XXXI/ partII- meşru menfaat süreklilik doğurur
- Dilan Durmaz

- 19 Oca
- 26 dakikada okunur
Ben geldim, Yaren değil ama bu kez. Direkt Dilan Durmaz:))))))
Kısaca durumu açıklayıp biraz konuşup öyle geçmek istiyorum. Bildiğiniz üzere, geçen hafta art arda açıklamalarla aylardır süren bir çalışmayı somutlaştırdık ve ÜZÜM BUĞUSU kitap oldu. Şimdi BKM ve Tamadres'te ön siparişte.
Son bir haftanın yoğunluğu ve cuma günü kapak duyurumuzdan dolayı bölümü pazara aldım. Her şey belli bir yere kadar yolunda gitse de, dün uçuş saatimde olan değişiklik, beklediğimden daha önce uçağa alınmam, bilgisayarımın hiç uyarı vermeden aniden bana el sallayıp kapanmasıyla bölümüm içeride kaldı. Uçaktan inince atarım diyemedim çünkü birincisi dün gece hava koşulları nedeniyle durmaksızın rötar yeniyordu kaçta ineceğim belli değildi, ikincisi de aniden kapanan bilgisayarın yazdığım kısımları silip silmediğinden emin değildim. Ki zaten silmiş sağ olsun. Uçakta kalmışken, en hızlı üretebildiğim çözümü ürettim ve bölümün yarısını önceki bölümden de bilindiği üzere Yaren'den atmasını rica ettim. O an bölümün bir kısmının telefonda bulunması da şansım oldu. Velhasıl kelam kalanı yeniden yazdım ve hallettim. Nazar demeyeceğim ama bardak kırıldı negatif olanı attık diyorum.
Tek eklemediğim yer başka bir 16 Kasım 1992 kısmı oldu. Onu sonraki bölüm yeniden yazarım. Sizden ricam benden bağımsız gelişen ve beni de strese sokan bu durum için anlayış göstermeniz. Olsun, seneler sonra kitabımın kapağı gösterilmeden Adana'da yanlışlıkla satıldı ve uçakta mahsur kaldım diye bölümü Yaren attı diye iki anımız oldu. Değil mi:)))))))
Dün gece uçak içi rötar, kan, savaş, gözyaşındandan sonra uçaktan indim ve gece yarısından sonra ancak ulaşabildim eve. Beni esir alsa da yine Adana'yı hiç kötü hatırlamayacağım çünkü saatler süren bir imza yaptık. Yüzlerce Üzüm Buğusu imzaladım. Adana'ya da Adana'daki herkese de çok teşekkür ederim.
Bölüm sizindir. Ben de dün kaldığım yerden devam ediyorum yazdıklarınıza bakmaya.
Keyifle okuyun.
***
Ecevit alim miydi arif miydi bilmiyordum ama tam olarak söylediği gibi, birkaç saat sonra hissettiğim acıyla uyandım. Onu uyandırmak istemedim, yeniden uykuya dalmak istedim ama yangı o kadar büyüktü ki kalıp kalıp buz basmak istiyordum üstüne. Acısı kulağımı çınlatıyordu. Yatakta bir o yana bir bu yana gideyim, bu acıyla nasıl baş edeyim, kalkıp kremi bulsam da ben mi sürsem ya da buzluktan aldığım soğuk herhangi bir şeyi pansumanın üzerinde mi gezdirsem derken ben, ya aldığım sesli soluklarla ya da kıpırdanışımla uyandı. Hiç derin uyumamıştı bence zaten.
Şimdi nereden getirdiğini bilmediğim malzemelerle bana pansuman yapmaya hazırlanıyordu. Arabayla yolda gelirken almış olacağı geliyordu aklıma. Onu izliyordum sakince. Kabul biraz da ağlamak istiyordum ama tutuyordum kendimi. Gece lambasını yakmıştı yalnızca. Işık yakınımızda olduğu için şimdilik bana da yeterli geliyordu. Gözlerimi kırpıştırdım ve ellerini izlemeye devam ettim. Midem bulanıyordu, başımın ağrısı azalmıştı ve göğsümü teğet geçen yanık tırnaklarımı yatağa batırmama neden oluyordu. Ali Ecevit bana doğru yaklaştı ve tek dizini bastırdı yatağa. “Üsttekiler acıyor mu?” diye sorduğunda başımı iki yana salladım, “Çok değil,” demekle yetindim. Halbuki alttakinin ağrısı bu kadar ağır olmasaydı şimdi onlar için sızlanıp dururdum. Biliyordum kendimi.
Önce üsttekilerden başladı. Yavaşça çıkardı bandajları, parmak uçlarıyla özenle kremledi ve geri kapattı. Çok ciddiydi, suratsız ve biraz da memnuniyetsizdi. Konuşursam kızacağını bildiğim için susuyordum, hiç sesimi çıkarmıyordum. Sıra canımı yakan yanığa geldiğinde, yavaşça oturdu yatağa, birkaç saniye sadece konumunu inceledi. Atletimi biraz çekiştirdi. Rahatça yapabilmesi için atleti çıkarmam gerektiğini biliyordum ama içimde sütyen yoktu. Bu yanıkla da sütyen giyemezdim. Benim tek başıma yapmam daha doğru olurdu belki de ama şu an yanığın boyutunu bilmiyordum, göze alamadım. Ve o yapsın istedim. Ecevit boğazını temizledi ve soluklandı. “Firuze,” dedi ne yapacağını bilemezken. “Doğrulsan daha iyi olacak.” Hızla başımı salladım. Doğrulmam ne işe yarardı bilmiyordum ama hemen dediğini yaptım ve onun yardımıyla doğruldum. Onun da acaba içinden geçiyor muydu benim yapmam gerektiği? Yap derse bir şekilde yapardım. Demedi.
Konumumu kendisi ayarladı. Hafifçe yatay bir şekilde oturmamı sağladı. Bir bacağını dizinden kırdı ve altına aldı, diğerini sırtımın arkasına doğru açtı. Beni aradaki boşluğa doğru çekti. Kucağında değildim üzerinde oturmadığım için ama iki bacağının arasında sayılırdım. “Sırtını yasla bacağıma,” dedi ve elini karnıma doğru koydu, yavaşça itti. Uzun süre bir yere yaslanmadan durabileceğimi sanmıyordum zaten. Yanığın olduğu yöne çok yakındı şimdi. Gözlerimi pansumanın üzerine diktim. Nasıl yapacaktı bilmiyordum ama her nasıl yapacaksa da bir an önce yapmalıydı. Gerekirse buz basmalıydı ama bu yangıyı azaltmalıydık. Dudaklarım kapanmıyordu acıdan.
Atletimin askısını yavaşça düşürdü. “Firuze bunu kolundan çıkarmamız lazım,” dedi. İnce bir askıydı ama pansumanın üzerine denk geliyordu. Tek elim sol göğsümün altına gitti ve atleti sabitledim. Bu adeta göğsümü avuçlamak gibiydi. Belki zaman, belki mekân ya da konum bilmiyordum ama yutkundurdu beni ve gözlerimi kaçırdım. Askıyı Ecevit kolumdan tamamen çıkardı.
“Atletini bu şekilde tutmaya devam et,” dedi bu kez. Göğsüme sıfırladı kumaşı ve nasıl tutmam gerektiğini gösterdi. Daha sıkı kavradım kumaşı ve elimden geldiğince alan açtım Ecevit’e. Pansumanı yavaş yavaş çıkarmaya başladığında ben de ister istemez kumaşı biraz daha çekiştirdim. Pansuman tamamen çıkmaya başladığında, “Bakma sen,” dedi yalnızca ve karşıyı işaret etti. Bu kadar canımı yakan şeyi görmek istemedim, başımı karşıya çevirdim. Elim titredi, ürperdim. O saniye, biraz anlaşmadan hareket ettik. Ecevit’in parmak uçları göğsüme doğru çıplak tenimi teğet geçti. İkimiz de aynı anda kendimizi geri çektik. Yutkundum. Tenimdeki yangı hızla bedenimin diğer yerlerine ulaştı. Gözlerimi kapattım ve bu temas hiç yaşanmamış gibi davrandım. Korkunç bir acı çekiyordum, acıdan bir başka şey nasıl aklıma geliyor hayret ediyordum. Tüylerim ürpermişti.
Elim titriyordu ve parmaklarım git gel yapıyordu atletin üzerinde. Ecevit’in parmakları her tenime değdiğinde içim titriyordu. Bu da elimdekini arttırıyordu. Kremi sürüşü daha yavaştı. Daha çok canım yanmasın diye ağır aksak sürüyordu ama atleti tutamıyordum. Dişlerim birbirine çarpıyordu. “Biraz hızlanır mısın?” dedim tutuk bir sesle. Beynimde bir uyuşukluk vardı, bacaklarımdaki kasları sıkıyor, gevşetiyordum.
