top of page

XXXII - "gizli alanın ihlali, mutlak haksız fiildir"

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 30 Oca
  • 52 dakikada okunur

Duydum ki beni arıyorsunuz. 

-R. 


Notu kaçıncı okuyuşum olduğunu bilmiyordum. Kalbim göğüskafesimi tekmeliyor, her atışı göğsüme korkunç bir ağrı saplıyordu. Ecevit’le göz göze geldiğimizde ikimizin de bakışları buz gibiydi. Birkaç saniye birbirimize baktık, “Ecevit,” diyebildim zorlukla. Yangında oluşmuş yanıklarım ilk kez kendini bu denli belli etti ve canımı yaktı. Cayır cayır yandığımı ve ödediğim bedele rağmen elimin avucumun boşaldığını, dizlerimin çözüldüğünü hissettim.  


Ecevit yutkundu, soluklandı ve güvenliğe baktı. “Kapı kilitliydi,” dedi ve tek elini kapıya doğru kaldırdı. Gözleri şüpheyle kısıldı. Ecevit vardığı gerçeklikle sarsıldı. “Kapı kilitliydi. Anahtarla mı girildi bu eve?” Suçlayıcı konuşuyordu, adam şahsi anlayacaktı belki de ama şüphelendiğinin o olmadığını farkındaydım. Güvenlik arkasını döndü ve kapıya baktı, o da Ecevit söyleyince fark etti.  

“Siz nasıl anladınız hırsız olduğunu?” diye sordum. Zorla girmediyse bu eve, çıkarken tekrardan kapıyı da kilitlediyse, hırsız olduğu nasıl anlaşılmıştı?  


“Şapkalı, gözlerine kadar atkı sarılmış sıska biriydi. Sana benzemiyordu, şüphe ettim. Üst kattan iniyordum o sıra, seslendim yine de senin adını. Başta bakmadı, ben peşine takılınca koşmaya başladı ama…” Yeniden kapıya baktı. “Ben kapıyı kapatıp kaçtı sandım kilitlediğini görmedim.”  

Evin içine baktım. Kasti olarak dağıtılmıştı. Başka bir şey mi aranmıştı yoksa tamamen göz dağı mıydı? İfade sehpanın üzerindeydi, onu aramasına, bu kadar dağıtarak aramasına gerek yoktu. Ellerim titriyordu. “Anahtarın yedeği var mı?” diye sordu Ecevit.

  

Adam başını salladı. Ecevit’in elinden ifade dosyasını aldım ve koltuğun üzerine çöktüm. “Yangın gibi durumlar için tüm binaların var ama şifreli bir yerde. Oraya ben bile elimi kolumu sallayarak giremem. Yönetimin izni olması lazım.”  


Ecevit elini ensesine geçirdi ve soluklandı. “Güvenlik kameraları son bir saatten sonrası silinmiş.”  

“Ben güvenlikle siteye bunun için mi kira ödüyorum?” diye yükseldi hiddetle.  


“Hemen polisi çağırıyorum,” diye karşılık aldı. Halbuki cevabı bu değildi. Tamam hırsızın buraya kadar girmesi dünyanın en zor işi elbet değildi, ben de girmiştim defalarca kez ama ya anahtar? Peki ya güvenlik kamerası? Bunun için mi insanlar buraya kira ödüyordu. Ağzımdan kısık bir sızlanma döküldü, nota baktım. İfade yoktu. Uğruna canımı feda ettiğim ifade yoktu. Ecevit’i bu evden ben zorla çıkarmıştım. Gitmek için ben ısrar etmiştim.  


“Hiçbir şeyi çağırma!” dedi Ecevit sert bir sesle. R harfine bakıyordum öylece. Gitmek için ben ısrar etmiştim. Onun evden çıkmaya niyeti yoktu, ben ısrar etmiştim. Bir zaman sonra Ecevit daha bir sakin bir sesle konuştu. “Tamam çıkabilirsin abi sen evden, bu olaydan da kimseye bahsetme.”  

Adam polis için ısrarcı olsa da Ecevit kabul etmedi. Bir yerden sonra da çıktı gitti. Ecevit’in ağız dolusu küfrünü duydum önce. Sonra elini yemek masasının üzerine hınçla geçirdi, yerimde titreyerek kıpırdandım. Onun da tüm tepkisi çıplaklığıyla ulu orta gözükünce olayın vahameti yüzüme çarptı. Gözlerimden ardı ardına yaşlar düşmeye başladı. “Gitti,” dedim acı içinde. Fiziksel bir acıydı bu hissettiğim. Sanki gırtlağıma kadar kan dolmuştum. “Ecevit gitti,” dedim sarsılırken. Melike elimden kayıp gitmiş kadar, çünkü o ifade Melike’ye açılan kapıydı biliyordum, büyük bir acıyla sınanmaya başladım. “Gitti ifade gitti. Gitti.” Sakallarını sıvayan parmak uçları dokunduğu yerde beyazlık bırakıyordu.  


“Biliyordum,” diye sayıkladı. “Biliyordum, birileri bir adım önümüzde. Biliyordum.”  


Bir kişinin ya da on kişinin önümüzde olması umurumda değildi. Bin kişi önümüzde olsaydı ama biri bile bu ifadeye ulaşamasaydı. Ecevit’in yıkımını görmeye bile tahammül edemedim. Dosya elimden kayıp gittiği an elimi yüzüme kapattım. İçimde kuvvetli bir kargaşa çıktı. Korkunun çanları çalıyorken senin yüzünden diye bağırıyordu biri. Bir başkası ifade gitti diye feryat ediyordu, bir diğeri Melike elimizden kaydı diyordu. Sonra daha yüksek bir ses duyuyordum. Her şeyi batırdın. Her şeyi yine batırdın. Ölseydin de gitmek istemeseydin. Melike’ye giden yolu kapattın. Firuze nasıl yaşayacaksın? Keşke o yangından hiç çıkmasaydın, ifadeyi o yangında kaybetseydin. İfade yok, Melike yok, ip yok. Her şey bitti. Aylardır uğraştığımız her şey alt üst oldu.  


Bacaklarımı şiddetle sallıyor, ellerimi yüzüme bastırıyor ve nasıl olduğunu bilmediğim şiddetle ağlıyordum. Kaç zaman sonra bilmem, “Firuze!” diye çok uzaklardan bir ses duydum. Ecevit bana dokunsa da sesi çok uzaktan geliyordu. Zorlukla ellerimi yüzümden çekti. Yüzüne bakacak ne cesaretim ne de halim vardı ama bir şekilde ayırdı ellerimi. “Sakin ol, nefes al.”  


“İfade gitti.”  


“Nefes al!”  


“İfade gitti. Kaybettik.”  


“Firuze!”  


“İfade gitti.”  


“Gitmedi!”  


“Bulamayacağız Melike’yi…” 

 

“Firuze duy beni!”  


“Benim yüzümden oldu! Benim yüzümden oldu. Ben gidelim dedim. Benim yüzümden old-” 


“İfade elimizde!” diye bağırdığında yüzüme doğru yüzüm artık avuçlarının arasındaydı. Sesi öylesine yüksekti ki duymamam mümkün değildi ama anlamamam mümkündü. Nefes nefeseydim. “İfade bizde,” diye tekrar ettiğinde başımı iki yana salladım. Sebebini bilmiyordum ama yalan söylüyordu, beni kandırıyordu. Kalbim şiddetle atıyordu. Çenemi sabit tutamıyordum tıpkı gözlerim gibi. Başımı iki yana salladım.  


“Yalan söyleme.”  


“Yalan söylemiyorum!” diye bağırdı yeniden. “Yalan söylemiyorum, nefes al. Hadi Firuze, derin nefes al.” Benimle beraber nefes aldı. Benden daha sağlıklı, daha kuvvetliydi. Gözlerimi kapattım ve tüm yükümü Ecevit’in ellerine bıraktım. “Sakin ol,” dedi. “Sakin ol, iyisin.” Belki dakikaları buldu gözlerimi açmam belki de çok kısa bir vakit sürdü. Emin değildim çünkü zaman zihnimde somutluğunu kaybetmişti.  


“Nerede?” diye sordum inanmadan. İfade gitmişti biliyordum. Görsem bile zor inanacaktım. Ecevit ortadaki sehpanın üzerine çökmüştü. Eli yavaşça yanaklarımdan ayrıldı ve telefonuna gitti. Kimi aradığını görmedim, yalnızca duyduğumu dinlemeye çalıştım.  


“Behçet,” dedi. “Al gel yedeği.” Sustu, karşı tarafı dinledi ve omuzları çöktü. “Aynen öyle. Bekliyorum.”  


“Ne yedeği?” diye sordum diken üstünde. Ecevit bana baktı, dudaklarını ıslattı.  



18 saat önce.  

Ali Ecevit, “Bekle beni hemen geliyorum,” deyip odadan çıktıktan sonra bulundukları katın en başındaki odaya yürüyordu. Kapıyı çalmadan destursuzca girdi. “Bana bir tane üst versene,” dedi masanın başındaki adama. Üzerindeki kazağı Firuze’ye verecekti.  


Behçet düşüncelere daldığı noktadan çekti gözlerini ve odaya müsaadesiz giren adama baktı. Harbiden beyni akıtılacak adamdı. Sesli bir nefes çekti burnundan. “Bu nasıl bir cümle amına koyayım?” dedi.  


“Kazağı Firuze’ye giydireceğim, bana bir tane üst ver.”  


Behçet’in tek kaşı havalandı, yüzünde piç bir gülümsemeyle Ecevit’e baktı. Ağzına ne pis cümleler geldi de en zararsız olanı seçti kimse bilmedi. “Sen niye kazağından oluyorsun, kadına ayarlayalım bir üst.”  


“İstemez,” dedi Ecevit ters bir sesle. Daha önce başka bir erkeğin bedenine temas etmiş herhangi bir kumaş parçasını Firuze’ye giydirmek için herhalde çırılçıplak kalması gerekiyordu. Ecevit gelemezdi böyle geniş münasebetlere. Düşüncesi bile öfkelendirdi onu, kaşlarını çattı, Behçet’in suratına baktı öfkeyle. “Benim için ver. Çıkacağız sonra.”  


“Sebep?”  


“Sana ne oğlum manyak mısın sen?”  


“Ev sahipliğimi mi beğenmediniz yoksa?”  


“Direkt senin sıfatını beğenmedik,” dedi açıkça. Şu heriften bir şey istemek zaman geçtikçe zulme dönüyordu. Girip Firuze’yi oradan çıkardığı için de zerre minnet duymuyordu. Piç kurusu son noktada girmişti içeri, Ecevit ona ne derse tam aksini yapmıştı. Eğer ki dinleseydi kendisine söyleneni Firuze’nin şimdi tek yanığı olmazdı. Şerefsiz, haysiyetsizin tekiydi Ecevit’in gözünde. Ki Ecevit çoğu hadiseden haberdar bile değildi.  


“Ayıp oluyor ama,” dedi Behçet ayaklanırken. Ev telefonunu eline aldı ve bir gömlek istedi. Telefonu elinde çevire çevire masanın başına geçti, kalçasını yasladı ve Ecevit’i izledi.  

“Senin kızı ya Allah seviyor ya şanslı. Hangisi dersin?”  


“Şu sesini kes derim.”  


Kapı tıklatıldığında askıda bir gömlek geldi. Behçet gözleriyle Ecevit’i işaret ettiğinde, getiren kadın gömleği Ecevit’e verip çıktı. Ecevit bir çırpıda kazağını çıkardı ve gömleği üzerine geçirdi. Behçet’in keskin gözleri Ecevit’in yara izlerinde dolandı kapanana kadar. Firuze’den daha mı dikkatliydi yoksa cezaevinde senelerini geçirmiş bu adamın yarasının beresinin olduğunu tahmin ettiği için mi gördü bilinmezdi.  


“Yani böyle gidip onu kurtaralım diye tüm yollar bizden önce açılmıştı sanki haberin var mı? Biz olmasak da biri sanki kurtaracaktı. Allah’a inanır mısın?”  


“Allah’a inanmayan bile senden medet umacağına önce Allah’a inanmayı tercih eder.”  


Behçet telefonu bıraktı ve ellerini cebine koydu. Güldü, “Böyle kulu dize getiririm işte,” dedi pişkin bir sesle. “Senin dualar korudu o zaman kadını,” diye sorguladı çatık kaşlarıyla. Şüpheli gözlerini Ecevit’te dolaştırdı. Umarsızca gömlek ilikliyordu. “Başka bir şey yoktur yani?” Çenesini dikleştirdi ve Ecevit’e baktı. Kaale alınmıyordu ya da çok iyi rol yapıyordu. “Kadının temiz olduğuna bu kadar mı eminsin?”  


“Kadın hakkında konuşma!”  


“Şu açıdan bakınca mantıklı geliyor senin gibi düşünmek, o da çok akıllı değil senin gibi, birbirinizi bulmuşsunuz.”  


“Ben hayatımda senin kadar çenesi düşük bir herif daha görmedim.”  


“Dedikoduyu seviyorum diyelim,” dedi Behçet. Eli masaya gitti ve dosyayı aldı, avucunun içine sıkıştırdı. “İfadenin bir kopyasını aldım.” Elini hafifçe kaldırdı ve yaslandığı yerden doğruldu. Ecevit’e doğru yürüdü. Ecevit çatık kaşlarıyla elindeki dosyaya baktı. Bu pezevenkten nasıl şüphe etmemişti? Belki de tam olarak Behçet’in dediği gibiydi, Firuze’nin etkisiydi bu aksaklıklar. Dosyayı bir çırpıda almak istedi ama Behçet izin vermedi, arkasına sakladı.  


“Bir dur anlatacağım.”  


“Ver şunu bana.” 


“Dediğin doğruysa bunu senden alacaklar,” dedi Behçet günler önceki konuşmalarına dem vurup. Planın üstünde plan, elin üstünde el var demişti Ecevit.  


“Beni öldürürlerse alırlar.”  


“Öldürürler,” diye yanıt verdi keyifle Behçet. Karşısındaki herifin şu kör cesareti güldürüyordu. Ölüp gidecekti günün birinde, tahtalıköyü boylayacaktı. 


“Tamam ona da o zaman bakarız, ver şu ifadeyi.”  


Aralarında bir çekişme geçti ama yine de vermedi Behçet. İyiliğinden mi yapıyordu bunu? Hayır. Ama bu herif kendi işini eline yüzüne bulaştırırsa ona da bir fayda sağlayamazdı. Abisinin de az biraz hatırı vardı üstelik. “Aklını başına topla Ecevit,” dedi ve geri çekildi. “Sandığın doğruysa alacaklar bu ifadeyi senden.”  


“Vermem.”  


“Vereceksin.”  


Şimdi burada ona ‘senin gözün kör olmuş bir kadınla, bu aptallıkla kaptırırsın,’ demek isterdi ama ters tepeceğini biliyordu. “Vereceksin. Gelip alan varsa vereceksin. Dediğin gibiyse, elin üstünden el varsa elin sahibini göreceğiz.”  


Ecevit, Behçet kadar sonuç odaklı düşünmüyordu. Süreçten de sorumluydu. “Bu ifade karşı tarafın eline geçerse Seher’i de kızını da ortadan kaldırırlar.”

  

“Seher’in gebermesi işimize gelir.”  


Ecevit başını iki yana salladı. “Saçma sapan konuşma, kızı kurda kuşa yem ederler.”  


“Sen iyilik meleği misin amına koyayım? Sana ne eskortun kızından?” Ecevit, arabadan inmeden neden o adama uyarı yaptığını daha iyi anlıyordu. Az bile söylemişti. Keşke kafasına silah da dayasaydı. Behçet ki Firuze’yi yangın ortasında bırakmıştı, Seher’in kızına mı suçsuz diye merhamet edecekti? 


“İyilik meleğiyim,” diye kestirip attı.  


“Tamam Seher kendi eceliyle geberip gitmezse korurum. Biz istemeyene kadar öldüremez kimse,” ifadeyi arkasından çıkardı ve salladı. “İçindeki şüpheyi başka türlü atamazsın. Ensene çöktülerse boynunu kırmak için. Ya avcıyı avlayacaksın ya da av olacaksın Ecevit.” Dosyayı birkaç kez Ecevit’in omzuna vurdu. “Dosya bende güvende, sen de aralık kapı bırak. Gelip alabilen alsın. Bakalım birileri var mı, varsa ne kadar ileri gidecek?”  


 

“İyi haber ifadenin orijinali elimizde,” dedi birbirine bağladığı ellerini sallarken. “Kötü haber eve girecek kadar ensemizdeler.” Omuzları çökmüş, morali bozuktu ama benimle aynı noktada değildi. Benim buraya gelirken korkum ifadeyken Ecevit’in korkusu ihtimallerin gerçeğe dönüşmesi miydi? İlk an, fırsatını yakaladıkları ilk an, ev demeden, çok erken demeden buraya girmişlerdi. Üstelik anahtarla, ellerini kollarını sallayarak, çıkarken kapıyı tekrardan kilitleyerek. Bu tüm kartları açık oynamaktı, gizli saklı iş yapmamaktı.  


Raşit’in dosyanın içine bıraktığı notu aldım titreyen parmaklarımla. Aylardır aradığımız adam tarafından takip ediliyorduk. Ne zamandan beri? Şimdiye kadar neleri bulmamıza engel olmuştu? Ya da her şey Seher işin içine girdiğinde mi ona ulaşmaya başlamıştı? Seher mi haber vermişti? Bu neden olsaydı? Seher haber verseydi kızı şu an elimizde olur muydu? Raşit neyin ve kimin peşinde olduğunu biliyor muydu?  


