xxxvı - evi terk etmek zorunda bırakılan taraf evi terk edilmiş sayılmaz
- Dilan Durmaz

- 5 gün önce
- 55 dakikada okunur
Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en kötü günü. Dün de öyleydi. Belki önceki gün de. Güneşin doğuşunu ve batışını görmüyorum, o yüzden olacak talihimin en kötü günü henüz sonlanmadı. Sonlanacak mı? Ne ihtimal veriyorum ne de öyle bir kaygı güdüyorum.
Üniversitenin üçüncü yılında, üniversite hayatımda beni perdesiz şekilde gören, bakışlarından ve sözlerinden kaçamadığım bir hocam vardı. Sessizce beni izlerdi, sonra bir söz eder ve kendimi çırılçıplak hissederdim. Ona bir sanatçının neden birden fazla kez öldüğünü ve toplum nezdinde neden sonuncusunun kabul gördüğünü anlattıktan sonra, “Umarım günün birinde acıların diner Firuze ve bu, günün biri toplumun kabul ettiği ölümünden önce olur. Böylece eserlerine yansıyacak bir vakit kadar acısız yaşamayı başarırsın. Yoksa yüz yıl sonra adın ‘ölüm ressamı’ olarak anılacak,” diyen de oydu, bir gün ansızın gözlerimin içine bakarken zaten insanın en vahim hali kaygı gütmeyen halidir, kaygı gütmeyi bırakmış insan ertesi günü beklemez diyen de.
Talihimin en kötü günü hiç bitmiyor çünkü güneş hiç doğmadı o günden sonra. Ve hayatımın en kaygısız dönemindeyim sanki. Gri gökyüzüne baktım ve gülümsedim.
“Melisa Hanım,” dedim zorlukla. Yağmur yağacaktı, bulutlar kirlenmişti. “Size bu soruların hiçbirini bir amaç uğruna sormuyorum. Yemin ederim. Yalnızca bir kadın olarak merak ediyorum ve sizden ricam bir kadın olarak beni anlamanız.” Uzun, sonu gelmeyen bu sözlerim beni çok yorduğunu hissettim. Soluklandım ama başımı gökyüzünden çekmedim. Bulutlar çok kirlenmişti, gözlerimi onlardan alamıyordum. “İyi mi?” diye tekrar sordum titrek bir sesle.
“Sizin gittiğiniz gün revirde kalmış ama dün gece yeniden revire götürülmemiş. Bir önceki güne nazaran daha iyi, bugün işlemlerin ardından serbest bırakılacak.”
“Ortalama ne kadar sürer bu?” diye sordum bu kez.
“Bunu niçin soruyorsunuz?” dedi bu kez.
“Yalnızca bir kadın olarak merak ediyorum,” diye yeniledim. Bana güvenmediğini biliyordum, nedenini de biliyordum ama Ali Ecevit’le aramda yalnızca bir ihanet olmadığını bildiğini de biliyordum.
“Çok uzun sürmez, ben de yoldayım şimdi,” dedi. Belli bir saat vermedi ama en azından önüme bir set çekti. Başımı gökyüzünden çektim ve, “Teşekkür ederim,” dedim son bir kuvvetle. Sanırım artık benim de acele etmem gerekiyordu. Başka da bir şey söylemedik, kapattık telefonu. Elim montumun cebindeydi ve avucuma sıcak bir metali bastırıyordum. Onu hissediyordum çünkü onu kaybedeceğimi biliyordum. Dün gece rüyamda hep Ecevit’in bana topladığı meyveleri yedim, tüm gece, durmadan. Sanki ondan sebep çok dolu midem. Hiç aç değilim, hiç acıkacak gibi değilim ama araba kullanacak takati de bulamıyordum kendimde. Bir taksi çevirdim, ezberimde olan adresi söyledim ve kulaklığımı çıkardım.
Karman çorman kalmıştı ne ben açıyordum ne de o çözülüyordu. Ne ben dinlemekten vazgeçiyordum ne de o bozuluyordu. Adeta birbirimizi idare ediyorduk. Gözlerimi yumdum, kendimi bir metroda hayal ettim. Kulağımdaki şarkıyı tanıyordum. Metro geliyor, başımı Ali’nin omzuna koyuyordum. Öyle saçlarım rüzgârdan uçuşunca biraz ferahladım. Bu anı çok tanıdıktı. Daha önce hayal mi etmiştim yine anımsayamadım, sadece bu his tanıdık geldi bana.
Taksi duraksadığında kulaklığımdaki sesi bastıran bir, “Abla!” seslenişi duydum. O metro istasyonundan sıyrıldım, mide bulandıran bir yaşamın kollarına düştüm yine. Taksici ıslak kirpiklerime baktıktan sonra, “Geldik,” dedi. Yutkundum ve başımı salladım. Ödemeyi yaptım.
“Taksimetreyi çalıştırsanız ve beni bekleseniz olur mu?” Yazan tutara baktım, iki katı kadar para çıkardım. İşimi hiç şansa bırakmak istemedim, şansın da benden yana gelen bir tarafı yoktu zaten. “Geç çıkarım ama buyurun ödemesini önden yapayım. Fazlası tutarsa çıkınca öderim.” Adam uzattığım paraya baktı önce, ardından aldı. Olur da acilen çıkmam gerekirdi evden, beni kapı önünde beklemesi en iyisiydi.
“Beklerim,” dedi. Gülümsemek için zorladım kendimi ve araçtan indim. Sitenin içine girdim ve güvenlik kısmına doğru ilerledim. Beni artık tanıyordu, o yüzden gülümsedi. Lakin bilmeliydi ki gülümsemesi bir oyacak gibi oydu kalbimi. O bile, beni birkaç günde bir birkaç saniye gören bu adam bile, sahiplenmişti. Bana öğretilen bir aidiyetin, benden sökülüşünün tablosunu çizecektim bugün ya da yarın. Bilmiyordum hangi gün.
“Merhaba,” dedim zorlukla. “Bir kâğıt kalem var mı?” Adam hızla çıkardı ve bana uzattı. Üzerine numaramı yazdım, geri ona ittim.
“Ben sürpriz yapacağım da,” diye geveledim. “Ecevit olur da gelirse bana bu numaradan haber verebilir misiniz?” Yalancı, hep yalancıydın, hep.
Adam kıkır kıkır güldü. Başını salladı. “Görürsem bir alo derim,” dedi numaramı alırken. Ona bir şeyler söylemek istedim ama kendime güvenemedim, bir aksilik olduğunu anlasın istemiyordum. Sadece başımı salladım, arkamı dönüp yürüdüğüm sıra bana seslendi.
“Hanım kız,” dedi. Adımı bilmiyordu ama bana gülümseyecek kadar beni buraya ait görüyordu. Hanım kız, güldüm gözyaşlarım arka arkaya akarken. “Aman ha evlilik teklifi edeyim deme.”
Beni, Ali Ecevit’in nadide çiçeği sanıyordu.
Dönüp bakmadım bile, hızla kendimi siteye oradan asansörün içine attım. Çöktüm orta yere. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi elimi yüzüme örttüm, sesli sesli ağladım bulduğum ilk boşlukta. Beni, Ali Ecevit’in nadide çiçeği sanıyordu. Tüm oyuncaklarımı kaybetmiş gibi, hüngür hüngür ağladım dört kat boyunca. Keşke evi sekizinci katta olsaydı. Tüm oyuncaklarıma yetmedi, asansör kapısı açıldığında kendimi zorlukla kaldırdım. Şimdi kapının önündeydim.