“Emin misin?”
“Eminim,” dedim tereddütsüzce. Kolum yorulmuştu. Atleti tutamayacağımı hissediyorum. Ecevit kremi daha hızlı sürmek istediğinde parmaklarını da hissettim yanığın üzerinde ve bu acıyı daha korkunç bir hale getirdi. O ana kadar öylesine dikkatliydi ki tek hissettiğim kremin soğuk dokusuydu. Dişlerimin arasından sesli bir nefes çektim, refleks olarak geri çekildim ve Ali Ecevit de durdu. Birkaç saniye sonra serin bir nefes hissettim yanan noktanın üzerinde. Soğuk kremin üzerinden üfleyince bir de anlık, korkunç iyi gelen bir rahatlama hissettirdi bana. Gözlerimi kapattım ve sadece bu serinlemenin sürmesini diledim. Birkaç saniye daha üfledi ama daha fazla sürdürmedi.
“İyi misin?” diye sordu. Başımı salladım varla yok arasında. Değildim. Ne kendimi iyi hissediyor ne de acım azalıyordu. Yeniden kremin soğuk dokusunu hissettim tenimde. Yine yavaşladı bu kez aksini istemedim. Kremi sürdükten sonra hızlandı ve bantları taktı dört bir yana. Askımı düzelttikten sonra “Bırakabilirsin,” dedi. Hızla bıraktım ve yorulmuş kolumu kucağıma düşürdüm. Göz göze geldik, sırtımı bacağına bastırdım. İkimizin de suratında buz gibi bir ifade vardı. Burun buruna değildik ama yakındık birbirimize. Hiç hoşnut olmadığımız durumlar vardı yanıklarım gibi…
İkimiz de soluklandık ve gözlerimizi kıstık. Dudaklarına baktım istemsizce. Yüzüne bakınca eskiden odağım yalnızca gözleri oluyordu ama şimdi, zaman zaman dudaklarına da bakarken buluyordum kendimi. Canım bu kadar yanarken dudaklarına bakmamın sebebi belki de uyandığım evde boynuma bastırması ve kondurduğu buselerin bir nebze acımı azaltmasıydı. O yüzden baktığımı düşündüm. “Ecevit,” dedim konuşmuş olmak için. “Saçlarım pansumanın üzerine temas etmesin, sağ omzumda toplar mısın?”
Biraz dağılmışlardı, pansumanın üzerine temas etmeleri de neyi değiştirirdi bilmiyordum. Sadece o an saçlarımı toplasın ve gözünün önünde bir boşluk yaratsın istiyordum. Dediğimi yaptı, niyetimi de hiç anlamadan yaptı hem de. Önce kulağımın arkasına sıkıştırdı sonra sağ omzumun üzerine bıraktı yarın keseceğini söylediği saçlarımı. Bir istek diyemezdim buna, istekler keyfe keder olurdu ama bir ihtiyaç diyebilirdim sanırım. Biraz ağrım dinsin diye ihtiyaç. Yapmazsa da nasıl isterdim bilmiyordum. “İs kokuyorum,” dedim. Sahiden böyle düşünüyordum. Uykuya dalmadan önce, yeniden o yangının içinde sandığım için mi kendimi bilmiyordum ama burnuma tek çalınan o koku olmuştu.
“İs mi kokuyorsun?”
Başımı salladığımda usulca bana doğru yaklaştırdı yüzünü. Kulağımın altından boynuma doğru sürttü burnunu. Başımı hafifçe geriye doğru attım. “Sana öyle geliyor,” dedi. Duş alabilecek bir halde de değildim, aksini de söylemezdi zaten.
“Beni kandırma.”
Yeniden burnunu boynuma sürttü. “Seni kandırmıyorum,” dedi. “Gel bakalım,” diye ekledi ve beni yatakta kısa bir an havalandırdı. Sırtımı yeniden yatağa yatırdı. Gözleri gerdanıma, pansumanlara ve kolyemin üzerinde gezindi. “Ne oldu?” diye sordu koca bakışlarımın önünden. Acı beni diri tutuyordu ama o da bir o kadar yorgundu. Hemen şimdi başını yastığa bıraksa uyurdu. Elimi uzattım ve yanağını okşadım.
“Bugün ne hissettin?” diye sordum merakla ve açıkça. Ölmemi istemiyordu biliyordum. Mesela ben, Ecevit’i bir yangının ortasında sansam en iyi ihtimalle panik atak geçirirdim. Belki o direkt çıkarıldığımı öğrenmişti, belki de beni yangında sanmıştı. Elbette çok daha sakin karşılamıştı ikinci ihtimalse ama yine de, içinden geçen hisleri merak ediyordum. Dışı sakin ve kontrolcü olsa da içi de mi öyleydi?
“Bunlar konuşmak isteyeceğim mevzular değil.”
“Ama benim duymak isteyeceğim mevzular.”
Tek bir cümle kursun istiyordum. Firuze korktum desin istiyordum. Sana bir şey olmasından korktum biraz. Senin öldüğün o ihtimali düşündüm, kalbim hızlandı belki. Heybetli cümleler değildi isteklerim, yalnızca korktu mu bilmek, duymak istiyordum.
“Ne duymak istiyorsun? Seni oraya göndermeyi kabul ettiğim için ne kadar pişman…”
“Pişmanlığını değil Ecevit,” diyerek böldüm onu. Kızmak için böyle yapıyordu biliyordum. Hiç o fırsatı vermeyecektim. Elimi kalbinin üzerine bastırdım. Bana doğru eğilmişti yatakta. Bilmeliydi ki bana iki güzel cümle kurarsa, acımı bastıracaktı. “Kalbin hızlı çarptı mı?” diye sordum açıkça. Eğer ki korktuysa çarpardı zira. Bir çocuk gibi anlatsın ama yeter ki anlatsın. Korktum demeyi belki kendine yediremezdi, öyle düşündüm, kalbim hızlandı dese ben anlardım. “Hızlandı mı biraz?” Çok demeye çekiniyordum. Onu utandırmak da istemiyordum. “Sadece buna cevap vermeni istiyoru-”
“Kriz geçiriyor sandım.”
Dudaklarımın bir ip gibi gerildiğini, onun canımı yakacak bir cümlesiyle birbirine mıhlanacağını farkındaydım. Hatta buna da hazırlamıştım kendimi. Sanki umutsuzca diktiğim ağaç, hunharca meyve vermişti. Halbuki ben tek bir meyvenin tadına bakmaya bile razıydım. Titrek bir gülümsemeden sonra büzüldü hızla. Canımın acısından değil ama bu yüzden ağlayabilirdim. Benimle aynı duyguyu mu yaşamıştı? Halbuki onun kalbinde, benim kalbimde olduğu kadar bir yere sahip olmadığımı biliyordum ama bir krize fırsat verecek kadar yeri sahiplenmem beni için için ağlatabilirdi. Ecevit’in kalbinin kriz geçirdiğini sanacak kadar atmasına bu kadar sevinmek hiç hoş değildi ama umurumda da değildi.
Bu cümle, onun kucağına ilk düştüğüm an gibi hissettirdi. Seni bana versinler kadar olmasın yine de kalbimi o geceki gibi titretti. Dudaklarına uzandım hiç çekinmeden. O da uzanmama pek fırsat vermedi, kendisi eğildi. Öpüşmeyi öğrenmiştik, bunu her seferinde biraz daha iyi anlıyordum. Beni dün gece bırakmadan önce nasıl öpüyorsa daha güzel haliyle öpüyordu şimdi sabaha karşı. Çenemi her dikleştirdiğimde, daha baskın geliyordu. Elim ensesine gitti, saçlarını okşadım. Susamış gibi kana kana öpüyorduk birbirimizi. Nefes almak öpüşürken mümkün mü değildi yoksa biz henüz öğrenememiş miydik bilmiyordum ama ıslak bir öpüşmenin hemen ardından nefes nefese, alın alına durduk.
“İs kokmuyorum değil mi?” dedim tekrardan. Gülümsedi.
“Firuze,” dedi. Kendini öldüremedin ama beni öldüreceksin, der gibi döküldü ismim dudaklarımdan. Pansumanın olmadığı omzumu usulca açtığım da dudağıma bir buse daha kondurdu. Kulağımın altından adım adım boynuma ulaştı. Halbuki ben ona boynumu öp dememiştim. “Dur durak bilmiyorsun.”
“Ne yaptım?”