Ecevit başını eğdi, elini ensesinde birleştirdi ve hor bir tavırla saçlarını çekiştirdi. “Ne yapacağız?” dedim titrek bir sesle.  


“Bilmiyorum,” dedi. “Bilmiyorum Firuze, inan ki bilmiyorum.”  


Dakikalarımız aynı konumda geçti. Ecevit sonrasında ayaklansa da ben hiç kalkmadım. Bana bir bardak su getirdi, evde özellikle yere fırlatılmış birkaç parça eşyayı topladı. Ocağa her şeye rağmen çay suyu koydu ve Behçet kapıyı çaldı. Ecevit kollarını sıvadı kapıya yürürken. Behçet kapı pervazına yaslanmış tek elinde dosyayı sallayarak karşıladı açılan kapıyı.  


“Selamın aleyküm,” dedi bizim aksimize keyifle. Kafasını uzattı ve evin içine baktı. Göz göze gelmeyelim diye çoktan kafamı çevirmiştim bile. Ecevit’e söylemeyeceğimin rahatlığıyla nasıl pişkin pişkin davranıyordu. “N’aber çifte kumrular?”  


Bu kelimeyi bize daha önce bir Bülent kullanmıştı bir de Behçet kullandı. İkisi de birbirinden illetti. Ecevit’in yanından çekip giderken dosyayı omzuna vurdu. “Allah herkese benim gibi düşman nasip etsin değil mi Ecevit?” Geçti karşı koltuğa yayıldı, dosyayı orta sehpaya koydu, bacak bacak üzerine attı. “Bekliyordum da bu kadar çabuk beklemiyordum. Aceleleri var demek.”  


Dosyaya uzandım. Evet okuduğumuz ifadeyle tıpatıp aynıydı. Göğsüme bastırmak ve saklamak istedim. Önlemi alınmasaydı şimdi elimizde olmayacak mıydı? Yoksa Ecevit kendi evine bile güvenmeyip zaten çok iyi saklayacak mıydı? “Niye çıktınız siz evden?” diye sordu. Ecevit cevap vermeden yanı başıma oturdu. Benim ısrarımı bilse ne diyeceğini, neye yoracağını biliyordum. Üstelik ifadenin kopyasından da haberim olmadan bu denli ısrar etmem, onu haklı çıkarırcasına baş kaldırıyordu.  


Ecevit, Raşit’in notunu Behçet’in önüne attı. Uzaktan okudu ve güldü. “Eve nasıl girmiş?”  

“Krallar gibi elini kolunu sallayarak girmiş, çıkmış. Anahtarla.”  


“Nasıl ulaşmış olabilir anahtara?” 


“Yangın gibi durumlar için bir tane daha yönetimde var ama şifreli bir yerdeymiş. Muhtemelen oradan…” 


“Daha önce anahtarını kaybettin mi?” diye sordu Behçet sözlerine devam etmesine izin vermeden. “Ya da sende yedeği var mıydı?” 


“Tekti, kaybetmedim,” dedi Ecevit. Bedenimin titremesi yeni yeni azalıyordu. Hareket etmeden sadece dinliyordum.  


“Daha önce birine verdin mi anahtarı? Kime olduğu fark etmez, bir günlüğüne birkaç saatliğine?” Sakinleşmek için tüm gücünü kullanan bedenim korkuyla sallandı. Hastane bahçesi geldi yalnızca aklıma. Bana vermişti. Cengiz’in öldüğü gün bana uzatmıştı anahtarı. Dişlerimi birbirine bastırdım, Ecevit bana dönerse hissederdim, karnıma kısa vakitte kramplar girmeye başladı. Bu öyle bir korkuydu ki, bir çiçeği soldurup ağacı kuruturdu.  


“Vermedim, hep bendeydi. Ne işine yarayacak bunlar senin?”  


“Haini bulmaya çalışıyorum,” dedi Behçet açıkça. Zan altında kalmak böyle bir şeydi. Ecevit bile benim adımı söylemese de ben kendimi yine anlatmak, açıklamak istiyordum. “Gücün üstünde güç vardır, söylediğin yerden alması adamı riske atar. Gidersin on katını teklif edersin, giderim kafasına sıkmakla tehdit ederim yönetim mi her ne haltsa onu bana satar. Hem daha dün oldu olay, kaçak göçek yaşıyorsa bu adam nasıl hemen halletti o anahtarı. Kenar mahallede oturmuyorsun sonuçta sen.”  


Anahtarı bana verdiğinde benden başka kimsenin elinin değmediğini, Behçet’in varlığına rağmen söylemek istedim ama Ecevit benden önce konuştu. “Peki Mümtaz’la beraber hareket ediyorsa?” diye sordu. “Raşit kaçak göçek, Mümtaz’ın böyle bir durumu yok. Yapar.”  


“Mümtaz’ın haberi varsa,” dedi ve beni işaret etti. “Muhtemelen babasının da haberi var. Adam arayıp kızına engel ol demez mi? Bunlar eski dost. Ha şunu da sormak lazım, işin içinde Mümtaz varsa neden böyle bir not bırakıldı? Bu adam hâlâ yaşıyor. Kaçak göçek de değil. Saygınlığı var. Bu işi uzatmak, sizinle oynamak onun işine gelmez. Bu herifin işlediği suçların idama kadar yolu var. Böyle oynama şansı yok, salak değilse ifadeyi yok eder ama arkasında iz bırakmaz, biraz akıllıysa ifadeyle beraber seni de yok eder. İki ihtimalde de bu notu bırakmak yok,” dedi. Korkutucu derecede mantıklı tüm ihtimalleri sayıyordu. Bu zeka da değildi, dümdüz pisliğin içinde pisliği tanımaktı.  

Uzandı ve notu aldı, şeffaf dosyadan çıkardı. “Raşit bir noktada peşine birilerinin düştüğünü anladı. Son noktaya kadar da bekledi ama siz çok ilerleyince olaya el koydu.”  


“Mümtaz Asa’ya niye haber vermiyor?” diye sordum. Bu benim mantığıma yatmıyordu. Onu ondan çok, kendi çıkarı için koruyacak olan Mümtaz Asa’ydı. Kaldı ki bu ifade ondan çok Mümtaz’ı yakardı. O saygınlıkla yürüttüğü hayatı tepetaklak olurdu.  


Behçet benim sorumla uzun uzun nota baktı. Bu sorunun doğru bir cevabı bulunmadığı taktirde, tatmin olmazsam Mümtaz’ın da işin içinde olmadığına inanmazdım. Peki o durumda babama haber verir miydi? Tamam Ecevit’i yok etmek istedi diyelim peki bana bunu yapabilir miydi? Yapamazdı. Babama söylerdi. Babam beni Seher’in evine bırakır mıydı? Babam geneleve girip çıkmama izin verir miydi? Diken üstünde olan babam, beni böylesine rahat bırakmazdı. Tanıyordum onu. 


 “Belki de Mümtaz onu koruyacağım diye oyuncağı etmiştir, hâkimiyeti hazır fırsatı bulmuşken eline almıştır. İfade Seher’den çıktı. Senelerdir yapamadığını seninki yangınlara atlaya atlaya yaptı. Seher boşuna ölmek pahasına saklamadı o ifadeyi. Muhtemelen senelerdir Mümtaz Asa’ya ifade bende yok diyordu. Canının güvencesiydi o ifade. Bunun ortaya çıkması herkesi yakar. Başta da Mümtaz Asa’yı. Hiç fena fikir değil, hazır eline fırsat geçmişken eline koz almak.”  


Behçet cebinden sigarasını çıkardı ve bir dal yaktı. Sigarayı dudaklarının arasından çekmeden Ecevit’e uzattı ama Ecevit sadece başını sallayıp reddetti. Sonra bana uzattığında Ecevit’in gözleri ters ters sigarada durdu, “Çek şu paketi,” dedi benden önce. Almazdım zaten ama Behçet’ten bir sigara uzatılması çok rahatsız etti beni. Midemi bulandırdı. Behçet sigarasını çekti ve cebine geri koydu. “Ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu. Ecevit burnundan soluya soluya yalnızca düşündü. Kendi sigara paketinden bir tane çıkardı, dudaklarına yasladı ve ucunu harladı.  


“Raşit avucunun içine aldığını sanıyor bizi, elinde oynatmaya kalkacak,” dedi. “Bir şekilde ayağımıza getirmemiz lazım onu.”  


“Bunun için kime ihtiyacın var?”  


“Bizi ancak Mümtaz Asa Raşit’e götürür ya da Raşit’i bize verir.” Behçet parmak şıklattı ve Ecevit’i işaret etti. 


“Aynen öyle. İfade elimizde, Mümtaz paşa paşa satacak sana Raşit’i. Raşit sizinle oynadığını sanarken sen de Mümtaz’la oynayacaksın. Akıllı olan kazanacak. Kim var Mümtaz’la bağı kuracak? Evine girebilecek? İlk adımı atacak?”  


Tüm sorularının cevabı bendim. “Ben girerim,” dedim hiç beklemeden. “Bir şekilde Mümtaz’ın evine girmenin yolunu bulurum.  


“Sen bir dur Firuze!” cümlesini işittim Ecevit’ten. Sinirlerimi ne çok bozuyordu. Böyle bir anda, Behçet’ten destek alan konumuna düşürüyordu beni.


“Niye dursun manyak mısın oğlum sen? Elimizde içeri sızacak biri var.”


“Kes lan sesini!”


“Siz benden yardım istiyor musunuz istemiyor musunuz amına koyayım?” diye bağırdı Behçet.


“Bakın ben sıkılmaya başladım. Keyfim kaçıyor benim. Evcilik oynayacaksanız kalkayım ben. Biz şimdi senin kardeşini buluyor muyuz bulmuyor muyuz?”


“Buluyoruz,” dedim Ecevit’e izin vermeden. “Ben girerim Mümtaz Asa’nın evine. Biz de mi not bırakacağız?” Tamam biraz çiğ bir fikirdi ama aklıma başka bir şey gelmedi ilk ihtimalde.


“Oyun mu oynuyoruz Firuze?” diye sordu Ecevit. Tamam, bu sadece bir düşünceydi zaten. Yapalım demiyordum.


“Bizim bu adama öyle fiziki notla falan değil devamlı olarak dijital yoldan ulaşmamız lazım. Aklından şüphe etmesi lazım. Notu size yedirirler. Evine girebileceğine emin misin?”


“Eminim,” dedim hızla. Behçet’se Behçet. Ona tahammül edecektim. “Bilgisayarına sızabilecek misin?”


“Çok riskli bu olmaz,” dedi Ecevit. Korku benim de mideme kramplar sokuyordu ama başka çaremiz olsa karşımızdaki beyinsiz onu da söylerdi.


“İyi size evciliğinizde mutluluklar ve kalkacak gibi davrandı.”


“Otur! Gireceğim dedim ben eve! Gireceğim! Ama bilgisayardan anlamam. Hiç anlamam hatta. Açıp kapatabilirim sadece.”


Behçet yeniden yayıldı koltuğa. “Buluruz,” dedi rahatça. “Siz yeter ki isteyin. En alasını buluruz. Bize adam çok,” Sonra Ecevit’e baktı. “Aklı başında adam sayısı az,” dedi. “Nasıl gireceksin sen bu adamın evine? Görüşüyor musunuz?”


“Başka bir yol bulacağım!” diye bağırdı Ecevit ama benimle Behçet’in önüne geçmesine izin vermedim.


“Oğlu var. Kerem Asa. Benim yaşlarımda. Onunla aynı mekâna düşersem, bir şekilde eve girmeyi hallederim. Davet ettiririm kendimi. Ama onun bir günde nerelere gittiğini bulabilmemiz lazım.” Behçet bir sigara daha yaktı.


“Bulmaz mıyız ya? Ama sen önce yanındaki adamı ikna et. Belamı sikecek yoksa.” Behçet’e ne yapacaktı bilmiyordum ama bana da hiç iyi şeyler yapacakmış gibi bakmıyordu. Kavgaya tutuşacağımız her halimizden belliydi. Biliyordum ama göz yumuyordum. Melike’den daha önemli değildi.


***

Ecevit’le birbirimize nefret kusmamızın üzerinden üç saat geçti.


Öyle uzun uzadıya bir kavga olarak düşünülmemeliydi bu. Birbirimize lanet ettiğimiz, Ecevit’in yanıklarımdan yüzüme vura vura pay çıkardığı benim çirkinleştiğim bir kavgaydı. Babamın araması olmasa belki devam ederdik ama yarı yoldan döndüğümüz eve bıraktı beni ve birbirimizin suratına bile bakmadık ayrılırken. Üç saat oldu, ne o ne de ben yazdım. Yazmazsa, yazmayacaktım.


Şimdi yemek sofrasına oturmuş ve babamı bekliyorduk. Babamın gelişini adım seslerinden duydum. Kafamı kaldırmadım. Gülümsemeyecek, konuşmayacaktım. Bu yemeği onlara zehredecektim gerekirse. Babam beni istediğine pişman olacaktı. Babam annemden başladı, ilk onu öptü. Sonra İnci’yi, Bülent’in omzunu sıvazladı ve en son bana geldi. Yüzümü avuçladı ve saçlarıma buseler kondurdu. “Güzeller güzeli kızım,” dedi. “Seni çok özledim.”


“Ben seni hiç özlemedim baba,” dedim açıkça. Hiç söylememişim gibi gitti en başa oturdu ve bize baktı. “İnsan kırk sofraya da otursa birinde bile bu huzuru bulamıyor,” dedi. Sinirlerim o kadar bozuldu ki gülmeye başladım. Bana ilk lafı atan da Bülent oldu.


“Kes gülmeyi.”


“Of baban geldi diye çenen açıldı yine senin. Anlatsana babana, o yokken seni kaç kere sofradan ağlayarak kaldırdığımı.”


“Nasıl da it gibi oturttu ama seni gelir gelmez bu sofraya,” dediğinde keyifle tüm hıncımı babama toplayacakken onda tüketmek istedim.


“Seni otuz küsur yıldır oturtuyor, bir gece oturdum çok mu? Süs köpeğinden farkın yok, adının kısaltımı köpek Bülo olarak değişti, haberin yok.”


“Kesin şunu!” dedi babam. “Ağzımızın tadıyla bir akşam yemeği yiyeceğiz.”


“Tüh baba, onu beni bu sofraya oturtmadan önce düşünecektin. Şansını kaybettin, yarın akşama artık,” dedim sahte bir hüzünle.


“Yarın akşam da bu sofrada oturacaksın Firuze.”


“Oturmak istemezsem oturamayacağım.”


“Ben istersem oturacaksın,” dedi. Bülent babamın kuduz olmuş hali gibiydi. Sadece bu sözleri babam kadar sakin söylemiyordu. Anneme baktım. Bu bir şey yapmadı içindi.


“Bugünü bitirmeden yarının kavgasını yapmayı kesin!” diye yükseldi. “Belki yarın kızlarımla

yemeğe çıkarım. Bilmiyorum. Kimse kimseye meydan okumasın.”


Bu ne beni ne de babamı tercih etmekti. Apolitik olarak takılıyordu her zamanki gibi. Gözlerimi devirdim ve tabağımdaki çorbayı karıştırdım. Yemek istemiyordum. Ben Ali Ecevit’in sofrası dışında hiçbir yerde yemek istemiyordum.


“Yarın si-”


Bülent’in sözünü babam, “Kes sesini!” diye öyle büyük bir öfkeyle böldü ki, ant içerdim ki konuşan ben olsaydım böyle bağırmayacaktım. Masadaki herkes sarsıldı. Babamın bu yorgunlukla Bülent vasıfsızına tahammülü olmayacağını tahmin ediyordum zaten. Öyle keyiflendim ki çorbamı içmeye başladım. Kambur Kalem her gün bu ikiliyi yerden yere vururken babamın en büyük utanç kaynağıydı. Ben ki yaptığım onca açıklamadan sonra bile bu ezikten daha çok babama zarar verememiştim. Babamın tahammülsüzlüğü beni iyice tahrik etti. Bülent’in karıştırdıkları geldi aklıma yine. Yerimde bile duramadım. Öyle bir hınç, öyle bir hırs birikti içimde. Babama şu an Bülent için en ufak şey bile versem onu paramparça edecekti.


Ben niçin bu işin üzerine düşmüyordum ki? Belki de hayatımın fırsatıydı kaçırdığım. Belki de babam bir daha Bülent’e bu kadar öfke duymayacaktı. Bu kadar tahammülsüz olmayacaktı. Sırıta sırıta Bülent’e baktım. O azarın üstüne de çok dayanamadı zaten amip beyinli. Kalktı gitti sofradan, hatta evi de terk etti. O vakit daha bir yemek yeme isteğiyle doldum da yedim yemeğimi. Annemin morali bozuldu ama babamın umurunda olmadı. Varlığıyla yokluğu bir olur muydu bir insanın? Bülent’in birdi işte.


Sessiz sedasız bir sofra geçirdik o beyinsiz olmayınca. Sonra ben kalktım sofradan, hiç kimseye de bir şey söylemedim. Amacım kendi odam değildi. Aptalın odasıydı. Hazır o da yokken, girmek ve basmak istedim. Girdiğim gibi de midem bulandı zaten. Havasından mı kokusundan mı bilmiyordum ama bu koca evde bile sanki bok içinde yaşıyordu. Hiçbir yere dokunmamaya çalıştım. Sanki çok bir şey yapabiliyor gibi çalışma masası da odasındaydı. Maç izliyordu bu masaya oturup. Emindim ben.