Çok değil birkaç ay önce bir kat aşağıda kalbim korkuyla atarken anahtarımı düşürmüştüm. Çok değil birkaç ay önce Ali Ecevit beni düşman sanıp burada yere yatırmıştı ve çok değil birkaç ay önce beni ilk kez içeri almıştı. Tir tir titriyordum, bir bardak su uzatmıştı bana, sakinleşince mi gideyim yoksa suyumu içince mi gideyim deyişimin üzerinden çok geçmemişti.
Cebimden anahtarı çıkardım. Geçen gün, yalan Ali Ecevit bunu bana verdikten hemen ertesi günü, gidip bir anahtarlık almıştım. Benim olanı süslemek istemiştim, şimdiye kadar hep gıptayla baktığım ne varsa, hepsi bu anahtarlık ediyordu gözümde. Onu süslemek de benim görevimdi sanki. Ona bir sürü anahtarlık almalıydım, onu hep cebimde taşımalıydım ve ona gözüm gibi bakmalıydım. Zaten insan ömrü hayatı boyunca bir anahtarlık için yaşamaz mıydı? Bana yaşar gibi geliyordu. Evinin anahtarı için, belki sevdiği kalbin anahtarı için, belki ailesini yaşattığı yuvanın anahtarı için… Ama elbet anahtar için. Bir insanın yaşıyor olabilmesi için muhakkak anahtarı olmalıydı, bir kapı açan bir anahtarı olabilmeliydi.
Hiç anahtarım yok artık benim. Hiç.
Ellerimdeki titreklik ya da bu anahtarla son kez bu kapıyı açtığımın bilinci, bilmiyorum, bana zaman kaybettirdi. Belki iki belki üç katı zaman sonra ancak açabildim kapıyı. Çıkarken bir kez kilitlemiştim, yine kilitliydi. Kapının önüne hızlı bir karartı geçti. Yüreğimi ağzıma getirdi ama çok geçmeden anladım kim olduğunu. İkidir onu da kandırıyordum. Ecevit sanıp geliyordu bu kapıya beni görüyordu. Bir hayal kırıklığıydım onun için de.
“Benim,” dedim kısık sesle. Gözlerim hızla mamasına kaydı ve belki de bu dünya üzerinde son kalan kaygımdı Demlik’in maması. Balkon kapısının önüne koyduğum boşalsa da, salonun girişine koyduğum doluydu. Suyu da vardı, yine de önceliğim o oldu. Gittim mamasını doldurdum son kez ve sularını tazeledim yine son kez. Peşimde dolansa da bana çok yaklaşmıyordu. Zaten o da beni hiçbir zaman sevmemişti. Onun için olan çabamı görmemişti, ondan korktuğumu bilmemiş, belki onu bu evde istemediğimi bile sanmıştı. Zaten o da bana hiç güvenmemişti.
Bir paket yaş mama olduğunu biliyordum evde, onu açtım ve kuru mamanın üzerine döktüm. Günlerdir açmış gibi mamaya saldırdı. Ecevit olsa kızardı bense sadece izledim onu. Ecevit benim evim bile yok. Bu küçük kara kedi bana yalnızca tek bir cümlemi hatırlatıyordu. Ne haklıydım, o günden bugüne bazı şeyler değişmişti. Artık onun bir evi vardı. O günden bugüne bazı şeyler hiç değişmemişti. Ben hâlâ evsizdim. O vakit içimde yedi yaşında bir kız çocuğu yanıma dikildi. Ellerini arkasında birleştirdi, bir ileri bir geri yavaş yavaş sallanırken kediyi izlemeye başladı çatık kaşlarıyla. O çatık kaşlarının, kızgın bakışlarının altında yatanı görüyordum. Başımı kaldırdım ve ona baktım.
Onun da evi olmasın o zaman, deyiverdi. Hayır kötü bir çocuk değildi, sadece suçlayacak birini arıyordu. Parmaklarını büküşünden, dudağını büzüşünden anlıyordum içindeki o hissi. Gıptayla bakıyordu küçük bir kediye, kıskançlıkla değil. Gözyaşlarım onun aksine birer birer dökülüyordu. Ben onun kadar ne hırçın ne de inatçıydım. O ağlamamak için direniyordu, o kedinin evini ondan almak kendinin yapmak istiyordu. Gözlerini aniden bana çevirdiğinde kaçacak delik aradım. Onun bile evi var, bak! Bana hiç acıması yoktu, zaten derdi de kedinin evi değildi. Bana kızıyordu. O da gitsin o zaman, onun da evi olmasın. Biz verdik ona bu evi. Öylesine suçlayıcı ve yaralayıcıydı ki kediyi itmesinden korktum. Elim tüm gerçekliğin aksine ona doğru kalktı ama soyut olan değil somut olan karşıladı beni, boşluğa düştü. Yanımdan içime çekildi o beden ve saçlarına dokunamadım.
Şimdi içimde dövünüyor, ayaklarını yere vura vura ağlıyordu. O da bir süredir çok sessizdi. Bu şiddetini kaldıramadım, onu da sakinleştiremedim. Keşke, keşke onu hiç alıştırmasaydım. Yere oturdum tümüyle, dizlerimi kendime çektim, başımı yasladım ve için için ağladım onunla. Beni hiç anlamayacaktı, beni hiç sevmeyecek ve bu saatten sonra beni hiç kabul etmeyecekti. Ecevit’i almışım gibi davranacaktı. Almadın mı Firuze? Sen almadın mı? O da benden aldı. O çocuktu. Bırak bu işleri. Kimsenin umurunda olmadı. Sen de onu suçla. Hiç kimse o da çocuktu demedi, sen de deme. Ama çocuktu. Aptal! Öl elinde o zaman. Seni yesin bitirsin, ateş olsun bedenine girsin.
Demlik bacaklarıma sürtünene kadar irkilmedim, başımı da kaldırmadım. O da zaten yaş mamasını bitirene kadar bana ilişmedi. Korkuyla bacağımı çeksem de başını bir top gibi çevirip duruyor sürtünecek başka yer buluyordu. Bir şekilde beni kaldırdı. Birkaç saniye evin orta yerinde durdum. Her bir tarafa bir daha göremeyeceğimi bilerek baktım. Öyle aceleciydim ki, her yeri görmek istiyor, hiçbir yere tam bakmıyordum. Sonra içimi bir telaş kapladı. Kendi kendimi tedirgin ettim. Acele etmeye koyuldum. Gidip bir çöp poşeti aldım. Toplayacaklarımı atacak mıydım? Bilmiyordum. Ama bu evde olmaması gereken her şeyin de yeri bir noktada çöp torbası değil miydi? Demlik peşimden dolanıyordu evin sahibi gibi.
İlk gittiğim yer banyo oldu. Diş fırçam duruyordu en görünür yerde. Onu attım önce torbanın içine. Dolabı açtım. Tarağı kavradım. Kapağı kapalı klozete oturdum ve her bir saç telimi teker teker ayırdım. Bazı dişleri kırıldı parmak uçlarımda ve neredeyse on dakika sonra tek bir saç teli bir kalmadı tarakta. Banyoda açık pembe bir lifim vardı. Ali Ecevit almıştı onu da, torbaya attım. Zaten onun şampuanını ve sabununu kullanıyordum. Birkaç parça peçete kopardım, gözlerime bastırdım. Ağlamamı durdurmaya çalışmıyordum. Zaten ağlamamak değildi amacım. Bir yas tutuluyorsa insan ağlardı. Ne diye ağlamamak için kendimi zorlayacaktım?
Banyoyu son kez kontrol ettim. Zaten çok az eşyam vardı. Kaplayabileceğim en küçük alanı kaplıyordum evinde. Bu evde ilk defa kalışımı anımsadım. Daha toydum, daha korkak ve daha çekingen. Yıkanırken banyonun en köşesini kullanmış, life sıçrayacak birkaç damla sudan bile korkmuş, yere damlayan suları hemen temizlemiş, tek bir saç teli kalmış mı diye onlarca kez kontrol etmiştim. Tam çıkmadan aklıma geliverdi alt raftaki pedlerim. Hemen eğilip onları da alıverdim. Torbanın içine attım.
