşısındaki adamın hangi kısma çengel atacağını biliyordu. “Niye okuyamadın?” diye sordu. Alçaklar izin vermedi.
“Hayat izin vermedi.” Başını ağır ağır salladı Ecevit. “Hayat, insanlar… Okuyamadım. Ama okusaydım, avukat olurdum.”
Mustafa Tekin genç adamın gözlerinde yalnızca kederi görebildi. Biraz daha üzüldü kabul. Oğlunun yaşına yakındı diye belki. Bambaşka sebeplerden okuyamamış iki insanı benzetti. Dudaklarını büktü, ne denirdi bilemedi. “Olsun, mesleğini eline almışsın. Böylesi hayırlısıymış senin için. Bak bana, ben aldım da tutamadım. Kaderi değiştiremezsin ki evlat, kader orada yazılı, yaşanmayı bekliyor. Biz faniyiz, ancak sebepleri belirleyebiliyoruz.”
Ben senin evladın değilim, alçak puşt... Ecevit artık hınçla, meydan okuyarak bakıyordu adeta. Gizlemek istiyor ama ne kadar başarılı oluyor bilmiyordu. “Yanlış,” dedi. “Kaderi bizzat fani insanoğlu değiştirir. Biraz gücün, biraz paranın değiştiremeyeceği kaç kader var ki bu dünyada?”
Ah, diye geçirdi içinden savcı. Daha gençsin, toysun. Hayatın bir noktada kadere yenildiğini fark etmemişsin. İnsanoğlu sadece değiştirdiğini sanıyor, hayatı oyalıyor ama eninde sonunda aynı yere varıyor.
“Bir gün kaderin kimse için değişemeyeceğini anlarsın.”
Ecevit başını iki yana salladı ve tuttuğu eti bırakmadı. “İnsan kendi kaderini kendisi yazar Savcı Bey.
Toplumlar bile,” dedi Ecevit. Konuyu bir hortum gibi tarlanın etrafında döndürüyordu. Bir kapı açıyor bir kapı kapatıyordu. Sona varmak istiyordu. “Yakında seçim var, şimdi seçilen kaderde yazan mı yoksa bu halk kendi kaderini mi seçiyor? Hiç mi suçu olmayacak seçenlerin? Kader deyip geçilir mi?”
Evet, bu sorular da savcının içine tek şüphe düşürmedi. Elbette iki erkek yan yana gelince siyaset konuşmayacak da ne konuşacaktı? “Ohoo,” dedi geriye yaslanıp bacak bacak üstüne atarken. “Beğenmiyor musun Atilla Akın’ın siyasetini?” Eski bir dostundan bahseder gibi değildi hali. Ecevit bakışlarını yumuşatmadı, şimdi göstereceği bir sert duruşun da yanlış anlaşılmayacağını farkındaydı. Mevzu siyaset olmuştu, silah çekilse, kimse neden çektin diye sormazdı gecenin sonunda.
“Görmüş geçirmiş adamsın, sen beğeniyor musun?”
“Sonraki seçimi görmem Allah izin verirse.”
“Önceki seçimi gördün ama?” Ecevit, Atilla Akın’la görüşmediklerini farkındaydı. Bu yaptığı pisliklerden kaçan adam Atilla’nın suratına baktıkça ne kadar geride bırakabilirdi olanları? İki dost olmadıklarını biliyordu Ecevit, iki düşman olmadıklarını bildiği gibi.
“Onlara bile isteye, göre göre oy verenlerin; biraz olsun bu vatana karşı içinde vefa yoktur benim için.” Mustafa Tekin bu net duruşu, kararlı cümleleri dinliyordu dikkatle. Ali Ecevit’in başka bir parti destekçisi olduğuna emindi kendince, demek halkta karşılığı yalnızca lider değildi Atilla’nın. Bu uzak, ücra köyde, açıkçası çoğu şeyden kendi isteğiyle habersizdi.
“Bozdular kendilerini.” Geçiştirmek istedi ama izin vermiyordu bu hırçın adam.
“Bozuk tohumdu onlar, en başından beri,” diye hiç fırsat vermeden konuştu Ecevit.
“Pek iddialısın, halbuki kendin dedin, görmüş geçirmiş olan benim.” Son kaç seçimdir bilmez, UMP’ye oy vermiyordu lakin verdiği dönemler de olmuştu. Bu toy adam şimdi gelişine sallarken Mustafa Tekin aynı fikirde değildi onunla.