Benimle ıslanan dudaklarını boynuma bastırdıkça mırıldandım içli içli. Acım hafifledi ya da ben öyle sandım. Tıpkı ağrı kesicinin yaptığı gibi, bedenim o acıyı çekmeye devam etti ama ben hissetmedim. Ecevit’in dudakları, ilaçtı. Senelerdir o ilaç olmadan yaşayıp gidiyordum, her günüm hasta geçiyordu meğer.
Gece ilacımdan sonra sabah ezanıyla beraber uykuya dalabildiğimi hatırlıyordum. Ecevit’in koynunda, saatler öncesine kadar hiç alevlerin arasında kalmamışım gibi rahattım. Belki daha sabah olmadı diye, gecenin etkisi sıcağı sıcağına anlaşılmıyordu ama anlaşılsın da istemiyordum. Kapının sesi bu kadar baskın olmasa kim bilir daha kaç saat daha uyurdum. Uyanmak zulüm gibi geldi, hızla uykuya geri daldım ama kapı açılmadıkça daha sert çalıyordu. Ecevit’in gözleri aralandı ve sesin kaynağını seçemedi birkaç saniye. İşin doğrusu kalkabilecek gibi değildim, o kalksın istiyordum. Üşeniyordum. Zaten kapı niye bu kadar sert, kim tarafından çalınır bilmiyordum ama canım çok sıkıldı. Ecevit’in sıcaklığı kayboldu gitti, beni yatakta bıraktı.
Gözlerimi geri kapattım, uykuya dalmak istedim. Zaten Ecevit birazdan gelirdi. Beklentim bu yöndeydi. Kapıyı çalan da herkes olabilirdi. Behçet, apartmandan görevli, o, bu, şu…Birileri elbet ama asla soyadı Akın olan biri değil. Uzun zamandır canlı duymadığım o ses kulaklarımda çınladı.
“Firuze!”
Babam bana seslenmiş gibi değil bana vurmuş gibi irkildim, titredim ve açtım gözlerimi.
“Hey, hey,” dedi Ecevit. Başımı nasıl kaldırdığımı anlayamadım yastıktan. Saklanmak kadar saçma ihtimaller doluştu içime. Uygulamadan vazgeçtim. Zaten burada olduğumu bile bile gelmişti. Dün geceki konuşma, dün gece yaşanan her şeyi gibi çok uzak geldi bana. Yarın eve gel demişti. Saat kaçtı bilmiyordum. Hızla sehpadaki telefonuma uzandım ve annemin mesajını gördüm.
Bu gece bir şekilde durdurdum ama yarın gel Firuze. Rica ediyorum kızım, yarın evine gel, engel olamam bir kez daha babana.
Babamın bir kez için bile ikna olması mucizeviydi. Telefonu geri bıraktım ve hızla doğruldum yerimden. O halde kapıya gittim de son anda fark edip geri döndüm. Hızla dolaptan pijama takımımın üstüne aldım ve giydim. Aynadan bandajlar görünüyor mu diye kontrol ettim ve odanın dışına attım kendimi. Evin içinde yalnızca babam yoktu. Babamla beraber girmiş beş kişiyi gördüm önce. Babam uzun boyuyla, takım elbisesi ve koyu lacivert kabanıyla salonun ortasında dururken diğerleri bir ay gibi sıralanmışlardı. Babamla göz göze geldiğimizde Ecevit de bana baktı.
En son, Alparslan ve ailesi yemeğe geldiği gece görmüştüm babamı. Yaptığı miting turu biraz zayıflatmıştı onu. Tek değişen buydu zaten ne bakışları ne de bir başka ifadesi değişmişti. Ellerini cihan padişahı gibi arkasında bağlamış, ayakkabılarıyla girmişti içeri. Beni görünce baştan aşağı süzdü ve kaşları daha çok çatıldı. “Al kalan eşyalarını çıkalım.”
“Siktir ol git evimden,” dedi Ecevit. Ortalığa bakındı. Rahatça durmuş, evi basılmamış gibi insanlara bakıyordu. “Topla köpeklerini de.”
“Firuze hadi,” dedi babam benden gözlerini çekmeden.
“Firuze hiçbir yere gelmiyor.”
“Baba ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye sordum çevredekilere bakarken. “Ne yapıyorsun? Ev mi basıyorsun?” Günlerdir fıldır fıldır Anadolu’yu geziyordu. Haktan, hukuktan, adaletten bahsediyordu. Yüzünü bize döner dönmez maskesini mi indiriyordu?
“Sana eve gel dedim.”
“Ya benim canımı sıkma,” dedi Ecevit ve babama dokunmaya kalktığında, babamın çevresine ansızın bir etten kemik örüldü, korumaya alındı. Ecevit’in beş kişiyi aşması mümkün değildi. Hızla aralarına girdim ve Ecevit’e temas etmelerini engelledim. Bu kişilere ne söylersem söyleyeyim babamın sözünden çıkmayacaklarını biliyordum.
“Baba çıkar mısın evden?”
“Polisi arayalım ya,” dedi Ecevit açıkça. “Haneye tecavüz mü deniyor buna? İki de gazeteci çağıralım kapıya. Günlerdir döktüğü o sikik itibarını ayağımıza gelmişken sikip atalım.”
“Sen mi benim itibarımı iki paralık edeceksin evlat?”
“Senin evlat diye çenenin bağına sokayım,” dedi Ecevit ve beni kolumdan tutup odaya götürmeye kalktığında babam bir diktatör gibi emretti.
“Firuze Akın’a dokunmasına izin vermeyin.”
Soyadımı öylesine vurgulu söyledi ki, ne yaptığını farkına varmamak için aptal olmak gerekirdi. Babam benim Ecevit’le yatıp kalktığımı biliyordu. Bugün hangi odadan çıktığımı da görmüştü. Üzerimdeki kıyafeti de. Lakin bildikleri değildi burada mevzu duyurmak istedikleriydi. Beş kişi birden Ecevit’in üzerine üşüştüğünde Ecevit’in tek birine yumruk atması ortalığı karıştıracaktı biliyordum. Ecevit’i aralarından ben uzaklaştırdım. Kollarını sıkıca tutuyor, bir adım bile atmasın diye önüne geçiyordum.
“Ecevit,” dedim kısık sesle.
“Bana sakın gitmekten bahsetme,” dedi korkutucu bir sesle. “Sakın!”
“Gitmiyorum, balkonda bir sigara iç.”
“Zıkkımın kökünü içerim.”
Balkona doğru ittim onu. Gözümün içine bakıyordu. Sanki gitmeye kalksam, bu kez zorla tutmaya çalışan o olacaktı. “Balkonda bir sigara iç,” diye tekrarladım. Onu bir odaya kapatamazdım. Babamı başka bir odaya alamazdım. Mutfak masasında duran sigarayı Ecevit’in avucuna tutuşturdum ve balkon dışına yürüttüm. “Bir sigara iç.”
“İkinciyi asla yakmam,” dedi bu kez. O sigarayı nasıl bir hızla içeceğini tahmin edebiliyordum. Kapıyı kapatacağım sıra hızla kolumdan tuttu ve beni kendine çekti. Burun buruna geldik kapı eşiğinde. “Seni buradan onunla çıkarmam, duydun mu beni?”
“Gitmeyeceğim.”
“Göndermem.”
“Gitmeyeceğim Ecevit,” dedim. Korkunç bir hırsın eşiğinden bana bunları söylüyordu. Balkon kapısını zorlukla kapattım ve hızla babama yöneldim. Olduğu yerde duruyordu. Beni görür görmez,
“Hadi,” dedi.
“Beni buradan zorla çıkarmaya çalışırsan polisi çağıran ben olurum. Seni şikayet ederim baba, günlerdir taktığın o maskeyi bir de kameraların önünde düşürürsün.”
“Bunları ondan öğrendin,” dedi babam açıkça. Bana büyük bir kinle, sanki Ali Ecevit’e bakar gibi bakıyordu. “Ama seni ona bırakmam,” Bakışları üstümde başımdaydı. “Sen Firuze Akın’sın, elin adamının evinde bu halde kalamazsın. Duydun mu beni? Seni milletin evinden toplayacak bir adam mıyım ben?”
“Buraya geldiğini annem biliyor mu?” diye sordum. Annemin dün gece onu nasıl ikna ettiğini tahmin edebiliyordum. Annem bir şeye inandıktan sonra vazgeçmesi zor bir kadındı. O psikoloğa gitmem için Ecevit’in varlığını kabul ettiyse bundan zor vazgeçerdi. “Sana gitme dedi. Sen yine de geldin. Şu an onun elindeki umudu yakar yok ederim. Bunun da suçunu sana yıkarım. Öyle bir manipüle ederim ki annemi, beni kurtarabilecekken senin yüzünden kaybettiğini sanır. Sen; annem mi ben mi arasında kalsan annemi seçersin ama annem sen mi ben mi arasında kalırsa beni seçer. Öyle bir oyun oynarım ki sana manşet manşet annemin seni boşayacağını okursun. Akın ailesine ikinci darbe diye onca zamandır yürüttüğün seçim çalışmasının önüne geçerim. İtibarını iki paralık ederim senin.”