Ödüm kopuyordu Ali Ecevit gelince burada bana ait tek bir parça görecek diye. Niye ödüm kopuyordu? Görürse öfkelenir diye mi yoksa bana ait tek bir parçayı bile büyük bir hırsla görmesin istediğim için mi? Bilmiyordum.
Çöp torbasını masanın üzerine koydum. Bardak dolabını açtım. En arkalarda görmeyi beklediğim kupa en öndeydi. Bunu onun parasıyla almıştım. Olsun, yine de benim hediyemdi. Yine de bunu görmeye tahammül edemeyecekti. Bardağı da poşetin içine bıraktım. Zaten bu bardağı da zorla almamış mıydı? Ne yüzsüz ne arsızdım. Ecevit’in elinden çekiştirerek aldığım her şeyi kendimin bellemiştim. Ecevit bana ne vermişti ki kendi iradesiyle? Hepsini ben tırnaklarımla kazıya kazıya, zorla ve gayretle elde etmemiş miydim?
Sevgi böyle bir şey mi Firuze? İş mi, aş mı, ekmek mi? Sevgi bir toprak mı Firuze, onu ne kadar çok işlersen o kadar verimli olur sandın? Sevgi bu değil Firuze, zorla, dişini tırnağına katarak elde ettiğin hiçbir şey senin değil severken. Bir gün çalışarak elde ettiğin her şeyden oluverirsin işte böyle. Sevgi ne iş, ne aş ne de ekmek. Sevgi toprak değil. Sevgi yalnızca karşılık, sevgi sebepsiz almak. Koparmak değil. Bak bunların hepsini kopardın ya da zorla yerleştirdin. Şimdi birer birer yok ediyorsun. Çok çalışırsan sevginin en güzeline sahip olursun sandın, çok çalıştın, olabildin mi? Olamadın. Oldun sandın değil mi? Ne yazık sana.
Ne vakittir nefesim kesik kesikti bilmiyordum. Yemek masasına zorlukla oturduğumda yakamı gevşettim. Düzenli nefes almaya koyuldum ama hiç gücüm yoktu. Soluklarımı hıçkırıklarım böldü. Kolyeme tutundum, Ali Ecevit’in sözleri çın çın öttü kulağımda. Sanki gelip koparacakmış gibi hızla korudum kolyemi.
Sevmedi. Hayır, hayal kırıklığına uğradı. Sevmedi. Sen zorla sevdirdin. Hayır insan insanı zorla sevmez. Niye çok çalıştın o zaman? Ona da öğretmem gerekti. Sevgi böyle bir şey mi Firuze? Bizim için evet. Sevmedi. Hayır, ona yine ihanet ettim sandı. Senin sevgine inanmadı o zaman. İşte o vakit, ah işte o vakit göğsüme bir sancı girdi. Tüm dertlerimin üzerine bindi bu his. Ecevit’in beni sevmeyişinden bile daha ağırdı benim sevgimden şüphe edişi. Ben kendi hislerimden mesuldüm. Nasıl şüphe eder? Nasıl mı şüphe eder? Sen bile inanmadın mı yaptığına? Ben bile inandım. Ben bile.
Avuçiçlerimi sürtüyordum üzerimdeki kot pantolona. Bir ileri bir geri, parmak uçlarım yarılıyordu kolyenin çıkıntılarının altında. Vaktim azalıyordu, bir sandalyenin üzerinde harcamak istemiyordum vaktimi. Kalktım bir yudum su içmek için dolabı açtım. Ecevit hep dolapta soğuk su tutardı, benim içime de ancak soğuk su yarardı. Sahi o da yaramazdı ama bir nebze olsun boğazımdan soğuk olarak aksın istedim bu evde içeceğim son birkaç yudum. Dolabı açtım, suya uzanamadan yanındaki badem sütü gördüm. Yarım litrelik, küçük tombul bir şişeydi. Bir kere belki atölyedeki dolapta görmüştü. Ne zaman aldığını bilmiyordum. Son alışverişinde olmalıydı. Bir şey istiyor musun diye sorduğunda hayır demiştim. Hayırın karşılığı onun nezdinde badem sütü olmuştu. Hiç tereddüt etmedim. Bu evde olmasam bu evde olmayacak her şeyi aldım. Ağzı hiç açılmamış badem sütü de dahil.
Elimdeki torbayı masanın üzerine geri bıraktım. İçimdeki hırsla dolaptaki tüm kremaları ve pesto sosları da almak istedim. Bu benim işim değildi biliyordum. Bu tümüyle içimdeki zillinin işiydi. Öylesine öfkeliydi ki benim amacımı anlamıyordu. Ben kendimi bu evden çıkarmak istiyordum oysa bu evden her şeyi alıp götürmek istiyordu. Ecevit’e hiçbir şey bırakmak istemiyordu. O yarın Ecevit’i affedecek bir şey bulurdu ama bugünün hırçınlığından da beni mesul tutardı. Kalbimdeki sancı dudaklarımdan inleme olarak döküldü. Kendimi zapt ettim. Nereye gidecektim? Dolabında eşyalarım vardı. Pijama takımlarım vardı. Ondan da önce gidip ayakkabılığa yöneldim. Orta rafa, kendi siyah rugan ayakkabılarının yanına koymuştu bordo topukluları. Yavaşça çömeldim.
Biliyordum beni hiç İstanbul’a götürmeyecekti. Biliyordum benimle hiç İstanbul’a gitmeyi de düşünmemişti. Gideceğiz derken de, inanarak söylemiyordu. Ona bile isteye inanan bendim. Peki ya ne diye bu ayakkabıları saklamıştı? Ben atacaktım. İlk ve son kez giymiştim, atacaktım. Kendisi sabah uyanmış, bana umut verircesine, sanki gerçekten İstanbul’a gitmeye niyeti varmış gibi saklamıştı. Bu da günah değil miydi? Benim günah sorgulamaya hakkım var mıydı emin değildim ama bu günahıma girmek değil miydi? İnce bir iple bağlı olduğumu bilmiyor muydu İstanbul’a, o ipi koparmamak mıydı günah olmayan? Beni o ipe daha sıkı bağlamanın hiç mi günahı yoktu? Çöpe atacaktım bunları.
Gideceğiz Firuze dedi ama. Yalan söyledi. O yalan söylemez. Söyler, söyledi. Söylemez. Ben mi yalan söylüyorum o zaman? İstanbul’a gideceğiz. Gitmeyecek olsak saklamazdı bu ayakkabıları. Çöpe atacağım. Atma. Atacağım, İstanbul’a da gitmeyeceğiz. O giderse bizsiz gidecek, belki artık bizim haberimiz bile olmayacak.
Küçük bir çocuğu kışkırtır gibi kışkırtıyordum onu. Sanıyordu ki kıskançlık yapıyordum. Sanıyordu ki tek amacım onu deli etmekti. Sanıyordu ki derdim vardı onunla. Halbuki ben onun da hakkını savunuyordum. Hadi benim çok günahım vardı, Ecevit’in günahlarını sorgulamaya hakkım yoktu. Ecevit onun da günahına girmemiş miydi? O daha çocuktu hem. Nasıl ödeyecekti bunun vebalini? Vebal. Çömeldiğim yerde donakaldım. Tanrı’nın ona vebal ödeteceğini mi sanıyordum? Ne pişkindim. Ne pişkindim, Ecevit’in vebal ödemesini istiyordum.
