XLI- kanun bilmemeyi affetmez- partII
- Dilan Durmaz

- 29 Haz
- 62 dakikada okunur
Hafta ve haftalar önce… (39. Bölümün arka planı)
Ecevit ve Firuze; Melike Tarhan’ın ismini bir kâğıt üzerinde okuyalı dakikalar olmuştu. Herhalde, kendisi de dahil Firuze’den başka kimden duyarsa duysun inanmayacaktı. Lakin Firuze, öylesine sahiplenerek, sıkıca tutarak, Melike Tarhan demişti ki Ali Ecevit neyin içinde olduklarını kısa bir an unutmuş ve o ismin de adresin de kardeşine ait olduğunu sanmıştı. Şimdi Firuze’nin tek eli kapı kolundayken ne Ecevit’in gelme diyecek kadar cesur bir yüreği ne de Firuze’nin arabayı terk edecek kararlılığı vardı. Bu senin düşüncen, dedikten hemen sonra başını çevirmiş, çenesini sivriltmiş öylece yolu izliyordu. Ecevit biliyordu ki ağlamak üzereydi. Ecevit görüyordu ki Firuze’yi bu işin içinden çıkaramıyordu.
Firuze Akın artık, Melike Tarhan davasında Ecevit’le aynı konumdaydı. Onu bu işten kurtarmak değil, hiç katmamak gerekirdi belki zarar görmemesi için. İşte tam olarak bu ihtimalde Ecevit ben yine de bu kadar yaklaşırdım diyemiyordu. Bir diğer bildiği de; Firuze, Melike davasına böylesine girmeseydi Ecevit nasıl bir Akın olmadığına ikna olacaktı, nasıl görecekti, nasıl bilecekti dağın öteki yüzünü?
Ağzını aralamak, ona güzel iki söz etmek istedi. Canla başla çabaladığı için değil, hâlâ yanında olduğu, tüm kırgınlığına rağmen hâlâ onu yalnız bırakmadığı için. Belki yanağına uzanır gibi kalbine uzanmak, becerebilirse biraz okşamak, kırgınlığını azaltmak istedi. Ecevit’in yaparken pek zorlandığı şeylerdi bunlar, tam o cümleyi toplamışken telefonu çaldı. Kimdi bilmiyordu ama bu konumdayken herkes olabilirdi. O iki cümleyi söyleyemedi, eli telefonuna gitti. Belki bir isim yazsaydı üstünde kapatacak o iki söze öncelik verecekti ama şimdi orada bir numara gözükürken açmaktan başka çaresi yoktu. Telefonu kulağına dayadı ve Firuze’yle aynı yola baktı.
“Mustafa Tekin,” dedi telefonun ötesinden bir ses. Ecevit’in gözleri küçüldü, kaşları çatıldı ve nefes almayı bıraktı. Bu telefon, bu geceden birinden sanmıştı. Şimdi kulağına varan sesin bu geceyle yakından uzaktan alakası yoktu. “Bir adres atacağım. Bir saate orada ol.”
O numarayı bırakırken aranacağına emin miydi? Ecevit hiçbir şeyden emin değildi. Lakin hissediyordu ki o telefon elbet gelecekti. Elbet gelmişti. Yutkundu, zorlukla konuştu ve kısaca “Tamam,” diyebildi. Telefon avucunun içinde yok oldu, Ecevit uğradığı vurgunla tutulup kalmıştı. Omuzları çökmüş, aldığı telefonun altında ezilmişti. Bir sevinç ya da mutluluk, hadi hiç olmadı zafer hiç uğramamıştı; ne düşüneceğini, ne yapacağını, hissedeceğini bilmiyordu.
“Kim?” diye sordu Firuze ürkek bir sesle. Ecevit ancak bu sesle silkti kendini. Gözlerini kırpıştırdı ve bir buzu eritir gibi eritmeye çalıştı bedenini. Bir saat denmişti, gideceği yere ne kadar uzaktı yakındı bilmiyordu. Mustafa Tekin ikna mı olmuştu da çağırmıştı onu? Kim bilir belki başka bir niyeti vardı? Varsa ne olacaktı? Hiçbir şey olacağı yoktu, bu gecenin sonu nereye çıkarsa çıksın Ecevit gidecekti.
“Seni eve bırakayım,” dedi kısık bir sesle. Firuze’yi bir an önce merkezden uzaklaştırmak istedi. Şayet Savcı bir gün gerçekle yüzleşir, ikna olursa Firuze’yi de bir Akın olarak görecekti. Belki ona da elini uzatmak isteyecekti. Ecevit bunları düşündükçe Firuze’nin böylesine yakında olmasından daha da rahatsız oluyordu.
“Kim aradı, sen nereye gidiyorsun?” diye soruyordu, lakin Ecevit sesini duyuyor, dinlemiyordu. “Ecevit!” diye ansızın bağırdığında ancak kulak astı dediklerine. “Soru soruyorum. Kim aradı, ne dedi, Melike’yle alakalı bir şey mi söyledi?”
“Hayır,” dedi yalnızca, hiç renk vermiyordu.
“Kim aradı?”
Susuyordu adam, öylesine boşluktaydı ki ağzından yanlış bir söz çıkar diye çok korkuyordu. “Sana söylüyorum. Melike’yle alakalıydı, değil mi? Öyle miydi?”
Merakı tek bundan yana değildi. Firuze, Melike’yle alakalı olsun ya da olmasın kimin aradığını merak ediyordu çılgınlar gibi. “Değildi.”
“Bana yalan söyleme!” diye bağırdı hınçla. Yanındaki kadının bu sessizlik karşısında nasıl da öfkeyle dolduğunu fark etti Ecevit. Ama tam anlamıyla odaklanamıyordu. “Bana yalan söylüyorsun!” diyordu. “Çek sağa, çek! İneceğim, sağa çek! Ecevit sana söylüyorum! Durdur arabayı, kapıyı açacağım yoksa!”
Firuze’nin haddinden fazla hareketlendiğini görünce kapıları kilitledi, hiç belli olmazdı. Öfkelenmiş ve gözünü karartmış Firuze’den ne geleceği hiç belli olmazdı. Ecevit dakikalar sonra derin bir nefes aldı, sakinleşmeye ve birden fazla krizi aynı anda yönetmeye çalıştı. “Eve bırakacağım,” diyebildi ancak. Zihni Firuze’yi oyalayacak yalanlar üretemiyordu şimdi.
“İndir diyorum beni.”
Sesi soluğu çıkmıyordu adamın ve kadın olduğu yerde çırpınıyordu. Kapıları açmaya çalışınca müdahale etti, öylesine çırpınmaya başladılar ki adam neredeyse direksiyonun hakimiyetini kaybedecekti.
Ecevit hiç beklemediği bir anda, “Hayatımdan tamamen çık!” cümlesini duydu. Herhalde o telefondaki sözlerden sonra hiçbir söz onu ölümün kıyısına getirmez sanıyordu. Canı bu uyuşukluğuna rağmen bile nasıl yandı, nasıl acıdı… Firuze’ye baktı kırgınlıkla, öfke miydi bunu ona söyleten yoksa aldığı karar mıydı? Ecevit seçemedi. “Ben senin hayatından tamamen çıktım, sen de benim hayatımdan çık! Bir daha bana bir işaret gelse de dahil olmayacağım, sana haber vereceğim yalnızca. Yemin ederim yokum artık. İçin rahat olsun. Benim hayatımdan çık. Gel, eve bıraktığın her şeyi al!”
Cevap veremiyordu. Ağzını açtığı an söyleyeceklerinden korkuyordu. Zihninin karmaşasından ne süzülür bilmiyordu. Dudakları neyi telaffuz eder emin olamıyordu. Belki eksik bir şey, belki yanlış bir şey, belki Firuze’yi kıracak ya da riske atacak tek bir kelime… Hiçbirini göze alamıyor, konuşamıyordu. “Kediyi de al yoksa sokağa bırakacağım,” Her öfkelendiği an gibi kediye saldırdı, tıpkı Ecevit gibi ilk hedefi kedi oldu. İkisi de aralarında nefes alan ve ikisinin de sorumluluğu olan tek varlığın yavru bir kedi olduğunu biliyor ve kullanırken hiç çekinmiyordu. “Yemin ederim bırakacağım.”
“Yemin etme,” diyebildi ancak, tek amacı Firuze’yi günahtan sakınmaktı. Ne olursa olsun bırakmayacağını biliyordu, günah da işlemesin istiyordu kendisine olan öfkesinden.
“Bitti. Yemin ederim, artık hiçbir şey yapmayacağım. Bitti, yemin ederim. İçin rahat olsun.”
“Yemin etme,” dedi yine acıyla. Bu kez Firuze’yi günahtan sakınmak için değil çaresizlikten. Yemin etmeseydi, bitti deseydi ama Allah’ın adını karıştırıp yemin etmeseydi. Öfkesinin konuşmadıkça nasıl kontrolden çıktığını görüyordu, kaldı ki bu arabadan inince onun yakasına bir tek kırgınlığı yapışacaktı. Ecevit hiçliğe doğru gidiyordu. Belki de bu yüzden, geri dönememekten korktuğundan, kalbine yeniden uzanmak istedi.
“Firuze,” dedi önce. Eline uzanmak istedi, belki biraz da kendisi için. Kendi bileğinde kalmayan gücü Firuze’nin bileğinden almak için lakin eli kadın tarafından sertçe itildiğinde Ecevit’in kolu kanadı tümüyle kırıldı. Zaten çok bencilceydi Firuze’nin bileğindeki güce göz dikmesi. Firuze’nin bir parçasını da bu hayattan koparan Ecevit’in inançsızlığı olmamış mıydı, şimdi ne diye zorlukla ve zorla hayatta kalan bir kadının kalmış birkaç gramlık gücünden medet umuyordu? Soluklandı kederle. Yolun sonunda Firuze hiç beklemeden, eskiden Ecevit ona güzel iki söz etsin diye oyalanır dururdu, kapıya atıldı. Ecevit kapıları açmadığı gibi kolunu tuttu, kadını kendine de çekti. Bencildi, evet Ecevit bencil bir adamdı. Belki de bencil olması da en doğrusuydu. “Bu adrese gitmiyorum,” dese de inandıramayacağını biliyordu.
“Hadi aç kapıyı,” diye karşılık aldı. Yaşları boncuk boncuk dökülüyordu gözünden. Ecevit’in içinde öyle kuvvetli bir his peyda oldu ki Firuze’ye son kezmiş gibi baktı. Sanki bu geceden sağ çıkamayacaktı. Hep biliyordu, kardeşini göremeden bu hayattan göçüp gittiği bir ihtimal vardı. Sanki şimdi o ihtimale pek yakındı. Firuze fark etmedi ama Ecevit’in de gözleri buğulandı. Keşke son bir kez gözlerine baksaydı. Olsun dedi Ecevit, demek içinden gelmiyor, olsun, canı sağ olsun. Çok hızlı karar vermesi gerekiyordu. Olur da dönmezse Melike’nin izini sürecek, kardeşi için çabalayacak biri olsun istiyordu. Ve Ecevit çok iyi biliyordu bu dünya üzerinde davasını davası yapacak, yaşayan Firuze’den başkası yoktu. Dizinin üzerindeki kâğıdı katladı ve Firuze’nin avucuna sıkıştırdı.
“Bu sana emanet,” dedi. Kim vardı ki güveneceği ondan başka? Kim vardı ki Melike’yi ondan başka arayacak? Ecevit gözü kapalı vermek istedi ama Firuze itti, almadı. Gözlerini adama dikti.
“Bana verme.”
“Vermiyorum emanet ediyorum. Gelip alana kadar sende kalsın,” dedi biraz doğru biraz yalan. Gelene kadar gözün gibi bakarsın biliyorum, gelmezsem de hiç bırakmazsın onu da biliyorum…
“Ben emanet almak istemiyorum, ne yapıyorsan kendin yap,” diye inatla direndi. Ecevit’in yüzü acıyla ezildi. Az vakti kalmıştı. Firuze’nin bu kâğıdı alması gerekiyordu. Ecevit kâğıdı tekrardan avucuna sıkıştırdı, yeniden itti. Son bir umut, belki son diye sarılmaya kalkıştı, tam o vakit de çantasının içine itti kağıtları. Firuze ne sarılacağını ne de kağıtları fark etti. Ne sarıldılar ne de vedalaştılar. Ecevit öylece ortada kaldı, Firuze kapıyı kapatana kadar onu izledi. Belki de son kez gördü, kadın hiç bilmedi. Bilse muhakkak sarılırdı. Bilse sarılırdı. Belki de sarılmazdı. Firuze mi sarılmazdı? Sarılırdı…
Firuze’den ondan kopup gitmesi saniyeler sürünce, kendini toparlamak için da çok bir vakit vermedi. Ecevit soluklandı, telefonuna gelen adrese baktı kısa zamanda. Bu adresi yakinen tanıyordu. On yılını geçirdiği Akın malikanesinin yan eviydi. Savcı seneler önce terk ettiği evin orta yerinde oturuyor, Ecevit’i bekliyordu. Önünde iki kurşunu olan bir silah vardı. Ucuna susturucu takmıştı. Biri Ecevit’in diğeri kendisinindi. Iskalama hakkı tanımamıştı kendine. Birini Ali Ecevit Tarhan’ın beynine, diğerini kendi kalbine ayırmıştı. Tek kurşunla tüm işi bitirecekti. Kararlıydı. Günlerdir düşünüyor, hesap yapıyor, kitap yazıyor, kurtulma şansı olmayan noktaları belirliyordu. Tam alnının çatısından ve tam kalpten. Bugün, on sekiz yıl önce bir cinayete ev sahipliği yapan evin hemen yanında iki cinayet daha işlenecekti. Yarın bir kez daha aynı adres manşetlerde olacaktı. Acılı baba, eski savcı intikamını aldı yazacaklardı. Sonra da kendi canına kıydı.
Ali Ecevit, bu adrese gelirken Avukat Celal Yıldız’ı aradı. Avukat apaçık şekildi gitme oraya, mekânı değiştir dedi. Ecevit kabul etmedi, üstüne kapatmadan helallik istedi. Gidecekti, ne olursa olsun gidecekti. Kaçak dövüşerek kazanacağı bir kumar değildi bu. Savcıyı masum olduğuna ikna etmediği her ihtimal ona kayıp getirecekti. Bugün ölmemeyi değil, ikna etmeyi yeğlemeliydi. Yoksa bugün ertelediği o ölüm elbet yarın ilk fırsatta onu bulacaktı. Ecevit de silahını beline taktı.
Üçüncü kumarını oynadı.
Bir duvar ötede çocukluğunu geçirdiği, en güzel günlerini ve son gününü yaşadığı o eve dönüp bir kez olsun bakmadı. Aylar önce Firuze’yi birkaç adım ötede, bir havuzun içinden çıkarmıştı. Evin bahçesine girdiğinde, terk edilmiş evin doldurulmuş havuzunu izledi. Ecevit’in cesedi, bu gece öldürülse bu havuza atılacaktı. Dudaklarında çarpık bir gülümseme oluştu, gökyüzüne baktı. Belki de bu gece bazı kavuşmalar yaşanacaktı. Kaderin önüne geçmemeye niyetliydi, kumar da hileyle hurdayla oynanmazdı. Harama bile bir başka haram katılmamalıydı. Ya atacak ya batacaktı. Ya vezir ya piyon olacaktı. Gözünü karartmıştı, geri adım atmamaya niyetliydi.
Belindeki silaha dokundu son kez ve zifiri karanlık eve ilerledi. Kapı aralık bırakılmıştı, içerideki hiçbir ışık yakılmamıştı. Belki de içeride yanacak tek bir ışık bile yoktu. Ecevit kapıyı itelediğinde, “Savcı,” diye seslendi korkusuzca. Ses soluk çıkmadı, Ecevit yutkundu, kurumuş boğazını ıslattı. Tek eli belindeydi ama kolay kolay bu silahı çıkarmayacağını biliyordu. “Savcı!” diye tekrar etti. Bir oyunun içindeydi, içerisi boş değil biliyordu, yalnızca içerideki kişi henüz konuşmak istemiyordu.
Ecevit bulduğu ilk anahtara bastı ve ışıkların yanmasını bekledi ama tahmin ettiği gibi evin elektriği yoktu. Telefonunun fenerini açtı, korkutucu bir terk edilmişliğe bırakılmış eve baktı. “Oyun mu oynayacağız Savcı?” diye bağırdı. Bir taraftan evin içine doğru yürüyor, temkinli adımlar atıyordu. “Benim oyun oynamaya ne vaktim var ne hevesim.”
Ali Ecevit dakikalar içinde evin orta yerine vardığında tam ensesinde bir ürperti hissetti ve eş zamanlı olarak silah emniyetinin açılma sesini duydu. Adımları yarım kaldı, olduğu yere çakıldı.
Bu kadar erken mi? Biraz olsun mu aklı karışmamıştı? Bu gecenin sonunda silah kendisine doğrultulur sanıyordu Ecevit, demek aklına bir soru işareti bile bırakamamıştı. Demek biraz olsun şüphe düşmemişti içine. Şimdi iki adamın soluk sesleri duyuluyordu yalnızca. Ecevit adım adım silaha doğru döndü ve pencerelerden içeri doğru sızan sokak lambalarının adamın yüzünde aydınlattığı noktalara baktı. Sanki görmediği bu birkaç günde daha da yaşlanmıştı. Metalin nasıl soğuk olduğunu alnına temas etmeden hissedebiliyordu. Ölüm kadar soğuktu ve ölüm kadar yakındı.
Kalbi korkuyla çarpmadı, elleri ya da bacakları titremedi. O havuzunun kendisi için doldurulduğunu bilen adam şimdi silahtan mı korkacaktı? “Demek Akınlar yine kazanacak ha.”
“Kes sesini!” diye bağırdı savcı son gücüyle. Önce bu adamı öldürecek, yaşlı bedenine aldırmadan cesedini suya bırakacak, oğlunun cesedini izlediği gibi katilinin cesedini izleyecek sonra da kendini öldürecekti. Bunları yaparken de bu adamı çok konuşturmayacaktı.
“Demek seni acından değil, aptallığından kandırdılar.”
Parmağını tetiğe sabitledi, ince bir gıcırtı duyuldu. Ecevit bir namlunun ucunda değilmiş kadar sakindi. Rahat olduğu söylemezdi, vazgeçmişti. Keşke son bir kez Firuze’yi öpebilse ve anne babasının mezarına gidebilseydi. Kardeşini bulamamıştı. Belki de ölüp gittiği bu halde, böylesi en iyisiydi. Belki Firuze bulacaktı, belki de kardeşi güzel bir hayatın içinde yaşamına devam edecekti.
“Konuşma dedim sana!”
“Niye?” diye sordu alayla. “Konuşsam da konuşmasam da tetiğe basmayacak mısın? Dışarıdaki havuzu da doldurmuşsun. Demek için on altı yıl sonra bile soğumadı. Şu soğutamadığın için hiç mi dediklerimi sorgulamadı Savcı, biraz bile kalıbının adamı değilmişsin,” Cümlelerini seçmiyordu artık. Bu adama tek bir soru işareti bile bırakamadıysa, bu geceden sağ çıkması çok zordu. Ancak ve ancak, kendisinin ondan önce davranıp tetiği çekmesi gerekiyordu. Bunu yapacak mıydı? “Çok yazık, benimle de onlarla da hesabın öteki dünyaya kalacak ama onlar geberene kadar sen onların saadetini izleyeceksin. Bin kere yazık sana, bin kere yazık senin ölen oğluna.”
Savcının eli titriyordu. Sıkacağı silahı Ecevit’in tam alnına sabitlemişti, iki adım da uzaklaşmıştı. Doğru mesafeden tek atış yapacaktı. “Yalancı, alçak!” diye bağırdı hınçla. Bir katilin mi oyununa gelecekti koca savcı? Bu adamın niyeti kendisini öldürmekti biliyordu. Bunu belki de savcı, Akınların ipini çektikten sonra yapacaktı. Ne kurnazdı bu alçak. On yaşında cinayet işlemiş adamdan kuzu mu olurdu zaten? Elbette bir kurdun kurnazlığı vardı içinde.
“On altı yıl sonra, devletin bile alacağı kalmayan kaç katilin cinayet mahaline döndüğünü gördün sen seneler boyunca?” Savcı bu soruyla da gecelerce cebelleşmişti. Bu saatten sonra onun gözünde masum çıkmış bir adamın ne kârı olacaktı? Cebelleşmişti cebelleşmişti ama on sekiz yıllık yalancı bir gerçeği hangi kuvvet yıkabilirdi? Yıkılırsa kim altından kalkabilirdi? “İçinde bir şüphe bile yaratmadıysam, aklın biraz olsun karışmadıysa sık. İkimizi de uğraştırma,” Ali, korkunç bir hızla elini beline attı, tetiği çekti ve namluyu kendi alnına yasladı. Şimdi iki silah da ona çekilmişti. “Hatta hiç sana bırakmayayım, ben sıkayım kafama.”