Babam insanların gözünde iyi bir siyasetçiden sonra iyi bir aile babasıydı. İyi bir eş, iyi bir baba, iyi bir aday. Bunların hepsi planlıydı. Her şeyi olduğundan daha güzel gösteriyorlardı. Bu da planın bir parçasıydı. Burası Türkiye’ydi. İnsanlar için aile öncelikti. Şahısların aileleri de o yüzden kendilerini temsil ederdi. Babamın benden sonra şimdiye kadar güç aldığı annemden de olması bu dönem için onun katlarca zararınaydı. Kaldı bu, şimdiye kadar benim üzerimden çıkan kötü baba teorisini güçlendirecekti. Atilla Akın artık ailesi yıkılmış bir adam olacaktı.
Babamın kaşları çatıldı. Onu ilk kez annemle tehdit ediyordum ama annemin artık bu yaşında, benden umut göreceği bir şeyi kaybetmesine tahammülü olmayacağını biliyordum. Ali Ecevit’se Ali Ecevit, ne beni iyileştirecek ya da vesile olacaksa annem için kabul edilirdi. “Propagandanın tek kıstası başarılı olmasıdır,” dedim tıpkı onun gibi. “Hiç çekinmem bunu yaparken. Öyle bir hale getiririm her şeyi, sen bile suçu kendinde ararsın. Annemi alırım senden. Balkon konuşmalarında elini sıkıca tutacak, ne halt yapsan arkanda duracak bir annem kalmaz.”
Şimdiye kadar bunu yapacak gücüm yoktu. Amacım da yoktu. Ne benim iyileşmek için attığım bir adım vardı annemin gözleri parıldasın ne de ben bunu isterdim. Çünkü bugün babamdan kopardığım annem yarın hunharca beni suçlayacaktı. Annemin yumuşak karnını yakaladığım bir dönemdi sadece bu. Balkon kapısı şiddetle açıldığında babamın yüzündeki ifade yüz seksen derece değişti ve o taş kesmiş yüzü yumuşadı, gülümsedi ve aniden yüzümü avuçlarının içine aldı. “Benim güzeller güzeli kızım,” dedi ve dudaklarını bana yaklaştırdı alnımdan öptü. Engel olamadım. Kulağıma doğru eğildi. “Aferin sana, bir düşman gibi, benim silahımla beni vurmaya kalkıyorsun,” Yanağımdan öptüğünde geri çekilmeye çalıştım ama olmadı. Tamamen Ali Ecevit’e şovdu.
“Ama unutma ki silahı ben ürettim. Gün gelir olmadık yerde namlu yer değiştirir, kendini vurursun.” Saçlarımı okşadı ve gözlerime baktı. Yüksek sesle konuştu, “Madem bu kadar istiyorsun kahvaltıyı, burada yap bakalım. Senin gülümsemenden daha kıymetli değil benim için. Ama akşam yemeğine seni bekliyorum,” dedi. Bu gel, yoksa bir şekilde ben seni zorla alacağım demekti. Akşama kadar da o çoktan b, c ve d planları üretirdi. Propagandamı elimde patlatırdı. Kaşlarını kaldırdı, “Muhakkak gel,” dedi yalnızca.
Yavaşça geri çekildi ve çevresindeki adamlara tek eliyle işaret etti. Hepsi sırayla kapıya yöneldiğinde babam Ecevit’e baktı. “Kızım burada kahvaltı etmek istiyormuş,” dedi ciddiyetle. Evin içine baktı, o aşağılayıcı tavrı beni yerin dibine sokuyordu. “Evin sıcaklığını arttır. Bir Akın’ı evinde misafir ediyorsan böyle ucuz şeylerden kısmaman gerekir Ali Ecevit. Doğalgaz faturasını bana keseriz, kızım üşümesin yeter.”
“Sen o küçük aklınla benimle oyun oynamaya kalkma da siktir git artık evimden.”
“Firuze hassastır, böyle parazitlerle aynı evde yaşayamaz,” dedi ve aniden peteğin altına girmiş Demlik’i gösterdi.
“Baba çık artık!” diye yükseldim.
Babam yavaşça yürüdü ve yattığımız odanın önünde durdu. Ecevit bu kadarına da müsaade etmedi. Kapının önüne geçti ve kapattı. Başıyla çıkışı gösterdi. “Sen bu evin çatısına helikopter indir yine böyle elin cebinde çıkacaksın.”
“Almak isteyip alamadığım tek bir şey olmadı bu yaşıma kadar Ali Ecevit. Sen çok iyi bilirsin bunu.”
“Benim de bu yaşımdan sonra sana vereceğim tek bir şeyim yok. Sen de bunu çok iyi biliyorsun.”
“Henüz almamın vakti gelmemiştir,” dedi babam ve içimde korkunç bir titreme başladı. “Daha işimi görmemişsindir, vakti gelmemiştir, almam gerekmemiştir.” Yatak odasının önünde aralarına geçtim.
“Baba çık!”
“İşimi gör,” dedi babam sanki ben bir planmışım gibi ya da ben onunla bir planın parçasıymışım gibi.
“Elbet vakti gelir.”
“Uykuların kaçsın Atilla,” dedi Ecevit. “Ne zaman ifşalanacağım diye uykuların kaçsın. Böyle bol keseden atıp tutuyorsun ya, geceleri uyku uyumuyorsun. Uykularını kaçıracağım sen geberip gidene kadar.”
“Uykularını kaçıracağın adamın biricik kızını iyi ağırla hanende. Kızım rahat uyusun bana yeter, benden alınan ona verilir, Akınlarda bir şey eksilmez. Bu devran hep bize hizmet eder durur zaten,” dedi ve son kez bana baktı.
“Akşam bekliyorum kızım,” dedi yalnızca ve çıktı gitti evden. Ardından kapıyı da kapatmadı. Ali Ecevit kapıyı yerinden sökercesine arkasından iterken kapıyı Demlik nereye kaçacağını bilemedi. Korkuyla kaçıştı etrafta, ben de yerimde irkildim. Ali Ecevit küfretti arkasından ağız dolusu. Eline tutuşturduğum sigarayı bu kez içmeye çıktı. Balkonun kapısını da kapattı. Nefes nefese kaldım iki adamın arkasında. Behçet’in iması vardı sadece aklımda. Biliyordum aklıma gelmezdi ama yine de böyle üst üste gelince, arka arkaya denk gelince kalbim bir avucun içine sıkışıp duruyordu. İçim kıyılıyordu. Akınları o kadar çok vurgulamıştı ki, soyadımı bir kömür parçasıyla karalamak ve paramparça etmek istiyordum. Ecevit üç sigara kadar vakit geçse de gelmemişti. Demlik saklandığı yerden çıkmamıştı ve ben hareket etmemiştim.
O gelmedikçe, kendimi fazlalık olarak görüyordum. Sanki Ecevit bir Akın’la yaşadığını hatırlamış gibi kendimi parça pinçik ediyordum. Bir Akın olduğumu hatırlarsa, yeniden hissederse bu evin içinde de olmamı istemezdi aynı sofraya oturmak da zor gelirdi bana. Hep diken üzerinde, hep korkak olacaktım bunun için. Hep ya Ecevit diye başlayacaktı sesim. Ya bizi yine sevmezse, ya dün kriz geçiren kalbi bizim için atmazsa ve ya dudakları bizden uzak kalırsa. Ya tüm münasebeti keserse, saçlarımızı okşamazsa.
Dakikalar sonra cesaret ettim balkon kapısına gitmeye. Önce ne yaptığına baktım, oturmuş, başını duvara yaslamış, sigara içiyordu. Kapıyı usulca açtım. Balkon kirliydi ama terlikleri giymemişti. Ben giydim ve yanına çıktım. Küçük bir masa ve iki sandalye vardı ama kış olduğundan olacak masa ileri itilmiş sadece sandalyeler yan yana orta yere konulmuştu. Gözlerini de kapatmıştı. Sigarasını dudaklarının arasına alınca parmakları aralık duruyordu ama sigarayı tutmuyordu. Dumanı çektikten sonra temas edip sigarasını alıyordu. Geldiğimi duydu mu bilmiyordum ama tek niyetim sadece yanına oturmaktı. O kadar uzun süre sustu ki fark etmediğine emin oldum. Soğukta oturmuştum öylece. Kar vardı dışarıda.
Sonra aniden, “Ev soğuk mu?” diye sordu.