Şimdi burada oluş amacım, suratıma bir sille gibi indi. Vebal mi arıyordum, vebal mi ödüyordum? Vebal ödüyordum. Ecevit neredeydi? Belki hâlâ dört duvar arasındaydı. Kim yapmıştı bunu? Kim çıkıp sen yapmadın diyecekti bana? Yaptım ama çocuktum. Yaptım ama kandırıldım. Yaptın Firuze. Neden sonuç değil, yalnızca sonuç. Yaptın. O kolyeyi de yüzüğü de çıkaracaksın… Kolyemi tuttum sıkıca. İnanmadı sana. Niye inansın Firuze? Hiç mi inanılacak şey yapmadık? Yaptın. Ama inanmadı. İnanmadı değil, dinlemedi. Daha kötüsü. Çok yazık. İnanmamayı tercih etti değil, inanmak için hiç şans vermedi.
Çömeldiğim yerde durmak bile zor geldi, usulca çöktüm ayakkabılığın üzerine. Başımı dizime yasladım da evi izledim. Yaşamayı bu evde öğrenmemiştim, yaşamanın var olduğunu bu evde fark etmiştim. Yaşamak var, yalnızca ben ulaşamıyorum demiştim ilk kez bu evde kar tanelerinin düşüşünü izlerken. Yaşamak var, yalnızca ben yaşamıyorum demiştim çayını doldurmaya kalkan Ecevit benim de çayımı doldursun diye acele ederken. Yaşamak var, dedim yine boş eve bakarken. Sadece ben ulaşamıyorum. Hiç mi yaklaşmadın? Hiç yaklaşmadım. Yalancı.
Gözlerim koridoru izliyordu boylu boyunca. O koridorun sonundaki kapı koluna dalmıştı gözlerim. İçimdeki beni dürtmese aklıma bile gelmezdi o kapının kilitli olduğu. Hadi kalk bakalım, dedi önce. Hiç kulak asmadım. Merak etmediğimden değil… Sadece, yapmak istemedim. Onun hayatına daha fazla girmemek, ona zarar vermişken bir de onu rahatsız etmek istemedim. Döndüğünde girdiğimi anlardı biliyordum, anlar da benden… İçimden bile tamamlayamadım.
Nefret mi eder Firuze? Firuze… Firuze… Beş gram nefretine katlanamam dediğin adamın içinden oluk oluk nefret taşıyor şimdi. Sana yaz yağmuru olan gülümsemesi şimdi bir nefret taşkınından ibaret. Köylü de çiftçi de artık nefretle anıyor seni. Tüm ekinler kurudu, ağaçlar meyve vermedi ve sen yine Ecevitsiz kaldın. Ecevit hiç senin oldu mu Firuze? Oldu sandım. Olmayacağını bile bile ne de güzel kandırdın kendini.
Koridor gözümde büyüdü, küçüldü, çukur oldu, kuytuya döndü. Ecevit’in silüeti bir belirdi bir yok oldu. Bu eve temelli taşınacağım günlerin sinsi planları altında kaldım. Saçlarımı hiç toplamadım, yatak çarşafımı giderken hiç değiştirmedim, hep bir şeyler unuttum, hep bir şeylerin yerini değiştirdim. Adım adım, bu eve ait ne varsa kendimden bir iz bıraktım. Bunların hepsini belli etmeden, sanki birer tesadüfmüş gibi, istemeden yapar gibi, büyük bir sinsilikle yaptım. Her şey suya düştü sonra gözümün önünde boğuldu. Onlar öldüler, ben onların ölümünü izlemekle kaldım. Zaten hayatın en dayanılmaz hali bu değil miydi? Ölüm izlemek ama ölmemek. Kendine ait parçaların ölümünü izlemek ama nefes almayı sürdürmek. Bu meyvesiz, kupkuru bir ağaç olmaktan ne kadar farklıydı?
Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en kötü günü. Dün de öyleydi. Belki önceki gün de. Yarın da öyle olacak elbette. Hayatımın son gününe denk geldi talihimin en kötü günü sanki. Kaderin cilvesi olmalıydı bu. Böyle kader olmaz olsaydı, böyle cilve de olmazdı zaten. İçimdeki zilli de susuverdi. Sebep olduğumuz şeyi fark etti sanırım. Her şeyi bu kez tümüyle mahvettik, dedi. İlk kez çoğul konuştu. Suçu bir ekmeği bölüşür gibi bölüştü benimle. Her şeyi bitirdik. Her şeyi. Bitti. Mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu, onu almıştım, daha çok yaralamıştım sonra ellerim yine bomboş kalmıştı sanki. Ben değil ama o kendini böyle anlattı. Bir köşeye çöktü benim gibi.
Sonra bir çocuk olduğunu kanıtlar gibi, hadi açalım kapıyı gitmeden, dedi. Ah! Ne arsızdı. Dur durak bilmiyordu. Bakalım, anlamaz ki. Bir daha gelmeyeceğiz buraya, dudaklarımı büzdüm onun gibi. İçin için ağladım. Bir daha gelmeyecektik buraya.
Halbuki ne mutluyduk burada. Bir ateş çemberinin içinde, pamuklara sarılı bir yorgan gibiydi burası. Bir ateş hattında sığınak gibiydi. Gurbette tanıdık bir evdi. Vatan gibi hissettiren bir adamdan kopuş da vatan toprağından kopmak kadar zordu. Köklerimden kopuyordum sanki, ailemden, bayrağımdan, okulumdan, evimden. Yarın gün doğduğunda bunların hiçbiri olmayacaktı. İçtiğim suyun tadı bile değişecekti. Biliyordum. Çünkü insan gurbete gidince içtiği suyun tadını bile arardı bence. Ben hiç gurbete gitmedim ama iki kere Ecevit’ten ayrıldım. Gurbeti bile ondan öğrenmiştim. Tüm varlığımı kaybettiğimi hissettim önce, sonra hızla fakirleştim, un ufak oldum, yok oldum. Zenginliğimi o an anladım diyemezdim, ben Ecevit’in hep farkındaydım. Ben şükretmeyi de onunla öğrenmiştim.
Hadi gidelim bakalım, diye mırıldandı durdu yine. Yemin ederdim ki o bu kadar ısrarcı olmasa, ben onun kadar peşine düşmezdim bu işin. Kalktım ve gittim. Anahtarı bilmiyordum ama kapıların üzerinden anahtar topladım. Banyonun kapısı yuvasına tam oturdu. Açtım yavaşça ama kapı kolunu indiremedim. İçimi bir sıkıntı kapladı. Girmek istemedim. Hadi girsene, hadi, görelim işte. Bir daha gelmeyeceğiz ki, hadi gir. Ayıp değil ki. Hadi gir, açtın bir kere zaten. Hadi, bakalım.
Zaten benim başkasına direnecek çok bir kuvvetim yoktu. Kendi içimdekine de direnemedim. Araladım kapıyı. Karşıya yerleştirilmiş kahverengi kadife koltuk gördüm önce. Öylesine bir oda gibi gözüktü gözüme. Belki birkaç eşya daha eklense çalışma odası olurdu ama yine de o özende değildi. Köşede bir masa, masanın önünde bir sandalye vardı sadece. Boş, biraz tozlanmış, havasız kalmış bir odaydı. Birkaç kitap üst üste konulmuştu, kafamı sola çevirince gördüm. Bir şövale, şövalenin üzerinde bir tuval ve tuvalin üzerinde beyaz bir örtü vardı. Belki de odada dikkatimi çekebilen tek şey oldu. Başka bir yöne odaklanmadım, merakla o kısma yaklaştım. Burada bir tablo yapmış mıydım daha önce? Cevabın hayır olduğuna emindim. Ecevit’e vermiş miydim? Bunun da cevabı hayırdı.