Çalışma masasındaki kağıtlara baktım. Kumara dair bir iz aradım ama bulamadım. Bir kasa vardı odasında, açmaya çalıştım ama olmadı. Sonra çöpe eğildim. Midem ağzıma geldi ama yine de yere döktüm. Oradaki kağıtlara baktım.


İki kağıt parçasını yan yana getirdim. Üzerinde bir hastanenin ismi yazıyordu. Hastane zarfıydı ama bölümün ismi üçüncü bir parçada kalmıştı. Biraz daha kurcaladım. Geberip gittiği bir tahlil sonucu olması için gecelerce dua edebilirdim. Zarfın içi boştu ve ona ait olan kağıt içinden çıkarılmıştı. Dışının üçüncü parçasını bulamadım yoktu. Moleküler… Üçüncü parçada kalıyordu bölümün adı. Moleküler… Aklıma o an hiçbir şey gelmediği gibi annemin de beni arayışı telaşa düşürdü beni. Hızla topladım kağıtları, hastane zarfına ait parçaları cebime sıkıştırdım ve çıktım odadan. Annemin aramasını meşgule attım. Ali Ecevit’in mesajını okudum.


Ali Ecevit; Yarın sabahtan gel pansumanını değiştirelim.


Ali Ecevit; Oradan da psikoloğa gideceğiz.


Bunca olaya rağmen hâlâ unutmamıştı psikoloğu. Sabır selamet yazmamak için çok zor tuttum kendimi. Annem mesaj attı bu kez.


Annem; Yarın akşam yemeğine çıkıyor musun?


Odama geçtim ve kapıyı örttüm. Aklımda yalnızca Ecevit vardı ama mesajını bekletmek maksadıyla annemle oyalanabilirdim.


Yarın psikolog randevum var anne.


Annem için akan suları durduracak bir cümleydi bu. Cebimdeki kağıtları çıkardım ve yeniden yan yana koydum. Moleküler?..


Annem: Tamam bir tanem, sen bana haber verirsin.


Artık geriye sadece Ali Ecevit kalmıştı ama biraz daha bekletmek istiyordum. Ona kızgın olduğumu düşünsün ve mesajına cevap vermememden korksun istiyordum. Ama sadece üç dakika dayanabildim.


 

*** 

Beni ikinci kez getirdiği yerin önünde ikimiz de hareketsiz duruyorduk. Arabanın içinde, sadece yaşadığımızı belli eden soluk seslerimiz vardı. Yarın Kerem Asa’yla ilk temasımızı kuracakken bugün buradaydık Ecevit ikna oldu demek çok yumuşak kalırdı. Ecevit bugün psikolog seansı olmasa benden hırsını çıkaracaktı ama sadece susuyordu.


İkimizden de ses çıkmıyordu. Ali Ecevit kolundaki saate baktı. Bu, geç kalıyorsun ya da git demekti. Kalbim bir sınav binasının önündeymişim gibi çarpıyordu. “Yapmamız gereken o kadar şey varken,” dedim istemsizce. Tıpkı o sınav öğrencisi gibi ders çalışmak dışında yaptığım her şey, o zamanı ders çalışmaya ayırmayacak bile olsam, bana korkunç bir vicdan azabı çektiriyordu. Şimdi burada olmayabilirdik. Şimdi Melike için bir şey yapıyor olabilirdik. Yapmayacak olsak bile yapmak için niyetli olabilirdik.  


“Bir gün yirmi dört saat, bir hafta yüz altmış sekiz. Yüz altmış sekiz saatin bir saatini düştük mü kaldı geriye yüz altmış yedi. Hâlâ sorun mu senin için yoksa bir bahane miydi?” 


Bu bir bahaneydi. “Bunu yapmak zorunda değilsin,” dedim açıkça.  


“Ben bu hayatta hiçbir şeye zorunda değilim. Ne yapıyorsam isteyerek yapıyorum.” Yeniden saatine baktı. “Giden dakikanın ücret iadesini yapmıyorlar haberin olsun,” dedi alayla. “Yevmiyenden düşeceğim.”  


“Kendilerine bir daha senden ödeme almamalarını söyledim,” dedim. Ecevit bana yan bir yakış attı.  

“Onlar da bana ilettiler, reddettim.”  


“Ecevit en azından bunu yapma,” dedim kırgın bir sesle. Bu kırgınlığım ona karşı değildi, kadere karşıydı. Ecevit’in bir dakikasını bile ayırmaması gerektiği bu noktada elbette bir kuruşunu da ayırmamalıydı. İşe yaramayacağını bile belki bilmiyordu. Bir ölü yatırım gibi hissettim kendimi, alnının teriyle kazandığı parayı buna harcamamalıydı.  


“Neyi? Tamam haftada bir marangoza gelip birikmişleri boyarsın.”  


“İstemiyorum.”  


“Boyamayı mı?”  


Beni anladığını biliyordum. Beni anlamamazlıktan geliyordu yalnızca. Omuzlarım düştü ve başımı araba koltuğuna yasladım bitkince. “Ödemeni Ecevit,” dedim bitkince. “Bu bana kötü hissettiriyor.” Benim psikolog ücretim yerine gidip pahalı bir kazak alsa kendisine daha iyi hissederdim. Ecevit itirafım karşısında duraksadı. Beni ikna etsin istemiyordum, ikna olsun istiyordum.  


Ona kendimi böylesine yalın ve açık anlatınca bana istediğimi verir sandım ama hayır o da tıpkı benim gibi, benim dilimden konuştu. “Bana da iyi hissettiriyor,” dedi.  Gözlerimin içine baktım. İlk defa çıkageldiği günden beri bir şeyin ona iyi hissettirdiğini söyledi. Bazen çay içerken, bazen bir sigarayla hayattan kısa bir vakit memnun kaldığını görürdüm. Sonra o da gelip geçerdi, bir sigara kadar vakitten bahsediyordum. Yine kaşlarını çatardı ve devam ederdi hayatına. “Oyun oynuyorduk,” diye devam etti ve gözlerini kaçırdı. “Hiç böyle olmasaydı ben yine sana kazandığımı harcardım Firuze. Bir kuruş da bin kuruş da fark etmez, ben yine kazandığımı sana harcar iyi hissederdim.” Bana, bunu benden alma der gibi bakıyordu. “Bu senin için mühimse engel olma ama bu senin için mühim değilse uğraş dur.”  


On sekiz yaşında bir öğrenci de olsa, yirmi sekiz yaşında bir adam da olsa, güzel bir hayatı da olsa hayatı ondan çalınsa da kazandığını bana harcamaktan geri durmayacaktı. Bunun ona keyif vermesinin altında benim bile erişemeyeceğim bir anlam yatıyordu. Düşünüp duruyordum ama tatmin edecek bir cevaba ulaşamıyordum. Sadece onun da dediği gibi iyi hissediyordu kendini. Ecevit’in avuçiçinde bana ait bir hisse vardı. Sanki bana harcadıkça parası bereketleniyordu.  


Elimi yanağına uzattım. Parmak uçlarımla sakallarını okşadım. Ecevit’in kendini iyi hissettiği her şey mühimdi. “Beni haftada bir marangoza götür o zaman tamam mı?” Başını salladı memnunca. Yüzümü ona doğru yaklaştırdım. Orta yerde buluştuk, öpme hakkımı psikologdan çıkıncaya sakladım. Alnımı Ali Ecevit’in çenesine yasladığımda dudaklarını alnıma değdirdi. Saçlarımı geriye doğru attım ve boynumu açıkta bıraktım. Davranışında yansıma olsun diye boynuna dokundum usulca. İnsan zihni, nasıl da oyun hamuruna benziyordu. Ali Ecevit’in dudakları şakağıma, oradan çeneme ve en son boynuma dokundu. Boynumda bir hanımeli ağacı bitiyordu biliyordum. Ali Ecevit’in iç çekişini duydum ve adımı fısıldadı. İçim kabul bir hoş oldu ama içimde engel olamadığım bir dürtü o adımı mırıldanınca, “Tamam iniyorum,” dememe sebep oldu. Halbuki o inmem için söylememişti şimdi. Kendimi ağır aksak geri çektim ve Ecevit ortada kaldı. Bulanık gözlerine bakmadım. Çantamı koluma taktım ve kapıya uzandım. Daha fazla bir şey yapmadan indim arabadan.  


Birkaç dakika önce o bana in demişti. 


Asansöre binip aynadan kendimle göz göze gelince gittiğim yer aklıma geldi yeniden. O vakit o sınav öğrencisi gibi karnıma ağrılar girmeye, kramplarla boğuşmaya ve terlemeye başladım. Kapının önünde uzunca bir süre bekledim, artık gitmem ya da kalmam gereken noktada çaldım kapıyı. Buraya gelmem zulümden başka bir şey değildi. Bir saatlik işkenceye geliyordum sanki. Beni ne kadar güler yüzle karşılasalar da, ben onlara böyle bakamadım. Biliyordum zaten, onlarınki de sahteydi. Olması gerektiği için bana gülümsüyorlardı. Yoksa kim benim gibi illet birine gülümserdi ki? Bunu neden yapsalardı?  


Yine cama en yakın noktaya oturdum ve tırnak etlerimi yolmaya başladım. Karşımdaki Özge Meral, yumuşak bir ifadeyle bana bakıyordu. Aslında o ifadesinin altında yatan ve her zerremi sentezleyen hali görebiliyordum. “Nasılsınız?” diye sordu en başta. Avuçlarımı sıktım ve soluklandım. 

“İyiyim,” dedim nezaketten uzak bir sesle. Siz diye bile sormadım. Merak etmiyordum, yeni sohbetlere de sebep olmak istemiyordum. Sürem dolsun ve bu sınavdan çıkayım istiyordum. Kendime sarılır gibi karnıma sardım kollarımı ve odayı incelemeye başladım.  


*** 

 

Bir başka 16 Kasım 1992’den sonraki,  

Bir başka 16 Ekim 2003.  


Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi bölüm birincisi, Leyla Tarhan’ın oğlu Ali Ecevit Tarhan’dı.  

Mezun olana kadar birinciliği elinden kaçırır mıydı bilinmez ama üst sınıfların kendi arasında konuştuğu, hocaların methettiği, tanımayanın kurulduğu, tanıyanın hayran olduğu o gencin adı Ali Ecevit’ti. Uzun boyu, pek yakışıklı suratı, şık giyimi ve konuştuğunda herkesi kendine döndürüp baktıran bir diksiyonu vardı. Bir de gülümsedi mi, ah bir de gülümsedi mi, baş döndürüyor, iç geçirtiyordu akranlarına. Karşı cins akranlarına… Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden bir Ali Ecevit Tarhan esip geçiyordu.  


Bir yıllık hazırlık eğitiminin ardından ikinci sınıfa başlamıştı bu yıl. Okulunda üçüncü senesiydi. Mülkiye’nin, Hukuk Fakültesi için açtığı bir kişilik Çift Anadal Programı’nı rakipsiz kazanmıştı. Ankara Siyasal’da da bir siyaset öğrencisiydi şimdi. İki fakülte arası mekik dokur olmuştu. Tabi bir de ona verilmek istenen kulüp başkanlığı vardı. Kabul etmiyordu. Bu görevi üstlenecek vakti yoktu. Kulübe üye olmak, önemli organizasyonlarında görev almak, konuşma yapmak yetiyordu ona.  

Ali Ecevit’i tüm bu başarılarının yanında çekici kılan bir nokta vardı. Tüm bunlar arasında sosyalliğini kaybetmemişti. Bu başarılara yaklaşmış diğer insanlar gibi eğlenmeyi unutmamıştı. O kulüp etkinliklerinde en olmadık anda çıkıyordu masanın üzerine, okulun zeki öğrencisi olmayı bırakıyor, o haylaz, eğlenceli çocuğuna dönüşüyordu. Komikti; eğlenmeyi, çılgıncasına dans etmeyi, bazen dersi kaynatmayı, taklit yapmayı, gülmeyi, güldürmeyi… Her birini layığıyla yapıyordu. Ali Ecevit gani gani gençliğini yaşıyordu. Leyla ve Hüseyin’in; demek bizim hakkımız da ona kalmış, diyeceği kadar hem de.  


Bir sonbahar günü dört kişilik arkadaş grubuyla ders sonrası çıkmışken binadan, tek eli üzerindeki açık bej taş rengi trençkotun cebindeydi. Arkadaşının ona uzattığı bir dal sigarayı içiyordu. Sigara kullanmıyordu ama sınav haftalarında, bazen yoğunluktan, bazen stresten ona uzatılan bir dal sigaraları reddetmediği olurdu. Bugün niye kabul etti diye sorulacak olursa henüz bu yoğunluğa alışabilmiş değildi. Uzatılınca çekici gelmişti, alıvermişti. Bu bitince ikincisine gitmiyordu eli. Cebeci Kampüsü’nün ağaçlı yollarından yürüyordu kapıda onu bekleyenin olduğunu bilmeden.  


Firuze, bu yıl üniversite sınavına hazırlanıyordu.  


Yetenek sınavlarına girecekti, o ayrıydı ama yine de üniversite sınavında da belli bir miktar başarı göstermek zorundaydı. Ne saçmaydı. Her üniversiteye giden matematik çözmek zorunda mıydı? Firuze anlamıyordu işte. Sayılardan zor anlarken ondan x’leri, y’leri, z’leri, o da yetmiyor, trigonometriyi anlamasını bekliyorlardı. Özel dersler aldırıyordu anne ve babası kızına ama hayır Firuze bu matematikten bir soru bile çözmek istemiyordu. Lanet de gelseydi böyle işe. Hele o fen… Allah da onun canını alsaydı. Nefret ediyordu her şeyden. Matematik çözemiyor diye o yeteneğiyle kabul aldığı okullara giremesin bak neler çektirecekti herkese. Ve nefret ediyordu bu aralar herkesten.  


Stresten yüzü sivilcelenmişti, büyük, ağrılı irinler çıkarıyordu vücudu. İlaç kullanıyordu bu yüzden. O ilaç da onu daha fena yapmıştı. Her şeye ağlayası geliyordu. Dudakları, elleri, burnu çöl gibi kurumuştu. Aylin yığınla nemlendirici alıyordu kızına, Firuze kendini iyi hissetmediği her an kullanmıyordu. Daha çok kurutup soyuyordu kendini. Zaten bu aralar illetin teki olmuştu, kimse ona yaklaşmıyordu. Yaklaşan zararlı çıkıyordu, Firuze herkesle kavga ediyordu. Kimseleri de sevmiyordu. Tek bir kişi hariç. Şimdi bir okul çıkışı, kimseye haber vermeden, Cebeci Kampüsü’nün önüne gelmişti. Üzerinde beyaz, şapkası tüylü bir mont vardı. Altında İspanyol paça bir kot pantolon, içinde kazak. Kendini çok çirkin hissettiği herhangi bir gündeydi. Saçlarını topuz yapmıştı, yüzüne de hiçbir şey sürmemişti. İçinde kuvvetli bir ağlama içgüdüsü vardı ama ağlamıyordu.  


Kapıdaki güvenliğe de yine öfkesi nüksetmişti. Neden almıyordu bu okula onu? Alt tarafı girip bir bankta oturacaktı. Ecevit geldi mi, rica etti mi girebiliyordu ama Ecevit gelmedi mi kalıveriyordu kapının önünde. Gidip ben Atilla Akın’ın kızıyım diyesi geliyordu ama sonra pek utanıyordu. Kınım kınım kınadığı Bülent’ten ne farkı kalırdı öyle bir şey yaparsa? Hem Ecevit de çok kızardı. Çok utanırdı Firuze, pis hissederdi hatta kendini. Biraz kötü bakıyordu güvenliğe sonra geri çekiliyordu. Giderken kolay gelsin demeyeceğim diye geçirdi içinden. Ecevit’in de söylemesine izin vermeyeceğim. Bugün kolay gelmesin ona, diye kurulup durdu.  


Uzaklardan fark etti Ecevit’in geldiğini. İçinde beyaz bir gömlek, altında siyah bir pantolon varken üstüne de o havalı trençkotunu giymişti. Çok da yakışıklı olmuştu bu ucube. Firuze buna da kızıyordu doğruya doğru. Ecevit hep yakışıklıydı ama üniversitenin suyundan mı havasından mı bir şey olmuştu bu sinsiye. Giyimi kuşamı çok değişmişti. Bir İstanbul Beyefendisi gibi takılıyordu. Bunun giydiği takımlarla alakası da yoktu üstelik, basit bir tişört giysin- ki okula gelirken dikkat ediyordu- bu kez o tişörtle serseri, hovarda haliyle can yakıyordu ortalıkta. Saçları, o büyüdükçe yüzüne oturan erkeksi mizaç, geniş omuzları, bazen ciddiyeti, bazen kahkahası, bazen bakışı bazen ettiği tek laf… Bir şey olmuştu bu ucubeye, çok güzel, çok tehlikeli bir şey olmuştu. Firuze kuduruyordu içten içe. Eline taş alıp Ecevit’e atmak istedi bu mesafeden ama derin bir nefes alıp durdurdu kendini. Dövesi geliyordu.  


