top of page

xxx- bir edim varsa onun karşılığı vardır.

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 2 Oca
  • 56 dakikada okunur

Veee İstanbul imzasına ayaklı gazeteciliğini yaptığım o bölümle geldim. Çoğunuz gördünüz diye tahmin ediyorum zaten gazeteyi ama bundan sonra daha bir anlamlı olur diye tahmin ediyorum. Yarın ben de hesapta paylaşırım. 

Bu arada 17 Ocak Cumartesi günü Adana imzasındaydım. Adaaaannnaaa demek istiyorum sadece buradan da ve size bırakıyorum bölümü. 

Önce oy verelim mi? Verelim verelim. Her yorumunuz benim için beş oya bedel. Desteğinizi görüyorum, hepinizi öpüyorum. 

Keyifle okuyun. 

***


Beklenti içinde yapılan eylem, iyilik doğursa da iyilik sayılmalı mıydı?


Ali Ecevit’in karşısında oturmuş adama bakarken niyetinin de fiziksel konumundan farklı olduğunu düşünmüyordum. Bizim faydamıza olan şeyler söylüyordu ama biliyordum ki yanımızda değildi. Cümlelerinin altında yatan diyemezdim, bizzat üzerinde tepinen beklentisini görebiliyordum. Ve bu beklenti beni rahatsız ediyordu. Çatık kaşlarım, asık suratımla Ecevit’ten daha meymenetsizdim. Gözleri yalnızca bir kez mutfak ve salonu ayıran kısımda dikilmiş bana dokunmuş, hızla geri çekilmişti.


“Kadın kızını ortadan yok edecek, yurt dışına kaçırdıktan sonra mümkün değil bulamazsın. O vakte kadar da sizi oyalıyor işte. Bir gün iki gün… Vakit nakittir.”


“Kızının çıkışı, kendi kimliğiyle değil,” dedi Ecevit tasdiklemek ister gibi. Başını salladı Behçet Atmaca. Kabanını çıkarmış, beyaz gömleğiyle yayılmıştı koltuğa. Evet tam olarak yayılmak denirdi buna. Babasının evi gibi hem de.


“Aynen öyle. Aksini yapması aptallık olurdu zaten.”


“Sen bunu nereden öğrendin?” diye sorguladı bu kez. Benim aklıma takılansa kızını nasıl dış hatlardan ona ait olmayan bir kimlikle geçirebildiğiydi. Kaç farklı noktadan geçecekti. Birinde bile kimsenin dikkatini çekmeyecek miydi? Muhatap olunacak herkes mi ayarlanmıştı, ki burada havalimanı için korkunç bir güvenlik açığı var demekti, yoksa şimdi benim aklıma gelmeyen başka bir yol mu vardı?


Behçet avucunu bir kez kolunu yasladığı koltuğa vurdu. “Ali Ecevit Tarhan,” dedi çarpık bir gülümsemeyle. İçimi ürperten bir rahatsız ediciliği vardı. Bunun sebebi belki öncesinde bana bakışları ve düşündükleriydi. Bilmiyordum. “Bir insanı yenmek için o insanın önünde ya da arkasında değil, yanında olman lazım. Birinin yanına hain yerleştirmeden o insanı yenemezsin, dünyanın en kurnaz adamı olsan bile. Kale içten fethedilir. Düşmanın var mı?” diye sordu. Yutkundum, suratım mümkünmüş gibi daha çok asıldı.


Ecevit şuh, kendinden emin bir sesle, bastıra bastıra “Çok,” dedi tekte. Dişlerimi sıktım, Behçet’in yüzündeki huzursuz edici gülümsemeye baktım. Dudaklarını vay dercesine kıvırdı, başını salladı, aldığı cevabı beğendi.


“Senin gibi bir adamın düşmanı da basit olmaz yanılmıyorsam,” Parmaklarını şıklattı art arda. Sonra, Ecevit’in evine girdiğimiz andan beri ikinci kez beni buldu gözleri ama bu kez çabucak çekmedi. Gözlerimin içine baktı, tek kaşı kalktı ve gülümsedi. Dilini dudaklarının üzerinde aheste aheste gezdirirken Ecevit’e baktı göz ucuyla, başı bana dönük kaldı. “Senin yanındaki hain kim sence?” Ağzında, dikiş tutmayan yaralara sebep olacak kadar keskin- o bile bilmiyordu neye sebep olduğunu- bir bıçak tekte beni buldu ve tam kalbime saplandı sanki. Sırtım bir yere yaslı olmasa, sarsılacaktım yerimden. Ağzımın içine kan doldu, neyi kanatacak kadar ısırdım bilmiyordum ama nefes almıyordum. Emindim. Korku vücuduma zuhur etti. Bu kısa bir zaman üzerimden attığım ama lekesini taşımaya devam ettiğim bir yüktü.


Ecevit’in gözünde hain olmak.


Hainin kızısın ama hain değilsin demesi somut olarak ayları, zannımca yıllarımı almıştı. Kan kusarken bile arkamdan hain olduğumu fısıldayan adamdan dudaklarının tadını bildiğim adama geçmek kalbimi yaşlandırmıştı. Şimdi böyle fütursuzca yapılan ima, yaşlanmış kalbimi hızlandırıyor, beni kısa bir vakitte dehşete sürüklüyordu.


Ecevit’e baktım. Ne söylenmek istendiğini anlamaması mümkün değildi ama vereceği tepki bir uçurumdan beni itebilir ya da düşmek üzereyken çekebilirdi. Bir sancı nüksetti bedenimde, tümüyle somut, elimle göstereceğim kadar fizikseldi. Bana bakacak mıydı? Nefes almadan onu izliyordum. İlk tepkisi, sonrasının hiç önemi yoktu, kontrol edemediği o ilk tepki içinden geçenlerin aynası olacaktı. Bana bakarsa beni kalbinin bir noktasında hain olarak gördüğünü belli edecekti. Ağzımdaki kan tadı arttı. Pür dikkat onu izliyordum. Dudaklarını ıslattı, burnundan soludu ve gülümsedi.


“Senden âlâ hain mi var bana?”


Ecevit’ten gözlerimi ayırmadım. Behçet Atmaca’nın kahkahasını izlerken Ecevit de pür dikkat onu izliyordu. Bir kez olsun bana bakmadı, göz ucuyla. Bakmayacaktı da. Tuttuğum nefesim burnumdan usulca süzüldü, omuzlarım düştü ve gözlerimi yumdum. Ağzımdaki kanı yuttum, sıktığım avuçlarımı açtım. Kalbini temizlemişti. Şükürler olsun. Kalbini temizlemişti. Kimsenin fark edemeyeceği kadar silik bir gülümseme geçti dudaklarımdan, gözlerimi açtım, Ecevit’in yüzüne baktım.


Behçet, iki kez cıkladı. “Uğradığın kötülükler sana fayda etmemiş,” dedi. “Yemiş yutmuşsun ama zehirlenmemişsin. Olmaz senden Ecevit, işin zor.”


“Ya bak size bir tavsiye vereyim mi?” Ecevit gözlerini kapattı ve parmak uçlarıyla sıvazladı. Sıkıldığını ve sabrının tükendiğini fark etmiştim. “Bir defter alın, gece uyumadan bir kitap yazın. Bu zırvalıkları oraya ekleyin. Kitapta gider ama ben gerçek hayatta çok sıkılıyorum. Yedim, yuttum, kötülük iyilik, cennet cehennem, zart zurt. Sabrım taştı benim. Afili cümle kurunca önemli adam mı oluyorsunuz ben anlamadım?”


Behçet’i zerre bozmadı söyledikleri, sırıta sırıta Ecevit’i izliyordu. “Anladık harbi adamsın,” dedi o çirkin sesiyle.


“Öyleyim. O yüzden bana boş yere zırvalama.”


“O zaman açıktan konuşayım kardeşim sana. Sen böyle düşmanın evladına güvenirsen belanı sikerler senin.”


Benim kim olduğumu biliyordu. Vücudumda nükseden ağrı arttı, baş kaldırdı ve beni kıvrandırdı. Ecevit’i kimse kandıramazdı, Ecevit’in kalbinden geçmiyorsa kimse onun kalbine sokamazdı, aklından attıysa kimse geri koyamazdı. Bunu biliyordum ama yine de, ne olursa olsun bunlar ona söylenmesin istiyordum. Duymasın istiyordum.


“Biraz daha konuşursan ben senin belanı sikeceğim.”


“Dostunu yakın tut, düşmanını daha yakın tut mu yapıyorsun? O zaman tamam. Ha eğer değilse ya senin düşmanın yoktur ya da sen işi gücü bırak haini seç.”


“Düşman da sensin hain de, biraz daha boş beleş konuşacaksan siktir git evimden.” Behçet ansızın belinden silahı çıkardığından irkildim ve sırtımı yasladığım yerden ayırdım. Ecevit’e doğrultacağını sandım ama orta sehpaya koydu.


“Cengiz Atmaca’nın emaneti olmasan kafasına sıkılacak adamsın,” dedi açıkça. Göğsüm hızla inip kalkarken bacaklarım titremeye devam etti. Bu herifin birinin kafasına sıktıktan sonra arkasını dönüp gidecek kadar korkunç biri olduğunu ilk gördüğüm andan beri hissetmiştim. Hani şu, işlediği cinayeti kendisi bile temizlemeyen, balon patlatır gibi insan öldüren, şu adı sanı hep anılan mafyalardan olduğu en başından beri belliydi. Beni titreten şey Ecevit’i yerinden kıpırdatmadı. Benim gördüğüm tehlikeyi göremiyor olamazdı, belki Cengiz’e güveniyordu belki de canını bu adamın önünde iki büklüm olmaktan öteye koymuyordu. Ecevit bana baktı ve odayı işaret etti.


Beni burada kovalasın yine de yerimden kıpırdamazdım. Asla gitmeyecektim. “Burası senin dingonun ahırı değil o silahı al sehpadan,” dedim açıkça. Ecevit’i kızdıracağımı biliyordum ama Ecevit o silah ona doğrultulsa bile engel olmayacaktı. O umursamaz, alaycıl tavrından ödün vermeyecekti.

“Firuze odaya geç.” dedi sakince.


“Sana söylüyorum!” diye bağırdım. “Kim bilir neler yaptın o silahla. Evin hiçbir yerine temas etmeyecek o silah. Kaldır onu sehpadan.” Artık yalnızca Behçet’e bakıyor, gözlerimi tek bir an bile çekmiyordum yüzünden.


Behçet beni işaret etti. “Hanım söz dinlemiyor Ecevit,” dedi. Alay ederek birbirlerini öldüreceklerdi. Bir yarış içindeydiler adeta. “Kaldır o silahı!” diye tekrar ettim ve hiç tereddütsüz silaha yürüdüm. O silahı ya kaldıracaktı ya da kapının önüne atacaktım. Artık gerisini kendisi düşünürdü. O an bir cinayet geçmişi olan bir silaha temas etme bilincine varamadım. O kadar kararlı yürüdüm ki iki adam da aynı anda hareketlendi. Behçet’in derdi silahıydı, Ecevit’in derdiyse ben. Ecevit bir kilo patates gibi beni karnımdan tuttu ve Behçet silahı sehpadan aldı.


“Ne oluyoruz anasını satayım,” diye homurdandı.

Bir kilo patates gibi Ecevit’in yanı başına oturtulduğumda kaşlarım çatık Behçet’in bok satan suratına bakıyordum. “Firuze!” diye kızıldı bana. Gözlerimi Ecevit’ten çektim ve geriye yaslandım, kollarımı önümde bağladım. Öyle alır kaldırırdı işte silahı. Bacak bacak üzerine attım ve üstte olan bacağımı sallamaya başladım. “Tamam konuşun bir şey yapmadım,” dedim elimi orta yere savururken. Altımda siyah bir skinny jeen, üzerimde gece mavisi bir gömlek vardı. Siyah topuklu botlarımın sivri ucu bacağımı her salladığımda göze çarpıyordu.


“Ben diyeceğimi dedim,” dedi Behçet. “İki gün sonra sen Seher’i evde, ben kızını havalimanında enseliyoruz. Tabi bu bir alışveriş, al ver.”


“Ne istiyorsun karşılığında.”

“Zamanı gelince öğrenirsin onu da.”


“Benim alnımda enayi mi yazıyor?” dedi Ecevit. Ne isteyeceğini söylemiyordu bile. Ucu çok açıktı. Birini öldürmesini de isteyebilirdi, banka soymasını da… Aklıma gelen ilk ihtimallerdi bunlar.


“Ne sen enayisin ne de ben dolandırıcı. Bu bir alışveriş, kendin bilirsin. Çevrede kurt da çok kuzu da. Kurt da bulurum kuzu da, sen benim gibi kurt bulur musun, orası muamma.”


“Senden olsa olsa sansar olur,” diye karşılık aldı Ecevit’ten. “Madem kurt da bulursun kuzu da, niye illaki beni istiyorsun pis işlerin için?”


Behçet koltuğun köşesine koyduğu kabanına uzandı. “Sana verilen gücü hak etmen lazım. Abim de havadan kazanmadı, sen de havadan kazanmayacaksın. Ya da hiç sahip olmayacaksın. Bu işler bizde böyle yürüyor. Ne kadar ekmek o kadar köfte.” Kabanını giyerken ayaklandı. Yakasını düzeltti. “Ben teklifimi yaptım, paşa gönlün ne isterse. Haber edersin, hadi eyvallah.”


Hiçbir şey söylemedi, beklemeden çıktı gitti evden. Kapıyı sertçe çarpınca kısa bir an çınlamasını duyduk. Ecevit ardından küfretti, soluklandı. Sehpanın üzerindeki sigarasına uzandı, dudakları durmaksızın hareket ediyor ama ne dediği seçilmiyordu. Başında keskin bir ağrı varmış gibi tüm yüzü buruştu, gözlerini sıkıca yumdu sigara tuttuğu elini şakağına dayadı. “Senden istediği şeyi duymadan yardımını kabul etme,” dedim. Emreder ya da rica eder gibi değil. Bunu yapmasın istiyordum sadece.

“Başka çarem yok, planın üstünde plan var. Hep bir adım önümdeler.”


“Kim?” diye sordum. Bunu ben hissetmemiştim. Ve ilk kez bana böyle bir şey söylüyordu.

“Bilmiyorum. Belki Raşit peşinde olduğumuzu öğrendi, belki Raşit’i koruyanlar. Belki de tamamen kuruntu benimkisi. Öyle ya da böyle, Behçet uyarmasa elimizdeki tek kozu yiyecekti kadın. Hem de çocuk oyuncağı gibi.”


“Raşit peşimizde olsaydı şimdi kızını öğrenmiş olurdu ve Seher’den önce davranırdı. Kızını kaçırıyor. Raşit’i koruyanlar öğrense Seher’e kadar ulaşmamızı engellerdi. Seher’in peşindeyiz çünkü Seher öylesine biri değil, bizim en kötü ihtimalimiz bile seneler önce üstü kapatılmış bir dosyayı patlatmak. Raşit Melike’yi kaçırdı mı bilmiyoruz ama başka çocukların hayatını mahvetti. Ki Melike kaçırılmadıysa, ölüsü ya da dirisi bulunurdu Ecevit. Melike kaçırıldı. Ve öylesine birileri tarafından da değil. O dönem mahalleye dadanan bu pisliklerden daha kuvvetli bir ihtimal yok. Bu da demek oluyor ki doğru yerdeyiz ama sandığın gibi bir adım önümüzde olan da yok.” Aksi durumda buraya kadar gelmemize izin verilmezdi. Önümüze taş konulurdu. Biz aksine, önümüz açık şekilde gidiyorduk. Seher’e kadar bizi zorlayan süründüren bile olmamıştı. İçi temiz, namuslu insanlarla denk gelmiştik. Seher’se kendi başına olaylı bir kadındı. Bir başka el yine yoktu, kadın kendi yediği nanelerin derdindeydi.


Ecevit ben bunları söylerken gözlerini açmadı ama beni dinliyordu biliyordum. Süreç uzamış diyemiyordum. On altı yıldır kayıptı Melike. Melike çabucak bulunacak bir yerde olsaydı zaten Ecevit bulurdu onu iki senede. “Behçet’e ihtiyacım var,” dedi yalnızca.


“Ya senden çok kötü bir şey isterse.”

“Yapacak hiçbir şey,” Gözlerini araladı ve sigarasından bir duman aldı. Gözünü kararttığını hissettim. “Melike’den daha önemli değil. İki yeri aynı anda kontrol edemem.”

“İki kişiyiz,” dedim hızla. Yan bir bakış attı bana ve cevap verme tenezzülüne bile girmedi. “Ecevit iki kişiyiz,” diye tekrar ettim. “Bir saniye ya, sen nasıl Behçet’e böyle körü körüne güveniyorsun ki? Behçet olsa da olmasa da, bizim zaten iki ayrı yerde olmamız gerekiyor. Behçet kim ki sen tümüyle Behçet’e güvenip bir tarafı ona emanet edeceksin? Güven veriyor mu sana?”


Yerinden kalktı ve sigarasıyla mutfağa doğru yürüdü. Çay suyu koyuşunu izledim. “Ecevit sana söylüyorum.”


“İki dakika ağzını dinlendirmek istersen ben de bir düşüneceğim,” dedi. Sigarasını hızlı hızlı içti ve çöpün içinde söndürdü.


“Neyi düşünüyorsun? Tamam Behçet bize yardım etsin, gözümüzü kapatalım, sonrasını düşünmeyelim ama diyelim ki havalimanına o gitti. Ya o an bize ihanet edip kızın gitmesine izin verirse?”


“Bunu yapması için bir nedeni yok,” dedi tezgâha yaslanırken.


“Bunu bilemezsin. Gözleri felfecir okuyor ve Melike meselesini bizim kadar sahiplenmiyor. Hatta eminim umurunda da değildir. Ecevit nasıl senden isteyeceği şeyi görmezden geliyorsak Melike için, bizi yarı yolda bırakma ihtimalini de gözden çıkaramayız. İki ayrı yere gidilecekse, iki yere de Melike’yi sahiplenen iki kişi gidecek.”