Tek derdi vardı, bir alçağın elinde can vermemek. Bir alçağın gönül ferahlığı olmamak ve onuruyla ölmek… Kendi canını kurtarmak için savcının ölümüne sebep olursa bu gece kendini kurtaramayacağını biliyordu. Kendisi için iki ayrı sondan birini seçecekse, tercihi belliydi. “Sıkayım, olur da senin canın tatlı gelir de ikinci kurşunu kendine sıkamazsan hapis yatma. On yaşında zordu hapis hayatı, altmış yaşında da hiç çekilmezdi.”
“Beni mi düşünüyorsun?”
“Yok ömrün uzasın da, belki bir ihtimal oğlunun gerçek katillerini gör, bunun azabıyla geberip git istiyorum.” Ali Ecevit’in de parmağı tetikteydi. Sıkacak değildi ya denmemeliydi. Zira, bu adamdan emin olunca, bu silah ateş alacaktı. Kendini bu adama öldürtmezdi. Napolyon’a yenilmiş Rus ordusu nasıl yakılmış toprak stratejisini uyguladıysa, Ali Ecevit de oynadığı her kumarın sonunda kaybettiğine emin olduğu her an bu stratejiden başka bir yol aramayacaktı. “Senin oğlunu, dostunun oğlu öldürdü Savcı! Bir eli senin omzunu sıkarken diğer eli oğlunun üstündeki kanı siliyordu.”
“Tek bir kanıtın bile yok!” diye haykırdı savcı hışımla. Ancak alay ediyor olabilirdi Ecevit’le. “Tek bir dayanağın yok lan! On sekiz sene önce adaleti inandıramadın şimdi beni nasıl inandıracaksın? Kim on altı yıl yok yere hapis yatar lan?”
Her söz Ali Ecevit’in kanına dokunuyordu. “Sizin gibi haysiyetsizler olduğu sürece Ali Ecevitler mi biter?” İçinde korkunç bir dürtü karşısındaki adama silahı yöneltmesini söylemeye başladı. Bu bir şeytanın vesvesinden başka ne olabilirdi? Ali Ecevitler… Ali Ecevitler mi biterdi? Kaç Ali Ecevit var bu ülkede? Kaç haysiyetiyle yenilmiş Hüseyin Tarhan var? Kaç kez güç adaleti yendi? Kaç kez adalet gücün altında ezildi?
“Bana bir dayanak sunmazsan bu gece oğlum nasıl can verdiyse öyle can vereceksin!” Hayır bu adam alay etmiyordu. Apaçık dayanak istiyordu. İnsan ihtimal vermediği şeye kanıt ister miydi? Ali Ecevit başarmış mıydı? Bir tohum atabilmiş miydi bu adamın zihnine? Şayet atabildiyse, on sekiz senenin sonunda bunu yapabildiyse gerisini de yaka yıka, söke söke alırdı. “Önce bana karşı koyamayacağın kadar yaralayacağım seni, sonra o havuzun dibinde başını mermere vura vura geberteceğim lan! Gebereceksin, oğlumu nasıl öldürdüysen öyle öl-”
“Oğlunu ben öldürmedim!”
“Oğlumu sen öldürdün!”
“Oğlunu öldürüp senin karşına çıkacak kadar canıma mı susadım lan ben? Aşağılık herif! Bunca yıldan sonra derdim ne kendimle? Babamı bile yaşatmamışsın lan bu şehirde, bunca yıldan sonra seni öldürmek için karşına çıkmadıysam zorum ne kendimle?”
“Katil!”
“Sen oğlunun katilleriyle el sıkışmış adamsın!” Ali Ecevit zıvanadan çıkmış gibi bağırıyordu. Üzerine doğrultulan silahı görmüyor, adamın üzerine yürüyordu. Alnını şimdi hunharca silaha vuruyordu. “Sen oğlunun katillerine peşkeş çekmiş adamsın lan! Oğlunun üstünde senin de kanın var! Oğlunun katilleri senelerdir sefa içinde yaşarken oğlun mezarın altında çürüdü! Sen oğlunun katillerine dost demi-”
“Seni öldüreceğim, şerefsiz! Seni bu geceden sağ çıkarmayacağım! Alçak puşt!”
“Sen beni öldürmezsen namertsin!” Artık yaka paçalardı. Silah aralarında bir oyuncak gibi bir o yana bir bu yana savruluyordu. Ali Ecevit kendi silahını beline geri koydu. “Öldür lan beni! Öldür amına koyayım öldür lan! Hayatımı siktiniz. Siz benim hayatımı siktiniz! Orospu çocukları! Topunuzun haysiyetini sikeyim. Siz benim de, on altı yaşında bir çocuğun da geleceğini siktiniz! Birimiz toprak altında diğerimiz dört duvar arasında çürüdü. Haysiyetsiz, nasıl oğlunun katilinin gözüne baktın? Nasıl görmedin lan! Orospu evladı! Nasıl tanımadın lan? Nasıl inandın?”
Ecevit, adamın silahı bırakmasına izin vermedi, tuttu ve alnına yasladı. “Sık!” diye haykırıyor, şuurunu kaybetmiş gibi davranıyordu. Hunharca öfke kusuyordu. Bu gece öleceklerdi, kabullenmişlerdi. Taktiğinden de planından da bir çırpıda vazgeçmişti. Bu adamın elinden ölmek şimdi ona daha mantıklı geliyordu. Ölüp gitseydi ama bu adam da o soru işaretiyle çok yaşayamayacaktı. “Sık! Oğlunun katilleri keyifle yaşasın ama sen bana sık! Senin gibi bir haysiyetsizin elinden de ancak bu gelir! Sıksana. Sık! Ben bunca yıldan sonra geberip gitmek için senin karşına çıktım Savcı, sık kafama! Hadi! Sık lan, sık!”
Silah ateş aldı, mermi duvarı deldi. Savcı son anda namluyu çevirmese şimdi bir ceset olacaktı karşısında. Tek kurşun kaldı silahında. Bu gece kim ölecekti? Son kurşun kendisineydi halbuki. Hesabı kitabı altüst oldu, gözü dönmüş bu adamdan uzaklaştı. Silahını bırakmadı.
“Bana bir dayanak ver!” dedi çaresizce. Biliyordu, eğer ki, bu yüzde bir bile etmeyen, bu koca evrende bir kum tanesine eş ihtimal gerçekse o son kalan kurşun bile aklamayacaktı onu. “Bana tek bir şey ver, peşine düşeceğim bir şey ver. Hadi! Konuş! Konuş lan, konuş! İftira atma insanlara! Katil!” Nefes nefeseydi, kalbi günlerdir yıllara tekâmül edecek hızda yaşlanmıştı. Ölüm ona her zamankinden daha yakındı şimdi. Ölecekti. Bu katilin niyeti onu öldürmek değilse, kendiyle zoru neydi? Ne diye karşısına çıkmamıştı? Ne diye kendi namlusunu bile kendi kafasına dayamıştı? Ellerini şakaklarına vurdu arka arkaya. Bir katilin oyununa mı geliyordu? Senelerdir içine düşmeyen şüpheye mi yeniliyordu? Nasıl büyük bir ahmaklıktı. Gecelerdir oğlu rüyasında o havuzun içinde boğuluyordu. Bir Ecevit oluyordu katili bir Bülent. Lakin muhakkak ölüyordu oğlu.
“Hadi konuş! Bir dayanak ver! Niye inanayım lan sana? İster on altı, ister yirmi altı yıl yat! Niye inanayım sana? Kanıtlandı! Bir bir kanıtlandı! Seni öldüreceğim, katil,” diyordu. Sonra yeniden dayanak istiyordu. Sözlerinin sonunda Ecevit hep katil kalıyordu ama yine devam ediyordu. Aklını kaçırmış gibi bir sağa bir sola gidiyordu. Silahı hep Ecevit’e kaldırıyor ama son kurşunu harcamıyordu.
Ecevit karşısındaki adamın gözlerinde biraz olsun bir sorgu sual görmese asla söz etmezdi bundan. Tek bir şey istiyordu. Namlu hâlâ ona dönüktü. Firuze’yle oturdukları o kaldırım köşesi belirdi zihninde. Yine bir çıkmazdayken Firuze yetişti adeta imdadına. Yoksa Ali Ecevit’in elinde kendi bildiği masumluğundan başka tek bir şey bile yoktu. Olsa, başta babası peşine düşmez miydi? Firuze bir melek oldu, uçuştu, avucunda ne varsa gelip koydu Ecevit’in omzuna.
“Kendi kızlarına, yedi yaşındaki bir çocuğa bir ifade ezberletmişler. Yalancı şahitlik yaptırmışlar. Hatırlıyor musun ifadeyi?” Firuze’nin adını apaçık ağzına alamadı. Böylesine çaresiz olmasa, bunu da söylemezdi. Lakin çıkış yolu yoktu. Yolun sonuydu. Savcı hiç zorlanmadan anımsadı. Karısının, Firuze’nin ifadesi okunurken yaktığı ağıtlar aklındaydı. “Abisini korumak için yalan söylememiş, kandıra kandıra ifade verdirmişler. Defalarca kez benim nerede olduğumu, gelip gelmeyeceğimi, ne zaman geleceğimi sorup durmuş, bu çocuğun ifadesini kim aldı Savcı?” Ecevit zorlukla konuşuyordu. Kelimelerini az önce şuursuzca sık diyen adamdan uzakta, seçerek kullanıyordu. “Yedi yaşındaki bir çocuğun yalan söylediğini anlamadı mı, anlamamazlıktan mı geldi? Anlamaz mı, Savcı? Sen söyle anlamaz mı? Yoksa zaten sorular da çocuğun ezberlendiği yerden mi soruldu? Ezberi dışında hiç mi bir soru sormadılar bu çocuğa, Savcı? Kim bu ifadeyi aldı? Sen birilerini satın alırken, Atilla Akın’ın mı gücü yetmez aynısına sanıyorsun?”
Savcının artık tüm bedeni titriyordu. Ayakta zor duruyordu. O ifadeyi bir pedagogun aldığını biliyordu. Adını sanını hatırlamasa da yüzünü hatırlıyordu. Dakikalarca dört dönmeye başladı. Yaşlı vücudu helak olmuştu, kendi kafasına sıkmak ve bu acıyı bitirmek bile istedi ama yapamadı. Yüreğine çökmüş ve senelerdir var olan acı günlerdir ağırlaşarak kendini hatırlatmıştı. Yalandı, biliyordu. Yalandı, bu adam katildi. Başka bir planı vardı. Lakin şüphe öyle alçak bir duyguydu ki, tüm gerçeklerin önüne set çekiyor insanı canından etmek istiyordu. Nasıl yaşardı bu şüpheyle? Nasıl ecelini beklerdi? Nasıl nefes alırdı?
“Bulacağım o kadını,” dedi. “Bulacağım o kadını, ölmüş olsun, söylediklerin doğru olmasın öldüreceğim seni. Yemin ederim, canını alacağım.” Ölme ihtimalinde bile Ali Ecevit’e bir açık kapı bırakmıyordu. “Benim oğlum öldü lan!” dedi hınçla. “Benim oğlumu öldürdünüz! Bitirdiniz beni!” Namluyu sallıyorken gözleri çakmak çakmak parlıyordu.
“Senin oğlunu ben öldürmedim.”
“Seni öldüreceğim, elim boş kalırsa seni öldüreceğim. Seni katledeceğim, parçalara ayıracağım.” Gelecek için konuşuyor olsa da silahı indirmemekte ısrarcıydı. Sanki bahsettiği gelecek zaman dakikalar sonrasına aitti. Ecevit tepki vermiyordu, korkusuzca yüzüne bakıyordu. “Hayatının hatasını yaptın,” dedi hayatı yanmış bir adama. “Benim karşıma çıkarak hayatının hatasını yaptın. Cesedini suda yüzdüreceğim. Geberip gideceksin, benim oğlum nasıl yaşamıyorsa sen de yaşamayacaksın. Suda yüzdüreceğim ölünü lan senin!”
“Oğlunun cesedini yüzdürdükleri gibi mi?” dedi Ecevit acımasızca. Yarasına tuz basmak değil, öğreneceği gerçeklerden sonra acısını körüklemek istiyordu. Acısı ne kadar artarsa intikamı o kadar büyük olacaktı. Görüyordu, on sekiz yıllık bir yalanı yıkmaya başarırsa kendi kadar büyük bir ateş yaratacaktı. “Benim gözümün önünde öldürdüler senin oğlunu. Bülent piçi gözümün önünde oğlunun kafasını mermere vurdu da vurdu! Pestilini çıkardı! Oğlunu öldürmedi, senin oğlunu katlettiler Savcı. Acı çeke çeke öldürdül-”
Yine de yapmamalıydı. Silahın tek hedefi oyken, böylesine acımasız konuşmamalıydı. İkinci kurşun bu gece savcı tarafından sıkıldı. Kimse ölmedi ama şarjör artık boştu. Savcı, bunca geçmiş yaşına, karanlık evine rağmen, bugün olmasa yarın öldüreceğine emin olduğu bir katili profesyonel bir görüşle hedef aldı ve vurdu. Ecevit bunları söylemese de, arkasını döndüğü an bu silahı yeniden havalandıracak ve son kurşunu da kullanacaktı. Öldürmek için geldiği adamı buradan her ihtimalde yaralayarak çıkaracaktı. Ali Ecevit’in kolunu deşen ama etinde kalmayan kurşun karşı duvara saplandı ve bahçe duvarlarını aşmayan bir gürültü yarattı.
Ali’nin sesi duymasıyla acıyı hissetmesi arasında saniyeler vardı. Anlayamadı, sıcağı sıcağına fark etmedi başta. Ecevit yarım adım sendeledi, hemen ardından arka tarafından bir cellat kızgın bir demiri boylu boyunca koluna sapladı sandı. Korkunç bir yanma hissi kolundan boynuna doğru yayılmaya başladı. Yandığı yere baktı. Koluna durmaksızın kaynar su dökülüyor, hemen ardından derisi bir avuç dolusu çekilip koparılıyordu. Parmaklarının arasından sıcak bir sıvı dökülüyorken Ali Ecevit’in sesi soluğu çıkmıyordu. Acı beynini zonklatacak kadar çok, elini hareket ettikçe artacak kadar tahmin edilemezdi. Gözlerinin önü kararırken açıp kapattı.
Yaşıyordu.
Dişlerini birbirine bastırdı. Yaslanacak bir yer aradı. Kan öyle büyük bir hızda akıyordu ki kolundan ayakta kalmak bir insan için artık mümkün değildi. Ecevit ses çıkarmadan ve yere yıkılmadan kendi iradesiyle bir köşeye çöktü. Ne yapacağını bilemedi. Gömleğini kolundan ayırmalı mıydı yoksa kolunu hiç kıpırdatmamalı mıydı? Acının azalmasını bekledikçe korkunç bir boyuta ulaşıyordu. Savcı, silahını indirmişken Ecevit’e yaklaştı. “Bu silahı ikinci kere kaldırırsam bil ki seni öldüreceğim, böyle ıskalamayacağım,” dedi. Zerre pişman değildi. Yapacağının en hafif haliydi bu.
Ecevit’le göz göze geldiklerinde, “Öldürmezsem namertsin dedim,” dedi dişleri birbirine çarparken. Zihni çok berraktı şimdi, tüm sesler susmuş, yalnızca acısını duyuyordu. Ali Ecevit oynadığı üçüncü kumarı da kazandı. Bu yaradan akan zaferin kanıydı. Karşısındaki adamın öldürmekten vazgeçişinin kanıtıydı. Öyle ki Ali Ecevit’in kabanını çıkaran da bu yarayı açandı. Terk edilmiş evin orta yerinde bırakılmış eski koltuğun üzerine bir örtü serilmişti. O örtü kendi kendine parçalanacak kadar eskimişken savcı kolaylıkla uzun ince bir parça kopardı.
“Hastaneye gitmeyi aklından geçirme kurşun içinde değil,” dedi açıkça. “Bu geceden kimsenin haberi olmasın. Ben gidip bir halt bulana ya da seni öldürmeye geri dönene kadar kimsenin haberi olmayacak bu geceden.” Bez parçası koptukça yenisini koparıyor, kan akışını engelleyecek yere sıkıca bağlıyordu. Geberip gitmesin istiyordu. Yalnızca acı çeksin istiyordu. Geberip gitmeyeceğini biliyordu bu yarayla lakin bu gece vurulduğundan da kimse haberdar olsun istemiyordu. Bir şekilde ipin ucunda olduğu bilinirse, kim neye kalkışır tahmin edemiyordu. Yine de o silahı çekmekten çekinmemişti. Eğer ki öldürecekse, öldüreceği güne kadar korkunç bir acıyla bırakmıştı Ecevit’i.
“Kimseyi bu geceye dahil etmeyeceksin. Eczaneye git. Batikon, serum fizyolojik, gazlı bezle sargı bezi iste. Ağrı kesici de söyle. Eğer eczacı verirse antibiyotikli pomat al. Yaranın üstünü açık bırakma. Güvenebileceğin biri varsa pansuman yapsın yoksa kendi başının çaresine bak. Biri benim yolumu kesecek olursa, eninde sonunda seni karşıma çıktığına bin pişman edeceğim.”
“Bu kurşunu sana yedireceğim Savcı,” dedi Ecevit acı içinde. Karşılık vermiyor, zarar vermeye kalkışmıyordu. Bu kumarı kazanmasının bedeli böyle bir acıysa çekecekti. Ölümü görmüş sıtmaya razı geliyordu. O silah öylesine kararlı kalkmışken onu öldürmediyse daha büyük bir başarı yoktu.
“Bu kurşunu bana yedirmene izin verecek haldeysem,” dedi kan ter içinde. O ihtimalde on sekiz yıllık bir yalan alaşağı oluyordu. “Zaten ben çoktan ölmüşümdür.” Kim yıkılmış bir gerçeğin altından kalkabilirdi ki? Mustafa Tekin kalkamayacağından emindi. Son güç bezi sıkarken “Gidecek kimsen var mı?” diye sordu.
“Götünden kan alacağım senin,” dedi Ecevit ve adamı itti var gücüyle. Gözleri bir açılıp bir kapanıyor, soğuk soğuk terliyordu. Batikon, serum fizyolojik, gazlı bez, sargı bezi, antibiyotikli pomat… Unutma. “Şerefinizi sikeyim topunuzun. Bir sıkımlık canın var Savcı, götünden kan alacağım senin. Hallet işini, götünden kan alacağım.” Batikon, serum fizyolojik, gazlı bez, sargı bezi, antibiyotikli pomat… Unutma.
Ecevit küfrede küfrede çıkıyordu evden. Bir enkaz gibi görünen oydu ama enkazın büyüğünü arkasında bıraktığını biliyordu. Batikon, serum fizyolojik, gazlı bez, sargı bezi, antibiyotikli pomat… Unutma. Arabasına bindiğinde ağzından ilk kez acı dolu bir ses çıktı. Kulakları çınlıyor, boynu yanıyordu. Elini açıp kapatmaya kalkıştı. Bu acısını arttırmakla kalmadı aklına bin türlü kötü ihtimal getirdi. “Bir kurşun sıyrığı,” dedi nefes nefese. “Abartma amına koyayım, bir kurşun.”
Bıçak yarası çoktu, dikiş acısına çok aşinaydı ama kurşun çok içli dışlı olduğu bir acı değildi. Kendini telkin ediyor, abarttığını söylüyor, kızıyordu lakin kolundaki acıyı küçümsese de acı küçülmüyordu. Hafif bir sıyrık değildi, derisi parçalanmış, lifleri kopmuştu belki. Gözleri acıyla kararıyor, kan durmaksızın akıyordu. Bir eczaneye girmeden önce elini suyla yıkadı, yüzündeki acıyı sildi ve gidip tüm yol boyunca ezberlediği malzemeleri hızla aldı. Eczacıdan pansuman için yardım isteyecek oldu vazgeçti, arabasına geri döndü. Kendi başının çaresine bakmaya çalıştı bir süre. Midesi bulanıyordu.
Gömleğini sıyırsa da sarılan kumaş açılacak gibi değildi. Açsa nasıl yapacak onu da bilmiyordu. Kumaşı yakmayı düşündü, olmayacağını anlayınca vazgeçti. Behçet’ten yardım istemeyi düşünecek kadar acıyla kıvranıyordu. Alnından boncuk boncuk terler akıyorken Behçet’in çok yanlış bir karar olduğuna çok çabuk ikna oldu. Ali Ecevit mafyaya ya da bir örgüte sırtını dayayacak konumu çoktan geçmişti. Kaldı ki hiç o adam olmadı. Behçet’le arasındaki alışveriş de gün geçtikçe zayıflıyordu. Ecevit bir insana borçlu çıkmak istemiyorken bir mafya babasına mı borçlanacaktı? Hükümetin başında olanlarla mafya bağlantılarıyla mı baş edecekti? Tam da şimdi bu noktada, bir savcı da işin içindeyken Behçet gitmesi gereken son noktaydı.
Kime gidecekti?