Firuze yanındaki arkadaşlarına baktı. Üç erkekti. Derin bir nefes aldı. Bu da pek büyük bir sorundu. Artık Ecevit’in çok arkadaşı vardı. Çok, çok, çok… Öyle çocukken olduğu gibi gidip insanlara da neden diye sızlanamıyordu. Lisede de vardı ama bu kadar fazla değillerdi ve Ecevit onlarla bu kadar fazla vakit geçirmiyordu. Onlarla geziyordu, eğleniyordu, çalışıyordu…

Firuze’nin bunu kabullenmesi tam bir yılını almıştı. O bir yılda çok hırçınlaşmıştı. Ecevit’le de arasını sebep söylemeden çok bozmuştu ama sonunda yenmişti. Tamam Ecevit’in arkadaşları vardı ama hiçbirini onun kadar sevmiyordu. Ve Ecevit mutluydu, daha mühim ne olabilirdi ki? Ecevit’in daha mutlu olmasından daha önemli ne vardı? Hem Firuze’nin de arkadaşları vardı. Ecevit üniversiteye başlayana kadar Ecevit’inkilerden çoktu üstelik. Lakin Firuze onlarla vakit geçirirken aklı bir noktada hep Ecevit’teydi. Ecevit’in peki? Emindi ki aklına gelmiyordu… O öyle sanıyordu en azından.  


 Her ne olursa olsun. İçinde halletmeliydi, büyük ölçüde de halletmişti de ama son bir aydır Ecevit daha bir onlarlaydı sanki. Şimdi elleri cebinde Ecevit’i beklerken sabırla Ecevit henüz onu görmemişti. En az Firuze kadar Ecevit de beklemiyordu önünü kesen genç kızı. Ecevit’in dönemindendi ama Mülkiye’liydi bu kız. Ecevit başta bir şey soracak sandı. Başını yerden kaldırdı ve kıza baktı. Tanımıyordu ya da anımsayamadı. Ecevit’le beraber duran üç kişi de kıza bakıyorlardı. Onlar Ecevit’ten önce anladılar. Sırıta sırıta baktılar Ecevit’e. Genç kız çantasından bir zarf bıraktı ve Ecevit’in eline uzandı, kalbi deli gibi çarpıyordu. Ecevit’in eline mektubu bıraktığı gibi döndü arkasını, arkasını dönerken uzun saçlarını savurmayı ihmal etmedi.  

Firuze tutulup kaldığı yerden olanları izliyordu. Artık yalnızca çıkışa doğru yürüyen genç kızı görüyordu. Ayağında topuklu çizmeler, mavi dar bir jean, V yaka dar bir kazak ve uzun, salık, siyah saçları vardı. Dudaklarına kıpkırmızı bir ruj sürmüşken kimseye bakmadan hızla yürüyordu. Öyle güzel, çekici ve alımlıydı ki Ecevit’in arkadaşları işin şakasını abartıyla döndürmeye başlamışlardı bile. Firuze gözlerini çekmiyordu kızdan.  


Öyle özgüvenli, havalı yürüyordu ki her yürüyüşünde topuk tıkırtılarını duyuyor, gür saçları savruluyordu. Yüzü kaymak gibiydi. Tek bir sivilcesi yoktu, ay gibi parlıyordu. Fiziği öyle çekiciydi ki Firuze’nin bile başı döndü. Dolgun dudakları vardı Firuze’nin aksine, göğüsleri büyüktü yine Firuze’nin aksine, çok zayıf değildi Firuze’nin aksine. O giydiği gündelik kıyafetler bile nasıl güzel sarmıştı bedenini. Üstelik burada okuduğuna göre matematik de yapabiliyordu. Firuze’de olmayan her şey vardı sanki bu kızda. Kıskançlığı, yetersizlik hissiyle birleşti ve Firuze’ye ne kadar berbat hissettirebilirse hissettirdi. Kız geçip gittiğinde Firuze’nin yanından, artık istemese de Ecevit’le göz göze geldiler.  


Ecevit eline tutuşturulan zarfın şaşkınlığını atamadan Firuze’yi gördü. Öyle bir bakıştı ki gözlerindeki Ecevit’e yakalanmış hissini tattırdı. Bir suç işliyordu da yakalanmıştı sanki. Firuze hiç dur durak vermedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Ecevit bir kızla mı mektuplaşıyordu? Ecevit’in sevgilisi mi vardı? Çıkma teklifi mi etmişti o kıza? Çıkıyorlar mıydı? Okulda mektuplaşıyor, evde MSN’den mi konuşuyorlardı? Leyla teyzenin haberi var mıydı? Yoksa tanıştırmış mıydı? Ecevit’in sevgilisi vardı. Ecevit o kıza çıkma teklifi etmişti. Ecevit ve o kız çıkıyordu. Okulda mektup veriyorlardı birbirlerine. Firuze dehşet içinde yere çökmek, ağlamak istiyordu ama bir o kadar da hızlı yürümesi gerektiğini biliyordu. O Allah’ın cezası çirkin yazısını elin kızlarına mektup yazsın diye mi güzelleştirmişti Firuze? MSN’den o kızla sabaha kadar mesajlaşıyordu. Kesin yalan söylüyordu, ders çalıştım uykusuzum diyordu. Hepsi yalandı bunların. Hepsi yalandı, Ali Ecevit onu kandırıyordu. Arkadaşları yoktu bir tek, çıktığı da vardı.  


Firuze hüngür hüngür ağlıyorken bir taraftan hızlıca yürüyordu nereye gittiğini bilmeden. Ecevit, Firuze arkasını dönmeden olacağı bildiğinden ona doğru hızla yürümeye başladı, dönünce koşmaya başladı. Okuldan çıkmak için kart okutmak gerekiyordu. Kartını aramak için vakit kaybedemedi. “Abi acelem var,” diye bağırdı ve turnikenin üzerinden atladı. “Firuze!” diye seslendi ama aralarındaki mesafe çok az değildi.  


Ali Ecevit, Firuze’nin peşinden koşuyordu.  


Firuze peşinden geldiğini anlayınca hızlanıyordu. Kendini sokak aralarına atmak istedi, orada gözden kaybolmayı umdu ama ağlarken koşamıyordu ve Ecevit çok hızlı koşuyordu. “Firuze,” dedi Ecevit koşarken. Bir sürü insan artık onlara bakıyordu. Kendince yorumlarda bulunuyorlardı. Aldatıyor mu yoksa şerefsiz diyen de vardı, kıza bak nasıl da peşinden koşturuyor diyen de, bir de Ali Ecevit’i tanıyan... Ecevit kimseleri umursamadan hoyratça yürüyen, sağına soluna bile bakmayan Firuze’nin peşinden koşuyordu. Sokak aralarına girmeleri Ecevit’in işine gelmişti. Hem arabalar yoktu hem de daha da yaklaşmıştı. “Firuze,” diye yeniden seslendi. “Firuze dur!” Sonunda yakalayabildi. Kolundan tuttu ama kendine çeviremeden Firuze hızla kurtardı kendini. Ele avuca sığmıyordu.  


Ecevit yeniden bir mesafe açılmasına izin vermeden bu kez önünü kesti. Firuze yolun tersine dönmeye kalktı, başardı da ama Ecevit izin vermedi. Kollarını destursuzca Firuze’nin bedenine sardı. Kızın sırtını gövdesine yasladı. Büyüdükçe, ikisi de, birbirlerine eskisi kadar rahat ve sık temas edemiyorlardı. Fiziksel temasları her geçen sene bir öncekinden daha az oluyordu. Hele insan içinde… Tövbe estağfurullah. Ancak bayram seyran olunca, olmadı doğum gününde ancak insan içinde sarılıyorlardı. Yalnız kaldılar mı Firuze’nin ansızın Ecevit’in boynuna atlamaları vardı. Ecevit’in yanağına kondurduğu gizli saklı buseler… Firuze’nin camdan sarkıp yaptığı cilveler vardı. Birbirlerine pek karışıyorlardı, hesap da veriyorlardı. Bir başka erkeğin ya da kızın muhabbeti asla dönemezdi.  


 Bunların hepsi gizli saklıydı ama. Kimseler bilmiyordu, hatta bazen kendilerinden bile gizliyorlardı. İkisi de kendi içinde bir savaş veriyordu. Artık birbirlerini yalnızca arkadaş olarak görmedikleri aşikardı ama elle tutulur bir adım yoktu. Bir kere Ali Ecevit yaşının on sekiz olmasını bekliyordu Firuze’nin, ailelerinden çekiniyorlardı. Türlü türlü hal vardı ama en önce Firuze daha on sekiz değildi. “Bırak!” dedi Firuze tırnaklarını Ecevit’in ellerine batırırken. “Bırak dedim, bırak!”  


“Firuze!”  


Firuze hâlâ Ecevit’in fark etmeden elinde tuttuğu zarfı görünce çılgına döndü. Hırsla kâğıdı çekti aldı. “Utanmaz rezil!” diye bağırdı. “Utanmaz! Çantana bile koymamışsın! Aşk mektubunu saklamamışsın bile!”  


“Ya ne aşk mektubu Firuze?”  


Firuze hırsla zarfı açtı ve kâğıdı çıkardığına Ecevit alıp yırtmak istedi. “Kızı tanımıyorum!” 


“Yalancı!”  


“Yemin ederim tanımıyorum Firuze!”  


Ecevit sıkıca tutmuştu Firuze’yi. Asla hareket etmesine izin vermiyordu. Firuze dolmuş gözleriyle mektubu okumaya çalıştı. Yaşları bir aşk mektubunun üzerine düşerken ilk cümleyi üç kez okuduktan sonra algıladı.  


“Sevgili Ecevit,  

Kalbin başka bir kadına aitse bu mektubun devamını lütfen okuma ve yırt at, şayet değilse lütfen bir şans ver ve oku.” 


Firuze nefes nefese duraksadı, Ecevit de onu duraksatan cümleyi okudu. Yanağını Firuze’nin şakağına yasladı, elini karnına bastırdı ve onu kendine hapsetti. Gözlerini çekti ve devamını okumadı. Firuze de okumadı. “Kızı tanımıyorum,” diye tekrar etti. Firuze’nin direnen bedeni pes etti, çırpınmayı bıraktı. Kalbi ardında atlı askerler koşturuyor gibi atıyordu, Ecevit’in yakınlığını ancak fark etti. Kulakları ısındı.  


İlk defa Ecevit ona arkadan sarılmıştı. Aklına Rose ve Jack geldi. Tam üç sene önce, vizyona girdikten iki yıl sonra yeniden sinemalara gelince Titanic, Ecevit biriktirdiği parasıyla iki bilet almıştı, götürmüştü Firuze’yi. Biletler Firuze’nin anı kutusunda duruyordu.  


“Tanımak istiyor musun?” diye sordu içinde bulundukları temasa rağmen. Olur de evet derse onun saçlarını yolacak hırs vardı bileğinde ama kalbinin durma noktasına geleceğini bilmiyordu.  

“Asla,” dedi Ecevit. Gözlerini yumdu ve Firuze’nin saçlarına ilk kez böylesine açık bir yerde, ulu orta bir öpücük kondurdu. Onun da bir kalbi vardı ve o da yoruluyordu devamlı bastırmaktan.  

“Çok güzeldi ama,” dedi Firuze yine de. O da gözlerini yummuştu. Artık Ecevit’i istiyordu, onunla Ankara’nın sokaklarında el ele dolaşmak istiyordu. Hatta öpüşmek de istiyordu. Yok canım hiç de ahlaksızlık değildi bu. İnsanın sevdiğini öpmesinden daha normal ne vardı bu dünyada? Öpüşmekten önce binlerce kötülük vardı.  


“Allah sahibine bağışlasın,” dedi, sonra yüreği titredi, ekledi. “Her güzeli.”  


Firuze gülümsemekle dudak büzmek arasında bir noktada kaldı. Gözlerinden yaşlar akıyordu.  Ecevit’in çevresinde çok güzel kızlar vardı. Onlar gün be gün güzelleşiyor, sanki Firuze de çirkinleşiyordu. Her şey matematik yüzündendi. “Beni?” diye sordu titrek bir sesle.  

Ecevit iç çekti. “Seni de Firuze,” dedi. Seni de bana bağışlasın.  


“Beni kime bağışlasın?” diye sordu Firuze bastıra bastıra. Duymak istiyordu.  


“Firuze,” dedi Ecevit. Atilla Akın’dan aldığı o sert uyarı kulağında çınladı. Yanına gelmişti, bu sene birincilik gidecek mi elden Ali Ecevit, demişti. Ecevit, hayırlısı tabi ama müsaade etmem Atilla amca demekle yetinse de omzuna konan el onu germişti. Atilla, Ecevit’in omzunu canını yakacak kadar sıkıyordu. Başarı senin ne kadar hakkınsa benim kızımın da hakkı. Bu sene kafasını karıştıracak, vaktini alacak şeylerle meşgul olmasına izin vermem. Sebep olana da izin vermem. İstanbul’a göndereyim diyorum annesiyle birkaç ay, demişti. Ecevit, nasıl yusuf yusuf olmuş da iki kelimeyi bir araya getirememişti öyle. Bence yapmamalısın, demişti sönük bir sesle. Sizden uzaklaşmak Firuze’ye iyi gelmez diye geveleyip durmuştu. Atilla da apaçık bir meydan okumayla, iyi o vakit, kızımın dikkatini dağıtan bir şey görürsen ya yok et ya da bana söyle olur mu evlat, demişti.  


Bu kendini yok et, demekti.  


Adam pek haksız da sayılmazdı. Firuze test kitabı görmeye tahammül edemiyordu, Ali Ecevit de dersten kaçmak için güzel bir sebepti. Matematik çalıştırmaya yeltenmişti Ecevit ama yok olmamıştı. Firuze nazla niyazla, işveyle cilveyle dağıtıyordu konuyu. En makulü bu sene ondan biraz uzakta durmaktı. Ders çalışmaktan başka çare bırakmamaktı ona. İstanbul’a gitmesinden bin kat daha hayırlıydı bu. Ecevit günde en az bir kere görüyordu, buna da bin şükürdü.  

“Ben güzel değil miyim?” diye sordu Firuze merakla. Neden seni de bana bağışlasın demek bu kadar zordu? Güzel mi değildi? Ecevit daha sıkı sarmaladı. Düşünürse aklından geçeni söylemeyecekti. Aklı karışacaktı Firuze’nin biliyordu.  


“Ben güzeli seninle öğrendim Firuze.”  


Kabul annesi de güzeldi, babasının gül güzeli diyeceği kadar hem de. Ama o annesi olarak çok güzeldi. Annesi babası için nasıl en güzelse, Firuze de Ecevit için o şekil en güzeldi. “Beni kime bağışlasın o zaman?” diye sordu yine Firuze. Eğer ki söylemezse vallahi de billahi de Firuze başkasına bağışlasın diye bir başlayacaktı, kimseler de onu susturamayacaktı. Yavaşça Ecevit’e doğru döndü, Ecevit de buna müsaade etti. Yağmur çiseliyordu ama ikisinin de bir telaşesi yoktu. Öylece duruyorlardı. Firuze başını kaldırdı ve ona baktı. Sivilcelerini, kurumuş dudaklarını, çirkin saçlarını unuttu.  


Ecevit usulca mektubu çekti aldı ve ilk cümleyi sesli bir şekilde okudu.  


“Sevgili Ecevit,  

Kalbin başka bir kadına aitse bu mektubun devamını lütfen okuma ve yırt at.” 


Gülümsedi, Firuze’nin tedirginlikle titreyen bakışlarına baktı. Gözlerini o bakışlardan ayırmadan kâğıdı yırttı attı. Kâğıt parçaları rüzgârda yaprak gibi uçuştu, Ecevit bu kez yanıt verdi. “Bana bağışlasın Firuze,” dedi. “Senin gibi güzeli benden başkasına bağışlamasın.”  


Firuze, Ali Ecevit’in elinden tuttu sanki. Sevgilisi gibi. Ankara sokaklarında dolaşıyorlardı, gülüşüyorlardı, şarkı söyleyip dans ediyorlardı. Hatta… Hatta ne yapıyorlardı biliyor musunuz? Öpüşüyorlardı. Firuze tıpkı o izlediği filmlerdeki gibi, o sahnede hep Ecevit’le kendisini hayal ederdi, parmak uçlarına tırmandı ve Ecevit’e uzandı. Kollarını tıpkı o oyuncu kadınlar gibi Ecevit’in boynuna sardı. Onlar öyle yapıyorlardı, Firuze dikkatle izliyordu onları. Çevresinde başka öpüşen yok muydu? Vardı, olmaz olur muydu? Ama Firuze’nin gözü o oyuncular gibi öpüşmekteydi. İzlenesi, hayranlık duyulası, mest eden, romantik… Bunu yapabilir miydi bilmiyordu ama Ali Ecevit’in dudaklarına uzanırken amacı bunlardı. Ali Ecevit kıvrak bir hareketle müdahale etmese öpüşeceklerdi. Lakin şimdi Ecevit’in dudakları Firuze’nin dudağının kenarında bir buseydi.  


“Yaş on yedi Firuze,” dedi dudağının kenarından. Firuze tutuldu kaldı. O ilk cesareti söndü şimdi ayrılınca ondan, nasıl yüzüne bakacağını düşünüyordu. Tıpkı o artistler gibi gözlerini yummuştu, açmıyordu. Belinden tutmuştu, parmakları zarifçe okşadı. “Yaş on sekiz olunca, bana düşeni sana yaptırmam.” Elbette ilk adımı Ecevit atmalıydı. Son zamanlarda Türkiye’de eşitlik biraz saptırılıyordu Ali Ecevit’e göre. Eşitlik sandıktaydı, sıradaydı, okuldaydı, mirastaydı, evlilikteydi. Eşitlik Ali Ecevit’e göre ilk adımda değildi. Elbette ilk adım ondan gelmeliydi. Aksi ona tersti.  