Ne göreceğimi bilmiyordum, üzerindeki örtüyü usulca çektim. Ecevit’in çirkin kalemiyle karaladığı bir şey bile sandım. Lakin beni aylar öncesine öteledi üzerindeki örtü düşer düşmez. İlk sergimin, 16 Kasım 2010’un, en kuytu köşesinde sakladığım, kendim için bir arayışta olduğum, o tabloyu fark edebilecek herhangi bir insanla kuracağım iki cümleye bel bağladığım ve Ali Ecevit Tarhan’la seneler sonra önünde ilk kez karşılaştığım o tabloydu.
Dedim ki, önce imzanızı mı attınız? Evet. Neden? İmza en son atılmaz mı? Bazen atılmaz. O bazı an, hangi anlar? Tablonun bana ait olduğunu hissetmemin, tablodan daha önemli olduğunu bildiğim anlar. Yanlış. Yanlış olan ne? Beyaza imza atılmaz safı da kanun korumaz. Yanlış. Yanlış olan ne? Hukukla sanat dost değil. Doğru. Doğru olan ne? Her şey adalete düşman, dostluk mümkün değil. Bir gün sorduğum sorunun cevabı bilmem olmazsa ve bana söylemek isterseniz, buyurun. Buradan ulaşın. Peki siz cevaba ulaşırsanız benden önce? Ben size her halükârda ulaşırım Firuze Hanım…
Bu tablonun akıbetini hiç düşünmemiştim ama düşünecek olsam bile evine aldığına o vakitler ihtimal vermezdim. Ali Ecevit bu tabloda küçük bizi işlediğimi biliyordu. O zaman da biliyordu, şimdi de biliyordu ve bu tablo belki de alındığı ilk günden beri buradaydı. İmzamı attığım yere baktım. Ne silikti, bir kez daha fark ettim. Nasıl olmuştu da ilk onu fark etmişti. Benden nefret ediyordu. Benden nefret ediyor. Kolyemi benden almak istiyordu. Kolyemi benden almak istiyor. İç geçirdim, imzamın olduğu yere dokundum. Belki o zaman atmamıştı ama şimdi dönünce, olur da aklına gelirse bunu da o atacaktı. Belki de ben almalıydım ama cesaret edemedim. Bu odaya girdiğime kanıttı. Tablonun üzerine özenle örttüm, odanın diğer kısımlarına baktım.
Acele etmem gerekiyordu. Burada yakalanma ihtimalimi bile düşünmek istemiyordum. Çalışma masasının üzerine gittim. Onlarca dosya vardı. Altta da bir kasa. Kasayı açmaya yeltenmedim bile. İçinde ne biriktirdiğini ne görmek istiyor ne de bu kadar çirkinleşmek istiyordum. Masanın üzerindeki dosyaları gördüm. On yıl öncesine ait gazete haberleri bile vardı. Akın soyadının geçtiği her gazete o kısımdan yırtılmıştı. Ecevit’in okuyamayacağım kadar çirkinleştirdiği yazılarına göz attım. Tek bir kelimeyi bile okuyamadım. Demlik gelmese, masanın altına girip beni korkutmasa eğilip iki büklüm olmazdım.
Masanın alt kısmına yerleştirilmiş orta boyda bir akvaryum vardı. Akvaryumun içi doluydu ama ne su ne de balıkla. Yeşil bir birikinti gördüm. Ancak eğilip kendime çekince fark ettim irili ufaklı firuze taşlarını. Bazılarının uçları kazınmış, bazıları temiz ve parlaktı. Avucumu daldırdım ve alt kısımlarına da baktım. Tümüyle firuze taşıydı. Araya bir başka taş karışmamıştı bile. Kiminde kırmızı lekeler vardı, kimi çok küçüktü dağılmıştı adeta. Gözlerimi kırpıştırdım. Bunlar neydi, neden bu kadar çoklardı, nereden toplamış, ne yapmış, bazıları nasıl bu kadar eskimiş bilmiyordum. Demlik patilerini atıp akvaryumun içine girmeye çalışmasa biraz daha kurcalayacaktım ama “Yapma,” dedim ters bir sesle.
O vakit gidip koltuğun arkasına girince telaşlandım. Ya çıkmazsa, ne yapacaktım? Ben avucuma alıp çıkaramazdım. Burada bırakıp kapıyı da kilitleyemezdim, kapıyı açık da bırakamazdım. “Demlik,” dedim korkuyla. “Hadi çık, hemen. Demlik, hadi.” Koltuğun arkasına girmiş çıkmıyordu. Beni nasıl korkuttuğunu bilmiyordu, onu oradan çıkarana kadar ağlayacak hale geldim. O kadar kızdırdı ve o kadar üzdü ki beni o da bilseydi buraya son gelişim olduğunu, böyle yapmazdı bana. Anahtarları geri taktım topladığım yerlere. Sonra tek bir yer kaldı.
Kaldığım her gün, layığıyla ağırlandığım, hiç gocunmadan bana verdiği odası.
Kaçtım, kaçtım ve ucuna geldim. Bakacak başka yerim, girecek başka kapım kalmadı. Kapıyı usulca araladım. Ali Ecevit’in evinde tek bir yer seçsem bir ömür yaşamak için bu oda olurdu. Kapıyı açar açmaz yatağın en orta yerinde birbirine sarmaş dolaş olmuş bedenlerimizi gördük. Nasıl sığınmıştım ona sanki bugünün geleceğini biliyordum. Nasıl kavramıştı beni sanki hiç bırakmayacaktı. Günlerdir uyumadığını biliyordum, bir koca malikanenin yanında her gece bana nazaran huzurla uyuduğu bir yatağı vardı. Ona çok görmüş olacağız ki bir haftadır o yatağından da ettik onu. Yutkundum. Yatağın orta yerinde muhtemelen son sabah çıkardığı kazak vardı. Katlanmamış rastgele konulmuştu. Halbuki yapmam gereken dolabından eşyalarımı almaktı. Lakin yatağa gittim. Usulca orta yerine kıvrıldım.
Kazağı aldım kucağıma, yüzüme çok yakın bir yere konumladım. Kokusu ya duruyordu ya da ben öyle olsun istiyordum, birkaç gün önce onun üzerinde olduğunu bilmek de yetiyordu. Gözlerimi sıkıca yumdum. Hiç mi güvenmedi ki bize? Bilmem ki, öyle olması gerekti belki de. Çok şey yaptık ama güvenmesi için. Çok çabaladık. Çok çabalamak yetmiyor demek ki. Onu suçlamamak gerek. Ya kimi suçlayacağız? Elbet suçlayacak birini buluruz. İnsan insana güvenmedi diye suçlanır mı? Biz güvenirdik ama. Bu bir alışveriş değil ki. Ama biz ona güvenirdik. Biliyorum. O bize niye güvenmedi? Hiç hem de. Evet, hiç. Kızma ama ona. Sen kızmıyor musun? Benim kızmamla senin kızman bir değil. Kızıyor musun? Cevap vermedim. Yine sordu, yine, yine ve yine. Cevap vermedim.
Gözlerim kapalıydı zaten. Bir rüya gördüm kısa vakitte. Ali Ecevit’le sevişiyorduk. Öyle tutkulu, beni sızlandıran bir sevişme değildi. Birbirimizi öyle çok seviyorduk ki sanki birbirimize hep güveniyorduk. Zaten uyandığımda hiç utanmadım, gözyaşlarım yastığı ıslatmıştı, onu fark ettim telefon sesini uyandığımı fark etmeden önce. Bulunduğum konumu hatırladım, hızla telefona uzandım ama sonuna yetiştim. Ankara telefon kodunu görünce yüreğim ağzıma geldi. Biliyordum güvenlikti. Yataktan nasıl koptuğumu bilemedim. Hemen gittim çekmeceleri açtım, pijama takımları aldım önce, ardından geriye kalan her şeyimi. Hızla torbaya doldurdum. Anahtarı çıkardım yerinden, masanın üzerine koydum.