“İdamlık suçları var,” deyiverdi Ecevit. Bu söylediğinin en başta bir karşılık bulmayacağını hatta belki alaya alınacağını biliyordu. “Biliyorum da konuşuyorum. Halk idamlık suçu olanları başa getirmek için oy vermeye gidecek. Şimdi kaderleri yazılı mı diyeceğiz yoksa kaderlerini çiziyorlar mı? Ben her şeyde de kadere suç atamam.”
İstediği elbette idamlık suç kısmına odaklanılmasıydı ama karşısındaki adamın da rastgele bir gece gördüğü, Tanrı misafiri olarak evine aldığı bir adamla siyaseti böylesine açık uçtan konuşmayacağını da biliyordu.
“Kanıtlanmış bir suç var da, halk bunu biliyor mu?”
Ecevit elindeki sigaranın ucunu başparmağıyla küllüğe aheste aheste vurdu. Kül dağıldı, uçuştu ve sehpayı kirletti. “Kader de bir çocuğun yazdığı oyun değil elbet, kolayca değiştirilsin. İnsan biraz da düşünmeli, kurcalamalı, sorgulamalı. Allah da bunu istemiyor mu, cami hocası bundan da söz etmedi mi?”
İmalı bir gülümseme oluştu savcının suratında. Çok şey söylemek istedi ama sustu. İşin doğrusu Ecevit’in de gençliğin verdiği o şiddetli ateşle konuştuğunu sanıyordu. Bir oyuna çekildiğini farkında değildi.
“İdamlık suçlarını ben biliyorum tamam, halk da dünü unuttu mu? Atilla Akın bir melekti de en başından beri biz mi görmedik? Yoksa şeytan melek maskesi mi taktı? Neymiş halktan yanaymış, o herif halktan olacak son adam. O konuma da hakkıyla gelmedi, hileyle, hurdayla geldi. Bas bas bağırıyor görmüş geçirmişler,” Savcıyı süzdü baştan aşağı. “Lakin görüyorum ki görmüş geçirmişleri de kandırmaya başlamış. İnsanın zoruna gidiyor.”
Tam bu noktada karşı durmazsa Ecevit işinin daha da zor olduğunu kabullenecekti. Karşısında bir Atilla seçmeni mi vardı bilmiyordu. Savcı da, eski savcı oluşuna güvendi, çoktan teslim ettiği mesleğinden cesaret aldı ve, “Görmüşü geçirmişi kandıramazsın,” dedi.
İşin doğusu bu kadarını da söylemezdi ama bu genç idam kelimesini öyle kolay ağza alıyordu ki, oy versin ya da vermesin eski dostunun halktan biri tarafından böyle kolay iftirayı uğramasına engel olmak, bu delikanlıyı eski bir hukukçu olarak biraz bozmak istedi. Evet bir inanç ya da merak yoktu içinde. “Madem elinde böyle idamlık suçları var, ne diye susuyorsun? Bu da kaderin önüne geçmek değil midir? Ha şayet bol keseden sallıyorsan, bu iftiraya girer. Cami hocası günahların en büyüğü diye bahsetti. Hocayı bırakalım dersen de, benden başka kimsenin yanında böyle konuşma. Alırlar seni, hayırdır kardeşim derler sana.”
Ecevit dişlerini birbirine sürte sürte güldü. Bu rahatsız edici, huzursuz eden bir gülüştü. “Ne diye mi susuyorum?” diye sordu Ecevit, ha şöyle ya demek istedi. Ha şöyle… “İçten çürüttüler ülkeyi. Sen ne zaman bıraktın mesleği bilmem ama işler bıraktığın gibi ilerlemiyor,” Büyük bir cesaretle apaçık duvarda asılı olan Yaman’a baktı. “Belki de sen bırakırken de işler böyle ilerlemeye başlamıştı, bilmiyorum. Şimdi ben elimdekileri alsam gitsem bir savcının kapısına, gereken neyse yapacak mı yoksa devlete çalışacak savcı kalmadı mı?”
“Haddini bil evlat!” diye bağırdı adam hiddetle. Bu iki adamı siyaset karşı karşıya getiremezdi belki ama cumhuriyet ve cumhuriyetin neferi olan bu meslek karşı karşıya getirebilirdi. “Türkiye’de tek bir mesleğin başında cumhuriyet ibaresi bulunur biliyor musun?”
Adam celalliydi. Ne bu ülkeye ne bu ülkede savcılık yapan tek bir meslektaşına söz ettirmeye niyeti yoktu. Bu bir şahsa değil, yüce Türk ulusuna, cumhuriyete iftira atmaktı onun gözünde. Ali Ecevit’in niyetini görmekten çok uzaktı, bir oyuna geldiğini farkında bile değildi. Seneler önce bıraktığı cübbeyi giydi de Ecevit’e meydan okudu sanki.