Dudağının kenarına bir buse daha kondurduğunda Firuze dengesini kaybedecek gibi oldu. Ecevit sıkıca tuttu. Halbuki onun kalbi Firuze’den hızlı atıyordu. Tabi eşitlik burada da yoktu, daha kötü halde de olsa öncelik kollarına aldığı hanımefendi de olmalıydı.  


“Allah seni bana bağışlasın Firuze,” diye tekrarladı. Sonra doğum gününe ne kadar vakit kaldığını anımsadı, gülümsedi.  


*** 

Ali Ecevit, Kerem Asa'nın peşinden bir pırlantacıya girmişti. Aslında olay şöyle olmuştu. Ben girmek isteyince ve inat edince ben gitmeyeyim diye kendisi gitmişti. Belki orada bir şey duyar ya da öğrenirdik. Önce Kerem Asa çıktı içeriden sonra da Ali Ecevit. Tam bir saattir Kerem Asa'nın peşindeydik. Ecevit geri geldiğinde hızla arabaya bindi ve çalıştırdı.


"Bir şey oldu mu?" diye sordum arabayı takip ederken gözlerim.


"Bir saatte bir tane kol düğmesi seçti sadece dangalak," dedi Ecevit. Neyse ki bu sefer uzun yol gitmedik de restoranların olduğu bir noktada durduk.


Kerem Asa’nın kapısı şoförü tarafından açıldıktan sonra yavaş adımlarla indi ve restorana doğru girdi. “Buraya rezervasyon olmadan bizi zor alırlar,” dedim mekânın ismine bakıp. Ancak ve ancak soyadımı kullanırsam alırlardı.  


“Girmemiz lazım,” dediğinde Ecevit eli telefonuna gitti. Atmaca soyadını kullanarak borcumuzu arttırmaya gerek yoktu. Ben hallederdim.  


“Bekle ben halledeceğim,” dedim ve telefonunun üzerine parmaklarımı koydum, aramasını engelledim. Restoranın numarasını kısa vakitte bulurken aradım. Karşı taraftan zarif bir kadın sesi geldi ve restoranın adından sonra kendi adını da söyleyerek bana nasıl yardımcı olabileceğini sordu.  

“Merhaba, ben restoranınıza yakın bir yerdeyim de. İki kişiyiz, uygun masanız var mı şu an?”  


“Maalesef,” dedi kadın sahici olduğuna inanabileceğim bir üzgünlükle. “Şu an tüm masalarım dolu.”  

“Ah,” dedim sahte bir üzgünlükle. “Anlıyorum. Yani aslında ben rezervasyon olmadan almadığınızı tahmin etmiştim ama daha önce ailemle geldiğimde, orada bir beyefendi herhangi acil bir durumda yardımcı olabileceğinizi söylemişti. Neyse o zaman, madem çok yoğunsunuz…”  


“Levent Bey mi söylemişti?” diye böldü cümlelerimi kadın. Tamamen palavraydı ama, “Evet,” dedim. “Galiba. Emin değilim ama Levent Bey olmalı.”  


“Levent Bey’e bilgi vermek için soruyorum, adınızı öğrenebilir miyim?”  


“Firuze Akın ben,” dedim. Ecevit’ten uzak tuttum bedenimi. “Annem Aylin Akın zaman zaman gelir restoranınıza.” Bu, Atilla Akın’ın kızıyım cümlesini Ecevit’in yanında kurmamak için uydurulmuş yalan dolan bir cümleydi.  


“Bir dakikanızı alacağım Firuze Hanım,” dedi ve sessize düştü telefon. Ecevit’in ağzında bir şeyler mırıldandığını fark ettim ama dediklerini seçemedim. Bir dakika dolmadan bu kez bir erkek sesi duydum.  


“Firuze Hanım merhabalar, kusura bakmayın beklettiğimiz için. İki kişi miydiniz toplamda?”  

“Evet evet, müsait masanız var mı? Bir öğlen yemeği yiyip çıkacağız.”  


“Elbette buyurun, sizleri bekliyoruz.” Ali Ecevit’e elimle işaret yaptım ve arabayı sürmesi için restoranı gösterdim.  


“Tamamdır bir dakikaya oradayız.” Ecevit aracı uygun bir yere park etmek için uğraşsa da her halükârda vale yaklaştı bize. Muhtemelen kendilerine ait otoparkları vardı. Benim kapım açıldığında Ecevit kendisi indi ve anahtarı uzattı. Onu bekledim, bana yaklaştı ve yanımdan yürürken elini hafifçe belime dokundurdu. O öyle yapınca, varla yok arasından kendisini hissettirince ödüm koptu biraz hızlı ya da yavaş yürüyeceğim, bu konumu kaçıracağım diye. İçeriden bir adam bize doğru hızla yürüdüğünde anladım kim olduğunu. Selamlaştığımızda Ecevit benden önce Kerem Asa’nın konumunu tespit etti.  


“Şu masa müsait mi?” diye sordu adama. Bizim için ayarladığı masanın orası olmadığına neredeyse emindim. Restoran çok büyüktü, bizi çok uzak bir masaya atarsa arabada beklemek daha makuldü.  

“Evet evet,” dedim sahte bir heyecanla. “Müsait mi orası?” Adamın beni hiçbir halükârda reddetmeyeceğini biliyordum. Öyle ki Ecevit’in deyişiyle arada kalan bakışları benim sözlerimle ikna oldu ve, “Tabi efendim,” dedi. Artık Kerem Asa’ların tam çaprazındaydık. Biraz uzun bir masaydı. Sanırım toplantı vardı. Kadın erkek karışık, hepsi şık giyimli insanlardan oluşuyordu. Üzerimizdeki kabanlar alındı, adam ikimize eşlik ettiğinde son anda benim sandalyemi de çektiğinde Ecevit’in gözleri kısa bir an adamın üzerinde kaldı ama çok uzun tutmadı, gözlerini devirdi ve çevirdi. Önümüze menüler bırakıldı, son birkaç şey söylendi ve baş başa bırakıldık.  


“Yemek yiyelim mi?” diye sordum.  


“Acıktıysan yiyelim.”  


Ben acıkmıştım, doyardım da ama Ali Ecevit’in doyacağı bir yer değildi burası. “Burası fine dining konsepti olan bir restoran, aç karnımızı doyuramayız.”  


“Ne?” 


“Yani şöyle seni doyurmayı amaçlamıyor, sana az ama çok kaliteli yemek yemeyi vadediyor. Yani küçük bir porsiyonu, çok şık bir sunum ve lezzetle önüne koyuyor.” Tam da o vakit yanımızdan geçen garsona takıldı Ecevit’in gözleri. Kaşları çatıktı. Kerem Asa’ların olduğu masayı kontrol ettim. Henüz ne yiyeceklerini seçmemişlerdi. 


 “Yani keriz sikiyorlar?”  


“Ecevit!” diye kızdım hemen!  


“Ne var?” 


“Ayıp deme öyle.”  


“Yapılabilecek en kibar yorumu yaptım. Zenginler hakkında, özellikle buraya gelen zenginler hakkında neler söylemek istediğimi tahmin edemezsin.”  


Buraların müdavimi değildim ama gelirdim. Özellikle annemle dışarı çıktıysak annem için buralar ve benzersiz tabaklar daima önceliğiydi. Buraya geldiğimi bilse esnaf lokantasına gittiğime ikna olmazdı, esnaf lokantasına gittiğimi bilse buraya ihtimal vermezdi.  


“Biz sonra kokoreççiye gideriz,” dedim yalnızca. Menüye baktım. “Şimdi tatlı yiyelim.” En azından onların miktarları daha göz doyurucu ya da normale yakın oluyordu. “İstediğin bir şey var mı?”  


“Sütlaç olur,” dedi. Leyla teyzenin bize sütlü tatlılar yaptığını anımsadım o an. Bazen sütlaç, bazen kazandibi bir de benim çok sevdiğim damla sakızlı muhallebi. Senelerdir hatırladığım tatlar ve anlar değildi bunlar, aniden geldi ve kalbimi vurdu. Ecevit’ten gelecek olanı öngörsem söylemek isterdim ama bilmiyordum. Yalnızca emin olduğum tek şey, hatırlamıyorum demesini de geçtim beni terslerle, çok bozulurdum. Burada bulunma amacımızı unutacak kadar çok kalbim kırılırdı, tuvalete gider hüngür hüngür ağlardım. Ecevit’in düşmanıyken o sözlere tahammül etmekle, münasebete girdiği kadın olarak, yatağın ve evin sıcak demiş bir kadın olarak o sözlere tahammülüm bir olmazdı.  

“Sütlaç yok,” dedim menüye göz gezdirmeye devam ederken.  


“Sabır selamet.”  


Garsona elimi kaldırdım ve yanımıza gelmesini bekledim. “İki tiramisu alabilir miyiz? Yanında da iki çay,” dedim. Ecevit’e bırakırsam sonraki tercihi de kazandibi ya da aşure olurdu kesin. Sonra da sabır çekmeye devam ederdi. Genç adam notunu aldı ve başka isteğim olup olmadığını sordu. Ayrıldı yanımızdan. Ecevit de tercihi bana bırakmıştı, laf etmedi. Sanırım çaprazımızdaki masa da siparişlerini veriyordu. Uygun bir vakit olmalıydı ki Ecevit gözlerini dikmiş dikkatle izliyordu.  

“Bu küçükken altına kaçırıyordu hatırlıyor musun?” dedi Ecevit çenesinin ucuyla Kerem’i gösterirken. Cevap vermedim. Zaten ona da ancak bunu hatırlamak düşerdi. Camdan dışarı baktım. “Burnunu kurcalayıp kurcalayıp yer-” 


“Ecevit tatlı yiyeceğim midemi bulandırma.”  


“Sana yaklaşmasına izin verme şu mikrobun.” Adamın hayatında belki aşkından ölüp bittiği bir kadın bile vardı. Dikkatini zerre çekmeyecektim. Zaten niyetim de dikkatini bir kadın olarak çekmek değildi, Firuze olarak çekmekti. Bana eski bir arkadaşı olarak baksa yeterdi. “Duydun mu beni?”  

“O bana yaklaşmayacak zaten ilk etapta ben ona yaklaşacağım.”  


“Bok yaklaşırsın,” dedi açıkça. Zaten konuştuğumuzu başka türlü nasıl yapardım diye düşündüğü yoktu. Ecevit istiyordu ki adamla beş adım mesafeden yakınlık kurayım ve ikna edeyim.  


“Kabalaşma,” dedim yalnızca ve tüm dikkatimi masaya verdim. İş konuşuyorlardı, uzaktan belli oluyordu o profesyonel tavırları. Onlar da bizim gibi siparişlerini bekliyorlardı ama bizden uzun süreceği aşikardı. Çok geçmeden bizim tiramisularımız da geldi. Önümüzde yapılan sunumu Ecevit boş bakışlarla izledi. Biraz daha uzasaydı kısa kestirecekti. Garson getirdiklerini hızla toparladı ve ayrıldı yanımızdan. Tatlı kaşığı aldım elime. Ecevit beni izliyordu. Yarısını doldurdum ve ağzıma aldım. Damağıma bastırdım. Yumuşacık, taptazeydi. Kahve oranı da, muhallebinin şekeri de yerindeydi. Ecevit’in de beğeneceğini hissettim.  


Tatlı kaşığını doldurdu o da ve ağzına attı. Dikkatle onu izliyordum çünkü ben seçmiştim. Beğenmezse onu da ben yiyecektim ve Türk tatlısı ne varsa onu sipariş edecektim. Ben yalnızca yeni bir şey denesin istemiştim. Kaşlarını çattı. Bunun kahve tadından olduğunu anladım, beklemediği bir tattı. Sonra ifadesi yumuşadı ve dudaklarını yaladı. Biraz hoşuna gitti. Bunun sebebi de kremasıydı. Bunu da anladım. Sonra ikinci bir kaşığı aldığında usulca nefes verdim. İkinci kaşığı birinciye ara vermeden almıştı, bu beğendiğine işaretti. Birkaç saniyede bitirebilirdi ama benim yavaş yediğimi gözlemleyince bıraktı, yapmadı.  


Gözlerim artık çoğunlukla Kerem Asa’nın masasındayken tesadüfen Ecevit’in elinde dolanan kutuyu gördüm. Siyah, kadife, Ecevit’in avucuna sığan bir büyüklükteydi. Ne zamandan beri elindeydi bilmiyordum. Kabanlarımızı verirken içinden mi almıştı? Araba sürerken elinde olsa elbet görürdüm.  

“O ne?” dedim merakla. Ecevit’in de odağı bana kaydı, fark etmeden elinde çevirdiği kutuya baktı, kaşları havalandı ve kutuya karşılık mırıldandı. Dalıp gitmişti. Elinde tuttuğunu bile farkında değildi. Kutuyu ikimize de mesafeli olacak bir noktaya koyduğunda bir yüzük kutusu olduğuna emin oldum. Çok dikkatimi çekti, yalnızca ona bakmak, uzanmak almak, incelemek istedim ama önceliğimi unutmadım. Kerem Asa’nın olduğu yöne baktım kısa bir an, aynı sakinlikle sohbete devam ediyorlardı. Biraz olsun masaya konulana bakma hakkım vardı bence.  


“İçeride uzun süre durunca almak zorunda kaldım,” dedi. O da benim gibi kutuya bakıyordu, içinde bir yüzük olmalıydı. Bir kolyeyi alamayacak kadar küçük, bir çift küpe içinse büyüktü. Görevli kadının Ecevit’le uzun uzun konuştuğunu anımsadım. Elbette oraya giren her potansiyel müşteriye ürün satmak isteyecekti. “Yoksa satış danışmanı bırakmayacaktı beni.”  


Kaşlarım ilgiyle kalkmış, yalnızca kutuya bakıyordum şimdi. Çaprazdaki masayı unuttum. İçimde körpe bir merak, zıplayan bir çocuk, ritmi bozulmuş bir kalp vardı. “Anladım,” dedim sessizce. Sonra yeniden çapraz masaya bakmaya çalıştım, şimdi onlara bakmayı başarsam da, zihnimdeki tek görüntü siyah kadife kutuydu. Aklımdakini görmek isteyişim gecikmedi. Kutu öyle bir noktada duruyordu ki ne benim ne de Ecevit’indi. Sanki bu konum özellikle seçilmişti. Sormayacak, belki sormamalı, duymamalı, bilmemeliydim. Ama küçük bir el parmak uçlarıyla uzanmış kalbimi dürtüyordu. Sorsana diyordu, sorsana ne yapacakmış onu. Sor hadi, durma sor! 


“Ne yapacaksın şimdi onu?” diye sordum içimdeki zıplayan çocuğa yenilip. Ecevit’in gözleri kutudan bana kaydı, yutkundu ve bu konuşmanın sonunun gittiği yerden memnun kalmayacağını anladım. Hiç hoşnut değildi. Apaçık, Firuze yapma diyordu. Uzun süreli bir yanıtsızlığa izin vermedim, “Hım?” diye mırıldandım. “Aldın da ne yapacaksın şimdi onu?” Ondan en son yedinci yaş günümde bir hediye almıştım. O da bir kolyeydi. Tahmin ediyordum ki içimdeki zilliyi de o harekete geçiriyordu. Kendince eskiyi anımsıyordu, belki kendine verilsin istiyordu. Halbuki bu bir hediye değildi, Ecevit yalnızca bize değil, kimseye almamıştı onu.  


Yine de çocuktu işte, inatla, ayaklarını yere vura vura, bayramlık ister gibi ısrar ediyordu. Yoktan anladığı da yoktu. İllet bir şeye dönüşmüştü. Onu bize almadı desem de hiç laftan anlamıyordu.  

Ecevit yüzüğe bakarken, samimi bir şekilde, “Bilmiyorum,” dedi, bu kaçamak bir cevap değildi, bilmediğine emindim. Yine de bilmek isterdim, bana hediye etmek içinden, ucundan kıyısından az da olsa ‘en kötü Firuze’ye veririm,’ diye geçmiş miydi? Elimi çenemin altına koydum ve ortalığı izledim. Kutuya bakmadım. Cevabı beni tatmin etmiş gibi davranmak istedim. Bir yetişkin gibi davranmaktı amacım. İnsanların işlerine burnunu sokmayan, kendinin olmayana karışmayan bir yetişkin.  


Lakin çok geçmeden kendimi tutamadım ve “İade et istersen,” dedim aklıma geldiği gibi. Onda kalırsa, kime verileceği ya da kimlere verilme ihtimalini düşünür dururdum ve bu beni paramparça ederdi. Çok kısa vakitte oynadığım ilgisiz tavırlarım söndü. Kimsede olmasın istiyordum o yüzük, Ecevit’te bile.  


“Faturasını almaya fırsatım olmadı,” dedi. O tarz bir yerin faturasız iade almayacağına emindim.  


“Sat o zaman?” diye bir öneri sundum bu kez. Yeter ki onu zihnimde sahipsiz bırakma.  