Bir nebze şans bana vurdu. Karşılaşma korkum olmasa günlerdir nasıl çıkaracağımı içim içimden sökülerek düşündüğüm yüzüğü bir çırpıda çıkardım. Bir deprem oldu sanki, kaçamadım, oldu ve bitti. Zaten verirken bile çıkarma ihtimalimi düşündüğü yüzüğü parmağımda taşımanın ne anlamı vardı ki? Zaten birbirine güvenmeyen iki kişi aynı sofraya bile oturmamalıydı belki de. Ali Ecevit’in elini titreterek taktığı yüzüğü elim titremeden çıkardım. Anahtarın yanına koydum. Zaten ben ona söylemiştim. Yedi yaşındaki Firuze senden vazgeçmez doğru ama seninle her gece aynı yatağa giren de o çocuk değil, diye. Kolyemi çıkarmadım, kolye benimdi, onun değildi. Onun olanı da ona bıraktım. Bir apartmanda bile karşılaşamadık, kaderin bizi kopardığını bir kez de böyle anladım. Zaten ben hiç Ali Ecevit’in olmamıştım.
***
Ali Ecevit, uykusuz geçirdiği beş günün ardından girdiği kapıdan çıktığı gibi gökyüzüne bakmaya cesaret edemeden hızla araca binmişti. Dirseğini arabanın camına, şakağını parmak uçlarına yaslamış gözlerini yummuştu. Dışarıdan bakan için de uyumadığı gayet belliydi. Birazdan gözlerini açıp bir sigara içecekti. İlerisi için tek düşündüğü buydu.
“Yemek yiyecek misin?” diye sordu Behçet, yol üstünde bir çorbacı biliyordu.
“Eve sür,” dedi Ecevit hareketsizce. Ruhsal çöküşü, fiziki çöküşünün öylesine üstündeydi ki bedeninin dışarıdan nasıl durduğundan bir haberdi ama ona bakanın ilk göreceği ruhu değil fiziği olurdu. Zaten Ali Ecevit’in de ruhunu görebilen ve yaşayan bu dünya üzerinde bir kişi ancak vardı. O bir kişi de şimdi yoktu. Kimsenin Ali Ecevit’i görebildiği yoktu. Uyur, doyar, yıkanır geçerdi üstündeki hastalık. Mühim olan hiç beden olmamıştı zaten.
Behçet cevap vermedi. Eve sürüyordu zaten. Kimsenin sesi soluğu çıkmadı yolun sonuna kadar. Araç durunca Ecevit zorlukla gözlerini açtı ve yola baktı. Kemerini bağlamamıştı zaten, “Konuşuruz,” dedi kısaca ve kapıyı açtı.
“DNA sonucu çıkmış,” dedi Behçet son anda. Elini cebine attı, bir tane zarf çıkardı. “Senin kendi ellerinle teslim ettiğini ben açtım baktım. Güvenilir değil diye kaale almadım. Gerçek burada. Açıp bakmadım.”
Ali Ecevit’in gözleri hızla zarfa kaydı. İçinde kül olmuş bir samanlık vardı, aralardan birkaç kıvılcım parıldadı ve gözünü aldı. Kalbi tekledi ve soluğu kesildi. Zarfa uzandı ama Behçet geri çekti. “Bunu yaptığımızı bir kişi daha biliyordu,” tek kaşı kalkık, sesi şüpheliydi artık. “Hâlâ güvenilir mi?” dedi zarfı işaret ederken. Behçet’in aklına şimdi geldi bu ihtimal. Test güvenirliğini kaybetti saniyesinde. Ecevit zarftan gözlerini ayırmazken belki zihni günlerdir bulanık oluşundan, belki hiç düşünmediği bir ihtimali akıl edemediğinde, “Ne?” diye sordu öylece.
“O kadın da biliyordu bunu yaptırdığımızı. Elindeki saç tellerini ver, başka yer-”
Ali Ecevit cümlenin sonunu beklemedi, anladığı yerde hızla zarfı çekti ve aldı. “Hayır,” dedi yalnızca. Şimdi şüphesiz biliyordu, elindeki test doğruydu.
“Lan ne hayır? Karı sa-”
“Konuşma,” dedi Ecevit sert bir sesle. “Konuşma lan, konuşma!” Behçet’le göz göze geldi. O an içinden bir ürperti geçti. Firuze Akın elim bir kazaya kurban gitsin mi? Çok değil birkaç gün önce bu soruyu duymuştu. Ecevit’i ürperten bu soruya verebileceği başka bir cevap ihtimali değildi. Bunun yanındaki adamın zihninden geçmesi ve ona teklif edilmiş olmasıydı. Dört duvar arasında, kızarık gözleriyle ve karşısındaki adamın karşısında kısacık bir duraksamanın bile cesaret yaratabileceğinin bilinciyle kılına bile dokunma demişti ama duyduğu sorunun korkunçluğu şimdi daha soğuk hissedildi ensesinde. Behçet’i tedirgin eden bir bakış geçti gözlerinden. Ecevit bir katil gibi baktı Behçet’e. Ecevit’in içi bulandı. Firuze Akın elim bir kazaya kurban gitsin mi? Nasıl bir çıkmazla Firuze’yi ondan getirmesini istemişti? Bir şekilde, başka türlü, elbet farklı bir halde getirtemez miydi Firuze’yi? Ona bunu, iki gün önce çaresizlik ve çıkmaz yaptırmıştı ama şimdi gerçek yüzüne bir yumruk gibi indi. Kemikleri kırıldı sanki. Kulağı çınlamaya başladı. Firuze Akın elim bir kazaya kurban gitsin mi?
Nasıl güvenmişti elim bir kazayla Firuze’yi kurban etmek isteyen bir adama?
Zarfı elinden zorlukla çekiştirdi ve zorlukla hareket etti. İnmeden önce, “Konuşmayacaksın bir daha bu konu hakkında,” dedi. Kendini zorlukla arabanın dışına attı. Behçet’in onun haysiyetine ettiği küfrü tümüyle duydu ama dönüp de tek kelime etmedi. O vakit kendisi de, yine kendine küfrediyordu. Tansiyonu yüksekti, göz bebekleri büyümüş, dudakları ve göz altları morarmıştı. Gözleri seğiriyor, dişleri belli aralıklarla birbirine çarpıyordu. Güvenlik seslense de duymadı. Firuze Akın elim bir kazaya kurban gitsin mi? Bu soruyu sormuş biri, anlık bir istekle, tek kurşunla gözünü karartmaya bile ihtiyaç duymadan yapacağını yapamaz mıydı? Yapardı. Ecevit dengesizce eve yürüyordu. Sanki ölümden kurtulmuş ama kıl payı kurtulduğunu çok sonra fark etmişti. O ölüm korkusunu şimdi yaşıyordu.
Geçti gitti bahçeden, asansöre bindi ve katları çıktı. Elindeki zarfı bir emanet gibi tutuyordu. Zihninde nefes alacak tek bir ağacın gölgesi yoktu. Kıyım yapılmıştı sanki bir koca ormana. Çırılçıplak kalmış ormanda yabani hayvanlar cirit atıyordu. Az kaldı onlar da birbirini yiyeceklerdi.
Anahtarını çıkardı ve evinin kapısını açtı. Tıkırtıyı duyar duymaz kapının önünde biten kediyi gördü ve duraksadı. Öyle fırlama bir kedi değildi. Açık kapı görünce kaçmak istemiyordu. Bu evi, yuvasını, seviyordu. Kaçıp gitmek gibi bir derdi yoktu, başka evi de yoktu zaten. Mutluydu burada. Zaten her canlı karnının ve kalbinin doyduğu yeri evi bellemez miydi? Allah evsiz olanların yardımcısı olsaydı.