Ecevit’e, Behçet’in teklifini kabul etmemesi için meydan okuyamazdım. Bana çıkışırsa vereceğim bir karşılık yoktu. Melike için ne yapması gerekiyorsa yapacağını biliyordum ve ona çözüm de üretemiyordum. Yardım isteyeceğim bir kişi bile yoktu. Alternatif üretemediğim noktada da elimizdeki seçeneği istemiyorum diyemezdim. Ama Behçet’in etkisini azaltabilirsem zamanı geldiğinde Ecevit çıkıp da ‘Sen bana ne yaptın ki ben kendi işimi kendim gördüm,’ diyebilirdi. Kaldı ki Behçet’e gerçekten güvenemezdik. Ecevit’ten hoşlanmıyordu. Belki de içinde Ecevit’in abisiyle yakınlığından doğan bir kıskançlık vardı. Ecevit görmüyordu.


Ecevit bir sağa bir sola baktı. “Bir tane daha Ecevit yok,” dedi düz bir sesle. “O halde söylediğin şey mümkün değil.”


“Ben varım!”


“İsmin Ecevit değil?”


“Beni ciddiye alır mısın?” Sesim yankılanacak kadar yüksek çıktığında Ecevit’in de irkildiğini, o küçük gözlerini daha çok kıstığını ve ciddileştiğini gördüm. “Ciddiye al beni! Ben varım Ecevit. İki kişi var zaten.”


“Onu unut,” dedi ve yaslandığı yerden doğrulup banyoya doğru ilerledi. “Başka bir şey bulursan değerlendirelim. Ben bir duş alacağım, başım ağrıyor.”


“Onu niye unutuyorum?” diye sordum. Beni dikkate almadıkça tepinmek istiyordum.


“Çayı demlersin,” dedi banyoya girmeden önce. Sanki tek derdimiz buymuş gibi. Ayaklarımı yere vura vura banyo kapısına gittim. Ne yapacaktım sanki. Kapısına vurmak, hatta içeri girip Ecevit’i de dövmek istiyordum. Beni plan dışı bırakıyordu. Behçet’e güveneceğine bana güvenmeliydi. Ağzıma bir dolu söz geldi, elim de havalandı kapıya vurmak için ama yapmadı. Yine ayaklarım yere vura vura geri döndüm. İlk on dakika çayı da demlemedim. Ecevit de gerçekten başı ağrıdığı için ya da benden kaçmak için banyoda uzun uzun kaldı.


Elbet eninde sonunda çıkacaktı. Kilitlemediği kapı aralandığında başımı kaldırıp ona baktım ve hızla ayaklandım. Elinde siyah bir saç havlusu, üzerinde siyah bornozu vardı. İlk çaya baktı, demlendiğini anlayınca yüzünde memnun bir ifadeyle odaya döndü. Kapıyı kapatmasını engellediğimde göz göze geldik. “Düşündün mü?” diye sordum.


“Evet.”


“Başka bir çözüm buldun mu?”


“Hayır.”


“O zaman benim dediğim olacak,” dedim. İnanmazdı ama ben de düşünmüştüm. Bulamamıştım. Melike’yi bizim kadar sahiplenen bir kişi bile yoktu.


“Olmayacak, ben düşünmeye devam edeceğim,” dedi ve kapıyı kapatmaya kalkıştı. Ayağımı önüne koydum. Sinirlenmeye başladığını görüyordum. “Giyineceğim,” dedi. “İznin olursa içeride tek olayım diyorum.” Bana yine sapık muamelesi yapıyordu. “İçeri mi girmek istiyorsun?” diye sordu. Bacağımı çektim aradan. Giyinmesi ne kadar sürebilirdi ki? Kapıyı yüzümü izleyerek kapattı. Banyoya yapmadığım şeyi oda kapısına yaptım ve avucumu iki kez vurdum. Sesi soluğu çıkmadı.

Sinsi ucube.

***


Yalnız kaldığımızdan beri birbirimize tahammül edemediğimizden evi temizlemiş, kıyafet yıkamış, asmış, yemek yapmıştık. Bunların tek sebebi de birbirimizle muhatap olmamaktı. Yemek yerken de kimse kimsenin suratına bakmamıştı. İlk konuşan kavganın sebebi olacaktı ve ikimiz de bundan kaçıyor olsak da benim sabrım kalmamıştı. Akşama kadar ona düşünmesi için zaman vermiştim. Yetmemiş miydi?


Şeker atmadığım çayımı sırf Ecevit’in sinirleri bozulsun diye karıştırdıkça karıştırıyordum. Sinir de olmuştu zaten, ters ters bardağa bakıyordu ama ilk konuşan olmamak için bana laf atmıyordu. Daha fazla bekleyecek kuvvetim yoktu. “Düşünmedin mi?” diye konuştum eninde sonunda. Sabırla bekledim yanıt vermesini ama hiç beni duymamış gibi davranmaya devam etti. “Sana söylüyorum duymuyor musun beni?”


“Düşünüyorum,” dedi sessizce. Hemen yanı başında kedi uyuyordu. Uykuya dalınca tüylerini okşamayı bırakmıştı. Uysaldı, zararsızdı ve çok oyunbaz değildi. Daha çok uykuyu seviyordu. Biz onu sessiz sakin büyütmemiştik, kedi yalnız kalmaktan buna alışmıştı.

“Sen benimle alay mı ediyorsun?”


“Alay edilecek mevzu mu bu?”


“Aynen öyle, bence değil ama sen benimle alay ediyorsun. Bunca zamandır bir başka yol bulamaman, bir başka yol olmadığı anlamına gelmez mi?”


Omuz silkti ve bacak bacak üstüne attı. Cıkladı. “Gelmez,” dedi rahatça.

“Sen gerçekten benimle alay ediyorsun,” dedim yerimden kalkarken. Benim bu hareketliliğime karşı kedi de uyandı, hatta ayaklandı gerindi. İkimiz de kısa bir süre onu izledik. “Tamam bak, Behçet’e de hayır deme ama onu cepte tutalım. Sen bir yere git ben başka bir yere. Behçet nerede olacaksa çok ihtiyaç olursa ondan yardım isteyelim. Böylece kendimiz halledersek Behçet senden bir şey istediğinde ben kendi işimi kendim yaptım der halledersin.”


“Bulduğun çözüm mafyayı cebimizde tutmak mı?”


“Bulduğun çözüm mafyayla iş birliği yapmak mı?”


Soluklandı ve tavana baktı, “Firuze ne istiyorsun?” diye sordu tavanda gölgesiyle bakışırken. Sıkılmıştı.


“Asıl sen niye istemiyorsun? Bak Ecevit. Kadının kızı senin elinde olursa zaten hiçbir şey yapamayacak. Behçet’e neden güveniyorsun? Neyi istemiyorsun ben anlamıyorum ki? Benim anlattıklarımdan senin aklına ne yatm-”


“Allah’ım hesap soruyor,” dedi avuçlarını sakallarına çarparken. “Hesap soruyor, kafayı yiyeceğim, hesap soruyor!”


“Hesap sormuyorum soru soruyorum!” diye bağırdım var gücümle. Sinirden saç baş yolacaktım şimdi, hem de kendi saçlarımı değil Ecevit’in saçlarını ve sakallarını. Dikkate bile almıyordu beni.

“Ben gidiyorum,” dedim o istediğim şeyi yapmamak için. Tavandaki başını bana çevirdi.

“Ne?”


“Gidiyorum. Sen düşün sabaha kadar. Benim senin şu düşünmene tahammülüm kalmadı. Sen kafan durana kadar düşün. Tamam mı? Ben gidiyorum.” Dolaba gidip kabanımı alacağım sıra Ecevit koltukta oturan kediyi avucuna aldı ve aniden öne doğru yere bıraktı.


“Bunu da götür o zaman,” dedi aniden. Öyle bir davrandı ki yavruya, sanki çıkarken iki de ekmek al diyordu.


“Ne saçmalıyorsun sen?” dedim. Aniden konumu değiştirildiği için ortalığa avel avel bakan kediye baktım. İçim parçalandı bu haline. Canı yanmamıştı ama Ecevit kedin aidiyet duygusuna engel oluyordu.


“Birini buldun mu? Ben sana bir hafta süre vermiştim. Birini buldun mu?” diye arka arkaya sordu ve o da ayaklandı.


“Konumuzla ne ilgisi var şu an avucun kadar kedinin?”


“Ben sana bir hafta içinde birini bul ya da almayalım demedim mi?” diye meydan okudu. İşte tam olarak bundan bahsediyordum. İlk konuşan kavgaya sebep olacaktı. İlk ben konuşmuştum ve biz kavga edecek bir sebep bulmuştum. Atamadığımız bir gerilim vardı çünkü aramızda. Düşüneceğim ayağına bastırmıştık onu.


“Bak sen şu an sadece saçmalıyorsun! Duydun mu beni? Konuyu değiştirmeye çalışıyorsun. Haksızsın ya, bana karşı sağlam bir argüman sunamadın ya! O yüzden, el kadar kediyi öne sunuyorsun. Ne kadar çirkin bir davranış bu, inanamıyorum.”


“Ya ben sana bir hafta içinde sahiplendirmezsen almam dedim mi demedim mi? Sen bu soruma cevap ver. Kaç hafta geçti? Al götür giderken artık atölyene mi alırsın yoksa sokağa mı bırakırsın senin bileceğin iş. Hadi al. Ben kedi sahiplenmek istemiyorum, yapabileceğim bir şey değil dedim. Sen ısrar ettin. Bak çaresine.”


Tam elini mamasına ve kumuna tutmuştu, onları da götür diyecekti ki konuşmasına fırsat vermedim. Çok kırıcıydı. Çok kırıcıydı, iyi ki kedi anlamıyordu ne konuştuğumuzu. Halbuki ona sorsak, az önce tüylerini okşayan Ecevit’i iyi onu uzaktan izleyen beni kötü bilirdi. İstenmiyordu. İyi ki onun küçük kalbi istenmediğini bilmiyordu. Yoksa nasıl dayanırdı buna?


“Gönlün elveriyor yani sokağa geri gitmesine?”


“Sokaktan getirmedik mi zaten? Ben sokağa gitsin demiyorum ayrıca. Al birini bulana kadar atölyende bak. Madem bakıyorsun. Ben bakmak istemiyorum.”


Çok ciddiydi. Sık sık mamasına ve kumuna bakıyordu. Sanki çıksam zorla elime tutuşturacaktı. İşte o zaman ne yapardım bilmiyordum. “Bulabileceğim biri yok!” dedim. “Anlıyor musun bulabileceğim biri yok! Eve de götürmek istemiyorum. Annem alanını kısıtlar, babamdan Bülent’ten bahsetmiyorum bile. Sahiplendireceğim biri yok.”


“Neye güvenerek beni ikna ettin o zaman Firuze? Ben sana sahiplenmeyelim dedim.” Evet demişti ama o gece, kör karanlıkta nasıl bırakacaktık onu orada? Hem ben Ecevit bağ kurar ve bırakamaz sanmıştım. Öyle olmaz mıydı? Nasıl bu kez olmamıştı? Ecevit şimdi alsam ve giderken sokağa bıraksam doğal alanına döndü diyecekti. Hiç mi bağ kurmamıştı? Blöf mü yapıyordu bana? Eğer blöf yapmıyorsa, hiç renk vermiyordu, telaşlanmaya başladım. Dokunamıyordum bile. Nasıl atölyemde bakacaktım ona? “Birini bul,” dedi ısrarla. “Düşün taşın. Elbet alacak biri gelir aklına. Annenin tanıdıklarından vardır biri. Kardeşin var senin, okul arkadaşlarına sorsun. Herhalde bir kişi çıkar. Alsın da biri. Sokakta kalmasın yeter.”


Blöf yapmıyordu. Ciddiydi. Yeşil gözlerine baktım. Ecevit’e yakın bir yerde her şeyden habersiz duruyordu. Öylesine kalbime dokundu ki bu hali. O, Ecevit’i seviyordu… Biliyordum, nereye giderse gitsin onu arayacaktı. “Kime verdiğim bile önemli değil öyle mi?” dedim kırgınca. Eğer ona dokunabilseydim, kulaklarını kapatmak isterdim duymaması için.

“Yemeğini suyunu versin, sıcak da bir evde yaşatsın yeter. Kime verirsen ver, önemli değil. Açta açıkta olmasın kâfi.”


Gözlerimin parladığını biliyordum artık. Onu sokağa bırakamazdım. Onu birine de veremezdim ama Ecevit içime öyle bir hınç bindirdi ki, hırsla “Kime verirsem öyle mi?” diye sordum.

“Kime verirsen,” dedi tekrardan. Kulaklarım uğulduyordu.

“Emin misin?”


“Firuze!”


“Tamam!” dedim. Madem açta açıkta kalmamasıydı tek mesele, ben onu ben istiyorum diye seve seve alacak, maddi hiçbir şeyini de esirgemeyecek birini tanıyordum. Madem böylesine hırs edinmişti, madem böyle gözden çıkarmıştı ve madem kime verdiğimle ilgilenmiyordu o zaman sözünün arkasında duracaktı. “Tamam buldum birini. Kutu var mı evde? Ver götüreceğim ben. Arayayım hatta.”


Ortalıkta telefonumu alırken başımı sallıyordum durmaksızın. Görürdü o. Asla vazgeçmeyecektim. Kediyi onu açta açıkta bırakmayacak birine verecektim. Asla engel olmasına izin vermeyecektim. Verecektim kediyi. Yollarıma da kapansa vazgeçmeyecektim. Telefonumu sehpadan aldım ve rehberime girdim. Rehberime girdim, tereddütsüz Alparslan’ın ismine tıkladım. Ecevit’ten uzaklaşmak istedim arama başlayınca ama değil bir adım uzaklaşmak, telefonu kulağıma dayamadan Ecevit elimden kaptı ve kapattı telefonu.


“Kimi kimi?” dedi gözlerine inanamamış gibi arama geçmişine girerken.


“Ver şu telefonu. Sahiplendireceğim kediyi. Ver telefonu.”


“Kime kime?”


Telefona uzandıkça kolunu kaldırıyordu. Hırsla asılmıştım kazağına. Alacaktım, alacağıma inanıyordum. “Sana ne? Kime olduğunun ne önemi var? Kime sahiplendirirsen sahiplendir demedin mi? Ver telefonumu!”


“Sen bana ait çöpü, onun sokağındaki çöp tenekesine bile atamazsın. Değil kediyi vermek, çöpümü bile atamazsın.”


“Öyle bir veririm ki kediyi, vereceğim de. Ver telefonumu. Alparslan’ı arayıp kediyi sahiplendireceğim.” Tırnaklarım artık yer yer tenini çiziyordu ama telefonu biraz olsun bana yaklaştırmıyordu. Ayaklarımız birbirine dolanıyordu, öyle haşin davranıyordum ki dengemizi kaybediyorduk.


“Adını anma.”


“Kime verirsen ver dedin. Vereceğim işte. Sıcak ev, yemek. Verir bunların hepsini. Bakar da.” Bunları öyle bol keseden sallamıyordum. Belki sevmezdi, belki o da bağlanmazdı ama bakar ya da baktırırdı biliyordum. Bana benden ne istersen yaparım demişti. Bana Ecevit’i bile getirmiş adam kedi mi sahiplenmeyecekti? Alparslan’ı kullanmak değildi bu. Bir kediye yuva bulmaktı. Ecevit’le öylesine birbirimize girdik ki, dengemizi tümüyle kaybettik ve koltuğa devrildik. Hiç vakit kaybetmeden telefonuma uzanmak istedim ama kalçasıyla üst bacağı arasında bir noktanın altına sıkıştırdı ve üstünü tamamen kapattı. Belimden tuttu ama beni kucağına çekmedi. Bir dizim onun bacağına baskı uyguluyorken diğer ayağım yerdeydi. Ellerimden biri omzuna tutunmuş, diğeri sırtını yasladığı koltuktan destek alıyordu. Saçma sapan bir konumdaydım. Saçlarım iki yandan Ecevit’in yüzüne dokunuyordu. “Sen ona hiçbir şeyi sahiplendiremezsin.”


“Sahiplendiririm.”


“Sahiplendiremezsin.”


“Sen buna engel olamazsın. O kediyi gözden çıkardıysan bana engel olamazsın, sahiplendiririm.”

Yere baskı uygulayan ayağımı kaydırdı, diziyle dizime vurdu ve bacağım büküldü, dengemi kaybettim. Ecevit sanki ben yere düşecekmişim de son anda yetişmiş ve beni kurtarmış bir kahraman gibi davrandı. Hızla ve sahte bir telaşla beni tuttu, belimi sardı ve kucağına sardı. Artık iki elim de omuzlarındaydı ve alınlarımız birbirine çok yakındı.


“Derdin ne?” diye sordu. Bunu sadece onu kızdırmak için yaptığımı sanıyordu ama yanılıyordu. Kedinin istikbali için de yapıyordum.


“Kedi. Bana kime verirsen ver dedin, kim olduğunu fark etmez dedin, kime verirsen ver dedin.”


“Niye aklına elin adamı geldi?” diye sordu tehditkâr bir sesle. Başımı çevirecek bunalmış gibi

pozlanacaktım. Buna kalkıştığım gibi koca avucunu yanağıma sardı ve uzun parmaklarıyla ensemden tuttu. “Bana bak,” Onu ciddiye almadıkça, istediği özeni ona vermedikçe altımda öfkeleniyor, dikkate alınmamanın o siniriyle ne yapacağını bilemiyordu. Tıpkı benim dakikalar önce yaşadığım gibi…

“Çevremdeki herkesi düşündüm. İnci’nin okul arkadaşlarına kadar. Sonuçta Alparslan’ın ailesi de evimize girip çıkan insanlar.”


Ensemdeki parmaklarla baskı uyguladı ve başımı dikleştirdi, çenem sivrildi ve öne doğru çıktı yüzüm. Onun mu solukları hızlanmıştı benim mi ayırt edemiyordum ama birimiz maraton koşmuşçasına nefesleniyorduk. Ayırt edemiyorduk. Görmezden gelmeye çalıştığım gerçek, Ecevit’in kucağıydı.


“Geniş geniş konuşma benimle,” dedi. Korkunç bir sesti şimdi dudaklarından dökülen. Burun burunaydık. Genişlikten kastı neydi yemin ederim anlamıyordum. Konumumuz her geçen saniye zihnimde büyüyordu.


“Geniş geniş?”


"Benimle girdiğin münasebeti farkında mısın?” diye sordu. “Bu münasebetten sonra elin adamından böyle bahsedemezsin. Aklımla oynama benim.”