“Altın değil, para etmez.” Hiç anlamadım ne dediğini, değerinin altında satılmasından mı bahsediyordu? Kerem Asa’nın masasına iki garson geldi ve yavaş yavaş yemekler yerleştirilmeye başlandı. Yüzük hâlâ aramızda duruyordu. “Keşke o an saat alsaydın kendine,” dedim kaşığımın ucuyla tatlımı karıştırırken. Yemek istemiyordum, tadı da çok çirkinleşmişti. “Ya ne bileyim kol düğmesi.”  


“Elim buna gitti.”  


“Boşa masraf,” diye söylendim. Tamam iyi kazanıyordu belki ama yine de parasını yerden toplamıyordu. Kutuya baktım göz ucuyla. Umarım kalkarken burada unuturdu, öyle sahiplenmemişti ki kendinden uzağa koymuştu. Böyle bir durumda beni arayacaklardı, ben de çöpe atmalarını isteyecektim. Aynen böyle yapacaktım. Yeter ki Ecevit’te kalmasaydı. İçinde nasıl bir yüzük vardı? Şekli, modeli nasıldı? Bir alyans olamazdı, tektaş olduğunu da sanmıyordum. İnşallah gidip o aceleyle mağazanın değil dünyanın en çirkin yüzüğünü seçmişti. Şimdi o kutu benim yasaklı bölgemdi. Asla bakmayacaktım, durumunu sormayacaktım. Ne yapacaksa da öğrenmeyecek, kurcalamayacaktım. Belki de alıp saklayacak, kardeşine hediye etmek için köşede tutacaktı. Evet, bunu beğendim ve avuntum olarak seçtim.  


Yüzüğü unutmak için çabalıyor, zihnimi meşgul ediyordum. İlk bulduğum fırsatta onunla çarpışmalıydım. Aklıma bir başka şey gelmiyordu. O zaman beni tanır mıydı? Televizyonda elbet görüyordu. Peki ya tanımazsa? O zaman ben onu tanımış gibi yapacaktım. İsmime yabancı olmadığına emindim. Kerem’e baktım tekrardan. Ne zaman kalkacaktı sofradan? Hiç kalkmazsa çıkışta nasıl yapacaktım? Kalabalık bir gruplardı. Yeteri kadar dikkatini dağıtmazsam yeniden bu fırsatı yakalayabilecek miydim? Bu tesadüf onun dikkatini çekmeyecek miydi? Kuracağım cümleleri belirlemeye başladım kafamda. Tam o sırada karşımdan bir cümle duydum.  

“Almak istersen al, senin olsun,” dedi Ali Ecevit.  


Sen de gel istersen demek kadar kırıcıydı bu. Belki bana yeniden bir takı hediye etmek istemiyordu, aklına gelip onu tetikleyecek gün açıktı. Belki içinde bir yüzük var diye rahatça al diyemiyordu. Yüzük, bir noktada başka anlamlarda taşıyordu ya hani, evlilik değil elbette sadece. Söz, bir insanın bir başka insanı bağlılığına dayanan bir söz, semboldü aynı zamanda. Belki o yüzüğü bana verse, çok büyük anlamlar yükleyeceğimden çekiniyordu, belki söz vermiş olmak istemiyordu. İçinde bana karşı sürdürdüğü ve benim tarafımda olduğu bir savaş vardı biliyordum. Belki o savaş onu zorluyordu şimdi. Bu çok fazla, aranıza söz girmesin diyordu. Münasebete engel olamıyorsan, göz göre göre söz verme.  


“İstemem,” dedim onun muallağına karşılık katılığım ve netliğimle. “Benim olmayan bir şeyi almak istemem.” Gözlerinden geçen şaşkınlığı görmemek mümkün değildi. Bakışları değişti ve bunu gizleyemedi. Alacağımı sandı sanırım. O tamamen gönülsüz olsaydı ve benden nefret etseydi, onu bana vermek istemeseydi, ondan almak ve kendimin yapmak için her şeyi yapardım. Çünkü benim değildi, ben koparmazsam hiç benim olmayacaktı ama şimdi ne bana vermek istiyor ne de istemiyordu. Ne siyahtı ne beyazdı. Siyahı beyaza çevirmek için direnirdim ama griyi siyaha ya da beyaza dönüştüreceksem siyahı tercih ederdim.  


Tatlımdan birkaç kaşık daha aldım ve çayımdan içtim. İkimiz de konuşmuyorduk. O yüzüğü Melike dışında başka bir hemcinsime verirse tek bir isteğim vardı, umarım gecelerce uyku uyuyamazdı. Kalbi patlayacak sanır ama yine de yaşamaya devam ederdi. Kendini yerden yere vurup bedenindeki sıkıntının yerini seçemezdi. Saçlarına aklar düşseydi ve kime nasip ettiyse o yüzüğü, her gördüğünde aklına sadece ben gelseydim. Umarım, umarım, umarım…  


Tek bir isteğim yoktu, bir sürü vardı. Kabul.  


Kime söz vereceksin Ali Ecevit? Kime gani gani nasip olacaksın? Kime hiç leke taşımadan, bembeyaz, ak pak olacaksın? Kime duraksamadan açacaksın gönlünü? Kime bakarken içinde savaş bitecek de bayram başlayacak? Bayramların buruk geçmesin Ali Ecevit ama aklından da hiç çıkmayayım. Ağzına attığın bir şekerde de, burnuna çalınan bir kolonya kokusunda da beni anımsa dur. Beni hiç unutma. Söz verdim sanır diye korktuğun kadını söz vermesen de söküp atama içinden.  


Kendi içimde öylesine nefes nefeseydim ki Kerem Asa’yı yanımdan kalkarken son anda fark ettim. Ecevit’le göz göze geldim. O fark etmemişti bile. “Gidiyorum,” dedim ve kalktım. Belki kafasını kaldırıp Kerem’i görene kadar gittiğimi sandı. Yavaşça ve onu takip etmiyormuşum gibi peşinden yürümeye başladım. Topuklu ayakkabılarımın tıkırtısı duyuluyordu. Uçları dalgalı saçlarımı arkaya doğru bıraktım. Daha önce çok geliyor olacak lavabonun yerini hatırlıyordu. Emin adımlarla yürüdü. Ve erkekler tuvaletine girdi, kapı da arkasından kapandı. Kadınlar tuvaleti de hemen yanında kalıyordu. Hemen ileride de boydan bir ayna vardı. O tuvaletten çıktığından ben de aynaya doğru yürüyecektim ve çarpışacaktık. Aklımdaki plan buydu. Sabırla bekliyordum. Dikkat çekmemek için iki kere içeri girip ellerimi yıkadım.  


Tuvaletin içinde kalacak şekilde iç tarafta beklerken dikkatim yan taraftan gelecek en ufak bir sesteydi. Ali Ecevit de oldukça sessiz şekilde geldi ama yine de bedenini hisseder gibi köşeden döner dönmez fark ettim geldiğini. Göz göze geldiğimiz gibi kafamı salladım ne yapıyorsun dercesine. O da aynı şekilde karşılık verdi. Adımları durmadı, tümüyle yaklaşınca tuvaletlerin olduğu yere ben çıktım ve önüne geçtim.  


“Niye geldin?”  


“Merak ettim.”  


Onu yavaşça geldiği yere doğru ittim. “Daha çıkmadı tuvaletten, dön hemen.”  


“Tamam ben de lavaboya gireyim.”  


“Saçmalama. Gider misin?”  


“İhtiyaç gidereceğim.”  


“Ecevit saçmalama.” 


“Kızım ihtiyaç gidereceğim diyorum anlamıyor musun,” dedi ve beni aştı erkekler tuvaletine doğru yürüdü. Eğer ki Kerem’le yaşamayı planladığım çarpışmayı Kerem ve Ecevit yaşamasaydı arkasından, “İhtiyacın batsın Ecevit!” diye bağıracaktım. İki de aynı anda kendilerini çektiğinde hızla kadınlar tuvaletine doğru girdim ve ilk kusura bakmayı duyduktan sonra sola doğru hışımla adımladığımda Kerem Asa’yı kendinden şüphe ettirecek şekilde bu kez ben çarptım. Beklediğimden daha sert çarpıştık, Kerem Asa hızla beni belimden tuttu ve düşmemi engelledi.  


Bu tamamen art niyetsiz bir refleksti. O yüzden dengemi koruduğumda hızla beni bıraktı ama elleri tetikte bekledi. “İyi misiniz?” diye sordu gözlerime bakarken. Tuvaletlere giriş kapıları kuvvetle açılan ve bıraktığında hızla kapanan kapılardı. O yüzden Ecevit’in açık tutması için göze çarpacak bir temasa ihtiyacı vardı.  


“İyiyim,” dedim kısık sesle. Sanki başım dönmüştü. “Siz iyi misiniz?” Gözlerimi iri iri açtım ve yüzüne baktım. Beni anlasın diyeydi bu. Bence zaten bu dünyada Ecevit hariç herkes ya beni soyadımdan ya da gözlerimden tanırdı. Kerem’in mavi gözleri ilk andan kısıldı. Evlerinde bunca çıkardığımız kaos elbet konuşuluyordu. Benim babama meydan okuduğum gün kim bilir kaç kez çevirip çevirip izlenmişti?  


“Ben de iyiyim de,” dedi ve durdu. Biraz geri çekildi ve uzaktan süzdü beni. “Biz tanışıyor muyuz?” Sorsa da kendinden emindi. Zaten böyle bir adamın bence direkt sorması bile büyüktü. Ben de onu süzdüm. “Bana da çok tanıdık geldiniz ama yok bence karşılaşmadık.”  


“Firuze?”  


Adımı da ben söylemeden açıkladı. “Bana da…”  


“Firuze Akın mı? Atilla amcanın kızı, Firuze?”  


Başımı salladım, o konuştukça verdiği her bilgiye çok şaşırıyor gibi davranıyordum. “Maalesef çıkaramadım.”  


“Kerem ben,” dedi gülümseyerek. “Kerem Asa. Mümtaz Asa’nın torunu!” Bana bir kez daha uzaktan baktı, “Firuze ne kadar büyümüşsün!”  


Annemin abartılı sahnelerinden bir oyuncu gibi kocaman açtım gözlerimi ve araladım dudaklarımı. “Kerem?” dedim yüksek sesle. “Ciddi misin sen?”  


“Asıl sen ciddi misin? Benim!” dedi ve o an ikimiz de o kadar sahici gibiydik ki, iki eski dost misali kollarımızı açtık ve Kerem’e sarılırken buldum kendimi. Annemi anladığım dakikalar içindeydim. Gerçek bir oyuncu, o ana inanır Firuze demişti. Beni bu kadar hoş karşılayacağı aklımda hiç yoktu. Sıkı sıkıya sarıldı, gören de birbirimizi birkaç yıldır görmeyen ama öncesinde devamlı görüşen insanlar sanırdı. Bu sıkı sarılmanın sonunun gelmeyeceğini anladığımda sözlerimle ayrıldım ondan.  

“Neler yapıyorsun, nasıl gidiyor, neler yaptın?” dedim ve ayrılırken ellerimizi sıkı sıkıya tuttuk. Buna ben değil o sebep oldu. Çocukken çok sık gelirdi aslında eve, benimle de çok oynamak isterdi ama Ecevit’i hiç sevmezdi. Evet Ecevit’i, Ecevit olduğu için sevmezdi. Babam onların ailesi geldiğinde Ecevit’i akşam yemeğinde istemezdi. Annemin kızarak, “Leyla zaten göndermez!” dediğini hatırlıyordum. Sanki Ecevit o masada olsa, tüm konuşulanları toplayıp insanlara yayacaktı. Bunu asıl ben yapıyordum. Ne konuşuluyorsa üzerine on ekleyip gidip Ecevit’e anlatıyordum.  


Yine öyle bir zamanda Ecevit’i dışlamış ve adeta akran zorbalığı yapmaya kalkışmıştı. Çocuk da olsa zihniyetinin altında ailesinin ona yüklediği, biz önemli insanların çocuklarıysak bizim gibi ailelerin çocuklarıyla oynamalıyız. Ve Ecevit o ailelerden değildi onun kafasında. Halbuki oyun oynarken akranı olduğu Ecevit’le on kat daha iyi anlaşırdı. Dışladığı an Leyla teyzenin Ali Ecevit’i telaşla aramızdan almaya çalıştığını anımsıyordum. O hissi hiç tatmasın istemişti ama benim anladığım yerde Ecevit de hayli hayli anlamıştı.  


Onun Ecevit’e bir kez yapabildiğini ben o günden sonra her geldiklerinde en çirkin şekilde ona yapıyordum. Yalvarıp ağlasa da onunla oynamıyordum, peçetemi bile paylaşmıyordum ve küçük bir zorba gibi davranıyordum. Hınçla aşağılıyordum, Ecevit’le nispet yapa yapa oynuyordum. Çocuk için şimdi düşününce ben bir travma sebebiydim. Zaten sadece bir kez ishal olduğu için altına kaçırmıştı ama ben o hışımla Ecevit’e demek ki yalanlar söylemiştim ki Ecevit bu yaşında da ilk bunu hatırlıyordu. Kısacası bana şimdi nasıl bu kadar güzel ve hoş bakıyordu bilmiyordum. Yolunu değiştirse yeriydi.  


“Bizim aile şirketinde yönetim koltuğunun varisiyim şimdi,” diye anlattı. Akademik olarak başarısız bir çocuk olduğunu anımsıyordum ya da bu Ecevit’e söylediğim ve inandığım yalanlardan biriydi. “İngiltere’de okudum. Döneli dört beş sene oldu. Sen neler yaptın diyeceğim ama biliyorum. İlk sergin hâlâ konuşuluyor.”  


Zaten bunların biri bile Türkiye’de okumazdı. O yarım akıllı Bülent babama insan gibi yaşayacağına dair bir güven verseydi Bülent de Türkiye’de okumazdı. Hiç şaşırmamıştım Kerem’e de. Ve iyi ki neden benim sergiye davet etmedin dememişti. Ne derdim bilmiyordum. 


“Harika işler başarmışsın!” dedim coşkuyla. “Çok mutlu oldum Kerem ya! Hatta biliyor musun geçen anneme Mümtaz amcayı rüyamda gördüğümü söylemiştim. Hem de iki gece. Nasıl iyi mi?”  

Şans benden yanaydı, her halükârda oklar bana dönüyordu. Kullanacağım şekilde malzeme çıkıyordu. “Dedem hasta Firuze,” dedi ve benim adım Arif’e çıktı. Oyunculuğum biraz düştü, yeterince üzülemedim.  


İnşallah tez vakitte geberip giderdi.  


“Ya… Neyi var?”  


“Artık çok yaşlı,” dedi ve bunu muhtemelen her açıkladığı an gibi acıya boğuldu. Ellerini sıktım öfkeyle. Can çekişe çekişe ölür inşallah.  


“Umarım iyi olur. İçime doğmuş demek ki. Babam ve onun arası ne kadar bozulsa da benim sevdiğim biriydi. Hâlâ öyle. Onların arasındaki mevzu beni ilgilendirmez.”  


Başını salladı hızla ve gözleri parıldadı söylediklerim karşısında. “Kesinlikle, kesinlikle Firuze. Aynıları benim için de geçerli, ben de babanı çok severdim. Hâlâ severim. Çok saygı duyduğum bir adam. Geldiği konum gurur verici. Babam da hiç kötü anmaz babanı. Gurur duyduğunu düşünüyorum ben hatta.”  


Tam bu noktadan girmeliydim işte. Onun zayıf noktası şimdi hasta dedesiydi. Yakalamıştım. “Keşke böyle olmasaydı, gelip görebilseydim Mümtaz amcayı,” dedim ve başımı hafifçe büktüm.  


Sanki çok mühim bir eylemden imkânsız gibi bahsettim. Direkt düştü oltama. “Neden gelmeyesin?” diye sordu. “Bizim kapımız sana daima açık. Aksine dedem seni gördüğüne çok sevinir.” Gözlerimde o ışığı yakaladığını sandı ve üzerime geldi. Kendisi davet edecekti tam şimdi. Görebiliyordum.  

“Babamın nasıl karşılayacağından emin olamıyorum Kerem, deden hasta onu tetiklemek istemem ama çok isterdim… İnan. Dediğim gibi rüyama kadar geldi.” Ellerimi artık havada tutmaktan yorulmuştum ve elin adamının ellerini tutmak beni rahatsız ediyordu. Saçlarıma dokunacak gibi yaptım ve ellerimizi ayırdım.  


“Babanın muhakkak haberi olmak zorunda mı?”  


Başımı iki yana salladım. “Benim için hayır ama sizin evden birinden duyma ihtimali yok mu?”  

Kerem bu kez koluma dokundu bir temas bağımlısı gibi. Kolumu sıvazladı.  


“Bu mümkün değil. Hatta Firuze izin ver annemi arayayım, bu gece bir misafirim var diyeyim. Akşam yemeğe davet edeyim seni. Onlara da sürpriz yaparız. Dedem için de biraz moral olur. Gereken uyarıyı da yaparım ben aileme akşam. Bizim misafirimiz olduğunu elbette sadece biz biliriz.”  


Kendimi mental olarak bugüne değil, en az yarına hazırlamıştım. Tamam bugün gibi hareket etmiştik ama yine de hemen bugün gel demez sanmıştım. “Evdekilere emrivaki yapmış olmaz mıyız?” diye sordum hâlâ muallakta olduğumu sansın diye.  


“Aksine o kadar sevinirler ki… Annem sana bayılıyor Firuze. Hatta sergine davet etmediğin için biraz kırgındı sana. Bazı tablolar başkalarının oldu diye, dünyanın en mutsuz kadını.”  