Tam o sıra, telefonu aydınlandı. En son dün gece aradığını hatırladığı kadının adı yeniden sönüp duruyordu telefonunda. Hissediyor denemezdi buna, Farah dün yine bu saatlerde aramıştı. Ecevit gözünü telefondan çekti. İhtimal dahilinde bile değildi şimdi ondan yardım istemek. Firuze’yle ipler böylesine incelmişken ve Firuze, Farah konusunda son sözünü çoktan söylemişken Ali Ecevit gerekirse o kumaşı yakarak çıkarır, üstünkörü bir pansuman yapar yine de Firuze’nin sözünü böylesine bir yerden çiğnemezdi.
Kime gidecekti?
Dakikalarca direndi, kan aktıkça parmak uçları da uyuşmaya başlıyordu. Başını geriye yasladı ve araba tavanına baktı. Bu halde uyuyabilse uyuyacaktı. Yarın ola hayrolaydı. Lakin acı gözünü bile kırptırmıyordu. Dudakları kurumuş, teni sararmıştı. “Firuze,” derken buldu kendini. Adı ağzından bu yarayı aldıktan neredeyse kırk dakika sonra ilk kez döküldü. Ona bunu da mı yapacaktı? Olmazdı. Yaranın ne kadar kötü olduğunu tahmin edemiyordu. Firuze’yi o yarayla mı yüz göz edecekti? Hayır, olmazdı. Terini sildi. Çakmağını çıkardı, bir ucundan tutuşturmak istedi. Hiç mantıklı kararlar almıyordu, tek amacı bu kolunu sıkan şeyden kurtulmaktı. Yarayı görmek, aldığı bezleri daha ölçülü bastırmaktı.
Tenini yaktığıyla, acısını arttırdığıyla kaldı. Üstü başı kan içindeydi şimdi. “Firuze,” dedi yine. Ondan başkası aklına gelmiyordu, ondan başkası da yoktu. Ya bu acıyla kendini eve atacak ve sabah edecekti ya da ona gidecekti. Bir kurşun yarasıyla, zamanında bir kurşun yarası bıraktığı kadına mı gidecekti?
Ecevit acıyla inledi. Bedeni zonkluyordu, Firuze’nin o duvardan düşünce kolunun acısıyla ettiği feryatları hatırladı. O kadının tek koluyla duvardan inemeyeceğini biliyordu. Ecevit gururuna yedirip gidene kadar Firuze çoktan kolunun üzerine düşmüştü. Şimdiye kadar Ecevit’in o günlerden gelen pişmanlığı, ya kurşun sekseydi ihtimalineydi. Ya kurşun hedef değiştirip Firuze’yi öldürseydi? O pişmanlık büyüdü, çektiği acının altında ezildi. Kurşunun sekmesine ihtiyaç mı vardı, nasıl böyle bir acıya sebep olmuştu? Gözlerinden yaşlar, çektiği acıya değil çektirdiği acıya dökülüyordu.
“Kurban olurum sana,” derken buldu kendini, ne dediğini duymuyordu. Acının da pişmanlığın da en ham hali, törpülenmeden, üzerinde düşünmeden dudakların dökülüyordu. Dikişleri kaç kez açılmıştı? Ecevit daha büyük bir acıyla kıvranmaya başladı. Arabayı yeniden kullandığında gözünün önü benek benekti, elleri de uyuşuktu.
Kime gidecekti? Firuze’den başka kimi vardı?
Bedenindeki tüm güç tükenene kadar direndi. Son gücünü asansörü olmayan bir apartmanı tırmanırken kullandı. Ne Behçet’i ne de bir başkasını Firuze’ye tercih etti. Bu geceden işkillense bile, bu gece için bir şey öğrenecek olsa bile Ecevit’i yarı yolda bırakmayacak tek kişi Firuze’ydi. Ecevit son anda kapı pervazına tutundu ve zorlukla üç kez arka arkaya kapıyı çaldı. Kapı önüne yığılmaktan korkuyordu. Kan kaybı böylesine çok olmasa, vücudu daha dinç kalabilirdi. Firuze dördüncü çalışında kapıyı araladığında Ecevit’in başı zorlukla kalktı. Firuze’yi kanıyla böylesine haşır neşretmek, onun için çok zordu. Lakin göz göze geldiklerinde içindeki pişmanlık büyümedi aksine bu dünya üzerinde gelecek tek yerin burası olduğunu kabullendi.
Savcının öldüremeyeceği gibi Atilla’nın da öldüremeyeceğini biliyordu. Yapsa şimdiye kadar yapmaz mıydı? Korkmuyordu, mayın tarlasına yürümeyi kabul ettiyseniz korkmanız ancak saçmalık olurdu ve ölümünüzü hızlandırırdı. Korkunun hiçbir türlüsü iyi değildi.
“Bana yardım edecek misin?” diye sordu Ecevit. Ona yardım ediyordu zaten ama şimdi istediği şeyin bu karşısındaki alçağa hiçbir faydası yoktu.
“Sana yardım ediyorum zaten Ecevit.”
“Çıkarın yok,” dedi açıkça. “Bu tamamen benim ve kardeşimle alakalı bir mevzu. Yarından sonra üzerime bir ses kayıt cihazı yerleştirmeni istiyorum. Olay benim kontrolümden çıktığı an dışarıdan el olman lazım. Tek bir risk bile alamam. Atilla işimi zorlaştıracak mı bilmiyorum, İşim Raşit’e kalırsa benden ne isteyecek bilmiyorum. Dışarıdan bir el lazım bana. Olur da kardeşimin yerini zorla öğrenirsem öğrendiğim gibi enselenmeleri lazım. İçeriyle bağlantın olması lazım.”
Savcının adı sanı Atilla Akın çökertilmeyene kadar bilinmeyecek, duyulmayacaktı. Atilla tek düşmanı Ecevit sanmaya devam edecekti. Savcının Ecevit’e sağladığı en büyük katkı her şeyi hukuki bir zemine yatırmak ve gücün üstündeki gücü engelleyecek şekilde planı götürmekti. Mümtaz ve Raşit tutuklandıktan sonra Atilla zaten onları kurtaramaz ve kurtarmazdı. Mühim olan Atilla’nın kulağına gitmeden tutuklanmalarıydı.
“Yardım edecek misin?”
Savcının düşünceli gözleri Ali’nin üzerindeydi. Kolladığı fırsat ayağına geldi. “Bir alışveriş de benimle yapacaksan,” dedi sonra açıkça.
“Sizin alışınızı verişinizi gelişinden sikeyim. Yavşak puştlar!” Ne bir hayal kırıklığı vardı sesinde ne de bir öfke. Ömer’i sesini bile yükseltmeden yerin dibine sokan veznedarın kini vardı üzerinde, adaşının satırları kadar gerçekti bu anlar. İnsanoğlu buydu işte, ne olursa olsun ne faydaydı? Dünya çıkarlar dünyasıydı, çıkarı olmadan bir yudum su, bir lokma ekmek bile zahmet değil miydi insana? Alçak insanlar. İnsansız kalmış insanlık bu alçakların eseri değil miydi? “Söyle ne istiyorsun?”
Savcı hiçbir hakarete karşı duraksamadı. “Bülent Akın nerede?”
“Nereden bileyim ben anasını satayım, bakıcısı mıyım?”
“Amerika’ya gitmiş.”
“Ha duydum öyle bir şeyler, ne yapayım Amerika’dan savcıya selamlar kâğıdı mı isteyeyim?” Ecevit celallenmemek için yine kelimelerle oynuyordu.
“Tam da sen hapisten çıktıktan sonra gitmiş.”
“Vah vah. Ne istiyorsun Savcı? Amerika biletiyse istediğin bende bir kuruş yok,” İki parmak ucunu gırtlağına vurdu. “Karnımı zor doyuruyorum.”
“Sen Bülent’in gitmesine izin verdin öyle mi?”
“Yok ben de uçağın kanadına zıpladım, uçtum onunla.” Gözlerini deviriyor, sigarasını yakıyordu.
“Bülent nerede?” Ecevit’in tüm dolandırmalarına rağmen, netti. Ali Ecevit’in, gözünü Akınların yok oluşuna dikmiş Ali Ecevit’in, Bülent’in belki de hiç geri dönmeyeceği bir yere gitmesine izin vermeyeceğinden emindi.
“Siktir git eski dostuna sor oğlun nerede diye.”
“Evvelsi günde yokum,” diye meydan okudu. Adeta ihanet etti Ecevit’e. Dost olmasalar da, iki düşmandan beter olsalar da düşmanlık Ecevit’ten geliyordu. Savcıdan gelmiyordu. Savcı ölümden zorlukla dönmüştü, Ecevit’e karşı ancak derin bir pişmanlık, geri alınamaz bir acı duyabilirdi. “Sen kendin söyledin, benim hiçbir çıkarım yok. Sen bana istediğimi vermezsen ben de sana veremem.”
Ali Ecevit bu teklifi yaparken ne olursa olsun kabul edileceğini sanıyordu. Nereden çıkmıştı şimdi Bülent piçi? “Bilsen ne olacak Savcı? Ne yapacaksın?”
O halini görmek bile yeterdi bu gözünü kör etmiş adama ama Ecevit bazı vicdanları rahatlatacak diye Bülent’in yerini mi ifşa edecekti?
“Nerede?”
“Ne yapacaksın, ne? Sıra ona da gelecek! Ama şimdi sırası değil. Benim canımı sıkma.”
“Atilla’yşa işini halledince bana onayı ver, ben gerekeni yapayım,” dedi oturduğu koltuktan kalkarken. Önündeki kağıtları toplamaya başladı.
“Bırak şu inadı!”
“Beni ona götüreceksin yoksa yokum.” Olacak mıydı? Elbette olacaktı. Son ana kadar, bir borcu öder gibi Ecevit’in yanında olacaktı hem de ama… Ama Ecevit bunu son ana kadar bilmeyecekti. Ama Ecevit ona güvenmiyordu da onu da biliyordu. Tüm masayı topladı. Ali Ecevit’i yavaş yavaş köşeye sıkıştığını görüyordu. Bundan sonra birbirlerini tehdit edecekleri mevzu yoktu ancak birbirlerinin arkasından çekilebilirlerdi. İkisinin de davası aynı insanlarla ama farklıydı.
Ecevit bir geri dönüş bekliyor, orta yolu bulmak için direniyordu. Lakin yoktu. İki taraf da adım atmıyordu. Götürecek miydi? Kim olacaktı dışarıdaki el? Avukat Celal Yıldız? Onu nasıl böyle bir riske atardı? İkisi de son noktaya kadar direndi. Ecevit ayaklandı, avukatı arayacak oldu ama yapamadı. Bilirse kendisini riske atmak isterdi, tahmin edebiliyordu.
“Hiçbir şey yapmayacağım,” dedi Savcı. “Sana söz veriyorum. Hiçbir şey yapmayacağım. Gördüğümü biz onu oradan çıkarana kadar unutacağım. Sadece görmek istiyorum, ne halde olduğunu görmek istiyorum. Kılına bile zarar vermeyeceğim Yemin ederim başka bir niyetim yok. İstersen bagaja at öyle götür beni ama sadece götür.”
Ecevit’in asıl korkusu zaten yerinin açıklanacak olması değil miydi? Evin içindeydi bakışları. Karşı odadaki kravatları gördü. “Yarın…”
“Ne gerekiyorsa yapacağım. Alacağız kardeşini ellerinden.”
Ecevit hiçbir yanıt vermedi. Birkaç dakika boyunca yalnızca sessizce bekledi. Nereden baksa dört saatten fazla yoldu. Bu yaşlı beden bagajda geberip giderdi. Gördüğü kravatlara doğru yürüdü, iki tanesini kaptı. “Yürü,” dedi koluna yapışırken. Arka koltuğa oturttu olası bir polis çevirmesi için. İlk kravatla ellerini, ikincisiyle gözlerini bağladı. “Kes sesini, tek bir soru bile sorma yol boyunca bana.”
Emirleri de tıpkı savcının istedikleri gibi netti. İkisi de yalnızca istediğini elde etmek istiyordu. Tam dört saatlik bir yol gittiler sessiz sedasız. Savcı birkaç kez sızıp kaldı, Ali Ecevit’in korktuğu olmadı, polis çevirmesine denk gelmediler. Bir yerden sonra da o çevirme mümkün değildi zaten. Ankara ve Kırıkkale’nin o korkutucu ıssızlıktaki yollarına girdiler. Ecevit buraya bir kez daha gelmemiş, gelmeyi de düşünmemişti. Savcının önce ellerini açtı, gecekondunun içine girince de gözlerini.
Adam saatlerdir sıkıştığı yerde uyuşmuş, şimdi zorlanıyordu yürürken. Küf kokulu yere baktı. “Burada mı?” diye sordu. Bedeni şiddetli tepkiler vermeye başladı. Sanki Ecevit’e verdiği sözleri şimdi tutamayacaktı.
Ecevit bir halıyı kaldırdı ve lağım kapağına benzer kapağı açtı. “Burada,” dedi. Ortalık karanlıktı, yalnızca Ecevit’in telefonunun feneri vardı. Son kata kadar da açmaya niyeti yoktu. Yavaş yavaş indiler o üç katı. Dördüncü kata vardıklarında savcı nefese nefese kalmıştı. Zaten onu bunca kat indiren de bu merdivenlerden hırsı, öfkesi ve içinde cayır cayır yanan öfkesi değil miydi? Savcının içindeki ateş sönmüş müydü? Bilakis günden güne harlanıyordu. Cehennem ateşiyle, intikamın ateşi birleşmişti, tüm bedeni yanıyordu artık. Ecevit kokuları alsa da Mustafa Tekin henüz hissetmiyordu. Son bir merdivenin ötesinden bir uğultu duyulmaya başlandı.
Savcı irkildi ve bir hayvandan ancak çıkacağına emin olduğu sesin kaynağını bulmaya çalıştı. Bunun Bülent olduğunu anlaması biraz sürdü. Bülent herhalde başkası geldi sanıyor olacak ki süründüğü, eriyip gittiği bu çukurda can havliyle sesini duyurmaya çalışıyordu. “Maymun gözünü açtı,” dedi Ecevit. Burnunu kazağının içine gömdü ve önden indi merdivenleri. Bir an, oraya kendisi bırakmış olsa da bir insan değil yaratık gördüğünü sandı, ürktü ama anladığı yerde tüm hisleri kendini rahatlamaya bıraktı. Ali Ecevit Tarhan ilk kez kötülükten böylesine onu titretecek bir zevk alıyordu. Korkunç bakışları, iç titreten bir gülüşü ve psikopatça bir tavrı vardı.
Bu kez ışığı yaktı, varla yok arasında yanan, gidip gelen turuncu bir ampuldü. Köşedeki küflenmiş ekmeklere, az kalmış sulara, dışkılara baktı. Koku kazağının altından burnuna gelmeye başlıyordu. Çok değil birazdan bu duruşunu kaybedecekti. Bülent ağzından çıkardığı hırıltılarla, sanki bir ömrünü burada geçirmiş ve hiç insan olmamış gibi bir tavırla Ecevit’e saldırmaya değil, yapışmaya çalıştı. Babasından umudu kesmişti. Ah şimdi babasından kötü, babasından hain kim vardı bu dünyada? Ecevit istesin, babasına yapmayacağı bir kötülük yoktu. Bir köle gibi yaşamaya bile razıydı.
Ali Ecevit Tarhan gömleği çıkmış, Ecevit’ti yalnızca. Bülent ayakkabısına dokunmaya kalktığı gibi gelişine ayağının ucuyla itti onu. Öylesine pislik içindeydi ki Ecevit herhangi bir zerresine dokunmasına bile tahammül edemiyordu. “Bak sana kimi getirdim?” dedi boğuk bir sesle. “Misafirin var kalk karşıla. Soytarı!” Konuştukça midesinden sıvı yükseliyordu. Kusacak gibiydi. “Savcı!” diye bağırdı. “İn, ev sahibi hazır!”
Savcı o vakte kadar beklemişti. Gelen kokuyu da almaya başlamıştı. Öylece ağzı burnu açık inerken öğürdü ama kusmadı. Bülent bir deri bir kemik kalmış haliyle gelene bakmaya çalışıyordu. “Yardım edin!” diyordu. “Yardım edin!” Ecevit’ten bulamadığı umudu, kim olduğuna bakmadan gelende aradı. Savcı yere adım atar atmaz yapıştı boylu boyunca bacağına. Ecevit gibi tiksinmedi, geri dönmedi. Oğlunun katilinin ona ilk temasını hazmetmeye çalıştı. Durdu, ayağına yapışmış böceğe baktı. Ecevit uzaktan izliyordu ve kusmamak için dayanacak güç arıyordu.
Bu yaşlı adam ne tiksindi ne de geri durdu. Elini bir kalbi yerinden sökmek ister gibi kuvvetli, bir canı alır gibi haşin; günlerdir, haftalardır hayalini kurduğu gibi o boğaza sardı. Ecevit kendinden başkası böylesine öfkeli, böylesine kuvvetli olamaz sanıyordu. On sekiz yıllık yalanın altında kaldığında bu adamı zorlukla ayağa kaldırırken bu kadar güçlenebileceğini sanmıyordu. Yaşayacak az ömrü kalmıştı bunun bilincinde olduğundan olacak, ömrünün son gücünü harcıyordu.
Halbuki on sekiz yıl bir dağ gibi üzerine devrildiğinde ölecek olan kendisi değil miydi? Bu dünyadan insanı ateş öldürürdü ve yine o ateş yaşatırdı.
On gün önce.
Eski Cumhuriyet Savcısı Mustafa Tekin; üç gün önce, içinde cayır cayır yanan bir ateşle baş edemeyince Karadeniz’in derin sularına yaşlı bedenini bıraktı.
Yan komşusu, tesadüf eseri akşam çayından sonra sofra bezini kapının önüne silkelemek için çıkmasaydı, Mustafa amcanın düz bir yolda yürür gibi Karadeniz’e doğru yürüdüğünü, önce ayakları sonra bacakları ıslanırken durmaya niyeti olmadığını görmeyecekti. Başta, “Mustafa amca,” diye adama seslenmiş, adamın gecenin bir vakti felakete doğru gittiğine emin olunca avaz avaz eve doğru bağırmıştı. Uyumak üzere olan ev halkı, kadının çığlıklarına çıkarken muhakkak biri öldü zannetmişler, kadına bir şey olmadığını fark edince rahatlamış hemen ardından kapkara denize yürüyen karartıya dikkat kesilmişleri.
“Osman,” diye bağırıyordu kadın. “Osman bir şey yap dalga alıp götürecek! Osman! Osman koşun!” Bartın, Karadeniz’in en batısında kalıyordu. O yüzden insanlar pek ağız bilmezlerdi ama yaşlılar doğusundan batısına Karadeniz ağzının hakkını veriyorlardı. Genç adamlar Karadeniz’e doğru koşarlarken, evin yaşlıları, “Ula!” diye bağırıp duruyorlardı. “Ula bu adam delurdi mi? Ula yetişun! Koşun da! Oy anam oy! Oyyy!”
Aldı mı götüren, tuttu mu bırakmayan, yuttu mu kusmayan bir yerdi Karadeniz. Mustafa Tekin’in yüzüne dalgalar çok kısa zamanda çarptı, yaşlı adamı çok çabuk yakaladı, Allah biliyor ya çok az daha geç silkelense o sofra bezi, bu genç delikanlılar Mustafa amcayı kurtarmak isteseler de- Karadeniz’le olan akrabalıklarından mütevellit huyunu suyunu biliyorlardı- girmeye cesaret edemeyeceklerdi. Amma cevval adamlara kurtarabileceklerine inanmaları yetti. İkisi birden kendini denize bıraktı. Su bedeni ağırlaştırırdı, toprağa benzemezdi. Yaşlı adamın bedeni olduğundan iki kat daha ağır halde zorlukla çıkarıldı denizden.
Mustafa Tekin, Karadeniz’in ölümcül suyundan çıkarıldığında inim inim inliyordu. Sanki cehennemden alınmış günahkâr bir Müslümandı. Cezasını çekmiş ama zamanında kelimeyi şehadet getirdiğinden şimdi cennete kavuşuyordu. Lakin cehennemde çok yanmış, kavrulmuş, kül olmuş, cenneti göremiyordu acısından. Şimdi ölmek üzereyken yaşama geri döndürülmüş olsa da yaşamın tadını alamayışı gibi.
Günahların en çekilmezi, uygun bir zemin olmasa o günahı asla işlemeyecek olan insanlar tarafından işlenenlerdir. Günahkâr, kötülükle doğmalı. Yoksa dünyada cehennemi görmeden ölmez. Allah şahit Mustafa Tekin oğlu Yaman öldüğünde dünyada cehennemi yaşadığını sanıyordu. Hayır, o öyle değildi yeni anlıyordu. O zamanlar çektiği bir azap, ızdıraptı. Dünyada cehennemi üç gündür yaşıyordu. Evin orta yerine çökmüş, ağlıyor, ağlıyor, dövünüyor, dövünüyor, yanıyor, kavruluyor, cehennem azabı çekiyordu. Bu azap, çektiklerinin hiçbirine benzemiyordu.