“Seninle girdiğim münasebet başka,” dedim inatla. Şimdi konuşmayı bırakırsam bu gece kaybedecektim. Oyun mu oynuyorduk? En başından beri, en alasını. “Kediyi sahiplendirecekken elin adamıyla gireceğim münasebet başka.” Gözü karaydı, bu noktada ağzından çıkanların bilincinde değildi muhtemelen. Bu hissi tanıyordum. Lanet olsun ki tanıyordum. Kör bir kurşun gibi saplanıyordu ama yerinde durmuyor, tüm vücudu köstebek gibi kaza kaza gidiyordu. Alnını alnıma çarptı. Hissin şiddetini ölçebildim bu davranışla. Kediyi bu saatten sonra kimseye vermeyecekti.

Burnundan soluya soluya gözlerime bakıyordu. Kör kurşunun onu nasıl kıvrandırdığını görüyordum.


“Münasebetin olamaz,” dedi tutuk bir sesle. Bu muameleyi Alparslan dışında birine de yapar mıydı? 16 Kasım 1992 hiç yaşanmasa çok kişi yapardı sanki. Onun nadide çiçeği olsam, biz en çok bu münasebetler yüzünden kavga eder, öpüşür hatta belki…


“Olur, geçen gün aynı kaldırımda oturduk. Şimdi de kedi sahiplendireceğim. Senin istemediğin kediyi o alır, bana iste benden ne istersen dedi. Ondan bu kediye bakmasını isteyeceğim.”

Bir daha Alparslan’la nerede karşılaşırlardı ki? Ben de, benzer bir hırsla, tadı çok hoşuma giden, benim için böyle engellenemez bir öfkeyi bedeninde taşıdığı için gayet memnunken, belki hastalıklı, belki bu duygunun o zehirli lezzetinden hoşnutken konuşuyordum. Beni bir nadide çiçek gibi sevsin, kimselere vermek istemesin ama onun nadide çiçeği olmadığım için de kendini yesin istiyordum. Ne korkunç bir hırstı bu.


“Bunun karşılığında o senden ne istedi?” diye sordu. Bu soruya cevap verirsem bir daha karşılaşmamalarına emin olamayabilirdim. Olay hiç benim istemediğim bir yere gitti. Şimdi içimdeki o kör hırsa yenilirsem ne olur bilmiyordum. Ecevit bilmeli miydi emin değildim.


“Kediyi ona sahiplendireceğim.”


“Bok sahiplendirirsin,” diye savurdu attı konuyu saptırma ihtimalimi. “Ne istedi senden?” Nefes nefese kalan oydu. Cevap vermedikçe bir kalp rahatsızlığını tetikliyordum sanki.


“Ecevit.”


“Bunun cevabını eninde sonunda vereceksin.”



“Bunu bilmek hiçbir şeyi değiştirmeyecek.” Lafı dolandırdığım için belki de bilmiyorum ama merakı korkutucu derecede arttı, tehlikeli boyuta geçti.


“Senden ne istedi?” diye tekrar etti. “Ne istedi senden?” diye yeniledi. “Firuze senden ne istedi?” İşte bu noktada kediyi ona verme ihtimalim beni de rahatsız etti. Alparslan’ın benden beklentisi buyken onunla neden yeniden iletişime geçecektim? Kedi için… Ya umutlanırsa? Konuşacaktım bunun olmaması için. Ecevit’in korkusu mu sardı beni bilmiyordum. Üzerimde korkunç bir baskı ve suçluluk hissettim. Kediyi vermekten usulca vazgeçtim. “Firuze,” Alnını alnıma çarptı. “Senden,” Bir daha çarptı. “Ne,” Bir kez daha… “İstedi.”


“Hayır dedim.”

“Neye?” diye sordu titrek bir sesle. O da ne geleceğini kestiremiyordu.

“Evlilik teklifine.” Hiç beklemedim, ben de bir miktar Ecevit korkusu vardı sanırım. “Kediyi ona vermeyeceğim vazgeçtim Ecevit,” dedim hızlıca. Dilim damağım kurumuştu. “Kediyi ona vermeyeceğim.”


Başını geriye doğru çekti ve gözlerini birkaç kez yumdu, kaşlarını havalandırdı ve geri açtı. Kaldırım kenarında bana evlilik teklifi eden adamla bir daha bok kaldırım kenarına otururdum ve ona kediyi bok sahiplendirirdim. Ecevit’in çenesini seğirmiyordu, bir damar gibi atıyordu. “Kediyi ona vermeyeceğim,” dedim yeniden tüm olayı bu çözecekmiş gibi. Ben de titriyordum artık. “Ben ondan kediyi almasını istemedim ama başka bir şey istedim, iste benden ne istersen deyince.” İşleri daha mı sarpa sarıyordum yoksa çözecek miydim bilmiyordum. Çenesini kilitlenmişti, konuşmak istedi ama dişleri birbirine çarptı. Cümle kuramadı önce sonra tekte, hızlıca, tek heceymiş gibi, “Ne istedin?” diye sordu.


Ellerimi çenesinin üzerine koydum. Çok sertti. Taş olsa çatlardı sanki, ürperdim geri çektim ellerimi. Kuracağım cümle ya düğümü çözecekti ya da çıkmaza sokacaktı. Birden fazla cevabı da yoktu üstelik. “Ecevit’i istiyorum dedim.” Gözlerine bakıyordum öylece. Tamam o kör kurşunu kaşıma hevesim bitmişti. Tadı da bu kadar yeterdi. “Ecevit gelsin, dedim. O kadar başka bir şey istemedim. Kediyi de vermeyeceğim, vazgeçtim Ecevit. Ecevit’i istiyorum dedim…”


Öyle ansızın ne oldu, ne garip, ne zor çıkmaz bir sokağın içine düştük anlamadım. Hiç öyle yumuşak dudaklarını hissetmedim. Düşünülerek sakince, arafta kalarak değil, sert hırçın bir dalga gibi vurdu dudaklarıma dudakları. Tutkuyla ihtiras arasındaki farkı işlediğim bir tablom vardı. Tablo ortadan ikiye bölünmüştü. Erotik bir çalışma sayılmazdı bana göre çünkü terimleri işliyordum. Tablo bir erkeğin gözündendi; tutku kısmında adam yanıyordu, ihtiras kısmındaysa kadın. Tabloda yatağa taşınmayan bir sevişme vardı. Adam bir kısımda kendi ateşiyle kadını öpüyordu, bu tutkuydu. İkinci kısımdaysa kadının yaydığı ateşe duyduğu ilgiyle kadını öpüyordu, bu ihtirastı. Tam şimdi bu öpüşü tablonun ikinci kısmı olarak tanımlardım. Bu öpüşmeyi benim yarattığım ateşin Ecevit’in üzerindeki tesiri başlattı. Kontrol onda olmadığı için de böyle kontrolsüz davrandı.


Tutkuyu bu koltukta onunla hissettim, ihtirası bu koltukta yine onunla keşfettim. Tablom doğruydu ama yetersizdi. Duygu eksikti. Terim işlediğim için erotik bir tablo değil demiştim, şimdi çizsem erotik bir tablo olurdu, çünkü terimin önüne his geçerdi. Sanatımı besleyen çok nadir durumlar vardır. Millas’ın Ophelia tablosu, Ali Ecevit’in yokluğundaki varlığı ve Ali Ecevit’in bana öğrettiği yirmi beş yıldır soyutta kalmış, artık somuta geçen duygular… Artık sanatımı besleyen üç şey vardı. Kendimi daha özgür, daha yetenekli ve özgüvenli hissettim. O duysa çok şaşırırdı ama onunla belki de böylesine utanıp kaçmadan, ufalıp küçülmeden, cesurca öpüşebilmemin sebebi buydu. Sanatım beni tetikliyor, cesurlaştırıyordu. İçimdeki yedi yaşındaki zilliyi çabucak uykuya yatırıyor ve Ali Ecevit’e karşılık veriyordum utanmadan sıkılmadan. Ellerimiz omuz hizasına birleşti, parmaklarımız önce üst üste bindi, ardından birbirinin arasından geçti ve sıkıca tuttuk ellerimizden.


Ecevit dilini kullanmaya kalktığında aklımı kaçıracak gibi oldum. Onu korkutacak bir inleme döküldü dudaklarımdan. Geri çekilecek gibi oldu ama hayır izin vermedim. Bunu yapmasını istiyordum. Onun her bir zerresine korkunç bir ilgi duyuyordum. Bu onun için de geçerli miydi bilmiyordum ama o da benim her bir zerreme korkunç bir ilgi duysun istiyordum. Parmaklarına boya bulansa ve ilgi duyduğu her noktama dokunsa bedenimde boyanmamış yer kalmasın istiyordum. Öpüşmek, ölmeden tatmak isteyeceğim en güzel eylemmiş. Bunu ölmeden yaşamayı Ali Ecevit sayesinde tattım. Bir başkası bana bunu düşündüremezdi. Bedenimi koltuğun üzerine itti, sırtım koltuğa çarptı ve birbirine kenetlenmiş ellerimizi geriye doğru ittik. Diğer eli saçlarımda bir tarak gibi dolaşmaya başladı.

Öpüşmek artık bizim için bir ihtiyaç gibiydi. O ihtiyaç nüksettiğinde birbirimizden alacağımızı alıyorduk. Bundan kesinlikle rahatsız değildi. Sonunu görmeye de çalışmıyordum. Sadece bu anı yaşamak istiyordum. Gerisinin de canı cehennemeydi. Bu duyguyu böyle çılgınca yaşamak, Ecevit’e de yaşatmaktı amacım. O benim saçlarımı sevince ben nasıl daha iyi hissediyorsam benim elim de ona daha hissettirebilirdi. Ensesine dokundum, saçlarını sevmek istedim ama onun aksine çekiştirmek geldi içimden. Dilini her ağzımda hissettiğimde, daha çok çekiştirdim. Nefes nefese koptuk birbirimizden. “Sonumuz iyi bir yere gitmiyor,” dedi. Bu andan bahsetmiyordu yalnızca, biliyordum. Hızlı hızlı aldığı nefesler ağzımın içine düştüğü bir anda sonumdan bana neydi? “Yapma, yapma, yapma,” dedi ardı ardına. Bunu bana söylemedi, hiçbir şey yapmıyordum.

Aramızdaki çekimle şimdi baş edemezken sonrasında hiç baş edemeyecektik. Umurumda değildi.

“Firuze,” dedi çıldırmış bir sesle. Tutku insanı bu hale getirmezdi ama ihtiras tam olarak buna sebep olurdu.


“Sabah sıktığım koku hâlâ üzerimde mi?” diye sordum merakla.


“Aklımı kaçıracağım,” dedi öylece.


“Hım?” diye mırıldandım. Tek amacım vardı. Yüzünü boynuma yaklaştırmak ve kokunun kalıp kalmadığına baktırmak. Üzerimdeki gömleğin bir düğmesi daha açılmıştı. Gerdanımı açmak için omzumdan hafifçe ittim, kolyemi tuttum ve kutup yıldızını ortaladım. Ecevit’i ben kandırmadım, o bana kandı. Yüzünü açtığım boşluğa yerleştirdi. Sakallarını hissettiğimde boynumda tavandaki gölgemizi izliyordum. İhtişamlı bir tablodan ne farkı vardı ki? Sakallarını burnu eşlik etti ve benim dürtüsel olarak istediğim o şeyi bana çok geçmeden verdi. Dudakları artık boynumdaydı. Altında gerindim. Sadece dudaklarını boynumda merak etmiştim. Bir yemeğin çok lezzetli olduğu bazen tatmadan da hissediliyordu. Boynumu açtıkça açıyor, zaman zaman sıkıştırıyordum yüzünü. Bu kez okşadım saçlarını. “Duruyor,” dedi bir zaman sonra. “Kokun.” Gülümsedim, o anlımı anlına yaslayınca birkaç kez dudaklarını öpüp geri çekildim.


“Ecevit,” dedim. “16 Kasım 1992 yaşanmasaydı…”


“O soruyu sorma,” diye böldü beni nefes nefese. Anladı. Anlaması bile şimdilik yeterdi. Göz göze geldik. “O soruyu bana sorma.”


“Şimdilik mi hep mi?”


“Bunu da sorma.”

Sabır selamet… Sustum ve soluklarımın düzene girmesini bekledim. “Oyunu kuralına göre oynamıyoruz,” dedim. Bizi bize şikâyet ediyordum.


“Senin yüzünden.”


“Benim mi?”


“Benimle bu münasebete girdikten sonra elin adamlarından geniş geniş bahsedemezsin, ben öyle bir adam değilim Firuze. Duydun mu beni?”


“Öyle bir şey yapmadım,” dedim kendimden eminken. Geniş geniş konuşmamıştım. Onu da nereden çıkarmıştı?


“Öyle kucağımda olacaksın, yatağımda olacaksın, koynumdan uyuyacaksın sonra çıkıp benim evimden bir şey alıp gitmeyi düşüneceksin. Bu münasebetler sıkıntılı, ben gelemem böyle

vaziyetlere.”


“Kedi…” demeye çalıştım. Bu bir bahane değildi.


“Kedi burada,” dedi. “Tamam mı? Kedi burada. Evin kedisi.”


“Tamam…” dedim rahatlamış bir sesle. “Ben gideyim mi?”


“Araba kullanacak halde değilim.” Göz bebeklerine bakınca tansiyonunun yükseldiğini fark ediyordum.


“Taksi?”


“Firuze…” dedi ve yavaşça kalktı üzerimden, ellerimizi ayırdı. Kısmen açılmış gömleğim, kızarmış yanaklarım, hırpalanmış dudaklarım ve dağılmış saçlarıma baktı. Elimi ona uzattım ve yanağına dokundum. “Ateş gibi yanıyor yüzün.”


“Soğuk suyun altına sokacağım kafamı,” dedi dikkatini benden alırken. Onun nadide çiçeği olduğum her andan böyle harabe gibi çıkınca tüm yapraklarım gün ışığı görmüş gibi açıyordu. “Uyu.” Kalktı gitti ve banyo kapısından girmeden tek hamlede çıkardı kazağını. Kapıyı kapatana kadar ona baktım sonra da tavanda yalnız kalmış gölgeme. Ben de bir harabeydim. Dudağının dokunduğu yer sevdim boynumda. Dakikalar sonra doğruldum yerimden. Yatak odasına geçtim. Ecevit’in bana aldığı pijama takımını giydim, yatağa girdim. Ecevit dakikalar sonra kapıyı tıklattı ve siyah bornozuyla gözüktü. Üzerimde yorgan olduğu için pijama takımımı fark etmedi sanırım zaten gözlerini de hızlıca çekti benden. Kıyafetlerini aldı ama çıkarken yorgan ve yastığını da aldı. İçeride mi uyuyacaktı?


Soracağım soru aklıma geldi. İrade, kontrolden çıktı mı baş edilir bir şey değildi biliyordum ama yine de burada uyusa olmaz mıydı? Bir günahın pençesindeydik, yine de engel olmuyorduk. Kabul biraz moralim bozuldu. Onu da anlamaya çalıştım. Yine de gelsin istedim. Uyumaya çalıştım, uyuyamadım. Eninde sonunda ayaklandım yastığımı kaptığım gibi salona gittim. O da benim gibi gölgesini izliyordu. Koltuğu açmıştı, bana da yer vardı. Kapıyı açar açmaz beni fark etti. Dönüp baktı bana ve yastığıma diyemezdim. Pijama takımım süzdü birkaç kez. “Oldu,” dedim sanki amacım bunu göstermekti. “Teşekkür ederim.” Artık dibindeydim, bana yer açmasını bekliyordum. Yastığını en köşeye kaydırdı ve kendisiyle koltuk arasında yer açtı yastığıma. Kendisi yastığımı yerleştirirken ben de yanına geçtim, yorganının altına girdim.


“Neden yatakta uyumadın?” diye sordu.

“Uyku tutmadı.”

“Burası dar, rahat edemezsin.”


“Edemezsem kalkar giderim.” Aslında bana laf yarıştırmaya devam ederdi de üzerinde bir dinginlik, sakinlik, hatta bence biraz da huzur vardı.

“İnsan sigaraya da böyle başlar Firuze,” diye mırıldandı kulağıma doğru. Koynuna doğru yaklaştım ve sokuldum. Hiçbir şey söylemedim. İlgilenmedim de. Sigara da içmiyordum zaten.


“Düşünmen bitti mi?” dedim bahsettiği konudan gitmeyip. Hazır bu kadar yumuşamışken onu da halletmenin tam zamanıydı belki de.

“Bitti. Söylediğin akıl işi değil.”

“Senin düşündüğün akıl işi mi peki?” diye sordum. Dürüst cevap veriyordu bana tam şu an.


“Hayır değil.”


“Hangimizinki daha çok akıl işi? Seher’i elimizden kaçırmak pahasına o mafya bozuntusuna güvenmek mi yoksa bize huzursuz hissettirse de iki ayrı yerden saldırmak mı?”

Cevap vermedi. Doğrusu ne o da biliyordu. “Aslında her şey senin elinde. Sen Yeliz’i elinden kaçırmazsan Seher benim saçımın teline bile zarar vermez. Bu kadın kızı için kendini kurşunlattı. Yani sen görevini yerine getirirsen benim de canım riske girmez. Kaldı ki ben gideceğim isteyeceğim, vermezse de çıkacağım. Gerisini seninle çözer.”


“Niye havalimanı gibi güvenli bir yerde sen değil ben varım?” diye sordu bu kez. Söylediklerim ona mantıklı geliyordu.


“Çünkü ben bir bebeği bile kaçıramam. Öyle bir kalabalıkta kimsenin uçağa binmesini de engelleyemem. Elimden kayıp gider, telaş yaparım. Ve Yeliz bizim tek kozumuz, onu elimden ben kaçırırsam kendime yapacaklarımı ben bile tahmin edemiyordum. Melike’yi giden yolu kesme ihtimalim bile beni öldürür. Yeliz senin elinde olursa, Seher’in evi benim için riskli bir yer değil. Önce senin Yeliz’i aldığından emin oluruz sonra girerim içeri. Bu şekilde garantiye alırız.” Yanağına koydum elimi. Onu manipüle etmeye çalışmıyordum, ikna etmeye çalışıyordum. “Beni yine sen koruyacaksın. Senin varlığın Seher’i durdurmaz ama senin elindeki kızı durdurur. Kılıma bile dokunamaz.”


Uzun bir süre sessiz kaldı. Ben konuşacağıma olan inancımı kaybettim. Uyudu sandım hatta. “Behçet’i ne olursa olsun işin içinde tutmak zorundayım. Onu çıkaramam denklemden.”