Ecevit hiç uzatmadı, “Biliyorum, eski Cumhuriyet Savcısı Mustafa Tekin,” dedi apaçık. Adam soyadına kadar duyduğunda irkildi, silahının yerini anımsamaya çalıştı. Hiç işi olmamıştı senelerce ama bu evde olduğunu da biliyordu. “Belki de bu yüzden Tanrı misafiri olarak kapına düştüm. Bana işini şerefiyle yapacak, sindirilmeyecek, korkutulmayacak, gözü kara bir savcı lazımdı. Yolum buraya düştü. Kader bir çocuğun oyunu değil, değiştirmek de hiç kolay değil elbet. Bir başıma yapamadım, yanıma da güvenmediğim kimseyi alamadım.”
Savcı tedirginlikle karşısındaki adama bakıyordu şimdi. Tüm coşkusu söndü ve korku tohumunu yuttu. Kimse burada onu duyamazdı. Bedenen de karşısındaki adama karşı koyacak kuvvette değildi. “Kimsin sen?” diye sordu yalnızca. Korktuğu hiç belli değildi ama endişesi saklanmıyordu.
“Ne yapacaksın kim olduğumu, sen de vatansever ben diyeyim kaderi değiştirmek isteyen adamın biri.” Elini karşısındaki adamı korkutacağını bile bile iç cebine attı. Savcının korkunç bir hızla önündeki bardağa saldırdığını ve bardağı ikiye bölüp tek parçasını avucunun içine bir silah gibi aldığını gördü. Elindeki bir kâğıt tutamını kaldırdı Ecevit soğukkanlılıkla. İlk kumar buraya gelmekti, bu kumarın sonu elbette ölüm olabilirdi. Kaybedecek neyi vardı? Var mıydı? Vardı. Ama yine de ölümden korkmuyordu. Ölecekse de ölecekti. “Derdim seni öldürmek olsaydı, şimdiye kadar bana onlarca fırsat verdin Savcı,” dedi. “Yardım istemeye geldim. Ne yapacaksın beni mi öldüreceksin?”
“Silahın var mı?” diye bağırdı adam. Camı tuttuğu eli tir tir titriyordu.
“Yok, arama yapacak mısın?” Elindeki kağıtları bir kez daha salladı. “Bana gözü kara bir savcı lazım,” diye tekrar etti.
“Bu ülkede gözü kara, şerefiyle işini yapan binlerce savcı var!”
“Güvenebileceğim bir sen varsın Mustafa Tekin,” Ecevit, zamanında onu tüketenlere mi güveniyordu? Lokmasını yutamadıklarına mı? Babasına gün yüzü göstermeyenlere mi? Evet, Ecevit tam olarak onlara güveniyordu. Demek güvenin sevgiyle değil çıkarla bir ilişkisi vardı. Ortak bir çıkar, büyük bir sevgiden daha çok para ediyordu söz konusu güvense. “Şimdi bırak elindekini de elimdekine bakalım.” Ecevit elindeki iki kopyayı adama uzattı. Kurcalamadan, uzun uzun anlatmadan, bir savcının tek bakışta göreceği iki kanıtı seçmişti. Nabız ölçecekti, devamını adım adım paylaşacaktı.
“Paranın nereye aktığını görüyor musun?” diye sordu kısaca. Savcı elinden cam parçasını bırakmamış ama kağıtlara bakmaktan da kendini geri koyamamıştı. “Kullandıkları kimlikler de genelevde doğmuş çoğu da ölmüş bebeklerin. Kimleri akladılar Savcı o kimliklerle?”
Dakikalar önce alaya aldığı ve gözdağı verdiği bu gencin önüne bıraktığı kanıtlar şimdi savcının boğazına dizildi. Elindeki cam parçası düştü ve her satırı parmak uçlarıyla takip etmeye başladı önce. Sonra yetmedi gözlüğünü taktı, tüm dikkatini onlara verdi. Her okuduğu cümlenin ardından duraksıyor, başa dönüyor, parça birleştiriyor, aklını kaçıracak kadar şaşırıyordu. Kimseyi tertemiz, ana sütü kadar ak sanmıyordu lakin önüne konulmuş kağıtlar ne aksızlık ne de kirlilikti.
“Sen bunlara nereden ulaştın?” diye sorabildi dakikalar sonra.
“Bana yardım et!” dedi Ecevit adete emreder gibi. “Erken seçime gidilmeden önce bunları ortaya çıkaracak bir adam lazım. Sindiremeyecekleri, ayağını kaydıramayacakları bir adam lazım.”