Annemin de annesini hiç sevmediğini hatırlardım. Bunun sebebi neydi bilmiyordum, haklı mıydı bu sevgisizliğinde bilmiyordum ama hoşlanmıyordu. Olur da gittiğim öğrenilirse ilk annem bana saldıracaktı nasıl gidersin diye. “Yani ben…” dedim ne söylemem gerektiğini bilmezken. Bize düşman olduklarını sanırdım, aklımın ucuna bile gelmemişti onları davet etmek. Zaten ne babam ne de annem isterdi. Davetli listesi de onlara göre ayarlanmıştı. Benim adını verdiğim üniversiteden yalnızca birkaç hocam vardı. Başka da kimsem yoktu çağırabileceğim.  


“Anlayabiliyorum,” dedi anlayışla. “Büyüklerin mevzusu. Hiç canını sıkma. Annem unutmuştur. Ama sen gel, çok mutlu olurlar. Firuze sen bizim için, bazı mevzuların üstündesin,” dedi ve bana bir dejavu yaşattı. Dışarıdan ne sevilesi duruyordum öyle, hayret ediyordum.  


“Peki madem, o zaman bana adresini iletirsen, akşam söylediğin saatte gelirim.”  


“Saçmalama, ben alırım seni.”  


“Hayır, lütfen. Ben gelirim,” dedim hızla. Beni Ecevit’in bırakması gerekiyordu. Bir şekilde engel olmam lazımdı. “Gazetecilerin, hatta magazincilerin kıskacındayım. Nerede ne çekileceği belli olmuyor. Yarın sabah saçma sapan bir haberle uyanmayalım. Sen bana adresi atarsan,” dedim ve telefonumu çıkardım cebimden. Arama kısmını açtım ve telefonu uzattım. Telefon numarasını tuşladı ve kendisini aradı. Kaydetti numaramı.  


“Şoför gönderebilirim,” dedi.  


“Hiç gerek yok inan. Ben geleceğim. Çok incesin.”  


Tam o vakit gözlerinden hayranlık dolu bir ifade geçti. Hiçbir art niyet sezmedim, “Sen de çok güzelsin,” dedi. Rahatsız eden bir tonda değil, sadece içinde geldiği için. Hatta dostça. Alparslan’ın bana güzel olduğumu söylemesi gibi hissettirmedi. Sadece güzeldim ve söyledi. O vakit biraz yaklaşmak istedi bana. Sarılacağını anladım ama istediğim bir şey değildi, daha fazla bir temasa giremeyeceğim kadar oyunculuğumdan kopmuştum. O vakit tuvaletin kapısı sertçe açıldı ve Ecevit zaten kapının önünde olduğumuzu bile bile, hiç bilmiyormuş gibi aramıza dalacak kadar çarptı bize. İki kara parçası gibi ayrılmak zorunda kaldık birbirimizden. Geriye doğru savrulmamı belimden tutarak engelledi ama çok da durmadı, geçti aramızdan. Teğet geçti beni.  


“Beyefendi,” dedi Kerem ama dönüp de bakmadı. Kerem’in yüzünü bir sonraki görüşünde tanıyacağı kadar muhatap olmamalıydı. Tam o vakit ben de aramızdaki mesafeyi korudum. “O zaman akşam görüşürüz,” dedim gideceğimi belli ederek.  


“Bir iş yemeğindeyim, bana eşlik etmek istersen…”  


“Olmaz elbette. Akşam görüşeceğiz zaten. Benim de işlerim vardı, onları halledeyim,” dedim. Akşama şunun şurasında ne kadar kalmıştı ki? Bir an önce buradan çıkmamız lazımdı.  


“Peki sen bilirsin,” dedi ve önden yürümem için işaret etti. Adımladım, restoranın iç kısmına doğru geçtik. Masaya baktım, Ecevit çantamı almıştı, ortalıkta gözükmüyordu. Kerem ilk geçen garsonu çevirdi ve “Hanımefendinin hesabını kapatalım,” dedi.  


“Hayır tabi ki saçmalama.”  


“Hanımefendinin masası çıkan beyefendi tarafından kapatıldı,” dedi garson. Kerem’in gözleri bana kaydı. “Arkadaşımla gelmiştim ben de,” dedim gülümseyerek. Kerem başını salladı ve gülümsedi. Masamıza baktım, yüzük kutusu yoktu. Masa toplanmıştı. Ben burada olduğuma göre ve kimse bir şey söylemediğine göre kutu masada bırakılmamıştı.  


Başımla Kerem’e son kez selam verdim ve yavaşça çıkışa doğru ilerledim. Kabanım getirildiğinde, “Beyefendi arabada beklediğini iletmemizi istedi,” dediler. En doğrusunu yapmıştı. Yan yana birbirimizi tanımamazlıktan gelsek de çalışanlardan biri ikimizi de ilgilendiren bir şey söyleyebilirdi. Kabanımın önden kuşağını bağladım ve çıktım restorandan. Ecevit aracı çalıştırmış beni bekliyordu. Topukluların izin verdiği kadarıyla koştur koştur Ecevit’in yan koltuğuna geçtim. Zaten beni gülümseyerek karşılamasını beklemiyordum.  


Suratı asık ya da belki de ciddiydi. Bense onun aksine, keyifliydim. “Hallettim,” dedim. “Akşam yemekteyim.”  


“Duydum.”  


Avucunda tuttuğu bir kutu yoktu artık. Demek ki cebine kaldırmıştı. Kim bilir kime verecekti, kim bilir… Bunun düşüncesi içimde harıl harıl bir ateşi kaynatıyordu. Onun öfkesine taban tabana zıt gittim ve gülümsedim. Kim bilir kime verecekti. Bu soru zihnimi bir ağaçkakan gibi eşeliyordu. Direksiyondaki elini açıp kapattı. “Beni atölyeye bırakır mısın?” dedim. “Akşama kadar çalışacağım. Bir tablo hediyesiyle gitmek istiyorum.”  


Amacım annesinin gönlünü hoş etmek değildi. Mümtaz Asa’nın benden sonra atacağı ya da her baktığında içini karartacak bir tablo yapmaktı. Ona sonunu ecelle değil, insan eliyle, çekeceği cezanın bu dünyayla başlayacağını hissettirmekti. Ecevit’in kaşları havalandı ve bana baktı. 

“Çok incesiniz Firuze Hanım,” dedi. Öyle iğneleyiciydi ki sesi, hangi tarafından battığını anlamadım. Bana hanım demesi bile hiç güzel değildi.  


“Öyleyimdir.”  


“Öylesine öylesin de,” dedi ve arabayı ikimizi de sarsacak bir hamleyle çalıştırdı. “Herkesi niye ince görüyorsun, domuz gibi heriflere incesin diyorsun hiç anlamıyorum.”  


Bu, konuşmalarımızdaki dört harfli bir kelimeye bile takıldığını belli etmekti. “Sana da söylemiştim bir kez, yanlış mı hatırlıyorum?” diye sordum. Ters bir bakış attı. Susacak ve devam etmeyecek sandım ama, “Sana sarıldı mı?” diye sordu dayanamadan. Evet dayanamadı, dizginleyemedi kendini.  

“Sarıldı,” dediğimde Ecevit’in aracı hızlandırışını izledim. “Dostça.” Bacak bacak üstüne attım ve kollarımı da önümde bağladım. Yolu izledim çatık kaşlarımla. Ecevit tek eliyle sürmeye başladı aracı, diğer eli çenesini ovuşturmaya başladı. İnkâr edemeyecektim, hissettiği ve onu mutsuz eden neyse, büyük bir keyif duyuyordum bundan. İçimde kötü bir şeyden doğan çirkin çiçekler vardı. Ama ne olursa olsun çiçekti işte.  


“Dostça,” dedi.  


“Dostça,” diye destekledim. Ki dostçaydı da zaten.  


“Sana bir söz etti, o da mı dostçaydı?” dedi bu kez tutuk bir sesle. Çenesi mi kilitlenecekti? Elimde bir değnek olsa ve bunu engellemeye gücüm yetse yine de engellemezdim. Çenesinin kilitlenmesinin önüne geçmezdim.  


“Çok güzelsin dedi, o mu?”  


“Cümlelerin hiç hoşuma gitmiyor.”  


“O insancaydı,” dedim ona bakıp. “Güzellik göreceli bir kavram değil mi Ecevit?” Dişlerimi birbirine bastırdım ve gülümsedim. Kalbimde biriken yükleri atmıyordum, sadece hatırlıyordum. “Onun için güzel olan senin için güzel olmayabilir. Güzellik göreceli bir kavram. O yüzden onu tamamen insanca söyledi.” O beni güzel bulmuyor diye bir başkasının da güzel bulmayışına laf mı edecekti? Ne saçmaydı ne küstahça bir istekti. Çok hadsizceydi. O yüzüğü başkasına verdiği taktirde uykularının ona haram olmasını istemem kadar hadsizceydi hem de. “Ama hal ve tavırlarından ne sezdin dersen, rahatsız olduğum hiçbir şey yoktu. Tümüyle dostçaydı. Ben de ona ayak uydurdum çünkü isteklerimi amaçlarımın gerisinde tutuyorum.” 


*** 


Ecevit sürdüğü arabayı aniden sağa çektiğinde adrese geldiğimizi sandım ama hayır çevremizde Mümtaz Asa’ya ait olacak bir ev yoktu. “Neden durduk?” diye sordum. Yola çıktığımızdan beri ikimizden de ses seda çıkmıyordu. Surat mı asıyorduk yoksa gergin miydik bilmiyordum ama kendi adıma konuşmak istersem ikisine de yok demezdim. Ecevit’e surat yapasım vardı ve çok gergindim.  

“İstersen arkaya geç, şoförün konumundayım. Dikkat çekmeyelim.” 


“Saçmalama,” dedim hızlıca. Kimseye neden şoförümün yanında oturduğumun hesabını vermek zorunda değildim. “Düşünseler de bunu kibirlerinden sormazlar. Merak etme, hadi devam edelim,” dedim. Üzerimde siyah uzun kollu, v yaka göğüs dekolteli bir elbise vardı. Ama dekolte göğüslerimin büyüklüğünden dolayı göz almıyor, zarifçe oturuyordu yalnızca. Ecevit olduğu yerde camı açtı ve bir sigara yaktı, sürmedi arabayı.  


“Sigarayı sonra mı içsen Ecevit?” dedim sabırsız ve tedirgin bir sesle. Bilmeliydi ki o stresini sigarayla atıyorsa benim atacağım tek bir şey bile yoktu. Bir an önce varmak istiyordum. Sesi soluğu çıkmadı. 


“Huzursuzum,” dedi bir zaman sonra.  


“Ben de,” diye karşılık verdim. “Senin durup sigara içmenin bana bir faydası olmuyor ama.”  

Ecevit açık camdan sigarayı fırlattı ve dumanı bana bakarak üfledi. “Artık bana da olmuyor,” dedi yalnızca. Dudaklarını ıslatıyor, sakallarını sıvazlıyor ama asla aracı hareket ettirmiyordu. Beni götürmek istemiyordu ve Ali Ecevit süreç boyunca hep bu iç sıkıntıyla hareket ediyordu. Eninde sonunda gideceğim yerlere gitmemeli diye set koyup kendini hırpalıyordu. Mümtaz’a benden başka nasıl böylesine hızla ve daha az dikkat çekecek şekilde ulaşabilirdi ki?  


“Sürsene Ecevit.”  


“Gitmeni istemiyorum.”  


“Ecevit,” dedim sabırla. Onu daha çok germekle aramızı ikimizi de daha kötü yapacak bir halde bırakmamak arasındaydım. “Belki de şu ana kadar gittiğimiz çoğu yerden daha güvenli bir yere gidiyoruz. İnan ki kimse bana zarar vermeye cesaret edemez. Ne olurs-“  


“Tek mesele o değil Firuze,” dedi sıkıntıyla.   


“Mesele ne?” diye hiddetle sordum. Beni mi istemiyordu, ayak bağı mı oluyordum yoksa Behçet içine bir güvensizlik tohumu mu ekmişti? Ne söyleyecekti? Ben miydim sorun? Tek mesele o değil diyordu. Şu noktada bana ne söylerse biliyordum ki öfkelenecek, hatta kırılacak, belki paramparça olacaktım. Onu böyle derin düşündüren şey beni mutlu etmezdi. “Mesele ne? Açıkça konuş benimle? Mesele benim canım bile değilse ne? Tam olarak ne derdin? Gerçek-“  


“Mesele; sana bugün çok güzelsin diyen adamın masasına, seni kendi ellerimle götürmem!” O da tıpkı benim gibi bağırdı, hiddetlendi. Kendimi kırılmaya, parçalanmaya o kadar hazır etmek için uğraşmıştım ki böyle tek parça kalışımı anlayamadım. Tutuldum kaldım bu derinden gelen öfke karşısında. Dışarıdan bana öfkelendi sanırdı insan ama kendini paralamak istiyordu, gözlerinde bile kendimi değil kendisine duyduğu öfkeyi görüyordum. Beni bile görmeye tahammül edemedi ve gözlerini devirdi, elini kaldırdı bana doğru. “Hiçbir yorum getirme,” dedi öfkesini benden çıkarmak istercesine. “Söylediğimi çürüt diye söylemedim. Hiçbir yorum getirme,” dedi tahammülsüzce. Halbuki ağzımı bile açmamıştım zaten. O bugün restoran çıkışı tavırları nasıl içimde çirkin çiçekler açtırdıysa bir benzerini daha az bir hınçla hissettim. En azından o çirkin çiçekler içinde koşturmuyordum sevinçle ama ne ben ne de içimdeki zilli memnuniyetsizdi. Hatta o, o çiçeklerden bazılarını koparıyor, taç yapıyordu. 


Sanırım ben de münasebete girdiğim bir adamı, ona çok yakışıklı olduğunu söyleyen bir kadının masasına bırakmak istemezdim. Anlayışla önüme döndüm ve başımı salladım. Zaten asıl mesele buydu, Ecevit eskiden yalnızca benim canım için kaygılanıyordu. Şimdi derdi tasası bir de kendisiyleydi. Başka bir anda olsa yapmayacağı şeyleri yaparken buluyordu kendini, engel olmadıkları vardı ve bunları yapmaktan başka çare bulamıyordu. Ecevit’in içinde bir dava büyüyordu. Zaten asıl mesele de bu değil miydi? Ali Ecevit’in davası olmak. Nadide çiçeği olmayı başaramamak ama davası olabilmeyi becermek. Derin bir nefes aldım. Sanki ölsem de bu anı tattığım için içimde bir taraf artık gam yemeyecekti. 


Tıpkı onun söylediği gibi yorum yapmadım. Bundan da hoşnut olmayacağını biliyordum. Ne zamanki bir sigara çıkardı, o vakit hareket ettim ve çakmağına ondan önce uzandım. Bunu yapmayı sanırım özlemiştim. Sigarasını yaktım o gözlerimin içine bakarken ve bam teline basacağı o yorumu yaptım, “Zor olmalı.” 


Alay etmiyordum, onu anlamaya çalışıyordum ama onunla sıkıntısını paylaşmıyordum. Paylaşmayacaktım da. Gecelerce uyumamasını dileyen de ben değil miydim zaten? Ali Ecevit’in içinde dert olacaksam, buradan yana olmak hayallerimi süsleyecek şatafattaydı. İçimdeki zillinin değil, bizzat yirmi beş yaşında genç bir kadının tutkusu harladı kalbimi. Bir intikam ateşi değildi bu ama hafife alınabilecek bir istek de değildi.  Elim yakasına gitti. Bozulmamıştı ama bozulmuş gibi davrandım. Düzelttim. “Ama benim güzelliğimden bahseden erkeklerden uzak dursak hayatım boyunca her işim yarım kalırdı.” 


Elimi yakasını düzeltmişim gibi geri çekmek istedim ama sigarasını dudaklarının arasında bıraktı ve hışımla bileğimden tuttu. Ona hiç yardımcı olmuyordum değil, yardımcı olmak değildi amacım. Boşta olan eliyle sigarasını aldı dudaklarının arasından. Aramızdan çekti. “Firuze,” dedi tok bir sesle. Hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Halbuki tam olarak söylediğim gibi olmuştu. Güzelliğimden bahseden erkeklerden uzak durmuştum, bazen işlerim de yarım kalmıştı ama bunu ölsem bile ona söylemezdim. 


“Dinliyorum Ecevit.” 


“Seni yine uyarıyorum, gevşek gevşek konuşma benimle.” 


“Sana yeniden söylüyorum, öyle konuşmuyorum,” dedim ve kolumu çekmeye çalıştım. Tamamen palavraydı. Kolumdan daha sıkı tutacağını bilmesem kolumu asla çekmezdim. Yüzlerimiz de dip dibe kaldı. Ecevit sigarasını tuttuğu eliyle arabasının ışıklarını kapattı. “Bunu neden bu kadar sorun ediyorsun?” diye sordum meydan okurcasına. “Benim için güzel olmayana bin kişi güzel desin, biraz bile güzelleşmez gözümde. Bırak bin kişi bana güzel desin,” dedim kısık sesle. Bileğimden haşin bir baskı uyguluyordu. Yutkundum. Gözlerini çok net görüyordum. Perde inmişti adeta. “Beş para etmiyorsa bin kişi güzel dese ne fayda senin için?” Yüzümü ona doğru ittim. Burunlarımız çarpıştı, nefesi öylesine hızlanmıştı ki birazdan kriz geçirecek sanırdım. Firuze, dedim kendi kendime. Güzelliği beş para etmez Firuze. Güzelliği beş para etmeyen Firuze. Bin kişinin gözünde güzel olsan ne olur, bir adamın gözünde beş para etmedikten sonra? 