Babamın kurduğu bu düzenbaz cümlenin Ecevit’in aklında kalabileceğini sanmıyordum. Dizine yaslı eline baktım. “Hayır Ecevit,” dedim hemen. Bunu hissetmesini, babam gibi bir adam yüzünden hissetmesini hiç istemezdim. “Sıcacık, hep sıcaktı.” Elini iki avucumun arasına aldım. Elleri soğuktu ama.
“Emin misin?”
“Eminim. Soğuk olsa söylerdim, sen de fark ederdin. Ecevit kasten yapı…”
“Sadece evin sıcak olup olmadığını öğrenmek istedim,” dedi ve babam hakkında konuşmamı engelledi. Elini bir aslan pençesi gibi açtığında ellerimden kurtulacak sandım ama o koca eliyle kavradı elimi ve bir açtı bir kapattı, sonunda da tamamen kapattı. Sigarasını söndürdüğünde dumanı havaya doğru üfledi ve kolunu bana doğru açtı. Sakinleştiğini ya da daha da sakinleşmek istediğini hissettim. Hızla gövdesine yaslandım ve elimi göğsünün üzerine yasladım. Ben akşam nasıl gidecektim?
Kollarının arasına aldı beni, sarıp sarmaladı soğuktan korumak için. Halbuki içeri gidebilirdik ama sarılmak için bazen de sebepler gerekiyordu. “Münasebetinin olduğu adama da söylersin zaten evin soğuk olduğunu.”
Gülümsedim. Koynunda uyuduğum adama bir zahmet söyleseydim zaten. “Söylerim. Evin de yatağın da sıcak.”
Gülümsediğini hayal ettim, bunu destekler gibi, “Güzel,” dedi. “Evimin de yatağımın da sıcak olması… Güzel.”
***
Kahvaltıdan kalmış çaylarımızı tazelemiş, topladığımız kahvaltı masasının üzerine dün sıkıca tuttuğum dosyayı koymuştuk. Benim zorumla. Ecevit benim bu dosya için daha fazla bir şey yapmamı istemiyordu.
“Seher nasıl?”
“Tedavisi devam ediyor. Bilmiyorum bugün sordurmadım ama ölse haberi gelirdi,” dedi. Seher’i de Behçet mi çıkarmıştı bilmiyordum, merak da etmiyordum ama ölmesini istemezdim. Bizim işimize yarayacak olan o kadının ölüsü değildi dirisiydi.
“Kızı?”
“Bizde. Uyanınca annesi, bakacağız duruma.”
“Ya uyanmazsa?” diye sordum. O vakit Yeliz bizden şüphe edecekti. Kızını şu an tutmanın bir anlamı var mıydı ya da? Onu da geçtim şu an bırakırsak ortalığı velveleye vermez miydi? İki ucundan da hiç hoş kokular alamıyordum. Belki de en mantıklısı bizimle kalmasıydı.
“Kötüye bir şey olduğunu hiç görmedim. Behçet bir işe yarar diye onu da baştan çıkarmış. Çok da büyük bir zarar görmemiştir o domuz.”
Elim daha fazla beklemeden ifade dosyasına gitti ve ilk kâğıdı yıpranmış dosyadan çıkardım. “Doğru söylemiş,” dedi Ecevit benden önce dosyayı okumuştu zaten. Biliyordu. “Mümtaz Asa’yı korumuşlar aslında, Raşit’i değil.”
İfadede Ecevit bahsettiği kısma geldiğimde o kısmı yeniden okudum.
Seher’in cümlelerini bir kez de dışımdan tekrar ettim. “O dönem Mümtaz Asa gelip gidiyordu geneleve. Özel müşteriydi. Ayın belli günleri vardı, aynı günlerde gelirdi. Özel müşteriler için ayrı bir kapı ve odalar vardı. Mümtaz Asa’nın odası da ayrıydı. Özellikle işe yeni başlayan kadın olmadığı sürece sabitti günleri. Git gelleri uzunca bir zaman sürdükten sonra bir gün burada hamile kalan ve aldırmak için vakti geçen çocuklara ne yaptığımızı sordu,”
Dün beni öldürmek için evi yakan kadının benim yaşlarımda kurduğu cümlelerdi bunlar. Araya memurların soruları da giriyordu ama ben sadece ikinci kez okuma ihtiyacı duyduğum yerleri sesli okuyordum. “Evet o dönem benim Raşit’le ilişkim vardı. Raşit gelip giderdi geneleve ama müşteri olarak değil. Benim için ya da bir iş için. Sonra giderdi. Mümtaz Asa’yla o dönem tanıştılar.”
Babamın masamıza oturttuğu, eve aldığı, ailesiyle muhatap ettiği adam, genelevlerden çıkmayan – ki evliydi – üstüne üstlük çocuk çetesinin başıyla muhatap olan bir adamdı. Babam o adamı dostu bilmişti. Babamı o adam partide böyle başrol yapmıştı. Babamın bunlardan hiç mi haberi yoktu?
“Sonra Mümtaz Asa gelişlerini sıklaştırdı. Hamile kalan kadınları sormaya başladı. Bir yerden sonra bana açıkça teklif etmeye başladı. Doğan çocukların kimliklerine göz dikmişti. O kimliklerle ne yapacağını sorduğumda bunun beni ilgilendirmediğini söyledi. Ben de kabul etmedim. Burada doğan her çocuk, devlet koruması altına alınıyor. Benim yaptığım iş resmi, devletime vergimi veriyorum ben. Böyle şeylere işim olmaz dedim. Israr etti, para teklif etti. Kabul etmedim.”
Sonrasında memurun sorusu giriyordu işin içine. Ne kadar teklif ettiğini soruyordu. “Her kimlik başına beş milyon. Ne kadar çok kimlik o kadar para. Sonra siz o çocuklara ne yapacaksınız dediğimde orasına karışma sen, rahat ol diyordu. Ben bunu Raşit’le konuştum. Kendisi de başta karşı geldi. Musallat olma dedi. Hatta kendileri için temiz kimlik arıyorlar, başın belaya girer dedi. Ben de aynı fikirdeydim zaten. Hiç girmedim bu işe ama sonra Raşit’le Mümtaz Asa’nın görüştüğünü öğrendim.”
Sesim yine kesildi. Devamında Raşit’le olan gönül ilişkisinin bozulduğuna dem vuruyor, Raşit’ten aldatılma şüphesiyle dayak yemesinden bahsediyordu. Yeniden sesli okuyacağım yere geldiğimde Ecevit bir sigara yaktı. “Raşit’i uyardım ama laftan anlamıyordu. Bir kere bizim kadınlardan biri doğum yaptı, çocuğu kayboldu. Raşit’ten şüphelendim.”
Savcı, o vakte kadar Raşit’in ne iş yaptığını bilip bilmediğini soruyordu ama Seher ölesine inkâr ediyordu bildiğini. Bildiğine emindim ben. “Evet Mümtaz Asa da gelmeye devam ediyordu müşteri olarak. Ben bu kaybolan çocuğun peşine düştüğümde bir kez Mümtaz Asa yanında bir adamla geldi. O da genç, kravatlı bir adamdı. Ellerinde de bir çanta dolusu para vardı. Çocuğu bildirmemem için bana para teklif etti, kabul etmedim. Ben de para çok. Musallat olamam bir siyasetçiyle. Orada çok kızdı. Küfürler savurdu, yaktı yıktı ortalığı. Yanında getirdiği adam sakinleştirip çıkardı… Hayır tanımıyorum yanındakini. Müşteri olarak getirmedi o adamı. Sadece güven vermek için herhalde, parayla geldiği günler getirdi. İlk kez gördüm.”
Başımı kaldırdım ve arkasına yaslanmış Ecevit’e baktım. Kağıtlara bakıyordu, bana baktı. Hiçbir şey söylemedi ama ikimizin de aklından aynı ihtimal mi geçiyordu? Babam mıydı? Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Babam geneleve gidecek, böyle bir şeye girecek kadar toy muydu, kendini riske atar mıydı? Peki o günlerdeki Atilla Akın bugünlerdeki Atilla Akın’la aynı mıydı? O koltuğa giden yolda her şeyi yapmayı göze mi almıştı? İkimizden de tepki gelmedi.
“Mümtaz Asa gelmeyi bıraktı ama Raşit’le görüşmeler devam ediyordu. Birkaç kez yakaladım. O vakit anladım neler döndüğünü. Raşit’ten ayrıldım ama Raşit’i bugün bulamıyorsanız onu koruyan Mümtaz Asa’dır. Öncesinde çok alışverişleri oldu. Birbirlerini korumak zorunda kaldılar. Mümtaz Asa, Raşit’i korumazsa Raşit, Mümtaz Asa’yı da yakacaktı.”