Komşular, Mustafa amcalarını hiç yalnız koymadılar. Hemen evlerine aldılar, erkekler üzerindeki ıslak kıyafetlerini çıkardı, temiz kıyafetler giydirdi, saçlarını kurutup cayır cayır yanan sobanın yanına koydular. Koymaz olaydılar, bu aklını kaçırmış adamcağız manevi bir yanışla yetinmeyip bedenini yakmak isteyince, ellerini yanan sobaya bastırınca dehşet içinde kalmışlar, oradan da uzağa almışlardı. Vah yazık, aklını kaçırmıştı. Evin hacı ninesi dua okuyordu üstünde. Vah vah çok yazık, adam ölmeden musallat oluvermişlerdi zar. Vah, vah… Allah kimseye göstermeseydi. Kimi kimsesi de yoktu. Vah ki ne vah.
Mustafa amca tüm gece inim inim inlemişti. Ağzından tek bir söz çıkmıştı. “Neren ağrıyor Mustafa amca?” diye gelen giden soruyordu. Kabul bu adamcağızın evlerinde sabahı etmeyeceğinden, ölüvermesinden korkuyorlardı. Hay Allah ne yapmalıydı? Araba da eniştelerinde kalmıştı, aile hekimi de sabah ancak gelecekti köye. Vah ki ne vah, adam pek acı çekiyordu.
Mustafa amcaları elini tam göğsüne bastırmıştı. “Cehennem ateşi yanıyor,” demişti. Gençler pek anlamamışlardı ama yaşlılar elbet biliyordu o dokunduğu yerin manevi idrakın merkezi olduğunu. Ruhun orada yaşadığını ve ölürken canın oradan çıktığını. Oyy… demişlerdi. Vah bu adama. Vücudu sanki ter boşaltmıyor da Karadeniz’den yuttuğu suyu atıyordu. Can çekişiyordu. Ölecekti herhalde. Cehennem ateşi onu şimdiden yakmaya başlamıştı. Kim bilir ne günahı vardı. Hacı nine, günahını bilmediğinden, duasını okurken af istemedi Allah’tan. “Allah gönlüne genişlik, sadrına inşirah versin,” dedi yalnızca.
Zaten bilseydi on yaşında bir çocuğun on altı yılına mâl olduğunu, zaten bilseydi on yaşında bir çocuğun yaşına göz diktiğini, zaten bilseydi bir iftiraya ortak olduğunu ve zaten tanısaydı Leyla Tarhan’dan olma Hüseyin Tarhan’ın oğlu Ali’yi inşirah-ı sadr da dilemezdi. Allah’a havale ederdi, uzaklaşırdı.
Ne garipti bu dünya, insanlar ne kolay günah işliyor, vebal alıyor, kötülük ediyordu. Ne garipti bu dünya, iyiler zulüm görüyordu kötülerin elinden ve yine kötüler iyileri kandırıyordu cehennemle cennetle. Çalan çırpan açlığı övüyor, doyurmadığı karnın başına geçip cennet müjdeliyor; öldüren, zulmeden, öldürdüğünün başına geçip öteki dünya tesellisi veriyordu. Ne garip, ne garip… Akıl almıyor, toprak kabul etmiyordu.
Ertesi sabah Mustafa Tekin kalkıp da gitti evine. Gitsin istemediler ama engel de olamadılar. Sanki bir cenaze çıktı evlerinden, televizyonu açmaya çekindiler bir zaman.
Savcının on sekiz sene önce gözünü kör eden evlat acısı mıydı yoksa aptallığı mıydı? Uzun uğraşlar sonunda pedagogu bulduğunda ensesine çökerken bunu seneler önce ona yaptırmayan neydi? Şüphe etmeyecek kadar her şeyin iyi planlanmış olması mı? O zamanlar çökmüş olsa ensesine bu kadar konuşur muydu? Elbette konuşmazdı. O zamanlar böylesine bir şeye kalkışırken Atilla Akın’ı, savcıdan daha güçlü görüyor olmalıydı. Ya şimdi? Atilla daha mı güçsüzdü? Pek tabi değildi. Atilla çoğu kişiden güçlüydü kabul ama boyna dolanan günah kadar kuvvetli değildi elleri. Yoksa şimdilerde kanserin son evresiyle cebelleşen hasta kadının, belki ölüme olan yakınlığından, belki bir savcıdan aldığı ömrünün son demlerini hapis köşelerinde geçirme tehdidinin korkusundan, belki de ödediği kefaretin onu bir nebze rahat bırakacağını umduğundan baskıya boyun eğmiş ve söylemişti.
Ne pisti bu insanlar, ne alçak, ne nankör. İyiliğe dair her güzel şeyi yozlaştırmış lakin kötülüğü elinde bıçak biler gibi biliyor, sivriliğinden bir şey kaybetmesin diye canla, başla, küstahça ve alçakça çalışıyordu. Bu insanları insan olarak anlamak bile zordu artık. Geriye kalmış bir avuç iyi insan, bunca sivri kötülük karşısında ölmemeye çalışıyordu lakin eninde sonunda ölüyordu. İyilik bilenmezdi çünkü, iyilik sivri olmazdı, iyilik can yakmazdı, iyilik için öyle çok canla, başla, küstahça çalışmaya da gerek yoktu. Demek insanoğlu kolayı sevmiyordu, yoksa nasıl böyle çok kötülük olurdu?
Ah çalışkan insanoğlu, ah çalışkan insancıklar. Görüyor musunuz, nasıl da çalışıyorlardı yemeden içmeden. Ödleri kopuyordu onların bıçak komşudan daha kör olacak, kendi kötülükleri daha az kalacak diye.
İşte sonra bu kötü insanlar ölüme yaklaştıkça tembelleşiyor, tembelleştikçe bedenindeki çok çalışmaktan kalan tahribatı görüyor pişman oluyordu yaptıklarından. Allah’a sığınıyor, günah çıkarmak istiyor hiç olmadı ölmek için direniyordu.
Mustafa Tekin şimdi apaçık ölmek istiyordu. Zaten nasıl yaşanırdı ki? Ölmeliydi, muhakkak ölmeliydi çünkü gençken çok çalışkanlık yapmıştı. Bunu altmışına çok az zaman kalmışken fark etmiş şimdi de ölmenin peşine düşmüştü. Yok yaşanmazdı, yok… Yok yaşanmazdı, yalanla bir ömür geçerdi de, gerçekle bir gün yaşanmazdı.
Yalanla geçirdiği dördüncü ya da beşinci günüydü. Artık dünyevi tek bir şeyin bile takibini yapamaz olmuştu. Ali Ecevit’e bir mesaj çekmişti sonra bir not yazmıştı.
Allah beni affetmesin. İçin bir nebze olsun soğusun diye seni çağırdım. Baban Allah’a bunun hesabını veremezsiniz demişti. Şimdi anladım, ne haklıymış. Allah beni affetmesin. Keşke seni kurtarmaya gücüm yetseydi de sen öldürseydin beni, o zaman biraz ferahlardı kalbin. Allah beni affetmesin.
Acısı öyle büyüktü ki, harfleri unutmuş yarım yamalak yazmıştı bu cümleleri. Banyoya girmiş tıraş bıçağını almıştı. Kese kese son kez tıraş oluyordu. Üzerinde savcılık zamanlarından kalmış eski bir takım elbise vardı, en sonda da jileti şah damarına basacak, dünyevi cehennemi sonlandıracaktı. Gün geçtikçe cehennemin katlarını çıkar gibi büyüyordu göğsündeki yangın.
Ali Ecevit, yola ona söylenen saatten daha erken çıkmıştı. Belki kaderin önüne geçmek için, belki de kaderde tam olarak bu yazdığından. Savcı gelince rahat girsin diye kapıyı aralık bırakmıştı ama bu kadar erken geleceğine de ihtimal vermemişti. Yine de Ecevit geldiğinde, banyonun beyaz fayansına kanlar içinde çökmüştü. Ali, notu okur okumaz dehşet içinde kalakalmış sonra “Savcı!” diye bağırmıştı. Savcı şah damarını kesemese de yoğun bir kan akışına sebep olacak kadar kendine zarar vermiş, Ecevit’in erken gelmediği taktirde kan kaybından ölecekti.
Günler arayla iki intihar vakasına şahit olmuş Ecevit için bu iki hadisenin hangisi daha zordu tartışılmazdı lakin, beyaz mermerlerden süzülen kanın kaynağını görünce eli ayağı soğumuştu. Savcının duvarın dibine çökmüş bedeni, öne düşmüş başı vardı. “Savcı!” diye bağırmıştı. Ne kadar bez bulduysa adamın gırtlağına bastırmışken avaz avaz bağırıyordu yan komşulara sesini duyurmak için. O ilk şaşkınlık ve şoku üzerinden atıp savcının da inlemelerini duyunca daha soğukkanlı davranmaya başlamıştı. “Ölmeyeceksin!” diyordu hınçla. Ne garip bu kelimeyi ne çok kullanıyordu son zamanlarda. Bazen aşkı bazen nefreti, bazen sevgisi bazen öfkesi… “Duydun mu? Ölmeyeceksin! Savcı, ölmeyeceksin!”
Bunun bir kaçış olduğunu, siktir olup gitmekten hallice olduğunu farkındaydı. İnsanlar dayanamadığı yerlerde sırt dönüyordu. Hele de bu kötü insanlar, kalbi bir kötülükle bükülmeyen, incinmeyen, katran karası insanların hiç hakkı yoktu. Bazı zarif, bazı kırılgan ve günahsız insanların yenilişi bir noktaya kadar anlaşılabilirdi. Dünya kötüydü ve onlar içinde muhafaza edilmeyecek kadar narindi. Ancak böyle alçakların hakkı yoktu. O yüzden Ecevit, avaz avaz bağırıyordu ve nefretle yaşatıyordu adamı.
Yine aynı komşular yetişti. Apar topar topladılar da adamı, Ecevit’in arabasına bindirdiler. Arabayı Ecevit sürmedi. Şimdi Ecevit o kan akışını durdurmak için canla başla savaşıyor, Ölmeyeceğini söylüyordu. Öyle kolay değildi bu hayattan göçüp gitmek. Öyle rahat değildi bu işler. Olsaydı, Ecevit yapmaz mıydı? Bu ciğeri beş para etmez kötüler her şeyi kendilerine göre yeniden yazmak istiyorlardı. Savcı ölmeyecekti, nasıl seneler önce oğlunun kanı için gariban bir adam, küçük bir çocukla savaştıysa şimdi de yine oğlu için savaşacaktı. En yakındaki sağlık ocağına getirdiler. Hızlıca müdahale edildi sonra ambulansla büyük devlet hastanesine götürüldü. Bir damar kesiği yoktu, yalnızca yaşı geçince, bir de kronik hastalıkları olunca kanaması zor durdurulmuştu.
Ecevit şimdi hastane köşelerinde can düşmanının yaşaması için bekliyordu. Sigara içerken bu gerçeğe uzun uzun, sinirlerini boşaltırcasına güldü. Ağlamak elinden gelmedi, ne yapsaydı? Tek bildiği şey vardı. Böyle de kader olmaz olsaydı.
Kanama kontrol edilip bir de tansiyonu normale dönünce akşama doğru taburcu ettiler. Komşuları ne vefalıydı, bırakıp gitmemişlerdi. Ecevit’e kim olduğunu sorunca eski bir tanıdık demişti yalnızca. Dost demeye dili dönmemişti. Sonra adam, günler önce yaşanılan hadiseden bahsetmişti. Ecevit tüm bu olanların nedenini düşünmeye başlamıştı. İşte tam o vakit, için için ağlamak, kendini toprağa vurmak istemişti ama yalnızca göz kırpmıştı.
Demek… Demek öğrenmişti. Demek o kadını bulmuştu, o kadın da doğruyu söylemişti. Ne kolay geliyordu öyle şimdi kulağa. Sanki on altı saniyede olup geçmişti. Ecevit’in öylesine zoruna gitti ki ömründen geçip giden senelerin kolaylığı arttırması durumu pek fenaydı. Şimdi seneler sonra ilk kez, biri, ona sonradan inanıyordu. Babasından, anneciğinden, onu savunan avukattan, belki Cengiz’den ve Firuze’sinden başka biri inanıyordu. Ve bu inanan onun hayatını bitiren o insanlardan biriydi.
Bu hayat… Ah bu hayat ne kalleşti. Kardeş katli yapan, toprağını düşmana satan, yetimin hakkından öksüzün önünden yiyen kadar alçaktı. Ecevit bir boşluk buldu da köşeye yığıldı. Tek bir damla yaş akmadı gözlerinden, kupkuruydu. Tıpkı kalbi gibi. Ecevit’in kalbi şimdi düşman eline geçmiş de bakılmamış, sevilmemiş, verimi yok edilmiş bir topraktan daha kuruydu. Bu içeride yatan adamın gerçeği bilmesi içinde bir yaprak oynatmamıştı. Bu kadar mı? Diyordu. Başka bir şey olmayacak mı? Ne bilseydi, çok şey olacak sanmıştı herhalde. Dünyada muhakkak bir şey değişir. Belki dünyanın bir yarısı yanar kül olur, belki anne babasının mezarında kendiliğinden çiçek açar, hiç olmadı kıtlık biter. Hiçbir şey olmamıştı. Ali Ecevit’in hayatı elinden çalındığında bu dünyada nasıl hiçbir şey değişmediyse ona suç yıkanlar dahi suçsuzluğuna inanınca tek bir yaprak oynamamıştı.
Güneş mi doğacak sandın Ali Ecevit? Senin kazancında o güneş doğmayacak Ali, onların da güneşi batacak. Bunu bil de yaşa, yoksa işin zor. Sen kendi güneşin doğsun diye çabalamıyorsun ki. Zaten sen güneş sevmez, güneş bilmezsin. On altı yıl mahrum kaldığın artık ne senindir ne de sen onunsundur. Güneşleri batsın Ali Ecevit. Güneşleri batsın. Bırak sen güneş görmeyiver ama onların güneşleri batsın.
Yüreği titriyordu dünyanın bu tepkisizliği karşısında. Sonra ansızın, tıpkı o DNA sonucunda olduğu gibi Firuze’yi aramak istedi. Ne diyecekti? Firuze birinin daha güneşi battı, demek istedi. Bu dünya üzerinde kendisiyle alakalı tüm mühim meselelerde, kendisine ait tüm ağaçların yaprağını kıpırdatacak tek insandı Firuze. Varlığı bir bakıma da bu yüzden çok kıymetliydi. Ali Ecevit’in acıları ve sevinçleri, varlığını çoktan silmiş bu dünyada hâlâ bir kişiye, doğumu kadar etki ediyordu. Ondan mütevellit müjdelemek, onunla kutlamak istedi. Eli telefonuna da gitti ama zorlukla durdurdu kendini. Firuze, demek istiyordu. Firuze herkesin güneşi batsın, Firuze bir güneş daha battı. Belki de en büyük güneşlerden biriydi.
Belki anlamazdı Firuze ne demek istediğini. Dünya karanlıkta mı kaldı, diye sorar. Belki o kötülüğü bir türlü kabullenmemiş, bir nilüfer çiçeğinin kir tutmayan yaprakları kadar pak kalbi biraz endişelenir lakin Ali Ecevit’in coşkusunu fark edince, kalbini bile karanlığa çevirir onunla mutlu olurdu. Amma velakin Ali Ecevit yine arayamadı Firuze’yi ama bir gün muhakkak, yine gidecek onunla paylaşacaktı mutluluğunu.
Çöküverdiği kaldırımdan içeriden haber varınca kalktı. İyiydi savcı. Ölmeyi becerememişti. Birkaç dikişle kurtarmıştı doktorlar bedenini. Onlara da göğüs kafesini gösterip cehennem ateşinden bahsedecek olmuş Ecevit’i görünce dili içine kaçmıştı. İnim inim inlemeye başlamıştı. Ali Ecevit’in kalbi taştan da olsa, büyük bir taştı. Komşuyla beraber bu yaşlı adamın bedenini yataktan kaldırmıştı. Taşımıştı, arabaya götürmüştü. Öyle bunları yaşlı bedeni oradan buraya savurarak, hor davranarak yapmıyordu. Pek büyüktü bu katran karası kalp.
Kendi arabasını bu kez kendisi sürdü. Kimse konuşmuyordu. Komşu ne diyeceğini bilmiyordu. Kendini öldürmek üzere olan birine ne denirdi ki zaten? Uzak yolu tamamladılar, eve geri geldiler gecenin bir vakti. Komşu da yatağa kadar yardım etti Ecevit’e. Sonra kapının önünde bu büyük taş, düşmanını taşırken yardımını esirgemedi diye bir yabancıyla el sıkıştı, helallik istediler birbirlerinden. Ali Ecevit eve geri girdiğinde inlemelerini duyuyordu bu adamın. Ama bu öyle, inceden inceye, acıdan doğan inlemeler değildi. Ali Ecevit Allah tarafından sorguya çekilmiş sonra da cehenneme gönderilmiş bir adamın haykırışlarına benzetti bunları. Kabir azabı çeker gibiydi sesi.
Evin tüm ışıklarını kapattı, bir gaz lambası vardı onu yaktı yalnızca. Sonra hiç düşünmeden gidip adamın karşısına oturdu, bir sigara yaktı ve bu azabı izlemeye başladı. Öyle keyifle değil, kendine yaşatılanların büyüklüğüyle yüzleşerek. Bu kötü insanlar Ali Ecevit’e öyle şeyler, ah öyle şeyler, etmişlerdi ki daha ölmeden kabir azabı çekmeye, cehennem ateşinde yanmaya başlamışlardı. Hiç kimse konuşmuyordu sadece ateşin sesi, yer yer artan inlemeler, bazen kısık bağırtılar vardı. Adam, bir sorgu meleği gibi tepesine dikilmiş Ecevit’e baktıkça aklını kaçırıyordu adeta. Yer yer halüsinasyonlar görüyor, Ecevit’in kalktığını ve üzerine çöktüğünü sanıyor, söylemediği şeyleri duyuyor ve için için ağlıyordu.
Adalet miydi kefaret miydi?
O adamın bağırışları arasında gözleri yorgunlukla oturduğu yerde kapandı. Sonra bir rüya gördü. Aslında rüya değildi, eskide kalmış bir anıyı, noktası virgülüne anımsadı. Hüseyin Tarhan bir mahkeme salonunda ağıt yakıyordu. Durmadan, pes etmeden oğlu için ağıt yakıyordu.
Gözlerini açtığında kan ter içinde, nefes nefeseydi. Karşısındaki adam son gördüğü halde, öylece yatıyordu. Ali Ecevit yerinden kalktı, kendini kapının önüne attı. Babasının bağırışları kafasının içinde yankılanıyordu. Halbuki saatlerdir içerideki hastanın sesini dinliyordu ama Hüseyin Tarhan’ın birkaç dakikalık hayali, tüm vücudunda tesir etmeyi başarmıştı. Yapayalnızdı. Ayağının dibinde büyük bir deniz vardı. Yüzmeyi bu denizde yüzecek kadar bilmiyordu ama korkusuzca gitti ve suya yaklaştı. Kafasındaki sesler, içindeki acı bu denize karışsa yok olmaz denizi kirletirdi sanki. Su paçalarını ıslatıyordu ve gökyüzünde sayamayacağı kadar çok yıldız vardı.
Gökyüzü annesiydi, baktı doyamadı, baktı ulaşamadı ve baktı dokunamadı. Yıldızlar da babası olmalıydı. Baktı doyamadı, baktı ulaşamadı ve baktı dokunamadı. Eli cebine gitti, firuze taşına dokundu. Dokundu ama ulaşamadı ve doyamadı. Gözyaşları ardı ardına akıyor, Karadeniz’in serin sularına karışıyordu. Sanki bu deniz büyüyebilir bir okyanusa dönüşebilirdi. “Son bir kuvvet,” dedi acıyla. Bunu kaçıncı isteyişiydi? Sayamıyordu ama sanki bu kez sahiden sondu. Ali Ecevit’in yalnızlığı, Karadeniz’den büyüktü. “Son bir kuvvet,” diye sayıkladı. Dalgalar bacaklarına çarpıyordu. Bileğine kadar gelen suyun onu boğmaya yetecek kuvvette olduğunu bilmeyecek kadar bu dünyanın cahiliydi. Son bir kuvvet diye diye kendini kaldırdı dakikalar sonra ve geri döndü.
Ev çok soğuktu, sobayı yaktı. Hasta adam bitkin düştü, uyukladı. Uykusunda bile acı çekişini izledi Ecevit. Gözlerini kırpmadı, Karadeniz kıyısında güneşin sislerin altında doğamayışına şahit oldu. Adam sabah olur olmaz uyandı. Ölmeyi bekleyen bir hasta için gündoğumu umudu değil ancak uzayan çıkmazı hatırlatırdı. Bir gün daha bu eziyeti çekecekti demek. Her şeyi kısa vakitte birer birer hatırladı, ardından Ecevit’i görünce bir çocuk gibi ağlamaya başladı yine. Ecevit yalnızca izliyordu adamı, acı çekişini, ölmek isteyip ölmeyişini… Yaşlı adam altına kaçırmaktan korkunca kalktı, fayanslarında kanı kurumuş banyosuna gitti. Aynada suratına bile bakmadı. Zebella göreceğinden korkuyordu.