“Oğlum sen kimsin?” Sorusu tekrar edildi. Ecevit boynunu kütletti ve açıkça, “Ben senin oğlun değilim!” dedi. Onun bunun oğlu değildi, bu hitapları duymak istemiyordu. Damarlarından akan kan öyle hızlıydı ki sanki, akışı hissediyor, her bir sinir ucunu, ürperen tüyünü, ağzındaki on farklı tadı, kimse tarafından hissedilmeyen o küçük depremleri, mutfakta her on saniyede bir damlayan suyun sesini, kapı önündeki dalgaların hışırtısını… Beyni her birini ayrı ayrı duyuyor, görüyor, fark ediyor ve Ecevit’e zulmediyordu. O vakitte Ecevit’i farkındalık öldürecekti sanki.
“Al bunu git Adalet Sarayına.”
“Saray artık adaletin değil, bana sen yardım edeceksin!”
“Ben istifa edeli seneler oldu.”
“Usul mü unuttun eski dostunu mu satmak istemiyorsun Savcı?” diye sordu bu kez açıkça. Adamın titreyen kirpiğini, ellerindeki sedefleri, güneş lekelerini ve ürperen bedenini de fark ediyordu şimdi Ecevit. Mustafa Tekin camı bıraktığına pişman oldu ama almaya cesaret edemedi. Ecevit kanla, hınçla, savaşla ve öfkeyle bakıyordu şimdi ona. İlk kez bu bakışlardan geçmişin ateşini hissetti. Karşısında cayır cayır yanan bir adam vardı. Bu adamı yakan geçmişinin neresinde vardı seçemedi adam.
“Tanrı misafiriyim dedim, sana elim boş gelmedim. Ölmeden önce alacağın bir intikam yok mu senin?” Ecevit artık meydan okuyor, apaçık savaşıyordu. Bedeni titriyor, yüzü ateş gibi yanıyordu. İntikamın ateşi, bir ormanı değil betondan bir şehri yakacak bir ateşti bu, iki adamı sardı. Karadeniz’in kıyısında, Karadeniz’in bile söndürmeye yeltenmeyeceği bir yangın çıktı. Ali Ecevit hışımla duvardaki resimlerden birini gösterdi. “Mustafa Tekin, oğlun bir gün rahat uyudu mu yattığı yerde? Bak şu çocuğun gözlerine, sen oğlunun kanını yerde bırakmış adamsın! Seni kandırdılar!”
Yerinden kalktı. Ne yapacaktı? Belki bir resmi alacaktı duvardan. Belki kader arkadaşına daha yakından bakacaktı, belki babasının yüzüne fırlatacaktı. Savcı hızla eline bir cam parçası aldı ve Ecevit adım atamadan üzerine atladı. Şimdi iki adam yaka yakaya, alın alına, nefes nefese birbirine saldırıyordu.
“Sen kimsin lan?” diye haykırıyordu. Öyle bir kuvvet bindi ki üzerine Ecevit’i koltuğa devirdi. Üzerine çöktü bir karabasan gibi. Hiç bilmiyordu ama Ecevit’i değil, yine on yaşında bir çocuğu devirmişti. Ali Ecevit dokunmuyordu, dokunursa, bir kere el sürerse sağ çıkarmayacağını hissediyordu. İntikam alması gerektiği adamla iş birliği yapıyordu. Zapt olmak artık daha zor, daha meşakkatliydi. Cam artık Ali Ecevit’in şah damarının hemen üzerindeydi. “Nereden tanıyorsun benim oğlumu, kimsin sen?” Şimdi o küçük gözlere dikkatle bakarken bu bakışlar her şeyden ve herkesten daha çok tanıdık geliyordu. Ecevit göz bile kırpmadan izliyordu, onu bakışlarından tanısın istiyordu.
Artık kan akışı hisseden, her bir sinir ucunu, ürperen tüyünü, ağzındaki on farklı tadı, kimse tarafından hissedilmeyen o küçük depremleri, mutfakta her on saniyede bir damlayan suyun sesini, kapı önündeki dalgaların hışırtısını duyan, gören, fark eden bir Ecevit değildi. İnsanın sıfatı değişirdi, kıyafeti, gerekirse adı sanı bile değişirdi ama bakışlarına kimse dokunamazdı. Ecevit tanındığını ilk andan fark etti. Hiç gocunmadı, üzerini karaladıkları, parça pinçik ettikleri, sevmedikleri, saymadıkları, hor gördükleri o ismi gururla söyledi. “Ali Ecevit Tarhan, Hüseyin Tarhan’ın oğlu.”