Yeşil gözlerini Ecevit’e dikti ve mırladı. Ecevit’i kokusundan tanıyan iki canlıdan biriydi zaten. Ecevit bir çift yeşil gözle irkildi, kedinin gözleri gitti ve günlerdir duvarlarda yazılıp silinen o ismin gözleri belirdi. Ne Ecevit başını çevirebildi ne de kedi gözlerini çekti. Bir halüsinasyon olduğunu farkındaydı ama engel de olamıyordu. Saniyelerce bir kedinin gözünde Firuze’yi gördü. Yüzlerce duygu bir taş gibi yuvarlandı kalbine çarptı sanki. Öfkeyle, kırgınlıkla, hınçla, acıyla, kızgınlıkla ve sitemle kediye bakıyordu artık. Belki de kedi için de bu bakışlar fazla geldi, o yüzden gözlerini çekip bacaklarına sürtünmeye başladı ve Ali Ecevit’i bir hayalden sıyırdı. Kendini sarstı ve eve doğru ayakkabılarıyla adımladı. Evine girince bir nebze rahatlamak yoktu aklında ama şu yükünün artacağını hiç sanmadı. Kulakları çınlamaya başladı ve boş evin kapı eşiğinde durdu. Bu ağırlığın nedenini anlamak için zihni hiç müsait değildi. Yalnızca kalbi ne duracak kadar yavaşladı ne de hızlandı lakin yaşlandı. Öyle ölüm görmüş gibi değil, savaş görmüş gibi, kayıp vermiş gibi, ne kazanmış ne de kaybetmiş gibi yaşlandı. Öyle toprak kaybetmiş gibi değil, kaybetmediği toprağa çok kan dökülmüş ve kalbi hep şahit olmuş gibi yaşlandı. Kurumuş dudaklarını ıslattı ve kafasını çevirdi. Yemek masasının üzerinde, ucunda beyaz bir kuğu olan anahtarlık gördü. Belki de Ali Ecevit’in kalbini yaşlandıran da o anahtarlığa takılı anahtardı. Hiç bilmiyordu.
Omuzları zaten çöküktü, dudakları da aralandı acıyla soluklandı. Gözlerini anahtardan adeta kaçırdı. İnsan anahtardan korkar mıydı? Koca adamdı, insan utanırdı yahu bir anahtardan kaçarken. Bir anahtardı işte, bir basit anahtar. Çilingirin, çirkin kırmızı bir anahtarlık taktığı ama artık ucundan zarif bir kuğu sarkan yedek anahtardı. Öyleydi işte. Bir anahtardı. Öyleydi işte. Ah öyle değildi işte. O kırmızı çirkin anahtarlık çıkmış, güzel bir anahtarlıkla taçlanmıştı çok kıymetli bir şeymiş gibi. Ali Ecevit’in avucunda soğuk bir metal parçası olan şeyle masanın üzerinde ucundan kuğu sarkan anahtar için kim aynısı diyebilirdi ki? Allah korkusu olan diyemezdi. Ali Ecevit’in de demek ki Allah korkusu vardı ki masaya dönüp bakmadı. Halbuki baksa daha görecekleri vardı.
Başını yere eğdi, ayakkabılarına baktı. Soluklandı, o ilk sillenin kulağında bıraktığı çınlamaydı onu duraksatan. Zihninde şiddetli bir kavga vardı. Kimseye, kendine bile, büyük bir hınç duyuyordu. Herhalde bu dünya üzerinde en zor haldi bu. İnsan bari kendine merhamet etseydi. Ecevit etmiyordu, edemiyordu. Dişleri birbirine çarparken ayakkabılığa baktı. Kapağı kapalıydı. O istediği kadar aksini inkâr etsin, aklına o merak düşmese ayakkabılarını çıkarmazdı. Çıkaracak olsa zaten kapının önünde çıkarırdı. İnsan da ancak kendini kandırırdı. Ayakkabılarını çıkardı ve eğilip aldı. Titreyen parmaklarıyla ayakkabılığını açtı. Orta raftaki görüntü önce zihninde belirdi. Renkli fırçalarla çizilmiş bir tablo gibiydi ayakkabılığının içi zihninde. Üst rafta bir çift bot, bir tane de siyah spor ayakkabı vardı. Öyle çok eşyası yoktu Ali Ecevit’in, alamadığından değil, kaç tane ayağı vardı, kaç yaz kaç kış görecekti ki? Neyine yetmezdi bir tanesi? Alt rafı boştu. Orta rafıysa dolu, bir kadın bir erkek ayakkabısı vardı.
Bir siyah rugan ayakkabı, bir tane de bordo topuklu ayakkabı olacaktı.
Dolabı açtı. Bir siyah rugan ayakkabı gördü yalnızca.
Zihninde fırça darbeleri seçilen renkli tablo yere devrildi ve bordo ayakkabı yok oldu, tablo da tüm renklerini kaybetti. Zaten o tabloyu renklendiren bordo topuklu ayakkabılardı. Kaybolunca fark edildi yokluğu, halbuki varlığında tüm renkler ona zimmetli değildi sanki. Ali Ecevit çömeldiği yerde kaldı, boşluğu izledi. Duvarda bir var bir yok olan isim gibi, ayakkabılıkta da bir var oldu bir yok oldu bordo ayakkabı. Sonra tümüyle yok oldu, Ali Ecevit yalnızca gerçeği gördü. Zaten ona da çok tahammül edemedi, anahtardan kaçtığı gibi ayakkabılıktan da kaçtı.
Yüreğine bir his çöktü, adını sanını hiç bilmiyordu, zaten Ali Ecevit de biraz cahildi. Birkaç duyguyla büyümüş gitmişti, döndüre döndüre onları kullanıyordu. Kızıyordu, nefret ediyordu, öfkeleniyordu, bir de özlüyordu. Sebep o ya, şu yüreğine sinen hisse çok yabancı kaldı.
Boynunu kaşıya kaşıya kaşıya evin içinde birkaç adım attı. Ne oturup zarfı açıyor, ne de mutfak masasına yaklaşıyordu. Zaten derdi ne, o da daha çözememişti. Dışarıdan kendini izlese, kaçtığını görürdü. Sonra ne yaptı ne etti kendini banyoya attı. Zarfı köşeye koydu lavaboya yöneldi. Gözleri aradığını hızla çekti. Beyaz bir seramiğin içinde bir diş fırçası bir de macun gördü.
Zihnindeki tabloda, iki diş fırçası bir macun vardı. Bir tablo daha tüm renklerini kaybetti. Ecevit hınçla suyu açtı ve avucuna doldurdu, yüzüne vurmaya başladı avuç avuç suyu. Yüzü yetmedi kafasından aşağı döktü birkaç kez. Eğildiği yerden kalktığında üstü başı sırılsıklamdı. Su damlaları yere damlıyordu, her taraf ıslanmıştı. Yine de yetinmedi ve ince küçük dolabı açtı. Amacı orada bir diş fırçası görmek değildi. Dolaba koymadığını biliyordu. Tarağı gördü. Uzun saç, dolandığı taraktan sarkardı. Bunu görmek için de tarağı alıp dikkatle bakmaya gerek yoktu. Lakin Ali Ecevit aldı ve tertemiz tarağa baktı. Tek bir saç teli bile yoktu. Tarağı gelişine dolabın içine fırlattı, dolabın kapağını da çarptı banyodan çıkarken.