“Onu işin içinde tutmakla ona işi emanet etmek aynı şey değil. Tamam dursun kapının önünde, bir sıkıntı olursa gelir müdahale eder ama olmayacak. İhtiyacımız olmayacak ona, borçlanmayacağız.” Yanağını okşamaya devam ettim. “Melike’nin karşısına kimsenin maşası olmamış Ali Ecevit Tarhan olarak çık. Bundan son ana kadar ödün verme, daha ne kadar yolumuz var bilmiyoruz,” dedim. İlk andan Behçet’e teslim olmamalıydı. Soluklandı, hiçbir cevap vermedi ama zihni biraz berraklaştı. Görebiliyordum.


“Yarın marangoza gideceğim, hocanın kitaplığına devam etmek için,” Usulca onu dinledim. Benden yanıt alamayınca devam etti. “O boya kısımlarını ne zor yapmışsın,” Yeniden sustum. “Ben öyle boyayamam, düz boya geçerim.”

Benden yardım mı istiyordu?


“Yardım ederim istersen…”

“Yani. Bana uyar. Zahmet olmayacaksa.”

“Yok ya,” diye mırıldandım. “Zahmet olmaz, hallederim ben.” Halbuki benden yardım almak zorunda kalsın diye öyle tasarlamıştım. Uykuyla uyanıklar arasında sordum. Çünkü kedinin miyavlamasını duydum. "Kedinin adını ne koyacaksın?" 

O da tam olarak benim olduğum eşikteydi. Cevabı çok geç geldi. "Bilmem. Ne koyayım?" 


"Bilmem. Ne koyacaksın?" diye sordum. Sonra yine sustu. Bu sefer kesin uyudu sandım. Ben de uykuya dalacaktım zaten ama ansızın, "Demlik olsun," dedi. Demlik mi olsun?

***

Üçüncü kez geldiğim marangozdaki semavere bakıyordum. Ellerim cebimde, Ecevit’in konuşmasını beklerken dikkatimi tek çeken şey semaver olmuştu. Kalbimde derin bir yara diyemezdim belki ama ince bir sızı gibiydi elimden bir bardak bile çay içmemiş oluşu. Doldurduğum çayı almış tereddütsüz dökmüştü. Başta bölüştürüp sonra hepsini yediğim kremalı bisküviyi anımsadım bir an.


“Çıkar üstünü kirlenmesin,” dedi Ecevit kapıyı kapatırken. Elektrikli sobayı yakmıştı. Başımı çevirip ona baktım. “Çıkar çıkar, ısınırsın şimdi.”

Ellerimi usulca cebimden çıkardım ve kabanımı aldım üstümden. Ecevit’in astığı yere astım ben de. Elektrikli sobanın yanına bir tabure çektim ve oturdum. Ellerimi uzattım. Soğuktu biraz. Kabanla durmam da çok mantıklı değildi tabi de. “Çay koyuyorum,” diye seslendiğinde Ecevit, içimdeki yara değil belki ama sızı daha hissedilir hale geldi.


“Hayır,” dedim istemsizce. Kaşlarım çatıktı. Sesim sert, çenem dikti. Ecevit’le göz göze gelince ifadem yumuşadı, gülümsemeye çalıştım. “Yani içmek istemiyorum, canım istemedi.”

Ondan bir şeylerin intikamını almak değildi amacım. Alınacak intikam da bana ait değildi zaten. Sen bana burada neden bunu yaptın diye de ilk günden beri hiç sormamıştım. Yalnızca şimdi çay içmek istemedim. Onun elinden değil, hiç çay içmek istemedim. Ecevit bedenini eğdi ve ahşap alt raftan başka şeyler kurcaladı. “Bunlar var,” dedi paketli toz kahveleri tutarken. “Sen de bunları içmezsin,” diye kendi kendini cevapladı ve geri koydu. “İç bir çay için ısınsın işte,” dedi ve kalkarak iki bardak aldı.


“Ecevit içmeyeceğim,” diye tekrar ettim. O vakte kadar hiçbir şey düşündüğü yoktu. Aklına gelmediğine emindim ama ben normalde pek yapmadığım bir şeyi yapıp onun teklifini ikinci kez reddedince duraksadı. Zihninden geçenleri görebiliyordum. Başını olduğu yerden bana doğru çevirdi ve gözlerimin içine baktı. “Canım istemedi,” dedim yanlış anlamasın diye. “Sonra kalkar alırım ben.”

İki bardak çıkarmıştı, bu demek oluyordu ki kendisi de içecekti. Gerçi başka ihtimal mümkün değildi ama iki bardağı da rafa geri koydu. Kendisine de almadı. “Sen niye içmiyorsun?” diye sordum merakla. Bana hiç gerçek fikrini söylemeyecekti biliyordum yine de merak etmekten alıkoyamıyordum kendimi.


“Sonra içerim,” dedi benim gibi. Ellerini birbirine sürttü, marangozun iç kısmına doğru yürüdü. Onu takip ediyordu gözlerim. Gitti ve üst üste konulmuş kağıtların önünde hafifçe eğildi. Dikkatlice en alttaki kâğıdı aldı. Benim ona bir A4 kağıdına çizdiğim kâğıdı sol köşesine zımbalamıştı ve çizimi büyütmüştü. Ölçüler için olmalıydı. Boyamamıştı ama benim gibi. “Ben boş vakitlerimde başladım,” Kağıdı benim önümdeki küçük masaya yerleştirirken yardımcı oldum ona. “Çekmeceleri hazır mesela, sen onları boya. Anca kurur. Dur ben boyaları getireyim.”

Çizdiğim resmi aldım elime ve yaklaştırdım. Çekmece kısımlarını inceledim dikkatle. İnce detaylar vardı, Ecevit’in ne kadar fırçası var emin olamıyordum. Bir kutu içinde fırçaları ve üç kutu boyayı taşıdı. Kalktım yardım etmek için ama fırçaları ancak alabildim bu ne kadar yükünü azalttı bilmiyordum. Kollarını sıvamıştı. Boyalar da çok ağırdı, o bırakırken ben de onunla beraber eğildim. Yeşil, krem ve altın renginde üç ton vardı. Tek tek kapaklarını açtı ve bana gösterdi. “Olur mu bunlar?”


“Elinde başka renk var mı?” diye sordum.

“Siyah ve beyaz var.”

“Tamam onları da getir. Yeter bunlar.” Çömeldiği yerden kalktı ve dediğimi yaptım. Fırçalarına baktım. En ince olanı aldım ve saçlarımı topladım tepeden. Kıvırcık tutamlarım hep döküldü tepeden, önden artık perçem sayılmayacak kadar uzamış saç tutamlarımdan çıkardım. Kabul amacım biraz da güzel gözükmekti onları çıkarırken. Atölyede tek olsam önüme düşmesinler diye hiç çıkarmazdım. Ali Ecevit diğer boyaları da getirirken gözleri saçlarıma takıldı birkaç saniye, fark ettim ama hiç belli etmedim. Boyayacağım iki çekmeceyi de getirdi.


“Ben biraz gürültülü çalışırım,” dedi bana yakın bir yerden.


“Hiç sorun değil. Ben zaten çalışırken kimseyi duymuyorum.”


“Kolay gelsin o zaman,” dedi bu kez. Başımı ona çevirdim. O böyle yakınımda olursa ben çalışamazdım ama. Göz kırptım yüzüne bakarken.


“Sana da kolay gelsin.” Bunu gitmesi için söylemiştim. Sandalyeye yaslamıştı avucunu, hafif eğikti bana doğru. Dudaklarımı birbirine bastırdım bana bakışını izlerken. Aklına ne geldiğini biliyordum çünkü aklıma aynısı gelmişti. Ecevit’in gözü boynuma kaydı. Saçları hafifçe öne kaymıştı. Bir marangoz köşesinde olmasak sanki beni öpecekti. Dikkatim dağılırsa yanlış boyardım, üstümü de kirletirdim. Silkindim ve dün geceden uzaklaştım. “Çalışmamı engelliyorsun,” diye açıkça söyledim.


“Ne yaptım tam olarak?” diye sordu konumunu bozmadan. Kasten yaptığını biliyordum.


“Ben böyle çalışamam.”


“Nasıl çalışmazsın?” diye özellikle sordu.


“Böyle, yakınımda bir erkek varken.” Kadın varken de çalışamazdım. İzlenmekten de hiç hoşlanmazdım ama Ecevit’in de ilgisini çekecek kısımdan bilgi verdim. Kaşları havalandı ve ciddiyetle baktı yüzüme.


“En doğrusu zaten,” dedi imayla. “Böyle çalışmanı engelleyen olursa bana haber ver, çekinme.” Eğildiği yerden doğruldu bir kalem çıkardı cebinden ve kulağının arkasına sıkıştırdı. “Bir alo de bana, gelir icabına bakarım.” Öyle kendi mekanına gelince ne de üstten üstten, serseri bir tavırla konuşmaya başlamıştı. Gülümsediğimi görmesin diye başımı eğdim ve fırçaları kurcalamaya başladım.


Önce tonu denemek için bir palet görevi görecek eşyaya ihtiyacım vardı. Ecevit’in işini görüyorum diye zaten hiç izin almadan kalktım. Ortalığa bakındım. Beyaz bir mermer buldum. Üzerini temizledim. Amacım zeytin yeşili tonunda bir renk elde etmekti. Birkaç kez mermeri temizledim yeniden denedim. İstediğime en yakın tonu yakalayınca daha büyük miktarla oynadım bu kez. Ana rengimiz, dolabın neredeyse tamamını kapsayacak renk hazırdı artık.


Üzerime boya gelmesin diye uğraşsam da nafileydi. O yüzden en başından umursamadım. Çekmecelerin içini krem, dışını elde ettiğim yeşil boyayla özenle boyadım. Fırçalar biraz kötüydü açıkçası, o yüzden işim daha da yavaşladı ama iki çekmeceydi zaten. Bitirdim, Ecevit’in yardımıyla güvenle kuruyacağı bir alana aldım. Küçük parçaları tamam boyamıştım ama büyük ana parça, kitaplığın gövdesi henüz bitmemişti. Ecevit de söylediği gibi epey gürültülü çalışıyordu.

Biraz sobanın önünde ellerimi ısıttım sonra çaya baktım. İkimiz de içmemiştik. Ben tamam da o nasıl olmuştu da bu kadar zaman çay içmeden durmuştu şaşırtıcıydı. Yine de kalkıp çay koymadım bize. Hiç mi hiç içmek istemedim burada. Oturmak da korkunç sıkıcıydı, onun tezgahına doğru yaklaştım. Ne büyük bir ustalıkla yapıyordu öyle. Bu işi ne zaman bu kadar ustalaşacak kadar öğrenmişti bilmiyordum. İki yılda olacak iş değildi bana göre. Ama sormaya da cesaret edemiyordum. Olur da Ecevit nasıl bu kadar iyisin bu işte dersem ve ondan avukat olmama izin vermeyince diye bir cümle duyarsam ne der, ne yapar ve nasıl yüz bulur da başka bir şey söylerdim bilmiyordum.


O yüzden öylece onu izledim. Yüzünde korkunç bir ciddiyet vardı. Kaşları çatık, gözleri küçülmüştü. Ahşap tozu içinde kalmıştı. Artık bana da geliyordu o tozlar. Hoşuma gitti ama bu. Ne bileyim, bunu neden romantize ettiğimi bilmiyordum ama sandığı gibi kabanım kirlenir burada diye üzülmezdim. Bunu kanıtlamak ister gibi yanı başından ayrılmıyordu. Öyle çok kaslı, bakıldığında her gün hiç aksatmadan sporunu yapıyor denemezdi vücuduna bakılınca. Ama ağırlık kaldırıyor denirdi kollarına bakarak. Tek bir şeyi bile zorlanarak kaldırdığını görmemiştim. Zaten böyle çalışıp nasıl zorlanabilirdi ki? Ağırlık eşiği muhtemelen çok yüksekti. Canının kıymetini de bilmediği için, belim ağrır, omzum düşer hiç demeden her şeyi kaldıra kaldıra artık neyin ağır neyin hafif olduğunu bile ayırt edemiyordu.


Omuzları bir inip kalkıyor, her hareketinde hacmi artıyor, yerine siniyordu. Üzerimdeyken hayal etmedim onu, o anı hatırladım sadece. Omuzları ve kolları bana o halini anımsattı yalnızca. Ne güçlü kuvvetliydi sanki buraya bir ordu gelse beni koruyacak, hepsi beni almak için gelse kimselere vermeyecekti. Kollarının altına saklanacaktım artık ne zaman korksam.


Aniden çalıştırdığı makineyi kapattı ve kulağımın alıştığı ama kapatınca ne kadar rahatsız edici

olduğunu fark ettiğim ses kesildi. Bu kadar dibinde olduğumu bilmiyordu, irkildi biraz. Gülümsedim. “Benimkiler bitti,” dedim.

“Bunun biraz daha işi var, inci işi çok. Kim çizdiyse,” diye söylenedurdu o. Üstüme baktı. “Geçsene şu tarafa, üstün başın toz oldu hep.” Başımı iki yana salladım ve üzerimi silktim. “O önemli değil ya. İyiyim böyle. Oturunca sıkılıyorum.”


Bunu söylerken ya burada durmama izin verir ya da beni yanından kovar sandım ama hiç öyle olmadı. “İyi sıkılıyorsan iş verelim sana,” dedi ve elindekini bırakıp arka tarafa geçti. Bir tane büyük masayı ittire ittire getirdi. “Müşteri mat siyah istedi. Sana zahmet. Sen bir tur boya, matlaştırma kısmını ben hallederim.” Böyle diye diye, o çalışmaya devam ederken elime iş tutuşturup durdu. Bir tanesini bitirdim diğerini verdi. Küçükken boyama yapmayı hiç sevmezdi. Herhalde bu değişmemiş olacak ki işlerini bitirip bitirip boyamıyordu. Bekletiyordu. Ama o isterse ben seve seve gelir yardım ederdim ona. Bütün boyamalarını ben yapardım. Çalıştıkça üşümem de geçti. Saatlerimizi harcadık. Ben Ecevit onu bitirince boyarız sandım ama “Paydos,” dedi başını kaldırıp. Üstü başı hep kirlenmişti, yüzüne kadar ahşap tozları bulaşmıştı. Lavaboya doğru ilerledi, önce ellerini tertemiz yıkadı sonra yüzünü. Islak ellerini de sık sık kıyafetine sürdü.


“Onu da boyamayacak mıyım?” diye sordum. Onun da bitmesi gerekiyordu, hatta ilk onun bitmesi gerekiyordu.

“Yorulmadın mı?”

“Sen yoruldun mu?”

“Ben yorulmam,” dedi ama havalı havalı değil. Gayet ciddiydi. Tam da tahmin ettiğim gibi çalışırken canını bilmiyordu. “Sen yorulmuşsundur ama.” Üstüme başıma baktı. “Yorulmuşsun, kalk hadi. Yeter bu kadar, bir usta vardı. İşçiyi çok çalıştırmaya gelmez, ikinci gün işe gelmez kalırsın ortada derdi.” Kabanlarımızı aldı arka arkaya.


“İkinci günde mi geleceğim?” diye sordum. Boya hazırdı, şimdi beni çağırmamazlık yapar diye korktum. Başını çevirdi ve bana baktı yargılayarak. Başımı iki yana salladım ve kalktım oturduğum yerden. Yani ustasının bu lafından nasıl bir kıssadan hisse çıkarmamı bekliyordu ben hiç anlamamıştım.


“Sabır selamet,” dedi sadece. Biz geldiğimizde gönderdiği adamı geri çağırdı. Bu adam zamanında bana Ecevit’in adresini, abla ben sana niye adresi vereyim diye kızarak vermeyen adamdı. İkimiz de birbirimizi tanıdık ama tanımamazlıktan geldik. O adam geldiğinde, “Farah ablam aramış seni de ulaşamamış, haberin olsun,” diye bilgi geçti. Farah buralarda mı oturuyordu bilmiyordum. Geçen sefer yemek göndermişti ama uzaktan da gönderiyor olabilirdi. Emin değildim.


Ecevit telefonuna baktı, başını salladı sadece. “Eyvallah,” dedi. Arka tarafı gösterdi. “Boyama bekleyen her şey bitti. Onları tek tek ara teslim edelim siparişleri.”

Adam, Ecevit’in dediğiyle beraber şaşırdı, sonra ıslık çaldı. “Hayırdır abi ya, bugün boya badana tarafından mı uyandın?”


Ecevit cıkladı ve başını geriye doğru attı. Beni gösterdi, “Benim ne işim olur boyayla badanayla?” Biraz mahcup hissettim ama en çok gururlu. Göğsüm kabardı. Ne bileyim, hani Ecevit’in gözünde en olmak istiyordum ya, o böyle söyleyince, okuma bayramında kurdele kazanmış ya da matematik yarışmasında birinci olmuş, hiç olmadı üniversite sınavında derece yapmış kadar onore oldum. Ecevit tarafından dillendirilmek, beni o ilkokul çocuğu gibi mesut etti. Herkes kurdelemi görsün diye annem zorla çıkarana kadar hep takacaktım. Annem çıkarmak isteyince de kıyameti koparacak, sevinci zehre dönüştürecektim. “Ressam Firuze,” diye tanıtmasın mı bir de, okuldaki tüm gıcık kızlara hava atmış kadardım şimdi. Bana yetişene aşk olsaydı. Öğretmenimden bile çok biliyordum artık, ona bile anlatabilirdim. Okuldaki kızlardan mı yüksek olmayacaktım? Hepsi benden nefret ediyordu artık. Hiç de umurumda değildi. Kurdeleyi benim dışımda başkası alsın, Ecevit benim dışımda başkasından böyle bahsetsin, ben de nefret ederdim ondan. O kadar da olurdu.


“Ellerinize sağlık,” dedi adam. Ama tabi ben o adamın gözünde hâlâ çırak takip eden dolandırıcı bir kadındım.


“Teşekkür ederim. Umarım sahipleri beğenir.” Başka da bir şey konuşmadık. Ecevit’le ikinci kere geleceğimizi umarak çıktık marangozdan. Arabasını işaret etti, ben bindim ama o binmedi. Telefonu kulağına dayadığında anladım Farah’la konuştuğunu. Keşke ben de binmeseydim. İnemiyordum da şimdi. Dudaklarına baktım okumak için. Uzun uzun bir şeyler anlatıyordu. Dudaklarından da hiçbir şey okunmuyordu. Cengiz gömüleli yanlış saymadıysam en az üç gün olmuştu. Ali Ecevit’in ilk gün kalkıp mezarlığa gittiğini biliyordum. Belki ikinci gün de gitmişti. Bilmiyordum. Bu sabah gitmediğine emindim ama. Belki o yüzden arıyordu. Ben çok yakınımı kaybetsem her gün yanımda birini ister miydim acaba? Ama daha kaç gün olmuştu ki? Öyle de düşünmek gerekiyordu. Ama sanırım istemezdim. Gerçi ben genel olarak kimseyi isteme huyum yoktu. Ali Ecevit’i isterdim bir tek. O da Ali Ecevit’i istiyor. Ama… Dilimi ısırdım. Ama şeydi… Neydi? Aynı şey değildi.