Gazeteler böyle yazıyordu değil mi? Hüseyin Tarhan’ın oğlu katil Ali Ecevit Tarhan. Ecevit senelerini katillerin arasında geçirdiğinden olacak işlenecek cinayetin gözde nasıl parıldadığını görebiliyordu. Üzerindeki yaşlı adamı hışımla geriye doğru itmese, cam şah damarına saplanacak ve çok değil dakikalar içinde ölecekti. İki adamın da gözleri çakmak çakmak parlıyordu. Adam geriye doğru devrildi ama toparlanmak için çok erken hareket etti. Artık üstüne çöken Ecevit’ti. Elindeki cam parçasını tuttu, yakalamak ve uzağa atmak istedi. O cam iki adamın da elini kanattı ama eninde sonunda başaran Ecevit oldu, en uzağa fırlattı ve yakasına yapıştı.
Küfürler ediyor, hakaretler savuruyordu. Nasıl gelirdi, nasıl çıkardı karşısına? “Senin oğlunu ben öldürmedim!” Bu Ali Ecevit’in babası öldükten sonra ve kaderine boyun eğince söylemeyi bıraktığı, hiç diline almadığı o gerçekti. Ecevit babası ölünce katil olmayı da kabul etmişti. Hatta işlemediği suçun arsızı olmuş, işine gelince ben ilk cinayetimi on yaşındayken işledim lan, demeye başlamıştı. Şimdi koca Karadeniz’in bile duyabileceği kadar bağırıyor, haykırıyordu. Tüm dünya, tüm insanlar onu duysun, ona bir kez inansın istiyordu. “Ben öldürmedim! Senin oğlunun katilleri senelerdir keyif çatarken sen suçsuz bir çocuğun suçunu ağırlaştırdın! Oğlunun kemikleri sızlıyor Mustafa, senin
oğlun senin azabını çekiyor senelerdir!”
Şimdi Ecevit için Mustafa neyse, Mustafa için de Ecevit oydu. Oğlunun katili seneler sonra gelmiş onun canına göz dikmişti. Doğruydu, bu alçak Tanrı misafiriydi. Mustafa Tekin ölmeden, oğlunun katilini öldürmeliydi. Tanrı bu katili ayağına getirmişti. Bileğine de kuvvet verdi. Otuz yaşında bir adamın gücüyle saldırdı Ecevit’e. Altında kalmaktan kurtuldu, üste çıkamadı artık ama kollarını sarmıştı boğazına. Boğacak, öldürecekti. Oğlu yaşamazken, bu katil de yaşamayacaktı. Oğlunun görmediği yaşları bir ömür sürmeyecekti.
Ecevit yeniden hakimiyeti aldı, alt kolunu boylu boyunca boğazına bastırdı, artık çöktükleri yerde Mustafa Tekin’in başı geriye doğru düşmüştü. “On altı yıl yattım lan!” diyordu. “On altı yıl yattım! Sizin şerefinizi sikeyim! Hayatımı bitirdiniz lan! Benim gücüm senin oğluna yeter miydi? Nasıl kandın lan onlara?” Tükürüyor, terler döküyordu. “Nasıl inandın? Senin oğlunu Bülent Akın öldürdü! Başını mermere çarpa çarpa öldürdü! Pekmezini çıkardı! Sağ sol kavgasına katletti oğlunu sonra gitti kendini aklayan babasının yanında sağdan boy gösterdi. Olan senin oğluna oldu, olan bana oldu! Hainler! Yaktınız lan bizi!”
Mustafa Tekin’in koltukla Ecevit’in kolu arasına sıkışmış boynu tümüyle morarmıştı. Gözleri kararmıştı, çırpınmayı bırakmıştı. Ağzından ölüme çok yaklaşmış bir hırıltı duyulmasa Ecevit hiç görmeyecekti ne kadar ileri gittiğini. Yaradan Ecevit’in elini kana bulamasına ne çok karşıydı, hep bir işaret, hep bir fısıltı olarak bitiyordu yamacında. Uyandırıyor, alıkoyuyordu.
Ecevit’i işlemediği suçun erbabı yapmaya çalışan bu hayatın içinde Ecevit’ten yana olan ilahi bir kuvvet muhakkak vardı. Ecevit, Hüseyin Tarhan’ın oğlu olmayı bırakınca da beceremiyordu Allah’ın verdiği canı almayı. Ah anneciği, ne çok dua etmişti ona. Ne gönülden, ne büyük bir yürekle… Ecevit’i bu kadar temiz bırakan da babasının boğazından geçirmediği o haram lokma, annesinin duası değil miydi zaten? Tarhanların son ferdi, kötülük içinde bir elmas gibi parlıyordu. Lakin kötülüğün içindeydi işte, fayda eder miydi parlaması?