“Firuze,” dedi nefesi kesilmiş halde. Sırtımdaki her yükü ona yüklemiyordum çünkü benden eksilen yoktu. Ben olduğum gibi devam ediyordum yoluma. 


“Dinliyorum Ecevit,” dedim aynı sakinlikle. “Söyle. Çekinme. İnsanlara engel olamazsın. Beni güzel bulmayan kadar güzel bulanın da hakkı. Söylesene. Güzelliğin beş para et-” 


Dudaklarımı dudaklarının altında ezdi ve elindeki sigarayı sanırım yeniden camdan dışarı fırlattı. Rüzgâr esti, ateş gibi yanan yanaklarımı okşadı, Ali Ecevit beni ensemden yakaladı. Bin bir duyguyla öptü beni. Öfkesi, nefreti, kızgınlığı, pişmanlığı, tutkusu… Bileğimi bıraktığında ince bir sızı bıraktı gerisinde. Oldukça hırçındı. Hiçbir kötü duygusunu üstüme almıyordum. Hepsi kendisineydi. Biraz olsun üzülmüyordum. Ne yaptıysa kendisi yapmıştı. Ecevit’e karşı içimde ne büyüyorsa aynı hızda bir nefret de büyüyordu. Onu mahvetmek istiyordum bazı zamanlar artık. Elimi boynuna geçirdim ve tırnaklarımla baskı uyguladım ensesine. Beni bu gece, bana çok güzel olduğumu söyleyen bir adamla aynı masaya gönderecekti ve bu ne kadar canını yakabilirse o kadar yaksaydı. 


Ciğerimiz sızlayana kadar öpüştük, hırçınca koptuk birbirimizden. Biz birbirimizi yok edecektik. “Kimsenin hakkı değil.” 


“Herkesin hakkı,” dedim inatla. Alnını alnıma çarptı. 


 “Kimsenin hakkı değil.” 


“Kendini kandırma.” 


“Beni kışkırtma,” dedi başımdaki parmaklarıyla baskı uygularken. “Benimle bu toplara girme. Ben o adam değilim.” 


“Hangi adamsın peki? Dürüst müsün mesela?” Dudaklarını çeneme sürttüğünde gözlerimi yumdum, saçlarını kıstırdım avuçlarımın içine. 


“Yalancının tekiyim.” Gördüğüm en dürüst adamdı ama her sıkıştığında kendini yalanla koruyordu. İnanmıyordum. Bir zamanlar Ali Ecevit’in hayatında iki lokma ekmek kadardım ve güzelliğim beş para etmezdi. O kırk fırın ekmek de yese beni aksine inandıramayacaktı. Yalancı. 


“Güzelden anlıyor musun?” 


Cevap veremedi. İki ucuna da dokunamadı. Ne dese altında bırakacaktım onu. Yeniden dudaklarıma uzandı. Korkunç bir hızla öpüyorduk birbirimizi. İlk kez Ecevit’le öpüşürken dudaklarımın yandığını hissediyordum. Ben nefes nefese kalsam da o titriyordu. 

“Anlamamazlıktan geliyordum.” 


“Pişman mısın?” Bu cümleleri arka arkaya kurmuyorduk. Her sözün arasında dudaklarımız yeniden birleşiyordu. Ecevit bir kez daha ayrıldı benden. 


“Köpek gibi.” 


İçimdeki tüm çirkin çiçekler soldu, toplandı ve temizlendim. Sessiz, yerine sinmiş bir pişmanlık değildi bu kez. Tutkunun ateşiyle, çırılçıplak kalmış, çaresiz bir pişmanlıktı. Yüreğimden birkaç gramlık acı attığımı hissettim. Psikoloğun zihnime bıraktığı soruyu anımsadım. Hak etmek istedim ilk kez.   


Ecevit’le alın alınaydık. “Bunu sana almak değildi amacım,” dedi eli cebine giderken. “Ama bunu görünce aklıma sen geldin.” Cebinden çıkardığı kadife kutuya baktım. “Bu ya senin ya da hiç kimsenin. İade etmeyeceğim, satmayacağım. Almazsan başkasına da vermeyeceğim. Görünce aklıma sen geldiğin için aldım.” 


Kadife kutuya uzandım burnumun direğinde bir sızlama hissederken. Kalbim hızla atıyordu. Kutuyu açtım. Tam açmış bir nilüfer çiçeği, üç boyutlu, zarif bir yüzük gördüm. Nilüferin yaprakları; ışığı yansıtan berrak, markiz kesim taşların katmanlı olarak dizilmesiyle oluşmuştu.  Tam ortasında nilüferin orta kısmını andıran fazladan bir parlaklık vardı. “Ecevit,” dedim titrek bir sesle. 


“Sana aldığım kolye hâlâ boynunda,” dedi. Titrek bir inilti koptu ağzımdan. Başımı salladım hızla. Bu yüzük de, ben ölünce alınacaktı benden. Ecevit hayatımda olsun ya da olmasın, tıpkı kolye gibi, varlığında da yokluğunda da hep benimle kalacaktı. Yüzüğü, yüzük parmağımdan geçirdim ve ince uzun parmaklarımda nasıl güzel durduğuna baktım. 


“Bunu da çıkarmayacağım.” 


“Kendine büyük sözler verme,” dedi bu kez. Belki bir başkasının yüzüğünün olmayacak varlığını gördü. Ona ihtimal verdi. Bilmiyordum. Ona, beni aşk kurtarmayacak Ecevit demek istedim. “Sadece görünce aklıma sen geldin bil.” 


“Kendime verdiğim sözlerden sadece ben sorumluyum,” dedim onu sözün dışında tuttuğumu bilsin diye. Bana bu yüzüğü taksın diye hayallere dalmayacaktım ama bu yüzüğü de hiç çıkarmayacaktım. Kendisiyle olan savaşta bana yenilip bunu vermesi de yetmez miydi? Yeterdi benim için. Bugünün içinde kavruluyorduk biz. Yüzüğün kendisiydi mesele benim için. Kollarımı Ecevit’in boynuna sardım, öpmekle sarılmak arasında sarılmayı tercih ettim. Dudaklarımı defalarca kez boynuna bastırdım. 


“Vücut spreyin yanında mı?” diye sordu. 


“Evet,” diye mırıldandım. 


“Sıkma.” 


“Hım?” 


“Sıkmamışsın, sıkma.” 


Neden diye sorup onu bu yüzüğün hatırına daha fazla zorlamadım. Sınamadım. Dakikalar sonra yeniden yola çıktığımızda yüzümü gözümü düzeltmeye çalışıyordum. Dudağımdaki kızarıklığı kırmızı bir rujla örtmeye çalıştım. Yanaklarım allık bocalamışım gibi kızarıktı. Saçlarım dağınıktı. Çok yakındaydık zaten, ancak toplayabildim kendimi. Ecevit arabadan indi ve kapımı açtı arkadaki tablomu almaya çalışırken. Araçtan indiğimde Ecevit’le göz göze geldik. Sanki az önce öpüşmemiş gibi bakıyorduk yine birbirimize. Plan hazırdı. Bana verdikleri USB’ye benzer şeyi bilgisayara takacaktım ve Behçet’in ayarladığı yazılımcıyı arayacaktım. Yazılımcı bile diyemezdik, apaçık dolandırıcıydı. Korkunç yerlere sızan, büyük zararlara uğratan, mesleğini kötüye kullanan biriydi. Tek yapacağımız şey Mümtaz Asa’nın bilgisayarına bir mail hesabı açmaktı. 


O mail hesabını açtıktan sonra başlayacaktı. Ben çok anlamasam da, konuşulan yazılımcı ile devletin IP adresimizi bulamayacağı şekilde her seferinde yurt dışı adresli maillerle Mümtaz Asa’ya notlar bırakacaktık. Bazen blog linkleri bazen birbirinden farklı mailler, bazen adını aklımda tutamadığım başka adresler. Mümtaz Asa peşimize takılamayacaktı çünkü tek bir yerde durmayacaktık. Bu gece yapmam gereken tek şey bana verilen cihazı Mümtaz Asa’nın bilgisayarına takmak ve yazılımcıyla ekranı paylaşmaktı. Geriye kalan hiçbir şey bu akşamı kapsamıyordu. 


“Buradayım Firuze Hanım,” dedi Ecevit gözlerimin içine bakarken. “Buradayım,” diye tekrarladı. Bir sıkıntı olursa kulağımda çınlasın diye yapıyordu. İkimiz de kısa bir an dudaklarımıza baktık ve iç geçirdik, sonra ben evin kapısına doğru ilerlemeye başladım. Bir adam bana kapı girişine kadar eşlik ettiğinde kapı hiç bekletilmeden açıldı. Asa ailesi, muhteşem bir nizamla eski dostlarının kızını karşıladıklarında en başta tanınmadığımı hissettim. Eve doğru adımladığımda Kerem en öne çıktı ve, “Misafirimiz de geldi,” dedi. “Firuze Akın.” 


İnsanların yüzünde oluşan şaşkınlığı tek tek izleyemedim. Çünkü tek odağım, yaşlanmış ama değişmemiş Mümtaz Asa’daydı. Zamanında genelevden çıkmayan, nice kadınların ve doğan çocukların hayatını yakan ve ömrünün son demlerini zehredeceğim adama bakıyordum. “Mümtaz amca,” dedim gülümseyerek. Atilla Akın’ın kızını görünce başta bir tutuldu ve yüzünden hiç de hoş olmayan bir gülümseme geçti ama ne zamanki ben tatlı bir sesle seslendim ona, samimi olsun ya da olmasın o da gülümsedi. İlk ona yaklaştım ve elindeki değneğe baktım. 


“Firuze,” dedi şaşkınca. Kıracağım elini öptüğümde elini saçlarıma koydu ve saçlarımdan öptü. “Kızım hoş geldin.” 


“Hoş buldum,” dedim yüzümdeki gülümsemeyi eksik etmeden. Sonrasında sırasıyla bekleyen Kerem’in anne babasıyla ve kardeşiyle de tokalaştım, öpüştüm. Beni müthiş karşıladılar demesem yalan olurdu, arada ne olursa olsun bir ilişki vardı ve eskiye dayanıyordu. Gülümsemeleri yüzlerinden eksik olmadığında elimdeki tabloyu kaldırdım. Sarılıydı. İlk kez kurusun diye kat kat çalışmamıştım. Şimdi bile tam kurumuş sayılmazdı. “Bunu senin için yaptım,” dedim gülümseyerek. Mümtaz Asa taşıyacağına güvenemedi sanırım ama Kerem’in annesi methiyeler düzerek aldı. Ambalajı çıkardılar ve dışarıdan sürrealist ama aslında realist çalıştığım tabloya baktılar. 


Bir sandalye vardı, devrilmişti. Üzerinde saat vardı ve saat devrildiği yerde eriyordu. O sandalye idam ipinden sonra devrilmişti ve akan zaman, vaktin dolduğunu anlatıyordu. Öyle bir çizgiden gitmiştim ki, herkes sürrealist bir resim sandı ve üzerinde uzun uzun konuştu. Gülümseyerek baktım hepsine, tek tek dinledim düşüncelerini, sonra Mümtaz Asa’yla göz göze geldim ve, “Hepsi yanlış,” dedim. “Ama cevabı asla sanatçıdan alamazsınız.” 


Mümtaz Asa’nın yüzüne bir gerçeklik çöktü. O bile anlayamadı ama günün birinde anlayacaktı biliyordum. Çok beklemeden yemek sofrasına geçtik. İyi insanlarmışız gibi güzel şeylerden konuştuk. Kerem’le nasıl karşılaştığımızı ve onu nasıl oltaya düşürdüğümü anlattık, onların gözünde iki arkadaşın karşılaşışı aslında bir kumpastı. Ailemle alakalı şeyler sordular, onlara büyük bir özen ve sabırla cevap verdim. Sonra konu konuyu açtı. Konu konuyu kapattı. Ama bir şekilde benim ailem hakkında güzel olsa da konuşuldu. Mümtaz Asa zaman zaman sohbetine devam ediyordu ama sonra susuyordu. Zaman zaman öksürüyor sonra susuyordu. Geberesice. 


İlaçları soruldu bir noktada. Biri bulamadıkları söylenince, çalışma odasında yanına aldığını söyledi. Tam o sıra ne aksidir ki üzerime şarap döktüm, yaygaraya verdim biraz ortalığı. Kerem de benimle beraber kalktı. Evin çalışanı önden biz arkasından kalktık. O çalışma odasına gidiyordu biliyordum. Kerem aniden lavabo için başka bir yöne saparsa nasıl bir bahane uydururdum bilmiyordum ama şans benden yana gitti. Ya da bu yaşlı bunağın çalışma odası özellikle lavaboya yakın seçilmişti bilmiyordum. 


“Kerem çantamı alabilir miyim, içinde yedek çorabım olacaktı, onu değiştireyim,” dedim. Külotlu çoraptan bahsediyordum. Kerem hızla birini aradı ve çantam getirildi aşağıdan. “Sen in, ben işim bitince geleceğim,” dediğimde itiraz edecek gibi oldu ama, “Sen burada beklersen acele ederim, rica ediyorum bekleme,” deyince indi. Katın boşalmasını bekledim önce. Kalbim atmıyor adeta yumrukluyordu beni ama adımlarım çok sağlamdı. Şimdi yapamazsam hiçbir zaman yapamayacaktım biliyordum. 


Kadının öncesinde girdiği odanın kapı kolunu indirdim. Tam da hayal ettiğim gibi bir oda karşıladı beni. Babamın çalışma odasına çok benziyordu. Tamam çorap değiştireceğim demiştim ama yine de çok geç kalamazdım. Şimdi duyacakları bir şüphe Mümtaz Asa’yı enseme çöktürecekti. Titreyen ellerimle minicik cihazı çantamdan çıkardım ve Behçet’in verdiği numarayı aradım. 


“Bilgisayarı buldum,” dedim. “Neresine takmam gerekiyor?” Kulaklarım cayır cayır yanıyordu ve artık dizlerim de titriyordu. Dişlerim birbirine çarparken telefonun ötesinde, “Sol yandaki en küçük girdi,” diye bir komut doydum. Sağımı solumu karıştırdım ama eninde sonunda taktım. “Ne kadar vaktimiz var?” diye sordu. 


“Çok az, bir an önce çıkmam lazım.” 


“Tamamdır, elimden geleni yapıyorum. Bana ekranda olan değişikliklerden bahset.” 


“Bir şey dönüyor, sarı renkli,” dedim. Hem kapıya hem de telefona kulak kesilmiştim. Tam bu noktada yakalanırsam, olayı buradan çeviremezdim. Biliyordum. 


“Tamam, dokunma hiçbir yere.” O sarı şey, bilmiyorum ne kadar süre döndü ama benim için saatten farksızdı. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Yüzüğümle oynuyordum yalnızca. O dönen şey durdu, donduğunu sandım bilgisayarın ama hayır ekran değişti aniden. Bir şifre girildi, çok hızlı hareket ediliyordu. Sanırım telefondaki adamla artık aynı ekrana bakıyorduk. 


“Acele et,” dedim titrek bir sesle. 


“Her yerde şifre var,” diye yanıt aldım. Çenem sızlıyordu ve artık konuşamıyordum. Aşağı inmem gerekiyordu. Elimi küçük cihazın üzerinde tuttum. Tek yapmamız gereken bir mail adresi açmaktı. Bu kadar uzun sürmemeliydi. Telefonuma aniden iki bildirim düştü. 


Ali Ecevit: Atilla Akın geldi. 


Ali Ecevit: Sakinliğini koru. Hemen odadan çık. 


Korkuyla titremeye başladım. Bir krizin başlangıcı gibi bir titreme değildi bu, bir krizin ortası gibiydi. Cama baktım. Kapıya baktım, ekrana baktım. Kapının arkasından, biraz uzaktan, “Firuze,” seslenişi duydum. Kerem’in sesiydi. 


“Acele et,” dedim korkuyla. Belki söyleyemedim bile. Ekranda dönenleri takip edemiyordum artık. “Firuze iyi misin?” diyordu Kerem. Muhtemelen banyo kapısındaydı. 


“Çok az kaldı,” diyordu telefonunun ötesinde bir ses. Gözüm Ecevit’in mesajlarındaydı. Ali Ecevit’ten bir mesaj daha aldım. 


Ali Ecevit; Odadan hemen çık.

19 Yorum


cansu koç
cansu koç
17 Şub

🤍

Beğen

Elif
Elif
14 Şub

Kızzz gelmezi gerekiyormuydu gerekmiyor muduuu

Beğen

Elif
Elif
13 Şub

Bugün bölüm gelmesi gerekmiyor mu

Beğen

NAZ ISTEEEW
NAZ ISTEEEW
08 Şub

OHA YA KİM BEKLİCEKK BU ARADA BASIN SAĞOLSUN DİLAN🫶🏻🤍Buradan seni öpüyor ve kocamaaan sarılıyorumm✨️

Beğen

Alya
Alya
01 Şub

Of eco ne kadar kiskansada yeterli gelmiyo bide farah gelsede firuzede bi kiskansa

Beğen

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page