O çıkarken Ecevit sigara içiyordu. Kokusundan fark etti, suratına bakabildiği yoktu. “Bana yardım edeceksin,” dediğini duydu. Ecevit’in daha fazla tahammül edecek gücü kalmamıştı. “Geberip gitmek o kadar kolay değil,” Savcı kalktığı yatağa oturmuş, başını öne düşürmüştü. Kolay olsaydı kötülerden önce ölecekler vardı. “Ben senin vicdan azabını görmek için gelmedim buraya kadar. Ne sen kabirdesin ne ben Azrail’im. Ama eğer ki olsaydım, senin de canını seve seve alırdım,” işaretparmağını usul usul sallıyordu. “Ama eğer ki olsaydım, senin canından önce Akınların canını alırdım.”
Kötülüğün de kendi içinde bir sıralaması olacak ki böyle konuşuyordu. “Şimdi ne ben Azrail’im ne de senin kabir azabın başladı ama alınması gereken canlar var, bazıları bu dünyada tek bir gün bile azap çekmeden senelerdir yaşıyor,” dedi Ecevit. Yeniden eve asılmış fotoğraflara çevirdi başını, savcının oğluna baktı. “Hem de iki çocuğu yok yere öldürürken. Bu dünyanın adaleti ne zaman bu kadar şaştı Savcı, sen bilirsin?” Sonra kendi dediğine güldü, güldü, güldü. Savcı hiç konuşmuyordu. “Senin gibi adaletin neferi olmakla sorumlu insanlar bile alçaklık edince,” diye kendi kendine cevapladı.
Pek tabi öyleydi. Bir öğretmenden çok kim eğitime zarar verebilirdi? Bir çiftçiden çok kim toprağı hor kullanabilirdi? Alçak bir siyasetçiden çok kim bu ülkeyi uçuruma sürükleyebilirdi ve hain bir adalet adamından fazla kim adaletin ikbaliyle oynayabilirdi?
“Borcun var Savcı,” dedi Ecevit. “Bana, Allah’a, o kirlettiğin cübbeye ve,” oğlunun resmini gösterdi. “oğluna borcun var. Öyle geberip gitmek kolay mı? Şu içindeki ateşten daha mı az bir ateşte yanacaksın sanıyorsun? Ölmeyi de öldükten sonrasını da ne kolay sanıyorsunuz. Sabret sabret çok bir şey kalmadı bin katını görmeye.”
Küllüğe bıraktığı sigaraya uzandı. Yine ciğerlerine eziyet edercesine, iki nefes arasına zaman koymadan içti. İnsanlar cehennemi mi kolay sanıyordu yoksa insanlar cennet ve cehenneme mi inanmıyordu? Her intihara kalkışan elbet bir değildi. Ecevit’e soracak olunsa her intihar edenin cehennem ateşinde yanacağını da söylemezdi. Bazı insanlar vardı, yaptıkları kötülüklerle yaşayamadığı için bazı insanlar da başka insanların kötülüklerine katlanamadıkları için yenilirdi. Ecevit kimin ne olduğunu biliyordu.
“Ama şunu bil ki senin oğluna on sekiz yaşını bile göstermeyenler gününü gün etti, etmeye de devam ediyor. Bak öyle havadan sallamıyorum ha, içlerinden geliyorum. Üç gün üzülmemişler,” biri hariç…
“Tek bir keyiflerinden ödün vermemişler. Siklerini sallaya sallaya Bağdat’a sultan olmuşlar. Hele o Bülent orospusu, tek bir gün bile pişman olmamış bu yaşına kadar. Yine olsa yine öldürürmüş oğlunu,” Savcı o vakte kadar tepkisizce duruyordu karşısında. Başını kaldırdı ve ilk kez göz göze geldi Ecevit’le. Gözleri küçülmüş, kaç çanağına dönmüştü. Çok kısa bir zamanda on yıl kadar tüketmişti. Ecevit gözlerinde yanan ateşi izledi birkaç saniye.
“Atilla şerefsizi desen bin kere öldürse oğlu, bin kere aklar. Oğlun öldükten sonra kaç kere aynı sofraya oturdun o alçakla? Sen acıdan lokma çiğneyemezken o senin oğlunun kanını içti.” Savcının gözlerinden ateş harlanıyordu. Günlerdir içindeki yangın öyle büyük öyle acılıydı ki, aklını kaçıracak bu acıyla baş edememişti. Öfkenin tadını ilk kez alıyordu. “Karın öleli kaç yıl oldu? Oğlu öldükten sonra kaç kere güldü? Aylin fönlü saçlarıyla malikanesinde oturuyor sefa içinde. Ölmek o kadar kolay mı, bir daha düşün. Onların gebermeye hiç niyeti yok. Onların, öyle kötü bir gün geçirmeye bile niyeti yok. Pişmanlık hiç uğramamış evlerine, senin oğlun ölmeden beş dakika önce nasıl yaşıyorlarsa öyle devam ediyorlar.”
Akınları birer birer, tüm doğrularıyla anlatıyordu şimdi. Karşısındaki adamı öyle kışkırtmak, suni bir öfkeyle boğmak değildi niyeti. Kaldı ki bu adama günler sonra ilk kez acıdan başka bir şey, acı kadar kuvvetli, hissettiriyordu. Savcı dünden beri ilk kez adam akıllı bir şey mırıldandı.
“Ölecekler,” dedi kendi kendine. Şimdi bir bardağı kaldıracağı kuvveti yoktu ama teki karşısına geçsin kapar bir bıçağı, etlerini lime lime ederdi hepsinin.
“Yok,” dedi Ecevit. “Ölecek olsalardı o zevki başkasına bırakmazdım. Ölmek öyle kolay değil. Özellikle de kötüye bin kat daha zor olmalı. Bu dünyada çekecekler önce, kendileri ölmek isteyecekler de ölemeyecekler. Bunlar yaşamak istiyor Savcı, yaşamak istiyor. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yaşamak istiyor. Ölmeyi bile istemeden ölmek mi olur? Nasılmış ölmeyi istemek, söyle sen artık bilirsin. Mahrum mu bırakacaksın bu yaşadığın şeyden onları?”
Bir şeytan gibi vesvese veriyor demek büyük haksızlık olurdu. “Şimdi kalk topla kendini, git o kanını temizle, üstünü başını değiştir, sıfatını topla. Daha çok işimiz var. Yok ben bir işe yaramam diyorsan kalkıp gideceğim, işim gücüm var benim.”
Bu kapıya gelirken hiçbir şeyin garantisi elbet yoktu. Savcının ona inanacağı gibi onu öldürme ihtimali de vardı. Savcının ona yardım edeceği gibi kılını bile kıpırdatmama ihtimali de vardı. Ecevit kafasında bir süre biçti, o süre zarfında yerinden kalkmadı. O sürenin sonuna geldiklerinde ama savcı kalkmadığında Ecevit kalktı. Raşit’le yapmak üzere oldukları bir anlaşma vardı. Tam kuyruğuna gelmişti, kardeşine ulaşabilen adamın elinde ne varsa istiyordu ne pahasına olursa olsun. Kararlar almalı, o alışverişi en kısa zamanda yapmalıydı. Ecevit duraksamadan ve tek söz etmeden çıkışa yürüdü. Kumarı kaybetmiş mi sayılırdı? Hayır, artık biri cehennem ateşinde yanıyordu.
Çıkardığı kabanını giydi, yüzünü gözünü sıvazladı. Kapıyı açıp çıktığında hava sandığından daha soğuktu. Sisten ufuk çizgisini göremiyor değil, üç adım ötesini zor görüyordu. Bir an bunu olağandışı sandı, bu havada nasıl araba kullanacağını düşündü. Yapacak bir şey yoktu. En olmadı buradan uzaklaşınca duracak, havanın biraz normalleşmesini bekleyecekti. Hiç boşluk bırakmadan sisin içine karışıp bir sabah sigarası için. Bu ona böyle bir anda olmasına rağmen biraz keyifli de geldi. O kaybetmiş sayılmayışının keyfiydi belki de. On sekiz yıllık bir yalanı kan kusarak kırmış olmanın güzelliğiydi o hiç anlamasa da. Dünya üzerinde yeni bir şey keşfetmişti. Sisi hep dağların ötesinde sanıyordu, şimdi tam ortasındaydı. Tuhaftır bugünlerde, yeni öğrendiği bir şey, onu belki bir belki iki dakika bu çıkışı olmayan hayattan uzaklaştırdı.
Gözleri kapalıyken tümüyle koptu kaostan, bu yeni farkındalığını tek bir kişiye anlatmak istedi. Biliyor musun sis bir dağın tepesinde olmuyor, içinden geçtim ben, diye söylemek, merak ettirmek istedi onu. Bu kopuş bir dakika kadar sürdü, sonra gözleri aralandı ve sonlandı. Hayatın o kan ter içinde bırakan sıcağına maruz kaldı. Sigarası da bitmişti zaten ayakkabının ucuyla ezdi izmariti. Yürümeye başladı. Arabasına binmek üzereydi, belki o kopuş için kendine bir dakika müsaade etmese çoktan uzaklaşmıştı. Savcı kendini zorlukla toparladı da çıkabildi. Sisin arkasında göremedi, gitti sandı. Boşluğa doğru bağırdı.
“Ecevit!”
Böyle gür duymayı beklemedi. Araba kapısını avucunun içinde sıktı. “Ecevit!” diye bağırıldı yine. Bu adamın ağzından kendi adını duymak nefretle dikleştirdi omuzlarını. Bir şeyi istemek ona sahip olduktan sonra hep mutluluk getirmiyordu. Şimdi Ecevit’in çenesi seğiriyordu.
“Ne oldu, Savcı?” diye bağırdı var gücüyle.
“Geç içeri, kanı temizleyip hemen geleceğim!”
Bu bir anlaşmanın ilk adımı değildi, bu Akınlara vurulacak darbeydi. Eski Cumhuriyet Savcısı, Ecevit’i bu dünya üzerinde satmayacak tek hukuk adamı değil belki ama satmayacağına, ayağı kaydırılmayacağına emin olduğu tek hukukçu, Akınların düşmanı, on sekiz yıllık bir intikamın daha doğuşuydu. Ecevit açtığı kapıyı çarptı. Çıktığı eve şiddetle girdi. O geldiği ilk gece gibi salona geçti, tekli koltuğa oturdu. Savcıya bıraktığı iki kopya kâğıt masanın üzerinde duruyordu fark etti.
En iyi bildiği şeyi yaptı sabırla bekledi. Savcı zorlukla gitti, dün boğazından akan kanı temizledi. Birkaç kez devrildi, tansiyonu ve şekeri düşmüştü gözleri kararıyordu. Kanı temizledikten sonra son bir kuvvet mutfağa gitti, ağzına iki küp şeker attı. Çay suyu koydu ve sandalyenin üzerinde biraz dinlendi. Geri döndüğünde Ecevit olduğu yerde duruyordu. İki lokma yemeği teklif etmeyi düşündü yüzü tutmadı. Ne diyecekti? Şimdi o ilk gece olanlar birer birer aklına yatıyordu. Ağzına aldığı lokmayı çıkarışı, elinin bir bardak çaya bile gitmeyişi… Bundan sebep teklif edemedi. Yorgun ve yaşlı bedenini koltuğun üzerine bıraktı. Bir et parçası gibi yığıldı, soluklandı.
Planın ne, aklında ne var diye sormadı. Apaçık şekilde, “Ne yapacağız?” diye sordu. Gözü oğlunun resmindeydi, bir ölü nasıl donuk olursa Mustafa Tekin de artık bir ölüden farksız ve bitikti. Oğlu bir fotoğrafta ondan daha çok yaşar vaziyetteydi.
“Önce kardeşimi kurtaracağım, o vakte kadar duracaksın gerektiği yerde bana yardım edeceksin,” dedi Ecevit. Elbette önceliği değişmemişti. Savcının bakışları Ecevit’i buldu. Anlayamadı ne dediğini.
“Kardeşin?”
Melike… Ah Melike. Leyla ve Hüseyin’in biricik kızı Melike. Nasıl da bu dünya üzerinde hiç var olmamış gibi silinip gitmişti. “Ben hapse girdiğimde daha bir yaşına bile girmemiş kardeşim vardı,” Savcı hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı. Ecevit’e dair hatırladığı tek şey babasıydı. “Babam sizin gibi alçaklar yüzünden iki sene sonra öldü,” dedi. “Kardeşim de o günden beri kayıp. Öldüğünü söyleyecek olursan senin beynine sıkarım,” diye devam etti açıkça. “Babam hakkında tek kelime edersen senin beynine sıkarım, tek kurşunla canını alırım. Zaten kendini öldürmek için çırpınan bunağın tekisin leşin üstüme kalmaz.”
Savcıya karşı çizdiği sınırlar açık ve netti. Bir alçağın daha ağzından duyacağı tek söz yoktu. “Babamın öldüğü gün kaybolmuş. Devlette tek bir izi yok. Yurda verilmemiş. O tarihte bir çete tarafından yaşadıkları mahallede çocuklar kaçırılıyormuş. O çetenin peşindeyim. Sana verdiğim evrakta bir genelevin adı geçiyor. Genelev sahibiyle, çocuk çetesinin ilişkisi var. Birbirleriyle bağlantılı.”
Savcı, kafasını çevirdi ve kağıtlara baktı yeniden. O kağıtlar, kendisine Atilla Akın’ın aleyhine verilmişti. O kâğıtta yazanlar Atilla Akın’ın sonunu getirecek cinstendi. Bu iki mesele arasında bir bağ kuramadı. Sonra kafasında birleşen parçalarla irkildi ve gözleri kocaman açıldı. Ecevit’e baktı.
“Bu bir tesadüf mü?” dedi. Kendisinin seneler önce tek derdi oğlunun katilinin babasıylaydı. Ecevit’in bilmediği Hüseyin Tarhan’a yapılan daha çok zulüm vardı. Belki bilse, adım adım, kalem kalem bu kadarını bilse bu adamı da yaşatmazdı. Evet tam olarak bildiklerine rağmen buradaydı, bilmedikleri öyle çirkin öyle kötü şeylerdi. Hüseyin Tarhan yalnızlıktan, dışlanmışlıktan, kimsesizlikten ve zulümden ölmüştü. Bunca kötülüğe rağmen birinci elden bir bebeğe verdiği bir zarar, adını ağzına alışı ya da o bebek için de Atilla’dan bir kötülük isteyişi yoktu.
Ecevit dişlerini sıktı, soluklandı. “Şimdiye kadar elime geçmiş bir kanıt yok,” dedi lakin o iki yılın sonunda karşılarına çıktığı zaman nasıl kendinden eminse şimdi de emindi. O günlerde Ecevit’in elinde Atilla’nın ve yanındakilerin kirli işlerini aklarken yaptıkları pislikler vardı yalnızca. Çocukların kimliklerinin kullanıldığını biliyorken de Atilla’nın kardeşinin yerini bildiğine emindi, Firuze’yle adım adım yürüdükleri yolda yönleri Melike için de bir geneleve düştüğünde de emindi. Zaman Ali Ecevit için Melike ve Atilla bağlantısını güçlendirmişti lakin eline geçmiş, Atilla’nın inkarla kurtulabileceği bir kanıt yoktu henüz.
Ecevit’in kardeşini ararken Atilla Akın için tuttuğu iplerin halata dönüşmesi bir tesadüf olamazdı. O çocuk çetesiyle kimliklerin aklanması ortak paydada buluşuyorken Melike bu olayların neresindeydi Ecevit kanıtlayamıyordu. Hiçbir şey olmadıysa da, Atilla Akın; Melike’ye birinci elden zarar vermediyse bile, o dönem yüzlerce çocuğa zarar vermiş bir oluşuma peşkeş çekmişti ve o çocuklardan biri de kendi kardeşiydi. Lakin yine de, içinde bir kurt dolaşıyordu. Atilla Akın diyordu, bu işin altında da var. Atilla Akın. Ve yine lakin, belki Firuze’den dolayı, belki Akınların bu denli Tarhanlara zarar vermesine tahammül edecek gücü kalmadığından Atilla Akın’dan alacağı intikama Melike de eklensin istemiyordu. En azından, en azından kardeşinden uzak durmuş olmasını istiyordu.
“Ama tesadüf demek de körlük,” diye tamamladı cümlesini. “O çocuk çetesi doksanların sonunda çökertilmiş ama elebaşı yakalanmamış. Aylardır peşlerindeyim, inlerine kadar girdim. Bizzat bile isteye, zamanında metresi tarafından verilmiş gizli ifadeler yok edilerek yakalanmamış bir adam. Atilla ve eski UMP Başkanı Mümtaz Asa’yla iş birlikleri var. Bunlara ulaşınca da varlığımı fak etti, niyetimi de anladı. Yanlış yolda olmadığımı da kanıtladılar.” Savcı dikkatle Ecevit’i dinliyordu. Atilla Akın’ın niçin buna gireceğini düşünüyordu? Bir kimlik ihracatı olduğu kesindi, partinin o dönemki yolsuzlukları, kirli işleri temiz kimlikler üzerinden aklanıyor ya da taşınıyordu. O adamın kızını da bunun için mi kullanmıştı? Hiç mantığına oturmuyordu.
“Nasıl kanıtladılar?”
“Kardeşimin saç telini gönderdiler.” Derin bir sessizlik oluştu. Demek Melike ulaşabilecekleri bir yerdeydi. Ya da Melike o kimliğini kullandıkları çocuklar arasındaydı da, kimliğini kullandıkları her çocuğu da kendi kontrolleri arasında mı tutuyorlardı? Çıkmaz büyüdü, soru işaretleri arttı. “Sonra adım adım da kendine yaklaştırdı. İşin sonunda da yüz yüze geldi benimle. Kardeşimin yerini biliyor bunu da inkar etmiyor. Bunun karşılığında benimle aynı masaya oturmak istedi.”
Savcı yeniden kağıtlara uzandı. Adım adım anlamaya, sindirmeye çalışıyordu. Tek başına bu elindekiler bile Atilla Akın’ın da Mümtaz Asa’nın da sonunu getirmeye yeterdi. Apaçık vatana ihanetti. Kendi çıkarları için devlet makamlarını kötüye kullanmak, hileyle hurdayla başta kalmaktı. Halkı kandırmaktı, halkı soymak, oturulan koltukları bir cübbeyi kirletir gibi kirletmekti. Üstelik bunları, mağdur çocukları kullanarak acımasızca yapmaktı.
“Topladıklarını mı istedi?” diye sordu.
Ecevit elindeki çakmağı çeviriyor pür dikkat adamı izliyordu. Çivi çiviyi sökecekti. “Hayır, ortaya çıkarsa gün yüzü görmeyeceğim bir suç işleyip şartları eşitlememi istedi. Sonuçta kardeşimi aldıktan sonra onların ipinin çekmeyeceğimin ne garantisi var ki?”
Savcı gözlerini kâğıttan kaldırıp Ecevit’e baktı. Kabul biraz da o suçu çoktan işleyip işlemediğini seçmeye çalıştı. “Aklında ne var?”
“Kardeşimi bulmak ve bunun için ne gerekiyorsa hepsini yapmak.” Gözü karaydı, sesi netti ve tavırları kararını çoktan vermiş gibiydi. “Tabi bu durumda elim kolum bağlanır, yaptıkları her şey yanlarına kalır ama ben kardeşime kavuşurum. Ha tabi sen dersen ki başka çıkış yolu buluruz, o zaman bakarız.”
Yaptıkları her şey yanlarına kalmazdı. Ecevit gerekirse Melike’yi kurtarır kurtarmaz kendini gözden çıkarır ve toplu bir katliama sebep olurdu ve kimsenin yanına bırakmazdı ama savcının buna canla başla müdahil olmasını istiyordu. “Gördüklerinden daha fazlası var. Atilla’yı idama götürecek suçların her biri kanıtlı. Bülent’i müebbede mahkûm edecek cinsten suçlar var. Ama bir başka çıkış bulunmazsa da kardeşimin canını hiçbir şeyin arkasına koymam. Önce kardeşim sonra intikam. İntikam olsa tek mesele, onu şimdiye kadar alırdım. Önce kardeşim.”
Savcı sözlerini bölmüyor ve onu da anlıyordu. Bu dünya üzerinde ona kalmış tek kişi kardeşiydi. Şimdi onun günlerdir yanan içinde, oğlunun yaşadığına dair bir umut olsa önceliği intikamı mı yoksa oğlu mu olurdu? Elbette, hiç tereddütsüz oğlu olurdu.
“Önce kardeşin,” diyebildi, belki çekeceği azaptan bir dakika azaltmak isteyerek ya da içinde yanan ateşi bir dakikalığına söndürmek için. Ecevit’in eli kirli sakallarında dolaşırken savcının düşünceli yüzünü izliyor ve yüzdeki düşüncenin kaynağının bir çıkış yolu olduğunu seziyordu. Savcıya ihtiyacı mı vardı? Bu ihtiyaç değildi, bu bataklığa birini daha çekmekti. Bu dava bir tek onun değildi, niçin bir başına mücadele ediyordu? Niçin arkasına bir düşmanın da olsa gücünü almıyordu? Atilla Akın ya sonda Ecevit’in eliyle ölecek ya da idam ipine gidecekti. Ecevit direniyordu o darağacı kurulsun diye. Atilla’nın ölüm şeklinde diretiyordu.