Ecevit kendini geriye doğru zorlukla attığında Azrail çok yaklaşmıştı yaşlı adama. Kesik kesik öksürüyor, boğazını tutuyordu. Suya uzanmaya çalıştı, yapamadı. Ecevit küfretti, birinci dakikanın sonunda suyu uzattı. “Aklını başına al,” dedi terini elinin tersiyle sildi. “On altı yıl yattım çıktım. Buraya seni öldürmeye de gelmediysem bu saatten sonra sen beni suçlu görsen ne olur, görmesen ne olur Savcı? Ne kârım var benim bu işten? Benim hayatım bitti,” Son cümle, yüzünü ağlayacakmış gibi acıyla buruşturdu. Elini kalbine vurmak, dövünmek, isyan etmek istedi ama kılını bile kıpırdatmadı. “Hayatım bitti benim. Benim hayatımı bitirdiler. Sen de ortak oldun onlara Savcı, hayatımı bitirdin. Hayatımı bitirdiniz,” Ecevit zorlukla kalktı yerden. İki adamın da birbirine saldıracakları hali kalmamıştı. Ecevit aynı cümleyi tekrarlıyordu. “Hayatımı bitirdiniz,” diyordu, başka da bir şey demiyordu.
Bir kâğıt bir kalem buldu. Numarasını yazıyordu. Arkasındaki adam ne haldeydi bilmiyordu. Asılı fotoğraflardan birini aldı, yerdeki adama yaklaştı. “Yaşasa savcı olacaktı,” dedi Ecevit acıyla. “Yaşasam avukat olacaktım. Ben mi öldürdüm lan senin oğlunu? Senin çocuğundan daha çocuktum ben. Annemden emdiğim sütün kokusu vardı daha ağzımda,” Son cümle ağzından bir hıçkırık kopardı. “Nasıl kandırdılar seni?” diye sordu. Tüm kanıtlar onu gösteriyordu biliyordu ama nasıl kandırırlardı bir savcıyı? Atilla bu kadar mı büyüktü? Koca bir halkı kandırmaktan daha mı kolaydı yoksa acılı bir babayı kandırmak?
Yaman’ın gözlerine baktı fotoğraftan. İçi ona da yandı. Kalbinde Akın olmayı taşıyan herkes, suçlu ya da suçsuz, yaşına bile bakmadan ölmeliydi. Nasıl ferahlardı yoksa bunca masumun kalbi? Elindeki fotoğrafı acılı babanın kucağına bıraktı.
“Suçlu olsaydım, buraya geldiysem seni öldürürdüm. Buraya geldim de seni öldürmeye niyetlenmedim. On altı yılım bitti, bu saatten sonra cümle alem bana inansa ne olur? Sen inansan ne değişir? Derdim seni inandırmak mı? Ne faydan olacak bana? Senin oğlun Bülent Akın’ın elinde katledildi,” dedi. Sehpanın üzerindeki kağıtları aldı ve suratına fırlattı takati kalmamış adamın. “Sana hayatının fırsatını veriyorum Savcı. On altı yıldır gününü gün edenlere, yaşayacak gün bırakma diye sana hayatının fırsatını veriyorum. Sen cübbeni kirletmemek için değil, cübbeni kirlettin diye bıraktın mesleği. Sen on yaşında bir çocuğun yaşını ceza alsın diye on iki yaptın! Cübbe senden utandı Savcı, cübben senden utandı!”
İşaretparmağını sallıyor, tükürürcesine konuşuyordu. Artık ne denizin hışırtısı, ne musluktan damlayan suyun sesi vardı. Dışarıda kıyamet kopacak olsun yine Ecevit’in sesinin üstüne çıkmazdı. Bir Ecevit konuşuyordu sanki bu kez tüm dünya dinliyordu. “Sana hayatının fırsatını veriyorum, geberip gitmeden o cübbeyi de temizle, oğlunu da rahata kavuştur. Yoksa kader kimden yana yazdıysa devam edecek, ne cübben temiz kalacak ne oğlun rahat edecek.” Elindeki numarayı da fırlattı adamın üzerine. Hali kalmadığı için mi karşılık vermiyordu yoksa bir nebze olsun aklını mı bulandırdı emin değildi.
“Kararını verince beni ara. Sen olsan da olmasan da ben bu işin peşini bırakmayacağım. Misafirlik bitti,” dedi Ecevit tıpkı Atilla Akın’ın karşısına çıktığı ilk gün gibi. “Ali Ecevit Tarhan geldi. Sen bu işin pirisin, biliyorsun. Kanun bilmemeyi affetmez. Hadi canın cehenneme.”