Ecevit kapatmadan, görüşürüz, dediğini seçtim sadece. Başka da bir şeyi anlayamadım. Geldi, sürücü koltuğuna geçti. Beni bırakmayı teklif edip Farah’ın yanına mı uğrayacaktı? Karşıya baktım çatık kaşlarıyla ve teklifi nasıl yapacağını bekledim. Ne diyecekti? Dürüstçe Farah mı diyecekti? Neden dürüst olmasaydı ki? “Söyle bakalım yevmiyeni.”


Kendimi Farah ismine o kadar alıştırdım ki, anlayamadım ne dediğini. Farah’a yemeğe mi gidecekti? “Ne yemeği?”

“Yevmiye. Günlük çalışma ücreti. Çalıştın ya.”

Dudaklarım aralandı. Kalbim hızlı hızlı atıyordu fark etmeden ben. Soluklandım ve toparlamaya çalıştım. “Saçmalama,” diyebildim. Bir de utanmadan Ecevit’ten para mı alacaktım?


“Bedava mı çalıştın?”


“Çok istiyorsan kahve alabilirsin bana.”


Seninle kahve içmek istiyorum diyemezdim, evet dün geceye rağmen, ama yevmiyemi vermek istiyorsa bana kahve alabilirdi. “Bir kahve parasına mı o kadar iş gördün?” diye sordu bu kez. Emniyet kemerini bağladı, arabayı çalıştırdı.


“Tamam sandviç de yerim yanında.”


Seslice nefesini verdi ve “Sabır selamet,” dedi yalnızca. Yola baktım. İyi ki gelmiştim de ona bir sürü boya yapmıştım. Şimdi yevmiyemi ödeyecek diye beni de bırakamıyordu. “Nerede yemek istersin yevmiyeni?” diye sordu. O vakit fark ettim, beni kahve içmeye çıkarıyordu. Gözlerimin içindeki parıltıyı görmesin diye bakmadım ona. Her neyse sebebi ilgilenmiyordum. Tam şimdi benimle kahve içmek için gideceğimiz yeri soruyordu.


“Hiç fark etmez,” dedim. Mekân söyleyemezdim. Eğer ki yemek yiyecek olsak bir esnaf lokantası seçer söylerdim ama şimdi kahve içmek için aklımda hiç söylenecek yerler yoktu. Başını salladı ve direksiyonu çevirdi tek eliyle. Nereye gittiğimizin hiç önemi yoktu. Sessizce gideceğimiz yeri bekledim. Parmağıma bulaşan boyaları soyarak çıkarmaya çalıştım. Saçlarımı açtım hemen. Çantamda gül kurusu renginde saten bir ruj vardı. Hemen onu çıkardım, aynasız sürdüm kimseler fark etmeden. Allığımın durduğunu da hiç sanmıyordum, o yüzden rujumdan biraz orta parmağıma aldım elmacık kemiklerime dokundurdum ve üç parmağımla hızlı hızlı yaydım.

İşim bittiğinde başımı sakladığım yerden kaldırdım ve yola baktım. Arabadan inince spreyimi de saçlarıma sıktım mı tamamdı. Kahve içebilirdim artık. Hayatımda ilk kez kahve içmek için bir ruja ve vücut spreyime ihtiyacım oldu. Buna ne denir, ne isim verilir fikrim yoktu.


“Farah nasıl?”


“Kötü ama alışıyor,” dedi kısaca. Halbuki bana telefonda ne konuştuklarını da anlatabilirdi ama emindim ki hiç düşünmemişti bile. O uzatmayınca ben de yeni sorular soramadım. Beni geçen sefer gittiğimiz kahvecinin bir başka mağazasına götürdü. Bir cadde mağazasıydı. Biraz da kalabalıktı. “Başka bildiğim pek bir yer yok,” dedi kalabalığa bakıp. “İstiyorsan daha sakin ama rastgele bir yer bulup oraya girelim.”


Kalabalığa baktım, çok işlek bir yerdeydik aslında. Arabayı dümdüz sürse bir butik kahveci de bulurduk sanki. Bu kalabalıkta Ecevit’i duyamazdım. Söylesem mi söylemesem mi ikilemindeyken ben arabayı yeniden çalıştırdı. “Bir gezinelim şöyle buluruz bir yer,” dedi. Ağaçlı yollarda bakına bakına sürdü arabayı, sonra bir yerde karar kıldı ve durdu. “Olur burası,” dedi Tunalı’nın bahçeli kafelerinden birini işaret ederken. Onun benden önce arabadan inmesine fırsat verdim. Çantamdan hızla çıkardım, spreyimi inip yakamı düzeltene kadar arka arkaya sıktım.


Hızla ona yetişirken ellerim cebimde ne ruj sürmüş ne de sprey sıkmış gibiydim. Bunları neden gizli saklı, kötü bir şeymiş gibi yaptığımı da bilmiyordum. Yapıyordum işte. Ecevit ilerlemeden beni bekledi. Elleri cebinde bahçeyi izliyordu. “Isıtıcıları var, bahçede oturalım sen de sigara içersin,” dedim. Bahçesi de çok güzel bir yerdi. İçeriye geçmek istemedim. Ecevit başıyla onayladı beni ve yan yana yürüdük taşlı yolu. Burası önceki yer kadar kalabalık değildi. Daha nezih ve sakin bir yerdi. Çok fazla okullu genç olmadığı için de gürültülü de değildi. Arkadan çok kısık bir klasik müzik bile duyuluyordu. Bize hemen yardımcı oldular. Bir masaya oturttular. Önümüze menüler geldiğinde yevmiye ücretlerinden haberdar değildim ama sanırım üç yevmiyelik çalışmış kadar yiyecektim. Ecevit’te gezdirdim gözlerimi. Fiyatlara bakarken bir kaç çatması, dudak bükmesi yakalarsam bir şey yemeyecektim ama sadece baktı. Sandviç kısmında durdu. Eliyle bir yeri işaret etti, “Bak senin mozzarelladan var.”


Mozerellanın benim olmasına kıkır kıkır güldüm. Aklında öyle kalması çok hoşuma gitti. “Ciabatta kullanmışlar.”


“Ne kullanmışlar?” diye sordu gözlerini küçültüp masaya eğilirken.

“İtalyan ekmeği,” diye açıkladım. Beni de böyle çok burjuva sanıyordu ama hayır ben çıkıp fırın fırın Ciabatta aramıyordum. Benim annem Batı özentisiydi yalnızca.

“Olmadan kahvaltıya kahvaltı demem,” dedi yine marketteki gibi beni alaya alırken. Kaşlarımı çattım, biraz da surat astım hiçbir şey söylemedim. Başka da yorum yapmayacaktım.


“Hangisinden sipariş edeceksin?” diye sordu. Bilmiyordum. Gözüm pepperoni ya da avokadolu olanda gidip geldi. “Sen?” diye sordum.


“Beyaz peynirliyi yerim ben,” dedi. Bunu tahmin etmek zor değildi. Eli yabancı olana gitmiyordu. Mozzarellalı olanı içinde benim koymadığım bir sos vardı. Pesto değildi. Onu görünce vazgeçmişti muhtemelen ondan.


“Ben seçeyim mi seninkini de?” diye sordum. Yeni bir şey denesin istiyordum. Kararsızca bana ve menüye baktı. Sonra, “Seç bakalım,” dedi. Emindim ki sevecekti. Garson yanımıza geldiğinde, “Bir tane avokadolu hindi fümeli, bir tane de tütsülenmiş füme kaburgalı alabilir miyiz? İçecek olarak da,” Ecevit’e bakmadım, ne geleceğini tahmin ediyordum. “İki tane de çay. Teşekkür ederim.”


Genç çocuk siparişlerimizi not edip ayrıldı yanımızdan. “Beğenmezsen söyle ama değiştirelim. Ben öderim öyle bir durumda.”


“Saçmalama,” dedi omuz silkerek. “Ne olacak, mutfakta iki bulaşık atarız.” Ciddiye almayacaktı, hesabı da bana ödetmeyecekti. Sırtıma yük bindi yine. Ecevit beğenecek mi beğenmeyecek mi diye. Çok yemek de seçmiyordu ama ya hiç beğenmezse. Avokadolu olanı hiç sevmezdi onu sevmezse. Ne yapacaktım o zaman? Beğenmeye beğenmeye yiyecekti biliyordum nimet ziyan olmasın diye. Keşke beyaz peynirli söylemesine izin verseydim. Yine ilk zamanlardaki gibi, kendimi uzun zamandır buna maruz bırakmadığımı fark ettim, kendimi yersiz bir yükün altına ittim.


Sandviçler gelene kadar stresle kapıyı izledim. Ecevit’in bakışından beğenip beğenmediğini sezecek,

beğenmediyse onu da ben yiyecek sonra lavaboya diye kalkıp hesabı ödeyecektim. Böyle plan kurdum. Zaten bana neydi ki burnumu sokuyordum hemen her şeye. Sandviçlerimiz yanında üç minik ayrı tabakta, üçer sosla ve şık bir sunumla geldi. İkimizin de sandviçlerine uygun farklı soslardı. “Benimkinin tadına bakmak ister misin?” diye sordum. Sıfatına baktı ama sanırım o açık yeşil renk pek dikkatini çekmedi. “Yok ya,” diye de burun kıvırdı. Bıçağımın ucuyla sosun tadına baktım. Tamam kötü değildi, genele hitap edecek bir lezzetti. İstemese de çatalımı ve bıçağımı elime aldım, dikkatle kestim en bol malzemeli yerinden. Çatalla bıçak arasına sıkıştırdım ekmek parçasını ve Ecevit’in tabağına bıraktım.


“Bak tadına, denemiş olursun.”

Artık itiraz etmek için çok geçti. Çoktan tabağına koymuştum. Elimden çatalı bıçağı bıraktım ve yanına konan peçetelerden birini aldım. Yarımlardan birini aldım elime. Annem olsa beni kınım kınım kınardı ama hayır menemene ekmek banacak, sandviçi de böyle ısıra ısıra yiyecektim. Ecevit ilk benim koyduğum lokmayı aldı iki ısırıkta ağzına attı. “Nasıl?” diye sordum merakla.

“Yoklukta yenir.”

Ecevit avokadoyu beyaz peynire tercih etmeyeceğini elbette biliyordum. “Sen de benimkinin tadına bak,” dedi ama onun tadının ağır olduğunu tahmin ediyordum. Ecevit eline çatal bıçak aldığında onu rahatça kesemezdi biliyordum. Ekmeğin yapısı çok zorluyordu. Ben de zor kesmiştim. Hiç kruvasandaki gibi olmasın diye, “Ben onu yiyemem o çok et et, hiç boşuna kesme,” dedim.


“Et nasıl çok et et oluyor?” Bunu o anlayamazdı. Her etin de et miktarı aynı değildi.


“Oluyor işte. O çok ben etim diye bağırıyor,” Kendi sandviçimdeki hindi fümeyi gösterdim. “Mesela bu da et ama et diye bağırmıyor. Çok et diye bağırınca yiyemiyorum ben.”


Söylediğim her cümle onu hayrete düşürüyordu. Vazgeçti ama bana koparmaktan. Yemeyeceğimi anladı. Peçetenin arasına aldı benim gibi ve kaldırdı ekmeği içine baktı. “Et diye bağırıyor mu şimdi bu?” Başımı salladım. Çok absürt bir şey söylemiyordum aslında. Niye hiç anlamadı bilmiyordum. Başını sağa yatırdı ve “Sabır selamet,” dedi sadece.


“Sana sabır selamet.”


“Nerede böyle antin kuntin şeyler zaten sen oradasın. Seninki ne diye bağırıyor?”


“Bir şey diye bağırmıyor,” dedim sandviçimi yerken. Yeni alay konusu bu olmuştu, artık bilmem kaç gün bundan bahsedecekti.


“Konuşmak için avukatını mı bekliyor?”


“Ha ha.”


“Ha ha,” dedi o da. Yine çok sevimsizdik. En önce o bitirdi, çok da beğendi sanırım. Sen bundan da yapabilir misin diye sordu. Zerre bir fikrim yoktu ama olur da bir gün kullanırım diye “Yaparım ne var ki onda?” dedim hemen. Sonra o sigarasını içerken bir çay daha söyledi kendine, benim de sandviçim bitince ne içeceğimi sordu kahve olarak. Latte istedim. Garsona döndü ve latteyi badem sütlü yapıp yapamayacaklarını sordu. Bana bir badem sütlü latte söyledi, kendisine de üçüncü kez çay.

***


Yarın akşam Ecevit’le ilk kez Melike’yi ararken farklı yerlerde olacaktık. İsterdim ki yine Ecevit’in bana aldığı pijama takımımı giyeyim ve yine bir bahaneyle onun koynunda uyuyayım. Yarın için gerginken, Akın malikanesi beni bir nebze bile iyi hissettirecek bir yer değildi ama buradaydım. Babam hazır eve pek uğramıyorken, annem bana korkunç bir anlayışla yaklaşırken ve Bülent beceremeyeceği bir boklar karıştırıyorken beni eve iten bir şey vardı. Hatta beni Ecevit’in koynundan alıp bu eve iten bir şey vardı.


Daha sık girip çıkmalıydım, daha fazla kurcalamalıydım ve Bülent’in üzerinde gözümü dört açmalıydım. Öyle amacım çok büyük şeyler de değildi. Onun çapsızlıkla bir halt yapamayacağını biliyordum ama babamın avucuna atacağım tek bir şey bile yeterdi bana. Yolsuzluk davasıyla içeriye alındığı o günlerde, çıktıktan sonra Ecevit’ten ölesiye dayak yemişti ve babam ağzını açıp tek kelime etmemiş, hatta Alparslan’a bu olayı ne yap et kapat demişti. Bülent umurunda olmadığı gibi böyle bir dönemde yine bir hata yaparsa, adı bir yerlere karışırsa babamın ona ne yapacağını tahmin bile edemiyordum. Bülent öyle bana da benzemezdi. Babamın kendi adını temize çıkaracak, hatta artıya çevirecek vukuatları olmazdı. Bülent sıçardı ve kokusu tüm Akın malikanesini sarardı. Babam istediği kadar çiçeklerle süslesin, kokunun önüne geçemezdi.


Şimdi onun yeniden bir haltlar yemeye çalıştığını bilmek içimde beni kör mutluluklara atıyordu. Minicik bir şey yakalarsam onu ya elimle yakar ya da babamın avucuna atardım ve nasıl bir böcek gibi ezileceğini izlerdim. Beni Ecevit’in yatağından ve koynundan koparacak kadar kör bir hırs ve mutluluktu hem de bu.


Duş aldıktan sonra saçlarımı kurutmuş ve ortalıkta geziniyordum. Odasında mı bilmediğim gibi, muşmula suratlının odasının yerini bile hatırlamadım bir an. Neyse ki aşağıda yakaladım. Boydan boya cam olan duvarın önünde durmuş, elinde telefonla mesajlaşıyordu. Sessiz sakince durdum olduğum yerde. Yansımadan ne yaptığını görmeye çalıştım ama gördüğüm tek şey mesajlaştığıydı. Kafasını ansızın kaldırdığında sanki onu hiç izlemiyormuş gibi yürüdüm ve salonun rastgele bir koltuğuna oturdum, Bacak bacak üstüne attım. Camın gölgesinden iki düşman gibi birbirimizi izledik bir süre ve ben geldikten sonra ekranını kapattı yazmayı bıraktı. Üç kez ardı ardına mesaj sesi geldi, göz gezdirdi ama yeniden açmadı telefonunu.


Babamın yokluğunda, babama da bela olacak bir iş karıştırıyordu. Geçen sefer onun beyni yetmemiştir dediğim yolsuzluk davasında belki de bir haltlar yemişti. Sadece babam bir şekilde aklamıştı. Kırk milyon dolar demişti. O para neyin parasıydı? Babadan zengin babamın bile o kadar parası var mı bilmiyordum. Bu eşek beyinlinin böyle bir paraya sahip olması mümkün değildi. Kumar mı oynuyordu? Ona en yakışan ve en yapabileceği şey buydu. Keşke borca batsaydı da ödeyemediği için öldürülüp gitseydi. Keşke, Bülent bu şekilde, pisi pisine kendi bokunda boğulup ölüp gitseydi.

Boş yemek masasının üzerine koydu telefonunu ve bana dönük şekilde yaslandı masaya. “Sen hayırdır bu aralar evden çıkmıyorsun?” dedi yüzsüzce.


“Hep sen mi süreceksin evin sefasını? Eşeğin başı kadar yaşın var, ne evlilik var ne başka bir şey. Anca evde domuz gibi yatıyorsun. Bir tadına bakayım dedim ben de.”

“Şimdi mi aklına geldi?” dedi. Şimdi hiç şüphe duymaması gerekiyordu benden. Kırk milyon doları duyduğumu bilmiyordu. “En başından bunu yapsaydın da eve kapatılmasaydın bari. Yazık sana ya. Acıyorum. Şu haline bak.”


“Sen kimsin de bana acıyacaksın ucube? Babam seni niye süs köpeği gibi yanında taşımadı? Hep taşırdı? Pardon ne demişti Kambur Kalem, Atilla Akın çapsız şehzadeyi seçmedi.”

Bakışları karardı ama yine de bir saldırıya geçmedi. Ne yaptığımı farkındaydı, o da aynı şekilde oynamaya çalışıyordu ama yapamazdı. O kadar aklı da sabrı da yoktu. “O pezevenkten güç alıyorsun değil mi sen?”


“Senin nerenden güç alacağım mal?” diye sordum alayla. “Babam yokken dışarı çıkmaya korkan bir pezevenksin sen, neyinden güç alayım senin?”


“Dua et seçime kadar o şerefsiz kardeşini bulur da siktir olup gider. Babam unuttu mu sanıyorsun onu. İcabına bakacak da vaktini bekliyor.”


“Süs köpeği başladı yine,” dedim umursamazca. Halbuki söylediklerinin gerçek olabileceğini biliyordum. Babam kariyeri için böyle kritik bir zamana gelmese Ecevit’e karşı çok daha kirli oynardı. Tek bir hamle onu koltuğundan ederdi ve onun böyle bir ihtimal içinde risk almaya bile tahammülü yoktu.