Bu kısım Seher’in ifadesinde okuduğum son yerdi. Her cümleden sonra gözlerim biraz daha büyümüş, nutkum tutulmuştu. Mümtaz Asa’yı tanıdığım için belki de bilmiyordum ama her şey daha da korkunç geliyordu. Anneme yaptığım imalar aklıma geldi. Babam işi bittiği için uzaklaştı demiştim ama annem reddetmişti. Hep kötüsü baban mı demeye getirmişti lafı. Babam bu olayları mı öğrenip uzaklaşmıştı yoksa en başından beri yanındaydı da yerini sağlama alınca daha fazla alet olmamıştı?
“Seher bu ifadeyi hangi cesaretle verebildi?” diye sordum. Çünkü burada Raşit’le beraber Mümtaz Asa’yı da yakıyordu.
“Raşit’ten kurtulmak için. Bu aldatma meselesi gerçekse, ki gerçek, Raşit muhtemelen kızın kendinden olduğuna inanmıyor ve öldürmekle tehdit ediyor. Her fırsatta da hem kadını hem kızını öldürmeye kalkıyor. Seher de hazır böyle bir olay olmuşken kendini devletin kapısına atıyor ve Raşit’in başını yakmak için bildiklerini anlatıyor. Çünkü Raşit’in yerini,” dedi ve elini hafifçe öne doğru açtı. İfadeye baktı.
“Mümtaz biliyor,” diye tamamladım. Elbette Mümtaz Asa’nın başı bu yüzden yanarken Raşit’i saklamaya devam etmeyecekti. Seher kurnazlık yapmıştı ama hesaplamadığı şey Mümtaz Asa’nın o dönemki gücüydü. Yönetimde onlar vardı, bugünden katlarca kat daha güçlülerdi.
“Aynen öyle. Sonra ne oluyorsa Mümtaz Asa bu kadını da kızını da sağ bırakıyor. Seher de bu ifadeyi hiç vermemiş gibi devam ediyor. Muhtemelen Raşit’i, Seher için durduran da Mümtaz oluyor. Zaten Yeliz’in kendi kızı olmadığına inanmıyor. Kaçak da. Hiç bulaşmıyor. Herkes yaşıyor.
Bizim aylardır aradığımız adam, bu ülkede seneler önce yüzlerce ailenin başını yakan adam babamın bir zamanlar dostuydu. Babam bu olayın içine girmiş miydi? Bu koruma çemberinde o da var mıydı? Seher artık babamı tanıyordu olsa söylemez miydi? Bir zamanlar ailecek aynı masaya oturduğumuz insanlar genelevden ve muhtemelen Raşit’in kaçırdığı çocuklardan kimlik akışı mı sağlıyordu? O çocuklara ne oluyordu sonra? Daha da önemlisi o kimlikleri ne yapıyordu?
“Mümtaz Asa, bunca yıldır hâlâ saklıyor Raşit’i,” dedim. Meşru menfaat süreklilik doğururdu. Menfaatleri bitmemişti, o yüzden ikisi de yenilmemişti. Belki de bu dünya üzerinde o adamın yerini bilen tek kişiydi.
“Baban hâlâ görüşüyor mu?” diye sordu Ecevit. Başımı salladım hızla. Kelimelerimi iyi seçmem lazımdı. Babamı savunduğumu sanmadan ona fikirlerimi söylemem lazımdı.
“Hayır görüşmüyor. Onu en son on yıl önce görmüşümdür. O gün annemin ağzını aradım, neden diye. Anladığım kadarıyla babamla ters düşmüşler ve babam görüşmeyi kesmiş.”
Ecevit bir sigara daha yaktı, kalan çayını bir yudumda içti. “Baban böyle alçak işlere girmiş bir adamla çıkar ilişkisini bitirecek kadar onurlu bir adam mı?” diye sordu. Alttan bir ima var mıydı yoksa bana gerçekten soruyor muydu bilmiyordum.
“Bilemiyorum. Korkmuş olabilir. Yani kendisi tek başına devam etse bir şekilde bu konuma gelirdi ama adı bir kez böyle bir şeyin içine karışırsa hayatı biterdi. Onuru geçtim, bu riski alamayabilirdi.”
Ecevit ciddiyetle beni dinliyordu. Söylediklerim ona makul gelmiş olacaktı ki başını salladı ağır aksak. “Ne geçiyor aklından?” diye sordum. Benim zihnim bulanıktı ve babamın işin içinde olduğu o ihtimali düşünüyordum yalnızca.
“Mümtaz Asa’yla nasıl baş edilir, onu düşünüyorum. Elimizde kalan tek koz o. Bir başkası yok. Seher’i daha fazla ne kadar kullanabiliriz bilmiyorum. Raşit gibi bir adamın 18 sene sonra kızı umurunda olmaz. Kızını ortaya atarak adamı avlayacağımızı hiç sanmıyorum. Kilit isim Raşit. Mümtaz da Raşit’i yakamaz, yakarsa kendisi yanar.”
İfadeyi tuttum ve kaldırdım. “İmzalı belge,” dedim. Bu yetmez miydi? Ecevit’i, Mümtaz Asa’nın önüne koyamazdım. Zamanında bunu yapmış bir adamın şimdi ne yapacağını bilemezdik. Ecevit’i ortadan yok etmek yapacağı ilk iş olurdu. “Hemen şimdi bunu polise verelim ve seneler önce olması gereken olsun.”
“Bu bize Melike’yi getirmez,” dedi net bir sesle. Zihnim bulanıktı, bir an önceliğimizi bu iki pisliğin yok olmasına harcadığımızı sandım. “Bunu kullanmamız lazım. Polis bunları enseledikten sonra bana neden kardeşimin yerini söylesinler, Melike için bir şeyler yapsınlar? Bunları yakmamız değil çalıştırmamız lazım.”
Doğru söylüyordu. Kaldı ki Mümtaz Asa’nın olayının içinde neler var bilmiyordum. Ne kadar büyük suçlar dönmüştü, idama kadar gider miydi yaptıkları bilmiyordum. Zaten kime zarar verdikten sonra bize Melike’yi getirebilirlerdi ki. Melike belki de zamanında o kimliği kullanılan çocuklardan biriydi? Elbette bir çocuğun kimliğini kullanmak için kimsesiz ve peşine düşen birilerinin olmaması gerekiyordu. Melike onlar için biçilmiş kaftandı belki de. Peki babam? Mümtaz Asa, Melike’nin kimliğini kullandıysa ve babam bu işin içindeyse bilmiyor muydu Melike’yi de. Hadi kimseye sesini çıkaramamıştı Melike’ye de mi çıkaramamıştı? Çıkarırdı. Bu kadar bağlantı olmasın arada diye bile kullanırdı. Ya da Melike buradan çok uzak bir konumdaydı.
“Mümtaz Asa bu işin peşinde olduğumuzu öğrenirse, seni ilk fırsatta ortadan kaldırır,” dedim titrek bir sesle.
“Onu yapabilse Atilla Akın diye bir adam bin kere yapmıştı.”
“Babamla ortak olur ve kaldırır.”
“O iş öyle kolay değil. Yedikleri hurmalar çok,” dedi elindeki kâğıdı kaldırdı. “Bak hangi taşın altını kaldırsak onlar var. Tabi biz yine önlemimizi alacağız. Elimiz cebimizde yürümeyeceğiz.” Sigarasının dumanını başını gökyüzüne kaldırarak üfledi. Âdem elması git gel yaptı boynunda.
“Ne yapacağız?”
“Düşünmem lazım Firuze, fırsat ver bana.”
“Ben bir şekilde ulaşmam gerekirse ulaşırım Mümtaz Asa’ya Şüphe de çekmem üstelik.”
Son zamanlarda bana attığı en kötü bakışı attı. “Otur oturduğun yerde artık.”
“Ecevit ciddiyim.” Aniden masanın üzerine doğru eğildi ve bana yaklaştı.
“Ciddiyet kıyaslarsak şu odaya girer yorganın altından çıkmak istemezsin,” dedi. Kalbimi korkuyla çarptıracak bakışları ve sesi vardı. Dünden sonra çok meydan okumak istemiyordum. Gözlerini benden çekmeden bakıyordu. Tamam benden daha çok ciddiydi ve ayakları yere basıyordu. Yutkundum gözlerimi kaçırdım. Tek bir saniye bile ayırmadı bakışlarını benden. Strese soktu beni. Strese sokulan bir çiçek nasıl yaprak döker, solmaya yüz tutarsa benim de ağrılarım boy gösterdi. O hariç her şeye bakıyordum ve o yalnız başıma bir işler karıştırmamam için baskı kuruyordu. Bir süre sonra sahiden odaya gidip yatağın altına girmek istedim.