Ellerinin cebinde girdiği evden elleri iki yanda, sükûnetle girdiği evden nefes nefese ayrılıyordu. Kumarı kazanmış mıydı? Nefes almaya devam ediyorsa kaybetmedi demekti. Ali Ecevit Tarhan, kötülerin sonunu yine kötülere bırakıyordu. Sakinliğini korur, nefsine sahip çıkar, senelerdir sürdürdüğü sükûnetini baltalamazsa sonu selametti. Kaç parçası bu selameti görecekti bilinmiyordu lakin bu evden zaferle ayrılan Ali Ecevit Tarhan’dı. Ya bu işin sonunda Bülent’i katledecek, Atilla Akın’ı bir suikaste kurban edecek ve geriye kalan hayatını da dört duvar arasında tamamlayacaktı ya da her hamlesini hakikatin süzgecinden geçirip, hovardalıktan uzak, bir insanla değil bir güçle savaştığının bilincinde doğru adımlar atacaktı. Atilla Akın korkunç bir düşüncenin gücüydü. Bir şahıs değildi, bir kurum bile değildi.
Şimdi bu evden zaferle ayrılıyorsa düşmanla iş birliğine girmek değildi bu, çiviyi çiviye söktürmekti. Ve çivinin çiviyi sökmesi için Ali Ecevit’in elinde kanıt vardı. Sabretmiş, dayanmış, sürünmüş ama düşmana hiç karşılık veremeyeceği hamle hakkı tanımamıştı. Zaten satranç da böyle oynanmaz mıydı?
Ne erkendi ne geçti Karadeniz’de bu kapıyı çalması için. Misafirlik bitmişti, Ali Ecevit de geleli az vakit olmamıştı. Ya ev sahibi olacaktı ya da evi yok edecekti. Yoksa ne manası kalırdı biten misafirliğin?
Ali Ecevit’in bu dünya üzerinde giremeyeceği delik ve sızamayacağı zihin var mıdır? Bu sorunun cevabı artık çok açık ve netti. Bahçenin taşlı yollarını yürüdü, ona açılan kapıdan geçti selam vermeden. Artık çoğu şeyin yerini bildiği evde yürürken hedefi salondu. Savcı tam da tahmin ettiği gibi masa lambasını açmış loş bir ışıkta çalışıyordu. İkisi de lambayı açmayı tercih etmedi, Ecevit ses kayıt cihazını cebinden çıkardı ve oturdu.
“Oldu mu alışveriş?” diye sordu. Ecevit başını salladı ve elindeki ses cihazını gösterdi. Düğmeye bastığında orta sehpaya yoktu Atilla Akın’ın sesini belki yüzden fazla kez yine dinledi. Tesirini kaybetmemişti ama artık duyduğunda şuurunu kaybetmiyordu. Mustafa Tekin ilk dinlemeye çok hazırlıksız yakalandı, anlayamadı. Koltuğa otururken cihazı da aldı ve kulağına yaklaştırdı. Bir Firuze ya da Ecevit kadar yıkılmamıştı elbet ama bozguna uğramış, ses kaydı defalarca kez başa sararken kelime çıkmamıştı ağzından.
Ali Ecevit’in kardeşini ararken yolunun düştüğü genelevle, Atilla Akın ve Mümtaz Asa’nın aynı genelevde denk gelişini elbette bir tesadüfe yormamıştı ancak tüyler ürperten ses kaydı savcının nutkunu tutturmuştu. Tamam Tarhan ailesine gelecek büyük küçük tüm yardımların önüne geçmişti, kabul izin vermemişti, en sert şekilde karşısında durmuştu. Lakin kimseden böyle bir talebi de olmamıştı. Atilla Akın; Tarhanlarla alakalı ne kadar ileri gittiyse o zaman sanıyordu ki kendisine boyun eğdiğinden ya da iyi bir dost olduğundan yapmıştı. Şimdi biliyordu ki tek niyeti ondan şüphelenmemesiydi. Ama neden bu mevzunun içindeydi anlamıyordu.
“Kardeşimin yerini de biliyor ama alışveriş bu kadardı diyerek açıkça söylemedi,” dedi Ecevit. Zaten bir tercih yapacak olsa bizzat Atilla Akın’dan duymayı, onun gözünün önünde çöküşünü izlemeyi yeğlerdi. “Olur da Atilla söylemezse benim kapım sana hep açık, bir telefon uzağımdasın artık dedi.”
Savcı kulağının dibindeki mide bulandırıcı sesi kapattı. Ses cihazını aldığı yere geri bıraktı. “Atilla’ya ihanet ediyor yani.”