“İlk senin belanı sikeceğim Firuze, bunu sakın unutma tamam mı güzeller güzeli kardeşim?”


“Haber verirsin,” dedim elimi savurarak. Kudurtuyordu onu bu halim biliyordum.


“Keşke diye başını duvarlara vuracaksın.”


“Ne oldu büyük adam mı olacaksın?” diye sordum alayla. Bu özgüveni nereden geliyordu? Babamdan değildi. Biliyordum. Kırk milyon dolardan mı? Bundan olabilirdi işte. Amacı neydi, ne olmayı planlıyordu bilmiyordum.


“Hepinizin göreceksiniz kim olduğumu,” dedi başını sallarken. “Topunuza göstereceğim. Bekleyin.”


“Masalların ilgimi hiç çekmedi,” dedim yerimden kalkarken. “Başkasına da anlatırsın.” Bu şekilde açıktan malzeme çıkacağı yoktu. Gelip karşısına oturmam saçmaydı. Açıkça yediği haltı zaten bana anlatmayacaktı biliyordum. Çıktım ve gitmiş gibi yaptım. Gitmedim. Tek merak ettiğim telefonu yeniden eline alacak ve konuşmaya devam edecek miydi? Telefonunu kurcalayabilir miydim? Şifresini hiç bilmediğim gibi merak etmemiştim. Ben mesajlaşmasını beklerken o aksine konuştu. Çok kısıktı sesi ama “Alparslan,” dediğini duydum. Yardım dediğini duydum bir de. Alparslan, yardım ve sonuç. Bu üç kelimeden başka bir şey duymadım. Sesi kesilince bana doğru gelme ihtimaline karşı hızla asansörün içine attım kendimi ve üst kata bastım.


Alparslan’la çıkan gazete haberleri geldi aklıma. Gidip o haberi yeniden bulup okudum. Ecevit’in öfkeyle baktığı gazetelerden biriydi. Biraz daveti araştırdım. Alparslan gidebileceği biriydi ama Bülent gibi bir vizyonsuzun orada bir işi yoktu. Yeni yeni kurcalıyordum. Alparslan’ın mı peşindeydi? Nefret ederlerdi birbirlerinden. Üstelik Bülent’inki alelade kıskançlıktan gelirdi. Adını bile duyunca çılgına dönerdi. O köşe yazılarını yeniden buldum. Apaçık Bülent’i Alparslan’ı kullanarak yerin dibine sokuyordu. Ona rağmen hâlâ arıyordu onu, konuşuyordu. Ortaya atılan Atilla Akın Alparslan Yiğit koalisyonuna rağmen ortalığı ayağa kaldırmıyordu. Kavga çıkarmıyordu.

Elimde tabletle odada volta atıyordum. Tamam onursuz bir adamdı ama söz konusu Alparslan olunca dünyanın en onurlu adamına dönüşüyordu. Alparslan’dan bu kadar yardım isteyeceği ne karıştırıyordu? Alparslan’ı biraz olsun tanıdıysam para için Bülent’le aynı kuyuya girmek bir kenara aynı sokaktan geçmezdi. Ne o kadar çapsız ne de o kadar muhtaçtı. Yiğit’ler ülkenin olmadık yerlerinden hissedar olarak çıkan insanlardı. Bülent, Alparslan’a nasıl bir teklif yapıyor olabilir ya da hangi konuda ikna etmeye çalışıyor ama beceremiyordu. Sanmıyordum ki becersin. Yine de merak ediyordum. Alparslan kısmen de olsa onun ne karıştırdığını biliyordu. Tehlikeli bir boyut sezerse babama haber vermez miydi? Verirdi. Peki babamın bu kadar yanında olmasının sebebi ben miydim?

Benden umudu kesince babam için de canı cehenneme diyebilir miydi? Diyeceğini sanmıyordum ama siyaset sahnesindeki tüm pisliğe de ihtimal veriyordum.


Peki bu soruların cevabını Alparslan bana verir miydi? Bülent’e karşı hep umursamaz olmuştu. Şimdiye kadar ne zaman arasam, hiç yaşanmasa da emindim bundan, bir şey sorsam mesela, gocunmadan anlatırdı. Umurunda da olmazdı Bülent’in ne yapacağı. Şimdi anlatır mıydı? Belki de babama söylemem için topu bana bile atardı.


Alparslan fikri düşündükçe mantıklı gelmeye başladı bana. Yalan söylemeyeceğini hissediyordum. Bülent’i de rahatlıkla bana satacağına inanıyordum. Bana minicik bir koz vermesi yeterdi. Aklımdan kırk türlü tilki geçiyordu artık. Alparslan’ı arayıp açıkça sormalı mıydım? Ecevit tüm tilkilerin kuyruğundan tutmuş beni köşeye sıkıştırmıştı. Yattığım yatakta, üzerimde bedeni yoktu ama bıraktığı tesir vardı. Üstelik evliliği de söylemiştim. Keşke söylemeseydim, hiç bilmeseydi. Şimdi Alparslan’la iletişime geçmek daha büyük azap veriyordu bana.


Ecevit’i, Bülent meselesine katmak akıl işi değildi. Bunu ihtimal dahiline bile almıyordum. Bir şey olacaksa ve bu benim elime yüzüme bulaşacaksa bile ucu sadece bana dokunmalıydı. Ecevit’i dahil etmek demek, göz göre göre Bülent’e ikinci bir fırsat vermekti. Bana bir şey yapmaya gücü yetmezdi. Tek bir amacım vardı, Bülent’i babamın avucunun içine atmak. Başka da bir şey istemiyordum. Çok ileri gittiyse de ikinci medya rezilliğini bu kez abisini ifşalayarak yine tekrarlamak. Başka bir isteğim yoktu. Eğer ki ipin ucu yolsuzluğa dokunuyorsa babam onu tekrar kurtaramazdı.

Alparslan’ın numarasının üzerinde gidip geldim. Açıkça sorup sadece kapatacaktım. Alparslan tümüyle bir daha karşıma çıkmayacak bir adam değildi. Elbet yine karşılaşacaktık. Bunu biliyordun, sadece Ecevit’e söylemiyordum. Bir saat boyunca bir numaranın üzerinde tepindim, sonunda aradım. İlk çalışta pişman oldum, ikinci çalış gelmeden telefon açıldı ve “Firuze,” dediğini duydum. Kalbime bir ağrı saplandı. Bunun tek sebebi Ecevit’ti biliyordum.


“Alparslan iyi akşamlar,” dedim olabildiğince mesafeli bir sesle. “Çok kısa keseceğim. Bu konuşmanın öncelikle aramızda kalmasını istiyorum.”


Ya beni çok iyi manipüle etmişti ya da o gece bana Ecevit’i getirdiği için ona içimde bir nebze olsun güveniyordum. “Ne oldu?” dedi saklayamadığı bir şaşkınla. Biliyordum ki benden asla böyle bir telefon almayı beklemiyordu.


“Aramızda kalması benim için önemli.”


“Seninle alakalı hiçbir şeyin üçüncü kişiye taşınması mümkün değil.”


Yutkundum, soluklandım. “Tek bir soru soracağım. Rica ediyorum bana dürüst ol. Bülent senden ne istiyor ve ne karıştırıyor?” Sorum aceleci ve telaşlıydı. Bir an önce kapatmak istiyordum telefonu ama bana bir şey anlatacak olursa susmadan kapatmayacağıma da emindim. Bir süre ses gelmedi, kapattığını bile sandım. Sonra öyle içten, alay dolu bir kahkaha attı ki telefonun ucundan, yakınımda biri rahatlıkla duyardı bu sesi.


Uzun uzun güldü, aralık vermiyor cevap alamıyordum. “Alparslan senden cevap bekliyorum.”

“Ben sizin kardeş olduğunuza da, bu akılsızın Atilla ve Aylin Akın’ın oğlu olduğuna akıl sır erdiremiyorum,” dedi. İşte tam olarak bundan bahsediyordum. Bülent buydu. Herkes için buydu. Buna rağmen Alparslan’ın peşindeydi. “Kendini dünyanın en gizli saklı işini karıştırıyor, uçan kuşu bile kontrol edebildiğini sanıyor biliyor musun? Sana yakalanmış bile. Bir insan bir konuda bile mi becerikli olmaz?” dedi. Tahminimde tam olarak haklı çıkmanın o gururu ve hırsı vardı yüzümden. Oturur vaziyete geçtim.


“Ne karıştırıyor ne istedi senden?” dedim körkütük bir merakla. Avucum kaşınmaya başladı. Bülent’i avucumun içine aldığım ilk an yok edecektim. Gözümü bile kırpmayacaktım. Yemin ederim, bir an bile durmayacaktım. Ecevit’in içini biraz olsun soğutmak için bile bunu yapardım. Başını yastığa bir gece rahat koysun, bir sigarasını keyiften yaksın. Bülent’i, Ecevit’in keyif sigarası için bile harcardım. Yeter ki elime bir koz geçsin.


“Ne yapacaksın bunun cevabını?”

“Alparslan soruyla soruyla karşılık verme. Ne istedi senden? Senden nefret ediyor, arkandan söylediklerinin haddi hesabı yoktu. Şimdi senden medet umacak ne yapıyor?” Eğer onu kışkırtacaksa neler söylediğini de söylerdim. Yeter ki bana istediğimi verseydi.


“Çok mu istiyorsun duymayı?”

“Ne kadar istediğimi tahmin bile edemezsin.”


Alparslan sustu. Söyleyecekti biliyordum. Bülent için bana hayır çekmezdi. Söyler ve geçerdi. Ondan da korkmazdı ama bana “Alacaklıydım senden,” demesini beklemedim.

Kaşlarım çatıldı. Anlayamadım bir an. Ne alacağından bahsediyordu? “Anlamadım?”

“Alacağım karşılığını demiştim. Madem yeniden bir şey istiyorsun, önce borcunu kapatalım. Ben de senden bir şey isteyeceğim. Tek bir şey. Ondan sonra tabi anlatırım Bülent’i, niye anlatmayayım o işe yaramazı? Kabul ediyor musun?”


Ecevit’i çağırmasından bahsediyordu. Ben ona Ecevit’i getir karşılığında ne istersen yapacağım dememiştim. O beni borçlu çıkarmıştı. Bir siyasetçi olduğunu kanıtladı. Bir edim varsa elbette onun bir karşılığı olacaktı onun gözünde.


 “Sen kendi isteğinle yaptın o gece ne yaptıysan. Ben seninle bir anlaşma yapmadım.”


“Seni kendi ellerimle ona verdim, karşılığımı alacağımı da söyledim Firuze. Şimdi bu noktada beni yeniden arayıp bir şey istiyorsan, önce ben…”


“Ya git işine Alparslan!” diye bağırdım çekinmeden. “Ne karşılığından borcundan bahsediyorsun? Aramadım varsay. Ben sana borçlu değilim. Sen kendi iradenle yaptın. Sonra benden karşılık bekledin. Kapat telefonu. Aramadım say. Hiçbir şey yapmayacağım senin için, borçlu da değilim. İstemiyorum cevap da senden.”


Hiçbir şey söylemeden kapattım telefonu. Telaşla yastığın altına sakladım. O kalbimdeki his ağırlaştı, Ecevit’in çöktürdüğü ağrı arttı. Bunu da yapamazdım. Kaldı ki o aptal Bülent için, küçük Atilla’nın istediğini de yapmazdım. Böyle bir koz vermezdim kimsenin eline. Bana açıkça konuşan Ecevit’e ihanetti bu. Kendimi nasıl açıklardım? Bülent için değer miydi? Bülent için, bugün kesileceği belli olan bir çiçeği bile koparmazdım ben kökünden.


Telefonuma gelen mesaj sesiyle daha çok sıktım kendimi. Ecevit olduğunu bakmadan hissediyordum. Sanki onun mesajını okusam, yazsam, konuşsam onunla anlayacaktı. Ondan bir şey sakladığım için mi yoksa onun istemediği bir şeyi yaptım diye mi bilmiyordum ama tüm yüzüm, boynum ve kulaklarım yanıyordu. Bir mesaj sesi daha geldi.


Yarın akşam için gidip konuşmam gerekenler var, havalimanıyla alakalı. İşim bitince arayacağım seni.


İkinci mesaja baktım.


Uyuduğunu varsıydım, aramadım.

***

Karlı bir Ankara gecesinde hiçbir sobanın, gazın ya da elektriğin hiçbir haneyi ısıttığına inanmadığım bir andaydım. Bu gece yollarımız Ecevit’le ayrılıyordu. Yola çıktığımız ilk andan beri ilk kez bu cümleyi kuruyordum çünkü beni yanında istemezken de, beni zorla kabul ederken de ve benimle aynı yola yürürken de, hiçbir yol ayrımında beni itmemiş, tamam sen de buradan yürü dememişti. Ben onun paçasından ayrılmamıştım kabul ama o da bana hiç başka bir yolu göstermemişti. Gösterseydi de giderdim, bunu bildiğini biliyordum. Şimdi beni almaya gelecek olan araçları bekliyorduk. İkimiz de sessizdik, yolun sonunda ya da başında olduğumuzu hissediyor, bunu korkunç bir sakinlikle bekliyorduk. Tek ses Ecevit’in zaman zaman derinleşen soluklarıydı.


Hiç anlaşmadan aynı anda konuştuk. “Ne olursa olsun Yeliz’in gitmesine izin verme,” dedim.

“Sakın canını tehlikeye atma,” dedi.


İkimizden biri hatalıydı. Ya benim onunla ya da onun benimle aynı cümleyi kurması gerekiyordu. Ecevit kendini korurdu, kaldı ki çevresinde koruyacak insanlar da olurdu. Benim içim bir nebze rahattı. Tek risk kontrolümüzde olmayan bir başka gücün araya girmesiydi. Yeliz o uçağa binerse Seher elimizden kaçıp gidecekti.


“Seher, kızı senin elindeyken benim kılıma bile dokunmaz,” dedim. İçimdeki huzursuzluğu belli etmedim. Onun sebebi Ecevit’le ayrı yollardan gitmekti.


“Tek işin Seher’i tehdit etmek ve ifadeyi istemek. Olur da ifadeyi vermezse çık. Çıkarken baş sağlığı dile, benim ne yapacağımdan emin olmadığını söyle. Korkut ve çık. Çevrenizde yığınla adam olacak, korkma.”


Korkmuyordum. Seher’i en savunmasız olduğu, normal bir insanmış gibi davrandığı hanesinde sıkıştırıyorduk. Korumalar, silahlı insanlar yoktu. O evin alt katında nasıl bir yaşam sürülüyorsa Seher de aynı rolü yapıyordu. Evi olsa da en savunmasız kaldığı yerdi. Başımı salladım yalnızca, yutkundum ve yola baktım. Kalbim zaman zaman hızla göğüskafesime vuruyor ardından

yavaşlıyordu. Uzun cadde boyunca beş araç arka arkaya gelmeye başladı. Hepsinin tek bir kişiye ait olduğunu araçların modelinden anlıyordum. Ecevit araçlar durduğunda en öndekine ıslık çaldı ve eliyle işaret etti. İnen kişi de geri bindi.


“İkinci araca bineceksin,” dedi bana dönerken Ecevit. Her şey öncesinde konuşulmuştu. “Vazgeçme şansın hâlâ var.”


“Vazgeçmem için bir sebep yok,” dedim tek bir saniye bir duraksamadan. Kabanımın cebine sakladığım ellerimi yumruk yaptım sıktım. “Kızı sakın kaçırma!” Alay ediyor, üste çıkıyor ve endişesini bastırmak istiyordum. “Kaçırırsan sen de uçağa bin, git.”


“Emredersin.”


“Emrediyorum,” dedim çatık kaşlarımla. Ciddi olduğumu bilsin, işine daha bir gayretle asılsın diye. Yüzümü inceledikten sonra bu gerginliği dağıtacak şekilde ufacık ama tesiri kocaman bir gülümsemeyle baktı bana. Çatık kaşlarımı taklit eder gibi kendisi de kaşlarını çattı ama hiç korkunç durmadı. Umarım ben de öyle durmuyordum. Derin bir nefes aldım ve “Gidiyorum o zaman ben,” dedim. Benim için değil ama Ecevit için saat geç olabilirdi. Ben zaten bekleyecektim orada. O ciddiyetten uzak kaşları ansızın sertleşti ve bu kez gerçekten çatık kaşlarıyla baktı bana.


Kar yoğun olmasa da atıyordu. Saç tellerine küçük kar taneleri, baharda ağaçlarda açmış meyve çiçekleri gibi tutunmuşlardı. Dakikalar önce sobanın, gazın ve elektriğin bile ısıtamayacağını sandığım soğuk tesirini kaybetti ve içime bir sıcaklık yayıldı. Gülümsedim yüzüne bakarken. Güneşin doğumu değil, aksine batışı ama Ankara’da değil, belki Yalıkavak’ta, hiç olmadı İzmir’de ya da Aydın’da zeytin ağaçlarıyla kaplı geniş bir alanda ama muhakkak Ege ezgisi taşıyan bir yerde, elimde bir piknik sepetiyle yol gittiğimizi hissettim. Ben hiç Yalıkavak’ta, İzmir’de ya da Aydın’da öyle bir yol gitmemiştim halbuki. Ecevit’in ifadesi yumuşadı, sanki o da güneşin o turuncu batışını gördü. Biliyordum ki o da hiç öyle bir anın içinde bulunmamıştı. O böyle bana kırık bir gülümsemeyle bakınca, radyoda rastgele güzel bir şarkıya denk gelmiş gibi hissettim. Öyle vakitsiz, dehşetli bir çekicilikle buldu beni o şarkı. Öyle kıymetli, öyle nefis zorlayıcıydı ki o şarkı, zamanı iyi kullanmasam, bir daha duyamayacak, o şarkıyı bulamayacak ve dinleyemeyecektim. Alel acele Ecevit’in kırık tebessümüne baktım. Kulak kesildim o güzel ezgiye. O şarkı öyle aldatıcıydı ki, onu bulamayayım diye bir Türk ezgisi bile taşımıyordu. Tıpkı Ecevit’in tebessümü gibi. Belki bir Balkan ezgisi, belki Yunan etkisi ama artık bize ait olmayan, ama yine de bir zamanlar bize ait olduğundan yabancı hissetmediğim bir tadı vardı. Tıpkı Ali Ecevit’in tatlı tebessümü gibi. Dudaklarına baktım. Tıpkı Ali Ecevit’in dudakları gibi.