Savcı yerinden kalktı, eski zamanlarda olduğu gibi biraz iş yaparken yürüdü. Birkaç sigara yaktı, kağıtlara bakarken. “Hangi suçu işlersen sana elindekileri verir?”
“Bir cinayet biliyorum on yaşındaki çocuğu bile içeri sokan,” diye yanıt aldı. Savcı yutkundu, yüzüne bakamadı.
Cinayet mi işleyecekti? Ecevit’in zihninde karşısındaki adamı öldürmek canlandı. Savcıyla göz göze geldiklerinde bu korkutucu düşünceyi gördü o gözlerde. Öldürecek miydi? Muhakkak eline kan bulaşacaksa, başka bir yol bulacaksa da, belki de aramayı tercih etmeyecekti, Atilla Akın gibi ölmesini istediği bu adamı gebertmeliydi. İçi soğuyacak mıydı? Zihnindeki görüntüler onu esir aldığında başını çevirdi ve yere eğdi. Ellerinin arasına alıp soluklandı. Bir savcı daha yok, Akınların ipini çekecek bir savcı daha yok.
“Bunca şeye ulaşmışsın,” dedi Ecevit’e bir zamandan sonra. “Devlet memurundan öğrenme ihtimalin yok, kim sana ilk kapıyı açtı? Hangi mafya örgütüyle alakan var?”
“Ne bulduysam kendim buldum.”
“Birbirimize dürüst olmazsak zorlanırız,” diye cesur bir cümle kurdu ve Ecevit’ten okkalı bir küfür duydu. Öylesine ağzını pisletti ki Ecevit bir daha dürüstlükten söz edemeyecekti.
“Var,” dedi. “İçlerinde değilim ama var, ne işine yarayacak?”
“Bir ölüm belgesine ihtiyacın olduğunu söyle.”
“Aptal ya bunlar da, bir ölüm belgesinde bana alkış tutacaklar.”
“Ölüm belgesini bana getir. Adamın ne şekilde öldüğüne göre alacağın görüntüyü belirleyeceğim. Neresinden vuruldu, hangi kurşun çıkarıldı bedeninden, boyu, kilosu kaç… Bunları belirledikten sonra da bir çelik yeleğe bir kan torbasına bir de iyi bir oyuncuya ihtiyaç var,” dedi. Ecevit’in zihnindeki fikir bir kişiden daha duyulunca kabul biraz olsun rahatladı. Öylesine ince bir ip üzerindeydi ki atacağı tek bir yanlış adamın kardeşine mâl olacağından korkuyordu.
“Her şey birbirini tutabilir ama sen görüntüde adamı öldürdüğüne inanmazsan kimseyi inandıramazsın. Söylediğim teknik her bilgiyi bir kere bakacak ama seni defalarca kez izleyecek. Sen o tetiği gerçekten çekmiş bir adam gibi görünecek misin? Asıl mesele bu. Daha önce silah tuttun mu?”
Ecevit başını salladı. O silahı sıkmıştı da sıkarken kimseyi öldürmemişti, aksine öldürmemek önceliğiydi. “Ama kimse ölmedi.”
Savcı başını salladı. “O silahı ölsün diye kaldırsan aynı şekilde tutmazdın. Ellerin başka titrerdi. Ateş ettikten sonra silahı tutuşun değişirdi. Bu herifler bunlar bilir. Kurşun sıkıldıktan sonra silah birkaç saniye hedeften ayrılmaz, olur da ölmez diye, bunlara bakacaklar. İyi bir oyuncu olabilecek misin?”
Bir adamı öldürmekten daha zordu belki de o adamı öldürüyormuş gibi yapmak. Tam da bu sebepten, savcı Ecevit’ten gelen iki görüntüyü geri çevirmişti. Birincisinde Ecevit, Behçet’in ona getirdiği ölüm belgesiyle uyuşan noktadan hedef alamamıştı. İkincisinde eli bir kez olsun titrememişti, üçüncüsündeyse savcıya kabul ettirmişti.
Şimdi savcı, içindeki kor ateşle hayatta kalmaya çalışırken günden güne zayıflıyor ve çöküyordu. Uyumuyor, yemiyor, içmiyor, savaşıyordu. Mesleğini bırakalı çok olmuştu, işler ne kadar değişti, zamanında kendisinin de bozduğu terazi ne kadar yanlış tartıyor bilmiyordu. Sükûnetle bugününde büyük bir payı olan adamın kardeşini bulmasını bekliyor, beklerken adım adım Ecevit’in bir köstebek gibi önden kazdığı yerlerden geçiyor yapılan suçları ölçüp tartıyordu. Raşit ve Mümtaz için bir savcı gibi davranıyor, onları usul ne kadarını gerektiriyorsa o kadarıyla sınıyordu. O yüzden olacak ilk onların ipini çekecekti.
Ali Ecevit kardeşini bulduğu ve aldığı ilk an savcı, yargıyı kamburlaştıran, adaleti körelten iki suçludan başlayacaktı. Mevzu bahis Atilla Akın ve ailesiyken savcı gömleğini çıkarıyor, oğlu öldürülmüş bir baba olarak kalıyordu. O vakitler, evden çıkıyor, denizin dibine gidiyor, elleri ayakları tutmayana kadar soğukta bekliyordu her gece. Bedeni öleceğini haykırırken, kanı intikam almadan ölmeyecek gibi akıyordu. Geceleri birkaç saatlik çöküşlerinde Ecevit rüyasına geliyor her seferinde onu kor bir ateşe atıyordu, inim inim inleyerek uyanıyordu. Kabir azabını, intikamın ateşiyle birleştirmiş Ali Ecevit’ten gelecek olan tek bir haberi bekliyordu.
Mustafa Tekin’i öldüren de yaşatan da aynı ateş.
Bülent Akın’a indirdiği darbelerin önüne geçmiyordu Ali Ecevit. Ta ki cebinden çıkardığı çakıyı görene kadar. Ecevit hışımla üzerine atladı ve “Savcı!” diye bağırdı. Bir eliyle çakıyı tutan elini tutuyor diğer eliyle adamı zorlukla uzaklaştırmaya çalışıyordu. “Söz verdin! Savcı bırak!”
“Babasına oğlundan bir hediye göndermeyecek misin?” diyordu. Gözü dönmüştü. Ecevit bile zapt edemiyordu.
“Lan geri bas!”
Adamı var gücüyle itti ve devirdi. Bir deli kuvvetiydi bu, başa çıkılmıyordu. Üzerine doğru çöktü, çakısını çekmeye çalıştı ama vermiyordu. “Ver diyorum!”
“Sakallarını keseceğim!” diyordu. “Sakallarını keseceğim babasına götür! Tıraş edeceğim.” Gülüyor, bağırıyor, inliyor ve kahkaha atıyordu. Hepsini bir arada sergiliyordu bir oyuncu gibi. “Yemin ederim sakallarını keseceğim, babasına götür. Ecevit, sakallarını keseceğim. Yemin ederim, sakallarını keseceğim! Babasına götür!” Yeminler ediyor, ağlıyor, bağırıyor, kendini yerden yere vuruyordu. Ecevit neredeydi, ne yapıyordu? İçi çekiliyor, tüyleri ürperiyordu. Alıkoyamadı. Savcı cebinden çıkardığı mendili önüne koydu, kan revan içindeki yüzden tiksinmeden elindeki çakıyla sakallarını kesti. Ecevit’in ne bu görüntüye dayanacak hali ne de dermanı vardı. “Yeter!” diye bağırdı. “Yeter lan yeter!”
Savcıyı bu kez zorlukla almadı çöktüğü yerden. Bülent bir insan kuvveti çekilir çekilmez üzerinden yere yığıldı. Savcı elindeki mendille merdivenleri çıkarken haykırıyordu. “Öleceksiniz,” diyordu. “Sen de, annen de baban da, kardeşin de. Hepiniz öleceksiniz!”
Ecevit dengesini kaybetti duyduklarıyla ama devrilmedi. Zorlukla çıktı merdivenleri. Yeryüzüne çıkana kadar da bu cümleyi aynen olduğu gibi tam üç kez kurdu. Ali Ecevit çıkar çıkmaz kendini köşeye attı ve art arda öğürmeye başladı. Midesini çıkarmak, boylu boyunca yıkamak istiyordu. Her şeyin tadı ağzındaydı sanki. Savcı da bir başka köşeye yıkılmıştı. Ecevit dakikalarca, midesinde ağrı kalacak kadar kustu. Savcı kan ter içinde sayıklıyordu. “Öldüreceğim,” diyordu. “Öleceksiniz,” diyordu.
Ecevit’in taşlara bastırdığı avucu zonkluyordu. Durduğu noktada savcının sayıklamalarını dinledi. Midesindeki kramplar azaldıkça yalnızca sesleri duyuyordu. Merdivenden çıkarken tam üç kere duyduğu cümleydi şimdi tek odağı. Zorlukla kalktı yerinden. Arabadan iki şişe su aldı. Biriyle ağzını çalkaladı, yüzünü yıkadı, diğeriyle savcının önüne çöktü. Hiç beklemediği anda, avucuna doldurduğu suyu adamın suratına çarptı ve ayılmasını sağladı. Yarı baygındı hali. Çenesini tuttu ve kaldırdı, göz göze geldi adamla. “Bu meseleye kardeşi dahil değil,” dedi zehir zemberek bir sesle. Ecevit’in Firuze’yle olan gönül işinden haberdar değildi şu ana kadar. “Firuze’nin adını aklından sileceksin. O bu işe dahil değil. Cinayeti Bülent Akın işledi, babası Atilla Akın ve annesi Aylin Akın akladı. Firuze’nin bu işin hiçbir noktasında adı yok.”
Savcı konuşacak oldu. Ecevit dudağını oynatışından “İfade,” diyeceğini anladı. Çenesini sıktı ve sesini bile çıkaramadı.
“Koskoca savcı bile kandıysa yedi yaşındaki çocuktan mı hesap soracaksın lan?” diye kesip attı hızla. Bu adamla yol yürüyor diye bu adamın sebep olduklarını unutmuş muydu? “Aklının ucundan bile geçirme. Bülent, Atilla, Aylin. Firuze’nin adını unutacaksın. Sen de ölmüş karın da ondan bin kat daha suçlusunuz beni zıvanadan çıkarma.” Cebine sıkıştırdığı kravatları çıkardı. Savcı tepki vermiyordu. Anlaması gerekeni anlamıştı. Ecevit yine ellerini ve gözünü bağladı, onu bu kez ön koltuğa oturttu. Ankara sınırlarından girince çıkaracaktı.
Kusmuğunu yok edecek kadar su döktü, ortalıkta bir şey bırakmadığına emin oldu ve bindi arabaya. Tabelayı görünce de çıkardı yüzündeki ve elindeki kravatları. Savcı sakinleşmişti. Yarım kalan suyu içti sessizce. Ecevit Kızılay’ın orta yerine bırakırken adamı ona uzatılan kanlı sakalları aldı. Bunları sahiden götürsün istiyordu. Ecevit’in canına minnetti. Bir torba buldu içine koydurdu. Elbet işine yarayacaktı.
Eve vardığında gün ağarmıştı. Firuze’nin uyanmasını, belki bir mesajını ya da aramasını bekledi ama gelmedi. Onun da bedeni yorgun düşmüş olacaktı. Ecevit kendisi mesaj attı.
Şimdi eve geldim. İyiyim. Uyuyacağım, açmazsam bir sorun yok. Uyanınca arayacağım seni.
Korkacağını biliyordu ama uyanmak konusunda kendine güvenmiyordu. En son ne zaman uyuduğunu anımsamıyordu, vücudu çok hırpalanmıştı. Bedeni artık pes etmiş durumdaydı. Kendini suyun altına bıraktı ve üzerindeki tüm pisliği akıttı. Ev bomboştu, kimsesizdi sahibi gibi. Ecevit yatağa bıraktı kendini ve dakikalar içinde yenildi gözleri. Zaten yarın için dinlenmiş bir kafaya ihtiyacı vardı.
Firuze onu uyandırmamak için hiç aramadı ama ondan önce uyanan savcı, gitti gerekenleri temin etti. Ecevit’in yakasına yerleştireceği küçük bir böcek ve o cihazdan daha küçük bir boyutta kulağına sıkıştıracağı bir cihaz aldı. Ecevit’i de bu yüzden uyandırdı. Test etmeden gitmesi çok tehlikeliydi. Bu genç adam onun istediğini yapmış, Bülent’e götürmüştü. Şimdi sıra ondaydı. Her şeyi hakkıyla yapmak zorundaydı. Nasıl Mümtaz Asa’yı ve Raşit’i tek kalemde aldırmak için gecesini gündüzüne kattıysa, nasıl çalıştı çabaladıysa Ecevit’in kardeşi için de çabalayacaktı. Firuze ya da Ecevit kadar sahiplenmese de o da arıyordu. Belki cehennemde yanacağı günlerden eksiltmek istiyordu kim bilir? Ecevit yanına gitti, birden fazla noktadan, bir fazla uzaklıkta denediler. Kontrol ettiler.
Tek bir eksiği kalmıştı Ecevit’in. Onu da Firuze’den isteyecekti. Kalbi normalin üzerinde çarpıyor, yüksek tansiyonla oradan oraya savrulup duruyordu. Kardeşine kavuşmak ya da ölmek için artık saat sayıyordu. Kan ter içinde kalmıştı bedeni değil yüreği. Ali Ecevit bu dipten kolay çıkmamıştı.
***
İlahi Bakış Açısı.
Mümtaz Asa; puroyu dudaklarının arasına sıkıştırırken alışkanlıkla hareket ediyor, önündeki ekranı takip ediyordu. Çakmağın alevini acele etmeden ucuna tuttu; tütünü yakmadı, ikna etti sanki. Puroyu işaretparmağıyla ortaparmağının arasında tutmuş, düşünceli bakışlarıyla akıp geçen görüntüyü izliyor, elini kül tablasına uzatmadan önce şakağına çok yakın bir yerde bekletiyordu. Yüzünde sertlikten çok şaşkınlık vardı. Duman gözlerinin önünden geçerken bakışları bulanıklaşıyor, sonra tekrar keskinleşiyordu.
“Ölüm belgesi?” diye sordu.
“Ölüm belgesi de geldi, kontrol ettim. Sahte değil. Ali Ecevit Tarhan, bir cinayet işledi ve kanıtıyla avucumuza bıraktı.”
Yanan sigaralar ve purolar odayı duman altına çevirse de ikisinin de etkilendiği yoktu.
“Gözünü karartmış,” dedi. Şimdi ellerinde, en kötü durumda bile Ecevit’in alacağını alıp onları yakacağı o ihtimali zayıflatan görüntüler vardı. Ali Ecevit Tarhan’la eşitlenmeseler de dengeyi kurabilmişlerdi. Elleri boş değildi. Bir noktada Ecevit’in kendilerine karşı atacağı cesur adımların önünü kesmişlerdi.
“Başka şansı yoktu. Karşılığını da fazlaca aldı. Görüntüleri verdi, ses kaydını aldı. Senelerdir aradığı kardeşinin kimde olduğunu artık biliyor.”
Mümtaz’ın elindeki puro kalın gövdeli, koyu renkli bir Churchill'di. Aynısının Atilla Akın’da olduğunu biliyordu. Biraz deri, biraz kahve, çok az da karabiber kokusunu hâlâ seçebiliyordu, tıpkı eski dostunun ne yapacağını tahmin ettiği gibi.
“Bu işin içinden çıkamazsak Atilla’nın bize ne yapacağını tahmin bile edemeyiz,” dedi. “Ruhunu şeytana satmış, zerre vefa bilmeyecek.”
“Çıkacağız,” dedi Raşit kendinden eminken. İnsanın söz konusu canıyken hata yapması ne mümkündü? “Atilla’yı Ecevit’in avucuna bıraktık. Sıra Ecevit’i, Atilla’nın avucuna bırakmakta.”
Mümtaz, ağzındaki dumanı üflerken ah eski dostum, dedi. Kederden de, kibirden de uzaktı. Raşit’in kimseye dair içinde beslediği bir dostluk, bir vefa ya da iyiye yorulacak tek hoş duygu yoktu. Lakin Mümtaz Asa, eski dostuna ihanet ediyordu. İçinde acı olmasa da, puronun yanışını izler gibi izliyordu Atilla’yı yakışlarını. Tam da o vakit, bir zamanlar zekasına hayran olduğu o genç delikanlıyı anımsıyor, bu hale nasıl geldiklerini sorguluyordu.
Onlara bu hale zaman mı getirmişti? Hayır. Onları bu hale, ucu bucağı olmayan bir kibir, dünyayı yok edecek bir hırs ve canavarlığa evrilen bir zeka getirmişti. Onları bugüne Atilla Akın getirmişti. Bir kaçakla ortak olup, eski dostuna ihanet etmek istemezdi. Şimdi ömrünün bu vakitlerinde Atilla’yla karşılıklı viskisini içmeyi yeğlerdi. Eski dostuyla memleket meselelerini konuşurken, viskiden yayılan duman, deniz tuzu ve turba kokusuyla mest olmak, memleket meselelerine ne kadar uzak olduğunu düşünmeyi tercih ederdi. Lakin hayat, onları bu noktaya getirmişti ve bunun tek sebebi
Atilla Akın’dı.
“Kendinden eminsin,” dedi Mümtaz sessizce. Bu planın tıkırında işleyeceğini farkındaydı. Ah eski dostu, keşke bir koltuk sevdası uğruna, kendi dahil üç kişinin daha istikbalini gözden çıkarmasaydı. Ali Ecevit Tarhan’ı kapılarına ulaştığı ilk an yok edebilseydi ve bu dostluğa ihanet etmeseydi. İşte o vakit, belki cumhurbaşkanı olamazdı ama hayat onu, dostlarının bile düşmandan hallice davranacağı kılığa sokmazdı.
Dostun bile düşmana dönüşmesi liderliğin göstergesi miydi yoksa diktatörlüğün mü? Bir diktatör de aynı zamanda bir lider değil miydi zaten?
“Eminim. Şimdiye kadar koltuğu için dokunmadığı Ecevit’e, ailesi için dokunacak. Bize başka şans bırakmadı. Ecevit kardeşi için, Akınlardan birinin infazını verecek,” dedi kararlı bir sesle. Ölüm korkusu aylardır ilmek ilmek işlenen bir plan kurdurtmuştu. “Atilla’nın ailesi için hızlı karar vermekten başka şansı kalmayacak. Ecevit, birini seçmeden Atilla aylardır yapmadığını yapıp Ecevit’in canını almaya mecbur kalacak.”
Bu kirli oyunun bir kuşatma savaşından farkı yoktu. Raşit'in amacı ne Ecevit'i öldürmek ne de Atilla'yı Ecevit'i öldüreceği konuma getirmekti artık. Mevzu raydan çıkmıştı. Tek bir gaye vardı: iki tarafın da geri çekilemeyeceği bir meydan yaratmak. Zira Mümtaz ve Raşit’in bu savaşta kurtarmaya çalıştıkları canlarıydı ne Ecevit ne de Atilla gibi bir çıkarları vardı. Kazanmak değil; taraflara kaybetmekten başka seçenek bırakmamaktı amaçları.
Aylar boyunca kurulan denge son derece kırılgandı. Atilla’nın seçime kadar bekleme inadı ve riskten uzak duruşu, Ecevit’in kontrolsüz ilerleyişi dostları düşmana çevirmişti. İki taraf da kendi hesabını yapıyor, kendi gününü bekliyordu. Zaman ilerledikçe herkesin pazarlık gücü artıyor, Raşit ve Mümtaz’ın canıysa Atilla tarafından bir çöpten farksız görünüyor, günün sonunda ilk feda edilen oluyordu. İkisi de bunu farkındaydı.
Tam da bu yüzden dengeyi bozması gerekiyordu. Bir kuşatmada kalenin kapılarını kırmak kadar etkili başka bir yöntem daha vardı; yangını içten çıkarmak. Yangın başladığında savunma planları anlamını yitirir, komutanlar uzun vadeli hesapları bırakıp anlık kararlar vermeye zorlanırdı. Raşit tam olarak bunu yapıyordu. Atilla Akın’ın Ecevit’e kardeşini vermeyeceğini biliyordu. Koltuğunu vermeyeceğini ve son olarak ailesini feda etmeyeceğini biliyordu. Ya ne kalmıştı geriye?
Ecevit'in önüne kardeşini koyacak, karşılığında ise bir Akın’ın kanını isteyecekti. Mesele o kişinin gerçekten ölmesi değildi. Mesele, Ecevit'in böyle bir karar verebilecek noktaya sürüklenmesiydi.
Atilla koltuk uğruna çığ gibi gelen tehlikeyi görmezden gelirken, seçim uğruna sabrettiği her şey bir yana; ailesi söz konusu olduğunda aynı soğukkanlılığı koruyamayacaktı. Raşit'in hesabı, Atilla'nın öfkesinin Ecevit'in çaresizliğinden daha hızlı hareket edeceği üzerine kuruluydu. Günün sonunda Ecevit, en başından olması gerektiği gibi Atilla tarafından yok edildiğinde, Atilla artık kendisiyle beraber onları da korumak zorundaydı. İnsan en iyi kendi pisliğini temizlerdi. Atilla’ya kendi pisliğini temizletecekleri.