“Etti bile,” dedi Ecevit. Kimsenin ona yardım etmediğini biliyordu. Herkes kendi çıkarının peşindeydi, herkes kendi kıçını kurtarmaya çalışıyordu. “Ne oldu da aralarındaki bunca senelik anlaşma bozuldu?” Aralarında olan elbet bir dostluk değildi. Lakin yine de çok uzun süreden bahsediliyordu.
“Sen döndün,” dedi savcı. Parçaları birer birer, bir davayı çözer gibi, seneler önce bir cinayet ve acıyla körelttiği zekasını yeniden canlandırarak birleştiriyordu. “İnlerine kadar girdin. Atilla niye müdahale etmedi sana?”
“Elimde bir şeyler olduğunu biliyordu. Riske atmadı.”
“Neyi?”
“Koltuğunu.”
Savcı başını salladı. Bir sigara uzattı Ecevit’e ama karşılık bulmadı. Ecevit bacak bacak üzerine atmıştı. “Sırf kendi koltuğu için on küsur senedir kolladığı ve onu kollayan adamları sattı. Niye satmasınlar ki onu?” Pek doğruydu, Mümtaz da Raşit de defalarca kez uyarmamış mıydı Atilla’yı? O ipi koparan Atilla’ydı. Şimdi tek hedefleri Ali Ecevit değildi, Atilla Akın’dı da. “Ne yapacaksın şimdi?”
“Sen ne durumdasın?”
“Raşit de Mümtaz da tek bir emirle tutuklanacak senden onay aldığım gibi.” En kolay avuca alınacak kişilerdi onlar. Zaten bunu farkında olduklarından böylesine Atilla Akın gibi sakinliklerini koruyamıyor, savunma yapamıyorlardı. Atilla için erken ve geç zaman vardı. Bir adım öncesinde de sonrasında da kendini kurtarırdı ama Mümtaz için de Raşit için de hiçbir şeyin garantisi yoktu. Olan olduktan sonra Atilla kendi adını riske atıp iki azılı suçluyu mu kurtarmaya çalışacaktı? Kendisinin büyük bir inatla arkasında durduğu idam ipini kontrolden çıktığı ilk anda meydanda sallandırırdı.
“Önce kardeşim.”
“Önce kardeşin,” dedi savcı.
“Sonra hiç beklemeden onlar. Atilla Akın?”
“Onu bekleyeceğiz,” dedi çoktan kararını vermişken. “O senin kadar benim de davam. Onu az daha bekleyeceğiz.”
On sekiz yıl beklemişti Ecevit. Az daha beklerdi. “Yarından sonra Atilla Akın’la bir satranç masasına oturacağız. Bana kardeşimin yerini söke söke söyleyecek.”
“Satranç niye?”
“Aksi bir durumda bize zaman kazandırsın diye.” Olur da işi Raşit’e kalırsa ya da Atilla son nefesinde bile kirli oynamayı seçerse o satranç masasında geçirecekleri dakikalar Ecevit’e ve savcıya yarayacaktı. Atilla da o süreyi kâr olarak göreceğinden o da bu oyunun parçası olacaktı. En nihayetinde plansız programsız olan, zamana ihtiyacı olan o değil miydi? Ecevit biliyordu karşısındaki şeytanın hamlelerini.
“Mümtaz ve Raşit bilmiyor mu Atilla o masadan kalkarsa bir yolunu bilip onları yok edecek?” Atilla Akın hangi ihaneti kabul etmişti de bu iki hainin ihanetini kabul edecekti. Canı olsun kanı olsun, o canı yakardı, canı kanı olmasın o canı yerinden sökerdi.
“O masadan kalkamayacağına inanıyorlar demek ki,” dedi Ecevit. Bu onun da kafasında bir soru işaretiydi ama hiç tanımadığı şeytanların hamlelerinden bihaberdi. Ne dönüyor, nasıl bir oyunun içinde bilmiyordu. Evet farkındalığı vardı ama apaçık gördüğü bir şey yoktu. Yaşayarak öğrenecekti, kardeşinin elinden tutabildiği gibi de çıkaracaktı kendini bir şekilde oyundan.
“Ya da Atilla’nın şimdiye kadar yapması gerekeni yapıp seni öldürmesini bekliyorlar.”
Ali Ecevit için için, uzun uzun güldü. Öyle içten gelen bir gülüş değildi bu, alaya alıyor, dalgasını geçiyordu. “Beni öldürmek o kadar kolay mı? Kolaysa sen neden öldüremedin Savcı?”
Hangi kelimesi fazla, hangisi yalandı? Savcının namlusu tam alnında değil miydi yakın geçmişte? İkisinin de aklında aynı an canlandı ve Ali Ecevit’in yarası inceden inceye sızladı.

Ben biliyordum en başından beri melikenin kim odlduğunu abla kalemine sağlık