İç geçirdim, sonuna yetiştiğim şarkı sonlandı ve ben gözlerimi kırpıştırdım. “Gidiyorum,” dedim gözlerine bakarak. Bir adım bekledim ama o adımı atmaya da cesaret edemedim. O adım atılmadan da gidebileceğimi sandım. “Dikkat et.” Arkamı döndüm ve yalnızca iki adım attım. Kolumda bir el hissettim, o beni döndürdü sandı ama hayır ben döndüm. Ellerimi çıkardım cebimden ve Ali Ecevit’in boynuna dokundum. Sıcacıktı boynu ve benim ellerim çok soğuktu. Dudaklarımız birbirine dokundu ama hareketsiz kaldı. Bir iki dakika isteyecek mi diye bekledim, o istemeyince ben de bir şey demedim. Artık öpüşmeyi öğrendiğimizi düşünüyordum. Çünkü aynı anda, hareketlerimiz çarpışmayacak, üst üste binmeyecek şekilde aksine tamamlayıcı şekilde öpüşmeye başladık. Alt dudağım onun iki dudağının arasında zarifçe seviliyordu. Gözlerim sıkıca kapalıydı, ustalaştığımız bir oyunu oynar gibi öpüyorduk birbirimizi. Alın alına ayrıldık birbirimizden, çok uzaklaşmadık, soluklandık, Ecevit’in dudağına bir buse kondurdum. Cebinden çıkardığı şeye odaklanınca ben de aramızdaki ellerine baktım. Siyah bir eldivendi.


Katlanmış eldivenini açtı ve “Ellerini uzat,” dedi. Ellerimi boynundan ayırdım ama “Onlar bana olmaz ki,” dedim. Ellerim küçük değildi, parmaklarım da uzundu aksine ama bedensel olarak geniş gelirdi onlar bana. Ecevit iki elimden de ayrı ayrı geçirdi eldivenlerini. Yer yer tüylenmişti. Kazağımın arasından geçirdi ve en çıkmayacak hale getirdi. Ellerimi birbirine sardım ve sıkıca tuttum eldivenleri. “Hadi geç kalmayalım,” dedi yalnızca. Hiçbir şey söylemeden döndüm ama eldivenler için teşekkür etmediğimi anımsadım. Çok kaba geldi bu halim. Yeniden ona döndüm, ilk seferki gibi değil, aksine daha hızlı, tutkulu şekilde öptüm onu dudaklarından. Afalladı, karşılık da veremedi. Belki zamanımız olmadığı için bilmiyorum ama o da aynı şekilde karşılık verdi. Çok uzun tutmadım, hırpaladık sanki kendimizi. Nasıl öptüğümü anlamadığı gibi nasıl ayrıldığımı da anlamadı. Öylece geldim, estim ve gittim sanki. Sonra kaçar adım uzaklaştım ondan. Önüme düşen uzun gölgesi hareket etmedi. Hızlı hızlı yürüyordum, arkamda ne bıraktığımı biliyordum ve sanki bu yaramazlık ya da oyunbozanlık gibiydi. Küçük Firuze de benim gibi koşturuyordu.


Söylediği gibi ikinci araca geçtim. Arka koltuğa oturdum ve ön araçtan bir adamın inip Ecevit’e doğru gittiğini gördüm. Ecevit bıraktığım yerde kalmıştı. Bindiğim arabaya bakıyordu. “Beynini siktin attın adamın,” Cümlesini duymayana kadar Ecevit’i izliyordum. Yanı başımdan duyduğum cümle beni korkuttu, irkilerek döndüm. Behçet’ti. Tutuldum kaldım. Dişlerimi birbirine bastırdım. Ecevit’in eldivenlerine sıktım. Oturduğu koltukta bana bakıyordu. Arabada iki kişi daha vardı. Ecevit çevreme bir koruma kalkanı sarmıştı, bu adamdan zerre hazzetmese de beni koruyacak güçte olduğunu biliyor ve duygusal düşünmüyordu. Yoksa benimle göz göze bile gelmesine tahammül edemeyen bu adamla ikinci kez aynı arabaya binmemi istemezdi. Beyni, kalbinin katlarca kez önündeydi.


“Benimle böyle konuşamazsın, haddini bil,” dedim mesafeli bir sesle. Suratına bir boka bakar gibi baktığıma yemin edebilirdim.

“Babana mı güveniyorsun, Ecevit’e mi?” diye sordu açıkça. Buradaki altı çizili yer babamdı. Beni hain diye nitelendiriyordu.


“Ecevit sana benimle haddinden fazla muhabbete girmemen gerektiğini söylemedi mi?” diye sordum açıkça çünkü bu tarz bir konuşma yaptığına emindim. Araç hareket ettiğinde öndekilere ve arkadakilere baktım. Hepsi bizimle geliyordu. “Niye Ecevit’le kimse gitmiyor?”


“Paşa öyle istedi. Bir kişi yeter bana dedi, canıma minnet. Geberip giderse yazık olur.”

Şimdi karşımda olsa öptüğüm dudaklarını tokatlayacaktım. “Ara arkadakilerden birini onunla gitsin.”


“Ya siz kimsiniz amına koyayım?” dedi iğrenç bir üslupla. “İllaki birinizin topuğuna mı sıkalım böyle emir vere vere konuşmamanız için?”


Ağzımın ucuna kadar gelen, bok sıkarsın lafını zorlukla yedim yuttum. Öyle ki sıkadabilirdi, bizi yarı yolda da bırakabilirdi. “Terbiyesiz,” dedim yalnızca. Koltukta en uca kadar ittim kendimi.


“Terbiye okulda padişahın kızı, terbiye okulda.” Gözlerimi devirdim ve camdan dışarı baktım. “Nasıl kandırdın sen bu adamı? Baban ne yapacak da kızını böyle tehlikeye atacak kadar gözü kararttı?”

“Kes artık sesini!”


Benim babama çalıştığımı düşünmüyordu bizzat inanıyordu. Sigara yaktı camı da aralamadı. “Tam benim işimin üzerindeyken haşat etmeyin de adamı, ben de seni haşat ederim. Baştan yapalım anlaşmamızı seninle. Güzelsin hoşsun da, ben de aklımı Ecevit kadar peynir ekmekle yemedim. Bu arada gözü kara, seninle böyle konuştuğumu bilse tekte beynime sıkar. Aklından söylemek geçiyorsa diye bil istedim. Cesedimi çıkarır bulduğu yerde. Sonra kendisi de sağ çıkmaz ama cesareti var, ilerisini düşünmez.” Camı araladı ve sigarasını pencereden silkti. “Ha tabi bu baban ve senin için güzel bir fırsat da olabilir. Bilemedim fıstık.”


“Sen dua et, Ecevit’in kardeşini arıyoruz. Yoksa beni bu gece ya öldürmek zorunda kalırdın ya da devlete hesabınızı verirdiniz.”

Söylediğime alayla güldü yalnızca. Başka da konuşmadı. Suratına tükürmek istiyordum. Ecevit’ten feleğini şaşıracağı bir dayak da yesin istiyordum ama tam da söylediği gibi Ecevit’in gözünü nasıl karartacağını da biliyordum. Dudaklarımı kemire kemire, neredeyse hiç hareket etmeden tamamladım yolu. Seher’in evinin önüne geldik ve o beş araç kendini öyle profesyonelce kamufle etti ki, zerre dikkat çekmedik. Hepsi bu çevredeydi ama asla hiçbiri dikkat çekmiyordu.


Ecevit’ten gelecek bir mesajı bekliyorduk. Kızın uçağı kaçırmasını sağlayacaktı önce. Ondan sonra girecektim içeri. “İçeride bir aksilik olduğunu nasıl anlayacaksınız?” diye sordum.


“Rahatta kal,” diye zırvaladı bir şeyler. Ecevit’ten bir mesaj düştü telefonuma.


Ali Ecevit

İçeri gir. Kız avucumda, uçağı kaçırdı. Üzerinde yeşil bir mont var. Valizi de orta boy, siyah. Zorlama. On beş dakika içinde elinde kağıtla çıkmazsan, kızını Ecevit misafir edecekmiş, de. Vermezse ifadeyi, Ecevit’le konuşursun gerisini de çık. Sana ne zarar verirse aynısını kızına yapacakmış, de.


İkinci mesaj geldi.


Dikkatli ol.

Arabadan indiğimde, tamam yazdım yalnızca. Benimle beraber Behçet girdi yalnızca. Bana doğru yaklaştı. “Site güvenlikli. Bir sorun çıkmadığı sürece kimse girmeyecek ama bir aksilik olursa çatıdan bile girilecek.” Cebinden küçücük bir şey çıkardı. Bana bir adım daha attığında geri çekilmek istedim ama yakamdan tuttu.


“Bekle,” dedi yalnızca. Kabanımın içine, boynuma yakın bir yere yaklaştırdı elini. “Dinleyeceğiz seni. Bir aksilik olursa yaklaş buna ve gelmemi söyle. Rahat davran, sana yaklaşmasına izin verme. Kızı elimizde. Elindeki kozu iyi kullan. Böyle kadınlar insanlıktan anlamaz. Saçımın teline zarar verirsen Behçet Atmaca kızını tek kurşunla öldürür de.”


“Kıza dokunmayı aklının ucundan bile geçirme!” dedim net bir sesle. Ecevit’in ne olursa olsun masum bir kıza zarar vermeyeceğini bilirdim ama bu psikopatın canı sıkıldığı için bile bir insana zarar vermekten geri durmayacağına emindim.


“Dediğimi yap.”


“Kıza dokunmayacaksın. Senden böyle bir şey istemedi kimse. İstediğimizin dışında hiçbir şey yapmayacaksın.” Parmak uçlarımı ansızın boynumda hissettiğimde kanım çekildi, bir bıçak dayanmış gibi boynuma tepki verdim. “Ne yapıyorsun sen ya?”


“Yatakta mı kandırdın Ecevit’i?” Hiç beklemediğim anda, öylesine rahatça sordu ki bu soruyu, ensemden bir ürperti geçti, ne yapacağımı bilemedim ve tutuldum kaldım. İlk hareket ettiğim noktadaysa suratına okkalı bir tokat geçirdim. Elimdeki eldivenden ötürü tok bir ses duyuldu ama başı yana doğru savruldu. Sanki dört bir yandan vücuduma dokunmaya çalışıyordu. Öyle dehşet verici bir rahatsızlık duydum. Kendimi çok savunmasız hissediyordum. Sokağın orta yerindeydik, bana bir şeye yapabilecekmiş gibi korkuyla titredim.


Tüm korkuma rağmen “Senin belanı sikerim,” dedim açıkça. “Duydun mu beni? Beynini akıtırım senin.” Behçet’in yana düşmüş yüzündeki o küstah gülümsemeyi gördüm. Dudağının kenarına bastırdı parmağını ve başını kaldırdı. Göğsüm titriyor, parmaklarıma toplu iğneler batıyordu. Neye uğradığımı şaşırmıştım ve ilk defa böyle bir konuda kendimi çaresiz hissediyordum.


“Sinirlenme hemen, bir teklifimi dinle önce. Aradığınız kimse, bakarız icabına. Yeter ki beni de kandı-” Çenesini tuttuğumda, uzun sağlam tırnaklarımı yüzüne geçirdim.


“Senin gibi bir erkek orospusuna ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorum ama dua et şimdi gitmem gerek,” dedim. Arabadan aniden iki adam inmeye kalkıştığında Behçet elini kaldırdı ve inmelerini engelledi. Yüzündeki o küstah gülümseme sönmüyor, aksine ona böyle davranmam hoşuna gidiyor gibi davranıyordu. Mide bulandırıcı bir hal alıyordu minicik bir hareketi bile.


“Ecevit de, sen de iki parmağımın arasındasınız, çok cüretkârsın.” Göz kırptı. “Neye borçluyuz bu haşinliğini?” Tırnaklarımı biraz daha sapladım ve yüzünü çizerek ayırdım elimi. “Orospu çocuğu,” dedim ağız dolusu. Hiçbir şey gelmiyordu elimden. Ecevit’i arayamıyordum, gücüm yettiği kadar tekme tokat dövemiyordum ve bağıramıyordum, onu rezil edemiyordum. Çaresizce söylediklerine göz yumuyordum sanki. Açık seçik tacizdi bu. Ettiğim her küfür o pis aklında hangi noktaya

ulaşıyordu bilmiyordum ama pişkince gülüyordu. “Orospu çocuğu!”


Arkamı döndüm ve hızla ilerlemeye başladım. “Ecevit’le alakalı dediğimi unutma, cehennemin dibinde fink atmayalım seninkiyle,” dedi arkamdan. Neye uğradığımı şaşırmışken Seher’in evi bir kaçış gibi oraya gidiyordum hızlı adımlarla. Arkamı döner dönmez ne olduysa oldu. Öfke öyle yoğun şekilde sarstı ki bedenimi, kendimi çok kötü hissediyor, midem bulanıyor başım dönüyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Gözlerime hızla yaşlar dolmaya başladı. Kendimi suçlamaya, kendime öfkelenmeye başladım. Elimden hiçbir şey gelmedi. Midem bulanıyordu. Yaşlarımı zorlukla sildim, güvenlikten geçtim. Çok katlı bir yerdi. Herkesi tanıyamazdı, beni de tanıyamadı ve durdurmadı. Kapı şifresi de bende vardı zaten. Cebimden Ecevit’in verdiği kâğıdı çıkardım ve şifreyi yazdım. Kapı ufak bir ses çıkardığında ittim ve açtım. Asansöre bindiğimde bir süre tuşa basamadım, kendimi kapalı bir alana kapattığım gibi dizlerimin üzerine çömeldim. Ecevit’in evinde üzerimde Ecevit’in kıyafetleri var diye yaptığı imadan çok daha iğrenç bir şeydi bu. Kendimi engel olamaz şekilde çok kötü hissediyor, tepkimin önüne geçemiyordum. Titrememin geçmesini bekledim. Yaşlarım sicim gibi dökülüyordu gözlerimden. Öyle ya da böyle, herkesten uzak büyümüştüm. Dört duvar arasındaydım.

Bir erkeğin böyle küstahça benimle konuşması, bana imada bulunması ya da dokunmaya çalışması mümkün değildi. Şimdi ansızın buna maruz kalmak… Abartılı mı yoksa az bir tepki mi veriyordum onu bile seçemiyordum. Asansörün ışığı kapandığında gözlerimi kapattım ve soluklandım.

Az kaldı, dedim kendi kendime. Az kaldı bitecek. Bulacaksınız Melike’yi. Az kaldı bitecek. Melike kim bilir nelere katlandı, sızlanma. Bitecek.


Yerimden yavaşça doğruldum ve sekizinci kata bastım. Düğmeye basınca asansörün ışığı yandı. Aynadan kendimi gördüm. Yaşlarımı sildim. Ecevit bilse ona çok kötü şeyler yapar. Bu öyle sentez falan değildi, bildiğimiz kendimizi rahatlatma cümlesiydi. İçimdeki zillinin cümleleriydi. Çok kötü yapar onu, bir daha da yan yana gelmezsiniz. Korkma. Ecevit bilse çok kötü yapar onu. Şimdilik dur. Ecevit bilmesin ama bilse çok kötü yapar onu. Korkma. Dur.


Eldivenlerle yüzümü örttüm, derin bir nefes aldım. Tamam, her şey yolundaydı. Başaracaktım. Behçet denen pisliğe de hiç ihtiyacım olmayacaktı. Ecevit’e de ondan yardım almadığımı, hiçbir işimizi görmediğini, ona borçlu olmadığını söyleyecektim. Hem Melike’yi bulacak hem de Ecevit’i koruyacaktım. Asansörün kapısı açıldığında, saçlarımı düzelttim, kaşlarım çatık, omuzlarım gergin ve adımlarım güçlü şekilde indim. Ayağımda topuklu botlarım vardı. Topuk tıkırtılarımla yürüdüm koridorda. Beyaz parlak fayanslar varken her yer oldukça aydınlık ve temizdi. Seher’in kapısının önüne geldiğimde soluklandım ve kapıyı çaldım iki kez arka arkaya.


Kapıyı kimi beklediğinden bilmem, oldukça hızlı açtı. Kulağında telefon tutuyordu, üzerinde yine o pavyon halinden uzak, kaliteli bir kıyafet vardı ve makyajlı bir yüz, bakımlı saçlarıyla karşıladı beni. Gülümsedim ve beni bekliyormuş gibi, “Ben geldim!” diye müjdeledim. Ecevit gibi davranacaktım. Çünkü onda en çok bu işe yarıyordu. Gözleri iri iri açılmışken donakaldı, elindeki telefonu düşürecek gibi oldu. “Bir çayını içerim artık!” dedim ve hiç izin istemeden eve doğru girmeye çalıştığımda kapıyı yüzüme kapatmaya kalktı.


Bunu bekliyordum, planlıydım. Bacağımı kapının arasına sıkıştırdım hemen. “Ne kadar da misafirperversin sen öyle!” dedim. Yüzümdeki o sırıtışla beni kapının arasında tost yapmaya yemin etmiş kadına bakıyordum. İkimiz de aynı anda itiyorduk ama ben bacağımı feda etmesem beni çoktan kapının dışına fırlatmıştı. “Çık dışarı!” diye bağırdı. “Çık dışarı öldürürüm seni, çık dışarı!”

“Ama Seher böyle olmaz ki! Esenboğa’dan sana selam getirdim!” dedim bacağımdaki acıya direnirken. Tek bir kelime Seher’in kapıya verdiği yükü kesti. Elbette, bilmem kaç kişiyi araya sokarak, sahte bile olmayan bir kimlikle kızını en güvenilir şekilde ülke dışına kaçırmaya çalışan bu kadın bize yakalanmaya ihtimal bile vermiyordu. Var gücümle kapıyı ittim ve kapıyla beraber hem onu, hem de kendimi evin içine savurdum. O dengesini kaybetse de ben kapı koluna tutunmayı başarmıştım. Soluklandım ve nefes nefese ona baktım.


“Sen ne şirret bir kadınsın ya,” dedim açıkça. “Bir çayını içelim dedik alt tarafı.” Seher hızla telefonuna sarıldı ve tahminimce kızını aradı. Kapıyı kapattım kimse bu kadının çirkefliğini duymasın diye. “Esenboğa taraflarında görülmüş yeşil montlu siyah valizli kaçağı mı arıyorsun yoksa? Arama boşuna, açamaz. Ama Seher biz sana demiştik, Ali Ecevit Tarhan’dan ne uçan ne kaçan.”