Elleri masadaydı ve bana yakındı. Ne yapacağımı bilemeyince o strese giren çiçek gibi boyun büktüm ve başımı Ecevit’in ellerinin üzerine bıraktım. Onu şaşırtacağını biliyordum bu hareketimin. Zaten bir süre tepki vermedi sonra avuçlarını açtı ve elinin üzerine yatırdı beni. O vakit kollarına sarıldım ve elinin üzerine yattım. Çok stresliydim daha. Tamam dediğini yapıyordum ve düşünmesine fırsat veriyordum. Bir zaman sonra çenesini saçlarıma bastırdı o da.
“Psikolog randevusuna az kaldı.”
Sesimi çıkarmadım.
“Saçlarından iki santim kısaltacaktım,” dedi bu kez.
“Olur,” dedim. Zaten annem de fark ederdi akşam biliyordum. Daha gideceğimiz haber vermemiştim, sona saklıyordum onunla daha uzun süre aram kötü kalmasın diye. Ellerinin üzerinden kalktığımdan bırakmadan elimi banyoya yürüttü beni. Yerdeki paspası kaldırdı ve bana salondan bir sandalye çekti. Oturttu. Aynadan ikimizi de görebiliyordum. Makası kucağıma bırakırken, “Düzgün kesebilecek misin?” diye sordum merakla. Düzgün olmasa da sorun değildi. Ecevit’in eli değse de yeterdi.
“Marangoz adamım ben.”
“Doğru.”
“Doğru.”
Avuçlarını ıslattı birkaç kez saçlarıma sürdü. Gözlerimi kapattım. Ecevit’in elleri saçlarımda dolanınca, dünyanın en kötü gününü de yaşasam geçip gidecekti sanki. Yeterince ıslandığını düşününce taramaya başladı bu kez yavaş yavaş. Dün Seher şıllığının çekiştirdiği kökleri acıyordu. Ecevit büyük bir sabırla bir iki karışan yeri tarağı bana uzatıp parmaklarıyla açtı. Halbuki ben şimdiye kadar elli kere kesip atmıştım. O özenle taradı. Düğümleri çözdü. Sonra arkamda diz çöktü ve taradığı saçlarıma bakmaya başladı. Yüzünü göremiyordum, tepkisini, hislerini, mimiklerini… Sadece keseceği yeri yanmış bölgeye göre ayarlamaya çalışıyordu. Onu anlayabiliyordum. Saçlarım çok uzundu. Sanırım çöktüğü yerde kesecekti.
“Makas,” diyerek elini bana uzattı. Hiç de hurafelere inanan biri değildim aslında ama makası verdikten sonra pek pişman oldum. Keşke yere bıraksaydım da o kendisi alsaydı. Bir hurafe de olsa hiçbir şeyi riske atmasaydım ama artık çok geçti. Ecevit makası aldı ve doğruldu. Ön tutamlarımdan seçti yanmayan bir noktayı, keseceği bir miktarı gösterdi. “Bu kadar gidecek, tamam mısın?”
“İstediğin kadar kes,” dedim yeniden. Ona neden bu kadar çok kestin demezdim. Belki umursamadığımdan saçlarımı, gözden çıkaralı olmuştu bir süre, belki de onun kesmeyeceğini biliyordum. Hem yine şanslıydım. Omuzlarımdan bu kadar yanarken saçlarım o gece salık olmasına rağmen neredeyse hiç etkilenmemişti.
“Kimseye saçını istediğin kadar kes deme,” dedi parmaklarının arasındaki saçımı yüzüme doğru atarken bir tepki olarak. “Saçlarını kesme, kestirme.”
“Sen mi keseceksin her seferinde?” diye sordum makas sesi gelirken. Saçlarım uzundu, kestiği miktar azdı, muhtemelen annem bile anlamayacaktı kesildiğini.
“Keserim ben yeteri kadar,” dedi. Kesmezdi. Yalan söylüyordu. Kesmeyeceğinden değil, kesmek istemediğinden. Ecevit hep sevgi dilini saçlarıma açardı küçükken. Belki eskisi kadar düşkün değildi onlara ama yine de kısalsın, boyansın istemezdi. Şimdi bile her fırsatta parmaklarını saçlarımda dolandırıyordu. Hiç kesmek ister miydi onları? Saçlarımı büyük bir dikkatle kesti, tutamlar yere döküldükçe bakasım geliyordu ama kafamı oynattığım her an kızıyordu, bazen ben istediği gibi yapamayınca çenemden tutup kendisi düzeltiyordu.
Büyük biz özenle dipten tutuşmuş olanları kesti, parmaklarını geçirdi sonra su gibi akıp geçti. “Önlerden biraz model verir misin? Perçem kadar kısa değil de, anladın sen.”
“Tabi canım anladım ben,” dedi ama beni sandalyede kendine çevirdi. Kıkır kıkır güldüm ve başımı kaldırdım. Geri indirdi. Öncen ayırdı yeniden tarakla. Biraz taradı ve bir kısalık belirledi. “İyi mi?” diye sordu. Bakmadan evet dedim. Adım adım kesti. Aynadan bana gösterdi, diğer yanı öyle kesmeye devam etti. Son bir kez saçımı taradı ve kurutma makinesini çıkardı. Saçlarım, uzunca yıllardır ilk kez böyle güzel geldi gözüme. Öyle ağrım da vardı, ateş gibi yanıyordu omzum ama hiçbir şey umurumda değildi. Tamamen kuruladıktan sonra aynadan da baktı.
“Kâfi,” dedi dün geceki gibi.
Başımı salladım. “Kâfi,” dedim onun gibi.
Kafiydi. Benim vazifem Ecevit’in sevdiği saçlarıma iyi bakmak, iyi davranmak ve hatta onları sevmekti.
***
Ecevit topladığı pansuman atıklarını çöpe atarken onu izliyordum. Evde nasıl pansuman yapacaktım kendime? Pansuman için gelirdim ya da o atölyeye gelirdi olmaz mıydı? Yanıma geri geldiğinde, “İyi misin?” diye sordu. Kremi dolapta bekletmişti sanırım, soğuk soğuk sürmüştü.
“Ferahladı biraz,” dedim. Daha fazla susmamam lazımdı. “Ecevit,” diye seslendim. “Ben eve gideyim artık.”
Yaptığı pansumanda gezdiriyorken gözlerini bana indirdi ve kaldı orada. “Neden?” diye sordu.
“Gitmem gerekiyor, gideyim,” dedim yalnızca. Babamı ikinci kez bu eve sokturtmayacaktım.
“Gitmen gerekmiyor. Pansumanının düzenli olarak değişmesi lazım.”
“Hallederim,” dedim düşüncelerimin aksine. Halledemezsem de ona gelirdim.
“Halledemezsin. Yaralısın görmüyor musun?” diye dik bir sesle konuştu. Gitmemi istemiyordu. Bunu kime bağladığını da tahmin ediyordum. Babam yüzünden olduğunu biliyordu.
“Hallederim.”
“Nasıl halledeceksin Firuze? Saçmalama hayır. Gitmeyeceksin.”
“Daha önce de hallettim,” dedim açıkça. Aslında hiddetli değildim, amacım hatırlatmak da değildi. Yalnızca o an içimden geçeni söylemek istedim. Başka bir sebep yoktu. Yapabileceğimi bilsin ve daha fazla benimle inatlaşmasın istedim. “Omuzumda kurşun vardı, tek başına yapıyordum pansumanımı.”
Ali Ecevit kalakaldı. Ağzında beni vazgeçirmek için çok cümle biriktirmişti biliyordum ama hepsini teker teker yuttu. “Kurşun yarası kadar zor bir yara değil, dikişim yok en azından.” Her kurduğum cümle bir öncekinden daha ağır tahribat bırakıyordu, gözlerinden okunuyordu ama daha başka nasıl söyleyecektim ki yapabileceğimi? O zaman da bir kez o yapmıştı gerçi. Ama ya diğerleri? Pisi pisine iyileşmişti işte. Şimdi yanık mı iyileşmeyecekti? Hem ben yapamazsam konuşurdum onunla. Bir şekilde hallederdik.
“Firuze.”
“Ecevit gideyim. İnci’yi de görmem lazım zaten. Hallederim ben. Diyorum ya işte, yapamayacağım bir şey değil. İstersen sen bırak istersen ben gideyim ama bana pansumanını yapamazsın deme. Yaparım, aklın kalmasın.”
Ağzını bıçak açmadı. Sustu. Suratına okkalı bir tokat yapıştırmak değildi amacım. Ama o defalarca kez bunu yapmışım gibi davrandı. Gözlerime de bakmadı. Geçti gitti bakışları benden. Derin bir sessizlik girdi aramıza. Bu olsun diye söylememiştim. Sadece babam yeniden gelmeden evi terk etmek istiyordum. Kendisini kötü hissetsin değildi ki amacım? Niye böyle yapıyordu? Bunları ona söylemeli miydim? Seni suçlamak için söylemedim, demeliydim sanki. Ama nedense yapmadım. Ona yaklaşmadım, kendini suçlama demedim, kötü hissetme de demedim. Hiç konuşmamıştık bunu, yine hiç konuşmamışız gibi davrandım.