“Ailesini koltuğuna tercih edeceğine ne kadar eminsin?” diye sordu Mümtaz. Bu masada Atilla’yı en iyi tanıyan kişiydi lakin kendi yetiştirdiği canavar ne kadar ileri gidebilirdi artık o da bilmiyordu. Atilla dostlarının istikbaliyle koltuğu arasına kaldığında koltuğunu seçiyordu gözü kapalı, peki aynı Atilla ailesiyle koltuğu arasında kaldığında ailesini seçecek miydi? On beş yıl önce tanıdığı adam ailesini yarım adım öne koyardı, lakin bugünkü Atilla Akın on beş yıl öncesine hiç benzemiyordu.
“Atilla koltuğundan vazgeçmemezlik yapmadı ki Mümtaz,” dedi gerçeği kinle söylerken. “Atilla bizim canımıza karşılık koltuğunu riske bile atmadı. Riske atsaydı, yine bir çıkış bulurdu ama o ikimizin canını hiçe saydı kaybedeceği, kontrol edemeyeceği tek bir ihtimale rağmen,” Doğru muydu? Pek tabi. Halkın gözünün önünde olan bir adamın risk almaması gerektiğini biliyordu, hırsıyla tüm çevresini yok edecek bir canavar olduğu gibi doğru adımlar atabilen bir siyasetçiydi de aynı zamanda.
“Yine vazgeçmeyecek ama ailesi için en azından, risk alacak. Kesin kaybedecek olsaydı, bu riski almazdım çünkü o psikopat, gücüne tapan bir narsist. Ben sadece ona yapması gerekeni zorla yaptırıp, kendi kıçını kurtarması için arkadan iteliyorum. En başından bunu yapmalıydı. Yapmadı alçak. Biz Atilla’ya çok sabrettik Mümtaz, çok vefa gösterdik. O bize bir iyilik yaptıysa, biz de ona yaptık. Atilla’nın ihanetinden başka ne var elimizde? Şimdi tercihini yapacak, ikisi de.”
Raşit'in kurduğu düzenek, insanların canını değil, büsbütün kişiliklerini hedef alıyordu. Atilla da Ecevit de kendi içinde aldıkları kararlarla ya kazanacak ya da kaybedeceklerdi. Şimdi bu hal bir meydan muharebesini andırıyordu. Tarafların hepsi yerlerini almıştı. Atilla bekliyordu. Ecevit arıyordu. Mümtaz temkinliydi. Raşit ise ateşi yakıyordu.
Ya da kim bilir, el üstünde görünmez el, oyun içinde oyun vardı. İlk kaybeden, hamle yapan değil; hamle yapmak zorunda bırakılan taraf da değildi. Rakibinin hamlesini öngörmeyendi.
***
Bugün sadece Ecevit’le birkaç kez mesajlaşmıştık. Bana iyi olup olmadığımı soruyor, iyi olduğunu söylüyor sonra yok oluyordu ortalıktan. Ben de biraz bundan dolayı akşamın bir vaktinde kalkıp Tunalı’daki eve gelmiştim. Demlik evde tekti. Yeteri kadar suyu ve yemeği de vardı ama insan yine de korkuyordu işte. Ya iyi değilse, ya tırnağı bir yere takıldıysa, ya suyu döküldüyse, ya çok yemek yemiş de maması kalmamıştır diye…
Öyle bir his ki içimde, normalde gelip kontrol ettikten sonra geri dönecektim ama hissediyordum Ecevit de gelecekti bu gece. Ne o ne de ben geleceğimizi söylememiştik ve ikimiz de bu riski alamazdık. O yüzden bu gece burada uyumaya karar vermiştim. Belki gecenin bir vakti uyanır, gelmediğini görünce giderdim. Taksi mesafesi değil miydi sonuçta? Demlik yalnızlığa alışmıştı. Her şey yolundaydı. Anahtarı paspasın altına koydum ve yatağa koydum. Gelecek miydi? Gelsin istiyordum. Onu göreyim istiyordum. Biliyordum bir şeyler oluyordu, olacaktı ve olmalıydı. Onu görmek istiyordum yalnızca. İyi olduğuna emin olmak istiyordum.
Lakin gelmedi, ben de uyuyakaldım. Dün gece o evde uyurken hiç gelmedi rüyama ama bu gece geldi. Bir nehir kenarında piknik yapıyorduk. Çiçekler çoktu, onları toplamak istiyordum ama Ecevit topladığım meyveleri gösteriyor, boş ver diyordu. Çiçekler yenmiyor ki diye şakalaşıyordu benimle. Halbuki ben o bana toplasın istiyordum. Rüyamda üstümde askılı bir üst vardı, burada uyumadan önce de üzerime çok sıcak olduğundan askılı bir üst almıştım.
O yüzden rüyayla gerçeğin ayrımını yapamadım. Rüyada da Ecevit tam omzumdan öpüyordu beni. Boynumu açıyordum, ayrımı yapamayınca gerçekte de açmıştım. Sonra dönüp rüyamda öpüyordum Ecevit’i. Usulca döndüm yatakta. Ecevit’in dudaklarına uzandım. Artık rüyada olmadığımı anlıyordum ama Ecevit’in gerçek olduğuna inanmıyordum.
“Firuze,” diye seslendi bana. Çiçek toplamak isteyecektim. Ağzımı açtım da bir türlü konuşamadım dudaklarım doluydu. Öpüştük uzun uzun, Ecevit belimi sardı. Rüyada eli sıcacıktı ama burada eli çok soğuk olunca irkildim. Sırtımı okşayan iki el vardı sanki. Soğuk olana tepki vermemek elde değildi. Gözlerimi irkilerek açtım ve onu gördüm. Bir an mekânı anımsayamadım. Hangi evde hangi yataktaydım anlayamadım. Sonra tanıdım bu evi. Korkum geçti. Bir an babamın evindeyim sanmıştım.
“Ecevit, çiçek…”
“Efendim?”
Gözlerimi kırpıştırdım ve başımı hafifçe kaldırdım yastıktan. Holün ışığı açıktı. Demek Ecevit gelmişti. “Demlik…”
“Uyuyor, ben de sen gelemezsin belki diye geldim.”
“Hallettin mi?” diye sordum. Neyi diye sormadı.
“Evet.” Yutkundum. Neyi bilmiyordum, tam şu an bilmek de istemiyordum. Çok güzel bir rüyanın etkisindeydim. “Senden ufak bir şey isteyeceğim,” demese beni uzak tuttuğu yeri kabullenmiştim. Gözlerim daha büyük açıldı.
“Ne?”
“Yarın Atilla Akın hariç herkesi evden çıkarır mısın benim söyleyeceğim vakitte?” Gözlerinin içine bakıyordum.
“Ben?”
“Sen de Firuze.”
“Ecevit…”
“Rica ediyorum. Kimse olmasın, bir şey olmayacak. Yarım kalmış bir satrancımız vardı. Onu halledeceğiz,” dedi. Sonra saçlarımı geriye doğru itti. Diplerine baktı. “Uzuyorlar bak.”
“Ecevit mevzu saçlarım mı?” diye isyan ettim.
“Mevzu hep saçlarındı Firuze,” dedi ama o. Beni özlemle sinesine çekti. Hiç konuşmaya niyeti yoktu. Mevzu babamken de niyeti yoktu. “Seni çok özledim,” dedi kırgın bir sesle. Sanki bana değil kendine kırgındı ama. Dudaklarımı boynuna sardım. Sonra ona kandım. Ne oluyorsa olsun, bize birkaç saatlik bir uykuyu helal ettim. Elimdeki fırsata şükrettim.
“Ecevit,” dedim ben de. “Seni çok özledim.”
Dudaklarıma uzandı, uzun uzun doya doya öpüştük. Bir rüyada gibiydik. Çiçek toplamadım ama Ecevit beni bir çiçek gibi sevdi. Öyle uykuya yatırdı.
***
Ali Ecevit’in avucuna sıkıştırdığı atın her bir kıvrımı teninde iz bırakmış, saç dipleri şimdiden terlemişken aylar önce çıktığı merdivenlerden tekrar tırmanıyordu. Bu taşı alıp merdivenlerden inişinin üzerinden aylar geçmişti. Çok şey değişmedi demekle aynı noktada olmak aynı anda kabul edilebilirdi. Ecevit o satrancı verirken de biliyordu kardeşinin kaybının altında Atilla Akın yattığını, bu merdivenlerden inerken de emindi geri geleceğini.
Firuze’yi babasına karşılık tam göğsüne siper etmişti o gece. Şimdi göğsündeki siper değil zırhtı Firuze. Ecevit kendini Atilla’dan korumuştu da kendisine siper ettiği kadından koruyamamıştı. Gerçi onu kendinden koruyabilmiş miydi? İşte tam olarak bu yüzden her şey değişti ve her şey aynı kaldı. İkisi de doğruydu.
Savcının sesini duydu. “Sesimi alabiliyor musun?”
“Evet,” dedi kısık sesle.
“Bundan sonrasında mecbur kalmadıkça konuşma. Sadece komut al, sakin ol. Seni masada değil zihinde yenmeye çalışacak. Sarsılsan bile gösterme. Kazanacağını hissederse, kanını emer.”
Bundan sonrasını yalnızca dinledi Ecevit. Ev bomboştu, emindi. Çalışma odasının kapısını, kuvvetli hafızasıyla bulması zor olmadı. Ölümcül bir yavaşlıkla kapıyı tam üç kez çaldı. Atilla Akın önündeki raporların içinde kendine kaybetmişti, sesle beraber irkildi. Gözlüklerin üzerinden kapıya baktı. En nefret ettiği meselelerden biriydi çalışırken bölünmek.
“Müsait değilim!” dedi gür bir sesle.
Ecevit durmadı, bu kez iki kez çaldı kapıyı. Adım adım düşürüyordu vuruşlarını. Atilla Akın, öfkelenmek için yer arıyordu hali hazırdı.
“Çalışıyorum, duymuyor musunuz?” diye bağırdı. Kapının önündekiler kızlarından biri değildi biliyordu. Aylin olmadığına da emindi. Aklı yarım bir çalışandan başkası olamazdı. Ecevit yeniden ve son kez kapıya tek bir darbe vurdu ve beklemedi, kapıyı ağır ağır araladı.
Atilla’nın burun kemerine düşmüş gözlükleri, çatık kaşları vardı. Elindeki kalemi bırakmamış, istifini bozmamıştı. Kimse bu, insanlıktan uzak bir kibirle azarlayacak sonra da devam edecekti. Aptal insanlara, laftan anlamaz insanlara ayıracak tek dakikası bile yoktu. Kapıdan giren adamın önce ayakkabılarına baktı. Yüzüne bakmadan aşağılayacak ve defedecekti odadan. Düşmanını elbette bedeninden de tanıyacak kadar uyanık bir adamdı. Ali Ecevit Tarhan’la göz göze geldiğinde irkildi, elindeki kalemi sıktı ve yerinden hızla kalktı.
“Sen!” dedi dehşetle. “Sen nasıl girdin bu eve?” Bağırıyor, haykırıyor, sesini duyurmaya çalışıyordu şimdi. Dehşet içindeydi, görmeyi beklediği son kişi bile değildi Ecevit. Ecevit ellerini arkasında birleştirdi ve karşısındaki adamın çırpınışlarını izledi.
“Boşa bağırma ev boş,” dedi. Ancak kapıdakileri araması gerekiyordu. Atilla bir kez anlıyordu, keskin nişancı şarttı artık bu eve. Eli telefona gittiği an, Ecevit hiç fırsat vermeden konuştu. “Sana Raşit’in selamını getirdim.” Ecevit o telefonu yaşadığı şokla nasıl hareket dahi ettirmediğini izledi. Keyfi yerine geldi. Üstünlük zaten ondaydı, ihanete uğrayan o değildi, Atilla Akın’dı. Önce bununla baş etmesi gerekiyordu. Atilla kısa zaman önce ateş püskürdüğü işbirlikçilerinin adını baş düşmanından duydu. “Ve aleyküm selam,” dedi kendi getirdiği selamı yine kendisi alırken.
Avucundaki satranç taşının ucundan tuttu ve hafifçe kaldırdı. “Sana bir takım vermiştim hatırlıyor musun?”
Savunmaya hazırlıklı olmayan bir komutan gibiydi Atilla. Planı yoktu, hedefi yoktu ama daha da kötüsü düşmanın neyi vardı onu bilmiyordu.
“Sakla bu takımı, bir gün seninle oturacağız, bir kere oynayacağız. Kazanın kaybedeni yok edecek, demiştim. Hatırladın mı?” Atilla nefes nefese kalmak üzereydi. Odaya bakıyor, silahının yerini hatırlamaya çalışıyor, kime nasıl ulaşacağını hesap ediyordu. “Bu sıfatı aklına iyi kazı. Ben Ali Ecevit Tarhan, benden ne aldıysan bin mislini senden alacağım,” Ecevit eski sözlerini hatırlatırken adım adım Atilla Akın’a yürüyordu. “Sana olacakları bir bir söylüyorum bak. Benden aldıklarını, ben de olmayıp sende olanı teker teker alacağım senden. Her şeyi açık açık söylüyorum. Gözünün önünde yapacağım bunları. Parmağını oynatamayacaksın. Keşke o gece kabul etseydim de siktir olup gitseydi diyeceksin her gece, demiştim. Dürüst olayım mı, yalandı. O gece kardeşimi bana verseydin de siktir olup gitmezdim ama inan canınız daha az yanardı.”
Sandalyelerden birini masaya çevirdi ve oturdu. “Hadi çıkar satranç takımını,” dedi. Atmadığını biliyordu. Atilla dışarıdakileri aramadı ama önce Mümtaz’ı sonra Raşit’i aradı. Hiçbir araması yanıtlanmadı. Halbuki ikinci kez bile çalınmazdı. Hainler, dedi. Hainler. “Bak Atilla, benim keyfim çok kaçık. Günlerdir, haftalardır, aylardır… Sabrım bitti. Ya şu takımı çıkar ya da ben kazanan kaybeden beklemeyeyim seni yok edeyim. Dostunun selamını da aldım arkama, benim sırtım yere gelmez bundan sonra.”
Ecevit’in tam da tahmin ettiği sebepten Atilla Akın o satranç takımına yöneldi. Zaman kazanması lazımdı. Kim ona ne boyutta ihanet etti bilmiyordu. Ali Ecevit’in eline daha fazla ne geçti bilmiyordu. Zaten bir narsistin en büyük hatası kendini herkes tarafından tapılası görmesi değil miydi? Atilla’nın kimseye güveni yoktu, kimsenin ona ihanet etmeyeceğine inancı vardı. Kendine inanıyordu, bir başkasına değil. On sekiz yıldır iş birliği içinde olduğu kimin onu satacağına ihtimal verirdi? Onları da gücüne ve zekasına tapıyor sanmıyor muydu? Kendini erişilmez görmüyor muydu?
Aylar önce görünmez bir yere sıkıştırdığı takımı çıkardı ve masanın üzerindeki kağıtları toplamaya başladı. “Hayatının hatasını yaptın Ecevit,” diyordu. Narsist bir insan dayanak da aramazdı. “Hayatının hatasını yaptın. Seni mahvedeceğim. Şimdiye kadar dokunmadığım her güne şükredeceksin. Seni mahvedeceğim.”
Ecevit çırpınışların altında söylenen altı boş sözleri duydukça gülüyor, güldükçe Atilla’nın tüm duruşunu alt üst ediyordu. Titreyen ellerini gizleyecek kadar genç değildi. Terliyordu, engelleyemiyordu.
“Kendini padişah sanan bir deli varmış, çarşıda dolanır dururmuş. Şunun kellesini böyle aldım, bunun kellesini böyle uçurdum diye. Bir gün padişaha denk gelmiş, deli ya tanımamış tabi. Saymış aldığı kelleleri sonra padişah demiş ki; madem o kadar kelle aldın birini getir de meydanda sallandır. Görmeyen görsün, duymayan duysun, korkmayan korksun. Tabi bizim deli de durur mu, bağırmış meydana ‘Alın şunun kellesini, ibreti alem diye de sallandırın.’ Seninki de o deli hesabı işte Atilla.”
Ecevit taşlara uzandı ve sırasıyla dizmeye başladı. Uzun zamandır oynamasa da Cengiz’le çok uzun senelerce oynamıştı. Atilla kendi taşlarını dizmesine izin vermedi. Su Ecevit’ten, ateş Atilla’dan yanaydı. Bu bir tesadüf de elbet değildi. Atilla Akın’ın çıldırmış gibi atan kalbi göğüskafesini zorluyor ama rengini belli etmiyordu. “Sen kimsin peki, padişah mısın?” diye sordu. Raşit’in ya da Mümtaz’ın dönmesini bekliyordu. Hâlâ ihanet edecek kadar cesur olmadıklarını ya da ettilerse de köpek gibi pişman olup şimdi onu aramalarını bekliyordu. Ecevit’in eli televizyon kumandasına uzandı, açtı ve sesini kıstı. Son dakika haber geçilecek bir haber kanalına getirdi.
“Yok ne padişahı? Gözüm öyle saltanatta, sultanlıkta değil benim. Hiç tanımamışsın Atilla beni.”
“Ya kimsin sen?” diye sordu Atilla. Beklediği telefon gelmiyordu, avuçları terlemişti, taşlara dokunsa sırılsıklam olacaklardı sanki.
“Tir benem, keman benem, pir benem, civan benem. Devlet- i cavidan benem,” Atilla önceliği ona vermedi ve ilk hamleyi yaptı. Merkez piyonu iki adım öne sürdü. “Demiş Nesimi. Bilir misin? Bilirsin, bilirsin.”
“Ecevit iyi gidiyorsun,” dediğini duydu kulağındaki sesin. Ecevit şah piyonla ilk hamlesini yaparken sakinliğini koruyordu. Ne çok yüksekten ne de çok alçaktan uçması gerekiyordu. Atilla Akın ikisini de alaşağı ederdi ama doğru bir mesafeyi kontrolsüz yakalaması mümkün değildi.
“Bilirim,” dedi. İlk hamlelerinden fikir ayrılığı kendini göstermişti. Biri sahiplik biri aitlik istiyordu. “Sen Nesimi’nin sonunu biliyor musun?”
Atilla sonraki hamlesini de yaptı, ikinci merkezi de ele geçirir. İki piyonla tahtanın ortasını kapladı.
Ecevit beklemeden atını geliştirdi ve dediğine yine uzun uzun güldü. Aynı kışkırtıcı gülüş artık Atilla’da da vardı. Atilla için bu hareketi pasifti. “Nesibi’nin tek şansızlığı neydi biliyor musun Atilla? Padişahın deri yüzdüğü bir döneme denk gelmesi.”
Tahtada taşlar akıyordu. Atilla filini çıkardı ve Ecevit'in şah kanadına baktı. Ecevit rok hazırlığı yaparken amacı savunma görüntüsü vermekti. Atilla süreçten değil ama oyundan memnundu. Ecevit onu oyalamaya mı çalışıyor yoksa elinde avucunda sahiden bir şey var mı bilmiyordu. “Nesibi şanslı olsa ne olacaktı?” diye sordu Atilla atını merkeze getirirken. Artık dört taşı da aktifti.
“Nesibilerin padişahın derisini yüzdüğü bu zamana denk gelecekti.” Ecevit rok yapıp şahını güvene alırken oyun apaçık Atilla’dan yana akıyordu. Atilla’ya göre bu apaçık korkaklıktan yaptığı hamlelerdi. “Ha unuttum,” dedi Ecevit ve elini cebine götürdü. Bu aralar ne çok yapıyordu bunu. Eninde sonunda o cepten silah çıkaracak ve sahiden sıkacaktı. Kesilmiş sakalları uzattı Atilla’ya. “Oğlunun sakallar uzamıştı, dün biraz el attım. Özlemişsindir diye sana getireyim dedim.” Mendili açtı ve Atilla’nın sol köşesine koydu.
Bazı tellerinde kanın kuruduğu sakallara baktı. Tüm kontrolü kaybettiğini hissetti. Dakikalarca o sakallara baktı, “Ecevit,” dedi nefes nefese. “Senin canından can alacağım Ecevit,” diye sayıklıyordu. “Senin canından can alacağım, annenden içtiğin sütü burnundan getireceğim.”
“Bu işler parayla değil sırayla. Sıra Bülent’te, otur oturduğun yerde.” Atilla Akın’la göz göze geldiğinde bir babanın acısıyla parıldayan gözlerinde. Önce Ecevit sonra Atilla gülmeye başladı. İki düşman göz bile kırpmadan, birbirlerine tek bir hamle yapmadan uzun uzun gülüyordu. Oyun devam etti. Atilla’nın ağzının içine kan dolmuştu. Bir hançer almak istiyor eline, Ecevit’i tam göğsünden, defalarca kez hançerlemek istiyordu. Ağzından kan boşalsın, damarları boşalsın istiyordu.
Ecevit piyon kaybetti.
Ecevit atını kaybetti.
Atilla piyonunu kaybetti.