Aklına ne geldi bilmiyordum ama kızının ismini söyleyerek feryat etti. Tam o an anladım, doğru damara basmıştık. Kendi yüzünü yırtarcasına çekiştirirken aniden benim üzerime atladı ve engelleyemediğim şekilde bedenimi kapattığım kapıya yapıştırdı. Başım ve omuzlarım aldığım darbeyle sızladı, omurgam gerildi ama yine de ağzımdan tek bir acı emaresi çıkmadı. “Ne yaptınız kızıma?!” Elini boğazıma sardı. Delirmiş gibi bana saldırıyordu. “Ne yaptınız kızıma?”


Konuşmazsam kendini kaybetmişken beni boğacak ve durmayacaktı. “On beş dakika içinde buradan sapasağlam çıkmazsam ne yaparlar bilmiyorum. Ecevit gerisini benimle konuşur dedi. Bana ne yaparsan aynısı kızına yapılacak. Şimdi ya boğ beni ya da bırak!”


Beni boğmak için can atan bu şirrete boğ beni demek ne kadar mantıklıydı bilmiyordum ama kumar

oynuyordum. Ya alacak ya batacaktım. Seher söylediğimi dikkate aldı, sanki Ecevit de kızının boğazına çökmüş gibi aniden bıraktı ve kızını da kurtardı. Nefes nefese ona baktım. Ruh hastası. Dudaklarım kurumuştu ve ellerimden eldivenler sarkıyordu. Onları çekiştirdim “Güzel,” dedim titrek bir sesle. Titriyordum ama dışımdan ödün vermiyordum. “Sen kendini çok akıllı sanıyorsun ama o işler böyle yürümüyor. Kendini vurdur, kızına kaçma planı hazırla, bizi oyala. Alnımızda enayi mi yazıyor?” dedim alnıma dokunurken. Seher arka arkaya kızını arıyordu. “Boşuna arama dedim. Ben istersem belki konuşursunuz ama şu an hiç öyle bir şey düşünmüyorum. Ah benim şu katran karası kalbim, nereden bilsin anne yüreğini?”


“Seni öldüreceğim!” dedi bir sağa bir sola giderken.


“Kızını sevdiğini düşünmüştüm.”


“Kaltak!”


“Ayıp oluyor ama,” dedim alayla. Evini taramaya başladım. Koridorda bir ileri bir geri giderken koridorun en başındaki siyah büyük valiz çarptı gözüme. Kendisi de gidiyordu. Görmemiş gibi volta atmaya devam ettim. Gidiyorsa her şey o valizdeydi. Bize vermek istemediği her şeyi ya kızının valizine ya da kendi valizine koymuş olmalıydı. Kızının valizine koyar mıydı? Çok tehlikeliydi. O zaman? Eğer ki tek bir şey varsa onu kendi valizine yerleştirmişti. Ya yoksa? Olmasa en başından kendini böyle bir yalanın ortasına atmazdı. Yine kızıyla alakalı bir anda ağzından kaçırmış ya da büyük bir kozla kızını korumaya çalışmıştı.


“Bu arada,” dedim tek ayak üstünde ona dönerken. “Buraya birilerini çağırayım, benim kızım onların elindeyse sen de benim elimde ol gibi kısasa kısas düşünme, Atmacalar dışarıda. On beş dakika içinde çıkmazsam kendileri ya kapıdan ya bacadan girecekmiş. Öyle bir planın varsa diye söylüyorum ama tabi bunlar boş terane. Aslolan Ali Ecevit, kısasa kısas yapmaya kalkarsan en alasından öğretir sana. Tamam mı Seher? O küçük aklınla sakın bize oyun oynamaya kalkma.”


Yeniden topuk tıkırtılarım duyulacak şekilde ince uzun holde yürüdüm. Kendisi vermezse o valizi açmam ve bakmam gerekiyordu. Ev büyüktü, oda sayısı fazlaydı. Bir daha bu fırsat elime zor geçerdi. Çok yüksek ihtimalle valizdeydi. Olur da vermezse onu bir odaya kilitlersem o valizi çok rahat açar bakardım. Gücüm yeter miydi? Denerdim. Hırçın davranırsam, karşımda Bülent varmışçasına saldırırsam yapardım. Önünden geçtiğim odalardan sadece birinin üzerinde anahtar vardı. Göz ucuyla iç kısma baktım. Mutfaktı. En kötü ihtimalle mutfağa kilitleyecektim. Yine de bugün alacağımı alacaktım.


“Şimdi hadi ver bana elindekileri, ben çıkayım, kızını da Ecevit eve kadar bıraksın. Gurbete de gitmemiş olur.”


“Yok!” diye bağırdı! “Yok anlamıyor musunuz? Yok lan yok!”


“Ooof!” diye sabırsızca bağırdım evin içinde. “Sıktın artık. Var yok mu oynuyoruz Seher? İşine gelince var işine gelince yok! O aklını kullan. Kimi koruyorsan ya da kimden korkuyorsan boşuna. Bak bizden başka kimse yok. Gördün mü? Ver onu bize. Sonra al kızını git. Paran var, git dünyanın diğer ucuna kimse sizi bulamaz. Aklını kullan. Bak Ali Ecevit’in şakası yok. Bana dedi ki, git, kibarca iste, vermezse çık. Bu ne demek biliyor musun?” diye sordum. Mutfak kapısına yakın bir yerde durdum. Bana yaklaşacaktı eninde sonunda. “Seninle halledemezse benimle halletmek zorunda bırakacağım demek. Sen ona istediğini vermezsen nasıl korkunç bir adama dönüşür tahmin bile edemezsin. Hadi Seher, çıkar ver. Ben de sana kıyak geçeyim, evrağı elime alınca kızını arayacağım söz. Konuşun. Sonra kapının önünde beraber bekleyelim hatta kızını. Sen kızını al beni evrakla öyle ver. Olur mu? Anlaştık bence.”


“Evrak yok!” diye bağırdı. “Sizi oyalamak içindi evrak yok! Anlıyor musun? Olmayan şeyi nasıl vereyim? Evrak yok diyorum! Ara o adamı, ara de evrak yok. Başka bir şey yapalım. Para veririm size.”


“Salak mısın sen? Sence derdimiz para mı?” Nasıl çekecektim bu kadını mutfağın önüne? Yaklaşmıyordu bana. “Ne yapalım senin o haram paranı? Bak Seher az vaktin kaldı, kimi koruyorsan bırak. Kimse seni de kızını da korumayacak.”


“Pavyondan hisse veririm! Ara Ecevit’le konuştur beni,” dedi ve bana doğru geldi iki adım.

“Pavyondan hisse mi teklif edeceksin?” Bu sorunun saçmalığı bile içimi ürpertti. Ne aptal bir kadındı böyle. Sanki ev arsa teklif ediyordu. Telefonunu çıkardı. Ecevit’i arıyordu sanırım. Ecevit’in açmayacağını tahmin ediyordum. Açmadı da zaten. “Ara Ecevit’le konuşacağım!” dedi tekrardan yaklaştı bana. Mutfağa bakmamaya özellikle dikkat ediyordum. Ben cevap vermeyince yine hırpalamak için bana tamamen yanaştı. Kollarımdan tutmaya çalıştı. “Bıraksana ya!” dedim hırçınca. “Manyak mısın nesin! Bırak çıkıyorum! Seninle mi uğraşacağım!”


Palavra.


Çıkacağımı duyunca daha bir sıkı tuttu beni. Dışarıdan çırpınıyor gibi gözüküyordum ama hayır adım adım mutfağa itiyordum onu. Artık mutfağın içine girdiğimizde onu itmek değildi amacım tamamen kurtulmaktı kollarından. Kendime zarar vermek pahasına onu tüm gücümle ileriye doğru ittim. İkimiz de sandalyelere takıldık ve üst üste devrildik ama o kendini toplayamadım ve kıvrakça kalktım üzerinden. Hemen arkamda masa olduğunu biliyordum ama dikkat edecek bir bilinçte değildim. Sırtım ani kalkışımla o sivri tarafa çarptım. Ağzımdan acı dolu bir inleme döküldü. Acıdan yere çökecek kadar canım yandı. Enseme kadar uyuştum. Seher bedenini sürüyerek üzerime atlamaya çalışmasa acıdan ağlayacak kadar sırtım acıyordu. İki büklüm kapıya koştum ve kapıyı hızla kapattım, ellerim titriyordu ben anahtarı tutana kadar arkadan asıldı kapıya ama hayır ben daha hızlıydım.


“Aptal!” diye bağırdım kapının arkasından acı dolu bir sesle. Gözlerim sulanmış, dudaklarım aralıktı. Canım çok yanıyordu. “Aptal!” diye haykırdım. Kapıya vuruyor, bana küfürler ediyordu. Elim sırtımda hızla valizine doğru ilerledim. Kendimi yere bıraktım ve valizi yatırdım. Seher’den gelen ses aniden kesildi. Sanırım anladı ne yaptığımı. “Seni öldüreceğim!” diyordu ve biliyordum ki o kapıyı açabilirse bana bunu gerçekten yapacaktı. Kapıda neyse ki cam yoktu, yoksa kırardı hasta. Valizi açtım ve hızla üst taraftaki kıyafetleri savurarak attım. Bir bilgisayar çantası gördüm. Hızla çıkardım, öndeki bölmeyi kontrol ettin. Dosya yoktu. İç kısmını kontrol ettim, yine gözüme çarpmadı. Bunu da alacaktım ama kurcalamaya devam etmeliydim. Tüm valizi boşalttım, ters düz ettim. Telefonum çalıyordu ama açacak ya da kim olduğuna bakacak vaktim yoktu. Valizde aradığım şeyi bulamadım. Yerimden kalktım, hızla yatak odasını buldum. Çekmeceleri hızlı hızlı açıyor ama kapatmıyordum. Elimi her yere atıyor, bir kâğıt ya da dosya arıyordum.


“Nerede olduğunu söyle!” diye haykırdım. Beni duyduğunu biliyordum. Başım dönüyor, yüzüm alev alev yanıyor, nabzım çok hızlı çarpıyordu. “Söyle nerede olduğunu! Söyle kızının canına sebep olacaksın söyle!” Dakikalarca evin içinde aradım ama artık baktığım yeri bile göremiyordum. Seher’in kapısına dayanmaktan başka çarem yoktu. Ya ondan duyacak ya da bilgisayarı alıp çıkacaktım. Valiz ayağıma takılmasa tekrardan dönüp bakmazdım boş valize. Her valizde olan iç taraftaki kumaş ve beraberinde orta yerinden geçen uzun fermuar gözüme takıldı. Çömeldiğim yerde o fermuara baktım. Seher içeride çırpınıyordu. Biliyordum ki birazdan komşular da inecekti. Hızla gittim ve en dibe dokundum. Bir sertlik geldi elime. Hayır, valize ait değildi bu. Kalbim duracak hızda atıyor, beni çılgına çeviriyordu.


Fermuarı hızla çekiştirdim ve açtım. Elimi daldırdım içine. Kumaş parçaları geldi elime önce. Sonra o hissettiğim sertliğe ulaştım. Şeytan buraya gizlemişti. Çekiştirip çıkardım zorlukla. Mavi bir dosyaydı. İçini açtım, iki üç ayrı şeffaf dosya vardı. Seher’in adının yazdığını okuyabildim bir polis imzasının altta olduğunu bir de. Başka da bir şey algılayamayacağım kadar kötüydüm şimdi. Kalbim korkunç hızda çarpıyorken tansiyonumun yükseldiğini anlıyordum. Dosyayı sıkıca tuttum, bilgisayar çantasını da tuttuğum gibi kapıya doğru attım kendimi. “Allah belanı versin senin, geberirsin inşallah!” dedim mutfağın önünden geçerken. Artık kızı gelir kurtarırdı manyağı. Kendi kapattığım ama kendimin kilitlemediğine emin olduğum kapı açılmadı. Defalarca kez asılıyor, çekiştiriyor, tekrar deniyordum ama kapı açılmıyordu.


Kapıyı kilitlemişti.


“Allah kahretsin!” diye bağırdım. “Allah kahretsin, Allah kahretsin!”


Ya şimdi burada Behçet’i çağıracaktım, Ali Ecevit’le olan anlaşmasını kendi ellerimle imzalayacaktım ya da bir şekilde kendim alacaktım anahtarı.


“Seher kapının altından anahtarı at!” diye bağırdım mutfak kapısına yaklaşırken. “At bana şu anahtarı ben de mutfağın anahtarını bırakacağım. Yoksa Ecevit’i arayacağım. Behçet Atmaca aşağıda. Kızını tek kurşunla öldüreceğini söy-” Bunları söylerken elimde anahtarla yere eğilmiştim. Elimden geldiğince uzağa fırlatırsam o alıp açana kadar çıkardım. Ama kapı altından yoğun bir gaz kokusu geldi burnuma.


“Ne yapıyorsun sen?” diye bağırdım dehşetle. “Ne yapıyorsun sen öldürecek misin bizi ne yapıyorsun sen?”


“Birini ararsan ateşe veririm evi. Balkonların bir kısmı ahşaptan yapılmış, tüm site alev alır bizimle beraber. Kimseyi çağırma kapıyı aç. Çağırdığın girmeden yangın çoktan yayılır.”


“Seher kapat gazı! Kapat! Canına mı susadın kapat! Hadi kapat şunu, kapat!”


“Çakmak elimde birini ararsan yakarım evi!”


Kapıdan çevirdim başımı ve öksürdüm arka arkaya kabanımın içine. “Behçet gelin!” dedim yalnızca. Öksürüklerim arasında yine kapıya yaklaştım.


“Kapıyı aç! Her yer kapalı, kilitli. Girene kadar ateşe veririm bizi. Kapıyı aç!”


“Aynı anda anahtarı atacağız!” dedim. Beni yakalarsa evrakları yok edecekti. Derdi ben değildim, evraklardı. Kapı açılmazsa da evi ateşe verecekti. Balkonlar birbirine yakındı, evi ateşe verdikten sonra açıp yan komşunun balkonuna bile atabilirdi kendini. Gözü karaydı, korkmazdı. Beni de burada bırakırdı. Anahtarı aldıktan sonra çıkmayı başarırsam çıkardım, başaramazsam da en azından eve biri gelene kadar oyalardım onu. Sekizinci kattaydık. Behçet’in ve birkaç kişinin birkaç dakika içinde burada olması gerekiyordu.


“Aynı anda!” diye bağırdı o da. Biliyordum ki o da kendine güveniyordu. Kimin gücü kime yeterse o kazanacaktı ya da ben şanslı çıkacaktım. Çıkacaktım buradan. Onun bedenini görmediğim bir boşluk seçtim. Buradan itersem kolayca yakalayamazdı. O da aynı kurnazlığı yapmasın diye tüm bedenimi yere serdim. Gaz başımı döndürmeye başlamıştı bile. “Bir, iki,” diye bağırdım. İkimiz de avucumuzdaki anahtarları kapı altına yaklaştırdık, aynı anda “Üç!” diye bağırdığımızda anahtarlar fırlatıldı. Karnıma çarptı ama benim planım da elimde patladı. Çabucak kavradı anahtarı, uzağa atamadım. Anahtarı aldığım gibi kalktım yerimden. İki farklı anahtar vardı. İlkini denedim, olmadı. İkincisini taktım kapıyı ama çeviremeden arkamdan kuvvetli bir el kapıya yapıştı. Elimdeki dosyayı çekiştiriyordu ama canımı almadan bunu ona vermeyecektim. Saçlarımı bırakıp tek hedefini dosya haline getirdiğinde hızla mutfağa koştum, açık olan ocağı kapatmaktı amacım. Öldürecekti bizi.

Ocağın önünde bir savaşa tutulduk. Dosyayı avucumdan almaya kalkıştıkça hırçınlaşıyor, artık ben de ona zarar veriyordum ama açtığı tüm gazları kapatmıştı. “Seni orospu,” dedi kibriti eline alır almaz.


“Birazdan içeri girecekler!” dememe kalmadan bir kibrit yaktı ve elimdeki dosyaya yaklaştırdı. Hiç tereddüt etmeden Ecevit’in eldivenlerine güvendim, kibriti avucuma aldım ve söndürdüm. Elim hızla köşede duran çaydanlığa gitti. Elime aldığım gibi Seher’in suratına fırlatmak istedim ama olmadı, ikinci kez yaktığı kibrite denk geldi, kibrit düştü yerde köşeleri ip ip sarkan ince bir halı vardı, havada dolaşan gazın da etkisiyle o ipler hızla tutuştu.


“İkimiz de geberip gideceğiz buradan!” dedi Seher. Halı hızla tutuşmaya başladı gözümün önünde. Nefes nefeseydim, dosyayı sıkıca tutuyordum. “İkimiz de geberip gideceğiz!” dedi. “Elindekini bana ver yoksa ikimiz de geberip gideceğiz!”


Gördüğüm tek bir şey vardı. Yangın korkunç bir hızda büyüyordu. Bildiğim tek bir şey vardı, elimdekini ölmediğim sürece benden alamazdı. 

***

dırırırımmmmm 

susuyorum:))))))))))

geçen hafta çok güzel bir ÜB haftası geçirdik, elimden geldiği zaman yeniden yaparım.

instagram; dilanduurmaz

uzumbugusuofficial


57 Yorum


nehirumut2525
18 Oca

Bölüm dokuzda gelmezse bana "Yarın bölüm gelecek" diyen arkadaşımın taa... 😁

Beğen

nehirumut2525
18 Oca

Dilaaannn, bölüm sekizde mi gelir dokuzda mıı? Ya da belki şimdiii😜 Bana fark etmez, ne zaman gelse okurumm. Kafama silah dayayıp "Son isteğin ne?" diye sorsalar hiç düşünmeden, net bir şekilde "ÜB yeni bölümünü okumak!" derim. Gelsin artıkkk şu bölüümmm

Beğen

Medine Aykutlu
Medine Aykutlu
18 Oca

Yeni bölüüüüüm

Beğen

Elif
Elif
18 Oca

Uyaaanınnnn yoklamaya alcammmm sayımızı bilelim

Bazı arkadaşlar siteye kamp kurmuş çıkmıyorlar😅

Düzenlendi
Beğen
nehirumut2525
18 Oca
Şu kişiye cevap veriliyor:

Burada! Dünden beridir bölüm bekleyen beni de ekleyelim yoklama defterineeeee Eliiiffff🦋

Beğen

Elif
Elif
18 Oca

Günaydıuouoıın bugün inşalllllahhh bölümkooo


Düzenlendi
Beğen

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page