“Sen mi bırakacaksın?” diye sordum bunun cevabının evet olduğunu bile bile.
“Kendin yapma pansumanını.”
“Tamam ya ben gelirim ya da sen atölyeye gelirsin yarın sabah. Olmaz mı?” Olmaz demek istiyordu biliyordum. Ama ısrarcı davranırsa kalkıp kendim gidecektim.
“Yarın sabahtan burada ol, antibiyotiğin saati gecikmemeli.”
“Ecevit hap değil bu?”
“Antibiyotik ama.”
Ne dersem diyeyim kendi bildiğini okuyacaktı. Suratsızca kalktı ve biraz ortalığı topladı. Kağıtlar ve ifade vardı ortalıkta. Mümtaz Asa’yı araştırmıştık desek yalan olurdu araştırmıştı. Beni dahil etmeyince, ben de bir yerden sonra uykuya yenik düşmüştüm. Yamacında uyuyuvermiştim. Oyalanabildiği kadar oyalandı evin içinde. Burada olan kıyafetlerimden giydim ben de kalkıp. Pijama takımımı özenle katladım ve Ecevit’inkilerin yanına koydum. Kapının önünde bir süre onu bekledim, saçlarıma baktım o sırada. Çok güzel olmuştu, canlanmıştı sanki. Hani hasada yatırılan tarlalar var ya onlara benzettim. Sanki bundan sonra daha hızlı uzayacaktı. Ecevit tüm kötüleri ayıklamıştı aradan.
Yanıma geldi ve kabanını giydi. Suratsızdı, hiç pas vermiyordu. Çıkarken kapıyı kapattı ve kilitledi. Önden öne yürüdü. Bu gece evde gözükeyim yeterdi. Zaten babam yeniden gidecekti. Bu aralar benimle kafayı bozamazdı. Hem gitmem de lazımdı. Bülent ne halt yiyor karıştırmam lazımdı.
Elime ilaçlarımı tutuşturmadı, almak istesem de vermedi zaten. Yarın geleceksin dedi. Beni kendine bağladı. Sinsi ucube.
Asansörde de kolları önünde bağlı yeri izledi. Ne suratsızdı. Allah’ım ne suratsızdı. Demek ki başka bir 16 Kasım 1992’den sonra, her istemediği şeyde hemen o suratını düşürecek bana tavır yapacaktı. Yakın zamanda kalemi almalıydım elime. Özlemiştim. Biraz iyi olayım, Ecevit’in dizlerine yatıp yazardım yine. O da sessiz sedasız dinlerdi beni. Otoparka geldik ve arabaya bindik. Kemerlerimizi bağladık ve sessizce yola devam ettik. Konuşmayacak mıydı? Peki ayrılırken onu öpebilir miydim, sarılabilir miydim? Öyle suskundu ki bunların hiçbirini yapamayacaktık sanki. Sessiz yolda giderken, ben de ona ayak uyduruyordum. Morali çok bozuktu, çok.
İkimiz de trafik ışıklarını izlerken Ali Ecevit’in telefonu çaldı. Evde çıkalı neredeyse yarım saate yakın olmuştu. Merakla baktım kim olduğuna. İşin doğrusu hiç de hoşuma gitmeyecek biri sandım, kaşlarım da daha ismi görmeden tahminimden çatıldı. Ama hayır, gördüğüm isim Farah değildi, gördüğüm isim güvenlikti. Ecevit’in eli kırmızıyla yeşil tuşun arasında gidip geldi ama eninde sonunda yeşil tuşa bastı kulağına dayadı telefonu.
“Efendim abi?”
Bir uğultu geldi telefonun ötesinden. Gözlerimi kıstım ve dikkat kesildim ben de ama duyamıyordum.
Ecevit’in ilk tepkisi, “Hırsız mı?” oldu. “Kilitledim abi. Emin misin?” Ecevit’in devam etmesi için arkamızdaki araçlar art arda korno çalmaya başladı. Ancak öyle sürdü aracı. Bakışları duyduklarıyla değişti, sertleşti ve endişe düştü tavırlarına. Bana döndü ve “Sıkı tutun,” dedi. Ben tutunurken ansızın trafiği birbirine katacak bir U dönüşü yaptı. “Eli dolu mu çıktı abi? Hayır açmayın kapıyı… Hayır geliyorum ben on beş dakikaya oradayım. Polise haber verme, geliyorum ben.” Ecevit olduğundan daha yavaş sürerek geldiği mesafeyi on beş dakikadan bile kısa sürecek şekilde dönüyordu. Telefonu kapattığında arka arkaya küfretti ve elini direksiyona vurdu. “Ne oldu?” dedim.
“Eve hırsız girmiş!” dedi. Güvenlikli bir siteydi, bu nasıl olurdu, ne yapmıştı, nasıl yapmıştı bilmiyordun.
“Evde çok değerli bir şey var mı?” diye sorduğumda Ali Ecevit bana döndü ve göz göze geldik. İkimiz de saniyeler sonra aynı şeyi düşünüyorduk.
“İfade,” dedim korkuyla. Ali Ecevit masaya bırakmış ve çıkmıştık evden. Hızını arttırdı ve kornoya abandı. “İfade,” diye tekrar ettim. “Ecevit ifade.”
Hırsız gerçek bir hırsızsa, o ifadeyi almazdı, evde elbet başka şeyler vardı alacak ama ikimizin de kalbini çarptıran şey o hırsızın gerçek bir hırsız olmadığıydı. Ecevit yeniden aradı ve güvenlik kameralarını sordu. Biz eve varana kadar tam dört kez güvenliği aradı. Her seferinde başka bir şey sordu. Araba arkamızda bıraktığımız herkesi bize küfrettirecek hızla gidiyordu. Kulaklarım alev alev yanarken eve tam dokuz dakikada vardık. Otoparka girmedik, Ecevit olduğu gibi bahçe kapısının önünde durdurdu arabayı ve indi.
Arkasından inip kapıyı bile kapatmadan koşarken asansör düğmesine bastı. Hemen bu katta olmasaydı biliyordum ki merdiven çıkacaktı. Hızla asansöre bindik, Ecevit cebinden anahtarı çıkardı ve bekledi katları. Her kat üç kat uzunluğunda geldi ilk defa bana. Kapının önündeki güvenliği gördük. Bir şeyler söyledi ama Ali Ecevit’in de benim de tek amacımız o kapının açılmasıydı.
“İnşallah bir şey alamamıştır. Allah belalarını versin. Nasıl musallat oldu buraya? Kıymetli neyin
vardı? Hemen bak onlara.”
Ecevit üç kere kilitlediği kapıyı zorla açtı ve koşar adım ifade dosyasına ulaştı. Dosya olduğu yerdeydi, ev dağılmıştı. Korkuyla Demlik’i aradı gözlerim. Yatağındaydı. “Demlik,” dedim sesimi duysun diye. Belki o dosyayı orada gördüğümden ve üstüne Demlik’in iyi olmasından geriye kalan hiçbir şey umurumda olmadı. “Ecevit,” dedim nefes nefese. Demlik’e doğru ilerledim. Hızla kontrol ettim iyi mi diye uzaktan uzaktan. Esnedi ve gözlerini kırpıştırdı.
Ecevit hâlâ dosyanın içine bakıyordu. “Firuze,” dediğinde kalktım yerimden ona doğru gittim. “Şükürler olsun,” dedim mavi dosyanın varlığına. Ecevit’in yüzüne bakmıyordum. Baksam, fark ederdim ters giden bir şey olduğunu.
Mavi dosya vardı, tamam. Mavi dosyanın içi de doluydu, tamam. Ama bu kâğıt, ifade kağıdı değildi. El yazısıyla yazılmış bir kağıttı. Kâğıtta yazan yazıyı okudum.
Duydum ki beni arıyorsunuz.
-R.
R? Raşit miydi? Ondan başkası olamazdı.
***
instagram: dilanduurmaz
uzumbugusuoffial

DİLANNNN BOLUM NERDEEEE
Melike inci değilse bende birşey bilmiyorum
Yeni bölüm ne zaman gelir
Melike inci değil çünkü melikenin kolunda yuvarlak bir doğum lekesi var firuze illaki fark ederdi incinin kolundaki doğum lekesini
Arkadaşlar benim sizin Melike aslında İnci teorinizde kafam karıştı. 16 Kasım 1992de Melike küçüktü evet ama inci yoktu daha doğmamıştı. Arada zaman farkı var