Ecevit filini kaybetti ve oyuna ket vurdu. Cebindeki ses kayıt cihazını çıkardı, ortalarına koydu.
“Yok artık Atilla. Alem adamsın. Neyse hadi asıl meseleye gelelim. Neydi bu ziyaretinin sebebi? Hangi dağda kurt öldü de işin bana düştü? Bir tane bebek var. Onu bana getir istiyorum. Kız bebek. Babası hasta, ölmek üzere. Ne zaman ki öldü bebeği almanı istiyorum. Çocuk bende kalacak ama senin kaçırdığın çocuklar arasında adı silinip gidecek. Siz üstleneceksiniz. Birinci elden giriyorum çünkü ikimiz de ölene kadar ikimizin arasında kalacak. Karşılığını fazlasıyla alacaksın. Bir gün Mümtaz Asa biterse de beni bileceksin onun yerine. Tek yapman gereken bebeği alıp bana getirmek sonra da ölene kadar unutmak. Korkma, bebeğin peşine düşecek kimse yok. En rahat unutulan çocuk olur. Kimlik de bebek de lazım.”
Atilla, Ecevit’e saplamak istediği hançeri kendi sırtını art arta yemeye başladı. “Kardeşim nerede?” diye sordu Ecevit öfkeyle. Şimdi kıyamet kopmak üzereyken aralarında taşların tek bir yanlış hamlede kaybettireceği ince bir oyun vardı. İkisi de taşlardan elini ayağını çekmişti.
“Senin canından can alacağım dedim, senin canına can katar mıyım?” Atilla Akın dişlerinin arasında, sinir krizinin eşiğinde konuşuyordu. Beklenen telefon daha da gecikmeden geldi. Atilla Akın, Raşit’ten gelen telefonu açtı ama Ecevit kulağına götürmesine izin vermedi.
“Ecevit sen müdahil olma, bırak kozlarını paylaşsınlar,” uyarısı aldı. Atilla da zaten izin vermedi, telefonunu aldı ama çok geçmeden Ecevit’in de telefonu çaldı. Bir toplu aramanın içindeydiler. Ecevit telefonu açtı ama hoparlöre verdi sesi.
“Sizi yaşatmayacağım Raşit!” diye kan kusuyordu. Dudaklarının arasında tükürükler saçılıyordu.
“Sizi yaşatmayacağım. Kaçmaya kalkışmayın, sizi yılan deliğine de girseniz bulacağım. Sizi yaşatmayacağım.”
“Yaşatacaksın yaşatacaksın,” sesini duydular aynı anda. Herkes sonraki hamleyi bilmeden kendi oyununu oynuyordu. Herkes kendinden emindi, herkes kazanıyor gözüküyordu. “Bak ne yapacaksın biliyor musun? En başından yapman gerekeni şimdi yapacaksın. O karşında oturan sansarın beynine sıkacaksın, sonra her birimizin arkasını nasıl dağılmasına izin verdiysen toplayacaksın.”
Ali Ecevit’i Atilla’nın, Atilla’yı Ali Ecevit’in avucuna itmişlerdi. Tam bu noktada Atilla’yı da Ecevit’i de bir köşeye sıkıştırmışlardı. “Ecevit kardeşinin yerini söyledi mi?” diye bu kez diğer kişiye konuştu. “Söylemediyse ben yardımcı olayım. Bu Atilla böyledir, her önüne gelene hain der, asıl hain kendisidir. Şimdi şöyle yapacağız, kardeşinin açık adresini sana vermem için o alçak Atilla Akın’ın canından bir parça feda edeceğiz. Olmaz, hep buna hep buna. Ülke buna, koltuk buna, aile buna, para buna, güç buna. Bu saltanatın omuz omuza yedi ceddini sikeceğiz. Kendini peygamber sanan bir akılsızın elinde yeter heba olmamız,” Tüm öfke Atilla Akın’aydı.
“Atilla’nın kolayca ulaşabileceği bir yerde silah görüyorsan öksür Ecevit,” komutu duyuldu telefondan. Ecevit kontrol etti. Göremedi. Kasası geldi aklına. O kasasına hamle yapana kadar Ecevit engel olabilecek kuvvetteydi.
“Şimdi… Atilla Akın’ın iki kızı da namlunun ucunda. Birini seç Ecevit. Atilla Akın’ın gözünün önünde bir infaz ver, onun da ciğerini yakalım el birliğiyle. Kardeşini al.”
Ecevit o ana kadar büyük bir sakinlikle yalnızca takip ediyordu olanı biteni. Her şey onlar için kontrol altındaydı. Atilla dostlarıyla aşık atıyordu. Namlu aniden Ali Ecevit’i de buldu. Çenesini sıktı. Firuze diye mırıldandı arka arkaya.
“Sakin ol,” uyarısı aldı ama kalbi hızla atmaya başlamıştı bile. Bacaklarını sallıyor, bedenini sabit tutamıyordu.
“Sakın bir iş birliği içine gireyim demeyin, senin kızlarını yakarım, senin de kardeşin hayal olur.”
“Sizi öldüreceğim!” diye bağırıyordu Atilla.
“Öldüreceğin adam karşında oturuyor ortak. Bana isim vermeden sen infazını ver, bu mesele de burada kapansın.”
“Telefonları kapat zaman kazan Ecevit.”
Ecevit kendini ne kadar sıkarsa sıksın, elleri de kirpikleri de titriyordu. Firuze’yi aramak istiyordu. Tek yapmak istediği Firuze’nin sesini duymaktı. Ecevit önce Atilla’nın telefonunu kapattı sonra kendi telefonunu.
“Kardeşim nerede?” dedi nefes nefese. “Olur da beni öldürmeye kalkışırsan, arkanızı temizleyemezsiniz. Beni temizlersiniz ama arkanızı temizleyemezsiniz. İdam ipi seni bekliyor Atilla, seçime değil darağacına gidersin. Kardeşim nerede?”
“Sen birinin ölüm emrini veremezsin!” dedi Atilla açıkça. Ecevit’i öldüremezdi. Çıkar yol arıyordu şimdi. Cumhurbaşkanı istifa etmek üzereydi, Türkiye erken seçime gidiyordu, tüm planları tıkırında işliyordu. Şimdi mi kaybedecekti? Güneş batıdan doğsun, yer gök, gök yer olsun Atilla Akın yine kaybetmezdi.
“Kardeşim nerede?”
“Bu alçakların oyununa gelip masum birinin adını mı vereceksin? Sen Hüseyin Tarhan’ın oğlusun. Yapamazsın.”
“Kardeşim nerede?”
Hem zaman kazanıyor hem de saldırıyordu. Atilla Akın sorusunu son kuvvet duymazdan geliyordu. Oğlunun kanlı sakallarına baktı. Bir kalp krizi geçirecek kadar bedeni kontrolden çıkmıştı. Ecevit’e mi yenilecekti? Ölse, güneş batıdan doğsa, yer gök, gök yer olsa yine de önüne kanlı sakal getiren adama yenilmeyecekti. Hırs içinde büyüdü. Ecevit tercih yapmayacaktı.
Yapacak mı olurdu? Yapsaydı. Atilla yine de ona istediğini vermeyecekti. Canından can sökeceğim demişti. Canından can sökmek için daha iyi bir fırsat mı vardı. Hırs bir uyuşturucu gibi damarlarında dolaşıyordu şimdi. Bülent’in intikamı, şimdiye kadar yaptığı her şeyin bedeli alınmak için bekliyordu? Ona kardeşini mi verecekti? Ölse, kendi elleriyle vermezdi. Vazgeçer yine vermezdi. Ecevit’i yenme hırsı şimdi her şeyden büyüktü.
Ecevit vezirini saldırı hattına soktu. Oyun taşlar çatlayacak şekilde devam ediyordu. Savcıdan henüz istediği sözü duymamıştı. Firuze’yi düşündükçe kontrolünü kaybetmek üzereydi. “Kardeşim nerede?”
Şimdi vezir kale fil aynı noktaya bakıyordu. Atilla ilk kez saldırıya geçiyordu.
Satrançta kazandıran doğru hamle midir, hiç hata mıdır? Peki bir oyunun çöküşü vezirin kaybıyla mı başlar yoksa oyunculardan biri sabretmeyi bırakınca mı?
Atilla, satranç masasında Ecevit’e bir darbe daha indirdi ve oyunun çöküşünü başlattı. Su ve vezir, Atilla Akın’ın taşının tek darbesiyle devrildi, Ecevit bir taş daha kaybetti ve oyun çökmeye başladı. İki düşman göze göze geldiklerinde, ikisinin artık birbirini kışkırtan gülümsemeleri yoktu. Atilla devirdiği vezirin altında kalmaya başladı. Çenesini kaldırdı ve soluklandı. Altında kalacağını bilmesine rağmen niçin veziri almıştı?
Kazanan hep gözüken midir? Yoksa asıl zafere yürüyen izini belli etmeyen midir?
Belki yaşarım ihtimalini, kesin bir ölüme tercih etmekti Atilla Akın’ın son hamlesi. Oyunun başından beri sürdürdüğü saldırıdan savunmaya geçti. Ali Ecevit taş mı kaybetmişti, yoksa taş mı feda etmişti? Aynı şey değil miydi? Kati süratte fedayla kayıp aynı çıkışı kullanmazdı. Atilla Akın’a veziri kaybetmediğini, feda ettiğini Atilla Akın veziri yıkarken de farkındaydı. Alnında ter damlaları parıldıyordu şimdi.
Ali Ecevit, Atilla Akın’ın oyunun başından beri kurduğu şahı savunma düzenini yıktı. Otuz üç hamledir oynadığı sakin oyunda, tüm sükûnetini kaybetmişti. Tek bir hamle daha dayanırsa Atilla’nın tüm savunması sönecekti ve saltanat çökecekti. Atilla’nın masanın üzerindeki telefonu çaldı. Ecevit’in kulağındaki ses konuştu.
“Firuze Akın,” dedi kendinden emin bir ses. Ecevit duyduğu isim karşısında adeta vurguna uğradı, kurduğu üstünlüğü riske atacak kadar sakinliğini kaybetti. Hayır karşı taraftan isim duymak istemiyordu, istediği daha risksiz olandı. Başını şiddetle iki yana sallamak, bağırarak yanıt vermek ve karşı çıkmak istiyordu. “Firuze Akın’ın adını ver.” Bir aslan terbiyecisi gibi eğittiği kalbi şimdi rayından çıktı. Hızlanmaya, hatta bir panik atağa göz kırpmaya başladı. “Firuze’yi gözden çıkar, kardeşinin yerini öğren.”
Atilla’nın eli telefonuna gitti ve gelen aramayı açtı. Bu son saldırısıydı. Apaçık Ecevit’e tercihin kapısını açtı, oyuna hile kattı. Ecevit şimdi titriyor, köşeye sıkışmışlığın verdiği stresle kontrolü kaybetmeye başlıyordu. “Ecevit, her şey yolunda! Firuze’yi gözden çıkar,” dedi kendinden emin, otoriter bir ses. Telefonun ucunda, bu dünya üstünde en az kendisi kadar Akınlara düşman olan tek kişi vardı. Atilla Akın yalnızca tek düşman görüyor olsa da iki güçle aynı anda savaşıyordu. Lakin Ecevit biliyordu, düşmanın düşmanından dost olmazdı. Düşmanlık devam ederdi. Ali şimdi kulağının arkasındaki düşmana güvenemezdi. Dün söyledikleri aklındaydı.
Atilla’nın telefonundan söylenenleri duymuyordu. “Sana son kez soruyorum,” dedi. “Kardeşim nerede?” Tümüyle dürüsttü, bu soru bir kez daha çıkmayacaktı ağzından.
“Sizi yaşatmayacağım Raşit,” diyordu Atilla öfkeyle. Kaybın gölgesi masaya vurmuşken Atilla’ya vurduğu açıktı ta ki Ali Ecevit’in kalbi en az beyni kadar söz sahibi olmaya başlayana kadar. Mantığın en büyük düşmanı kimdir? Elbette kalptir. Düşmanına merhamet eden savaşı, intikamın ortasında âşık olan kontrolü kaybeder.
Ali Ecevit düşmanına merhamet etmedi ama intikamının ortasında âşık oldu. Düşmanın sözüne güvenip Firuze’yi feda edemezdi.
Atilla durmaksızın haykırıyordu. “Bu işin sonunda hiçbirinizi yaşatmayacağım. Köpek puştlar, siz hainin tillahısınız! Yanınıza bırakmayacağım, alçaklar!”
“Tercihinizi yaptınız mı? Kim ölüyor? Ecevit kardeşinden ne çabuk vazgeçtin?”
“Firuze’nin adını ver!”
Ecevit dişlerini birbirine bastırdı. Zihni birçok ihtimali aynı anda düşünüyor ama tek bir ihtimal korkunç bir üstünlük kuruyordu. Akınların düşmanı ama Ecevit’in dostu olmayan bir adamın, Firuze’yi gözden çıkarışının altındaki o niyeti göz ardı edemiyordu. Ecevit’in telefonu çaldı, Atilla’yla aynı anda ekrana baktılar. Arayan Firuze’ydi. Ecevit’in kalbinin üzerine korkutucu ve taşıyamayacağı bir ağırlık çöktü. Telefona uzandı ve bekletmeden açtı.
“Ecevit sakın!” diye bağırıyordu hunharca. Atilla’nın korktuğu başına geldi, Firuze dışarıdan bir hamle olarak geldi ve tüm oyunu bozmak için hamle yaptı. “Sakın! Seni ölene kadar affetmem!” Haykırıyor, yeminler ediyor, adeta dövünüyordu telefonun ötesinde.
“Neredesin?” diyebildi Ecevit. Güvende olup olmadığına emin değildi, olamayacaktı da. Firuze güvendeyim dese bile.
“Beni seç!” dediğinde Atilla Akın’ın beynine adeta kan sıçradı. Elinde kalan son kontrol ve savunma ondan bir kara parçası gibi kopmaya başladı. Ecevit’in gözlerine baktı. Bir anlık gafletinden, Firuze’nin etki edebileceği tek bir andan korktu. Güvencesi olan, Ecevit’in Firuze zafiyeti şimdi ters teperse kendisini hazırladığı en kötü kazanç ihtimalinden bile oluyordu. En başından Ecevit’in son hamlesini bilmenin verdiği rahatlıkla sürdürdüğü oyuna dışarıdan bir saldırı vardı şimdi.
“Sana söylüyorum Firuze’nin adını ver!” dedi, düşmanın düşmanı.
Raşit yeniden konuştu, “İki kızın da namlumun ucunda Atilla,” dedi açıkça. “Karar verdiniz mi? Kızlarından birini seçtirmekte kararlıysan Ecevit’i arayacağım yoksa tercihine engel olup Ecevit’in mi canını alacaksın?”
Atilla, Firuze’nin sesini ve Ecevit’in boşluğa düşmüş bakışlarını gördükçe çılgına dönüyordu. İçine düşen kurt, Firuze’nin adını duyacağını söylemeye başladı. “Hain!” diye bağırdı telefona doğru. “Hain, derini yüzeceğim senin Raşit! Topunuzun derisini yüzeceğim, bin pişman edeceğim sizi!”
“Ecevit duyuyor musun beni? Firuze’yi seç!”
“Yemin ederim seni asla affetmem! Duyuyor musun beni? Benim adımı ver! Ben sana ihanet ettim!” diyordu Firuze. Etmediği ihaneti şimdi gerçek bir hain gibi sırtına almış gibi konuşuyordu. “Ben yaptım! Yedi yaşında ben sana ne yaptıysam sen de şimdi aynısını yapacaksın! Yemin ederim seni asla affetmem. Sen beni yaşatırsan ben kendimi yaşatmam! Beni seç!”
Ecevit fili son kareye getirdi ve şah mat.
Satrancı kazandı ama sıkıştığı üçgenden kurtulacak hamleyi henüz yapmadı. “Ecevit’e üç, Atilla’ya iki dakika veriyorum,” dedi Raşit. Atilla nasıl olur da hâlâ gerekeni yapmazdı? Raşit de Mümtaz da aklını kaçırmak üzereydi.
Atilla Akın’ın iki dakikası doldu. Ali Ecevit Tarhan yaşıyordu. Tarhanlara ölüm yoktu.
Firuze hiç durmadan kendi ismini vermesi için haykırıyordu. Ecevit’in belki de duyduğu tek isimdi. Firuze’yi mi gözden çıkaracaktı? Firuze’nin haberi varsa namlunun ucundaydı belki de. Savcı iki tarafta da namluya engel olmak için canhıraş uğraşıyordu. Ecevit’in süresi dolduğunda, “İsim ver!” diye bağırdı. “Kardeşine hiç engel olamam isim ver, bir isim ver! Elimden geleni yapacağım! İsim ver!”
Ecevit yutkundu, gözlerini kapattı ve tercihini yaptı. “İnci Akın,” dedi zorlukla. Yüreğine oturan yükün ölçüsü yoktu. Atilla’nın hırs dolu gülüşü duyuldu odada, Ecevit’in gözünün içine baka baka gülüyordu. Ondan fazla eş zamanlı baskın başladı Ankara’nın on farklı noktasında.
Atilla son kez güldü “Kendi kardeşini feda etmek nasıl bir duygu Ecevit?” dedi hırsla. “İki yıl önce şüphe edip yaptığın DNA testinin gerçek sonucu bende Ecevit. Şimdi söylesene kendi kardeşinin infazını vermek nasıl bir duygu?”
On farklı evden biri de Atilla Akın’ın eviydi. Polis sirenleri duyulmaya başladı. Ecevit’in açtığı televizyondan kırmızı manşetler geçmeye başladı. UMP’de büyük çöküş! Manşetini okurken Atilla Akın’ın son gülüşü yüzünde soldu. Ali Ecevit ve Firuze ise iki ayrı uçta, birbirlerini görmeden göz gözeydiler. Bir gerçeğin eşiğinde uçurumdan sallanıyordu bedenleri.
***
instagram; dilanduurmaz
uzumbugusuofficial

İçimizden geçti bölüm yaa
Ya Eceviti'in kendi kanından sadece Birtanecik Melike'si var ölmesin. Raşit Atilla'nın Eceviti öldürmediği için belki Melikeyi öldürmez Ecevit Raşitten intikam alır diye çünkü Ecevit zaten gözü kara biri ve cezaevine girmekten korkmıyıcağını elbette Raşit de biliyor. O yüzden belki öldürmez ne biliyim çünkü amacının birinin ölmesi değil Atilla ve Eceviti çıkmaza sokmaları olduğunu söylemişti. UMARIM MUTLU OLURLAR SONDA YAA
Ya çok saçma bir bebğin doğması için annenin hamile olması gerekiyor aylin hamile olmadan melikeyi eve getirince Firuze hiçmi garipsemedi yada yeni doğan bir bebekle meleğin o anki yaşı bir delildi firuze veya başkası bunudamı anlamadı atilla böyle bişey istediyse aylin nasıl kabul etti ilk başta vicdan azabı çeken de o değil miydi hadi kabul etti onu öbür çocuklarından ayrımadan nasıl sevdi bülent biliyor mu bilmese vile firuze şüphe etmese bülent etmeliydi gerçeği bulmalıydı ucu çok açık lütfen inci olmasın hayır ya Ecevit'in kardeşi de Ecevit'e ihanet etmiş olmasın inci olmasın mantıklı değil hayır neden kii Dilan neden ki
Melike yaşasaydı 18 yaşında olacaktı. İnci 16 yaşında. Atillanın olayı bu sonuçta Ecevit’i de 2 yaş büyük göstermişti mahkum olsun diye.Elbette nüfusa o şekil kaydetmesi zor değil. Esas mesele neden yaptı bunu? Kendinden ve koltuğundan başka bir şey düşünmeyen bu kibir yumağı neden Melikeyi kendi kanıymış gibi büyüttü?
Ecevit’in intikam için geri döneceğini ve ona büyüklüğünü göstermek için mi ? Peki Hüseyin tarhan gerçekte öldü mü? Belki onu da izole bir yerde tüm yaşananları izleytip aklını kaçırtmıştır? Atilla bu küçümsediği insanlara bu kadar vakit ayırmış mıdır cidden?
Dilannn dilann sen ne yaptın dilan boşa bir cümle dahil yoktu uzuyor diyenlerin kitabı anladığını düşünmüyorum bu kitap hiçbir zaman sadece ecevit firuzenin ilişkisi olmadı her zaman insanın gerçeklerini yüze vuran bir kitap oldu okurken öldürülen çocuk ve ailesinin tarafını öylesine düşünmemiştim ki böyle bam diye vurdu yüzüme neyden bahsedeyim ne yapayım bilmiyorum tek bildiğim bölüm öylesine efsaneydiki sanki dilan bu bölüm için diğer bölümleri yazdı kendini geliştirdi her cümlede dahada şiddetlendi kalp çarpıntım tek diyeceğim efsane bir bölümdü özellikle o son sahne beklediğimiz her saniyeye helal olsun sırf anlamak için kaçırmayayım diye üç güne böldüm iyiki de öyle yapmışım her şey öylesine oturdu ki Allahım abi üzüm buğusu ya ellerine sağlık dilanım🥹🫶