Üzerinde yer yer ıslanmış kazağı tek çırpıda çıkardı ve yere attı. Hemen yan tarafta kalan odaya geçti. İçinde pijama takımı olduğuna emin olduğu çekmeceyi açtı tek derdi kendisi için bir kazakmış gibi. Zihninde bir tablo daha artık renksizdi. Çekmeceyi karıştırma gereğinde bulunmadı, o pijama takımının en üstte sağ köşede olduğunu biliyordu. Bir kazak çıkarmak istedi kendine, birkaç parça daha bozulunca öfkeden kabardı, çekmeceyi çarparak kapattı. Kazağı başından geçirdi, hızla giydi. Dolap dört bölümden oluşuyordu. Sol tarafta kalan ince uzun kapağı da araladı. Firuze’nin üç kazağı vardı dolabında. Üçü de yoktu. Kendisine bahane olsun diye bir de eşofman çıkardı, onu da hızla giydi ve açık kapağı da sertçe itti. Büyük kısmı açmak için işin doğrusu bir bahanesi kalmamıştı. Bahane aramaya da fırsat vermedi.
Beyaz elbiseyi aradı gözleri ve bu kez elleri de. Diğer anlar kadar gururundan ölmedi, elini sürmemezlik yapmadı. Hınçla gömleklerini itelemeye başladı. Halbuki en başa asılı olduğunu biliyordu. Olmadığına öylesine emindi ki en son o kısma baktı. Eline ilk kumaşı geldi. Saten kumaş, kurumuş, çatlamış, yaralanmış ellerinin arasından kaydı. Ali Ecevit nefes nefeseydi, halbuki pek yavaş hareket ediyordu. Askılı elbiseye baktı. O elbiseyi orada görmek onu bir nebze olsun sakinleştirmedi. Bir anlam yükleyemedi iyi ya da kötü. Zaten iyi ya da kötü bir anlamın peşinde değildi. Yalnızca öfkeyle titriyordu bedeni. Yüreğine çökmüş hisse yabancıydı, nasıl dışa vuracağını bilmiyor, en iyi olduğuyla baş etmeye çalışıyordu. Ağzından titrek nefesler dökülüyordu. Beyaz elbise buradaydı, en azından bir tablo renkli kaldı, solmadı.
Dudaklarını ıslattı, dolabın kapısını açık bıraktı ve çıktı. Avucunun içi gibi biliyordu bazı şeyleri. Bardak dolabını açtı. Önden bir su bardağı çekmek istedi. Bu eve ilk geldiğinde, dolabın en arkasına konulmuş bir kupa vardı. Adım adım, sinsice ve azimle öne doğru gelmişti. Bir başarı merdivenini tırmanır gibi geçmişti diğer bardakları en ön sıraya kadar varmıştı. Şimdi yeri boştu, Ali Ecevit bir bardak çekeyim derken ortalığı birbirine kattı. Üç bardak aynı anda oynadı, düşmelerine engel olma gayretinde bulunmak istedi, daha da fazlasını kırdı. Öfke öylesine ele geçirdi ki bedenini elinde sıkıca tuttuğu bardağı kendisi fırlattı tezgâhın üzerine ve cam parçaları tüm mutfağa dağıldı. Avuçiçlerini tezgâhın kenarına bastırdı. Burnunda bir sızlama ve ıslaklık hissetti, gözlerini yummak zorunda kaldı. Kazağını bastırdı burnundan akan ince kana. Kanamaya sebep olan cam değildi, öfkesiydi.
Banyoya gidip zarfı aldığında daha sakinleşmiş değildi. Lakin sakinleşmeyi beklerse de o zarfı açamazdı. Mutfak masasına gelip oturdu, özellikle anahtardan en uzak yeri seçti. Dönüp de bakmadı göz ucuyla. Zarfı önüne koyarken bir sigara yaktı. Günlerdir içmiyordu sanki. Bir sigarayı nefes almadan, es vermeden, alel acele içti. İkincisini yaktı, hiç beklemeden üçüncüsünü. Burnu kanamaya devam ediyordu, sigaradan zaman bulursa sızan kanı temizliyordu peçeteyle. Gözü de kan toplamaya başlamıştı. Dördüncü sigarayı küllüğe bıraktı ve daha fazla kaçmadı. Zarfa uzandı, dakikalardır oyalanan kendisi değilmiş gibi alel acele yırttı ve açtı. Kâğıdı çıkardı ve yazıların üzerinde gezindi gözleri. Artık nefes almıyordu, bu testten aksi bir durum çıkarsa, yapayalnız oturduğu bu evde ne yapar, nasıl baş eder bilmiyordu.
BULGULAR
“Her iki bireyden alınan DNA örnekleri üzerinde yapılan analizde 15 genetik lokus karşılaştırılmıştır…
…Karşılaştırma sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda hesaplanan kardeşlik indeksi (SI): 48.21
Bu değer kullanılarak yapılan istatistiksel değerlendirmede iki bireyin biyolojik kardeş olma olasılığı: %99,64 olarak hesaplanmıştır.”
Okuduğunu anlamadı. Kelimeler gözünün önünde sabit durmuyordu, zihni bir çöplük kadar kirliydi, kokuyordu. Anlayamadı. Tam üç kere daha okudu. “İki bireyin biyolojik kardeş olma olasılığı: %99,64 olarak hesaplanmıştır. İki bireyin biyolojik kardeş olma olasılığı: %99,64 olarak hesaplanmıştır. Kardeş olma. Kardeş. %99,64.”
Nefes nefese sayıklıyordu artık tüm kelimeleri. Sonra bir şey oldu, insanoğlu işte, dilediği kadar cahil olsun, insanoğlu işte, alışır. Bir yudum suya da, bir çift göze de, bir nefese de, bir insana da. En çok insana alışır. Ecevit’in aklından son birkaç gün kısacık bir vakit için silindi ve onun adını andı. “Firuze,” dedi sanki yanı başındaymış gibi. Bu hissi en son on yaşında tatmıştı. Annesi mayısta ölmüştü, bir aya kalmadan karne almıştı Ali Ecevit. Hepsi beşti karnesinin, annesi ölünce, öğretmeni yüreğini hoş etmek için yazısına bile pek iyi vermişti. Ali Ecevit bunu anlayabilecek yaşta değildi. Eve varınca, annesinin öldüğünü unutup, evin içine doğru “Anne,” diye seslenmişti. İşte o vakit neyi nasıl unuttuysa şimdi de öyle unutmuştu. Bu haberi Firuze’den başkasıyla paylaşamazdı, bu habere Firuze’den başkası onun gibi sevinmezdi, sahiplenmezdi, her şeyi bir çırpıda unutur gibi oldu, ona haber verecek gibi değil, zaten Firuze evdeymiş gibi hissetti. Adını söyledi. Çok uzun sürmedi. Annesinin öldüğünü de çabucak hatırlamıştı, Firuze’nin artık olmadığını da anımsadı.
Hemen ardından o kaçtığı yere baktı. Anahtarı gördü, hemen yanında da yüzük vardı. İlk gördüğü an gibi parıl parıl parlıyordu. Ecevit bedeninde bir uyuşukluk hissetti. Tüm cahilliğini bir kenara bıraktı, işte o vakit seçti bu hissin adını. Terk edilmek. Terk edilmenin acısı, belki boşluğu, mayhoşluğu, kederiydi yabancı olduğu his. Elinde zarf, kardeşinin yaşadığını artık biliyor, terk etmiş ve terk edilmiş -evet ikisi aynı anda- yapayalnız ağlamaya başladı. Omuzları sarsıla sarsıla, gözyaşlarını hiç gocunmadan akıtarak, her şeye, çok şeye, duraksamadan, tutmadan kendini, günlerin acısını çıkararak, terk edilmenin acısıyla, kardeşinin kalbinin atışının mutluluğuyla, öfkeyle, kırgınlıkla ve kederle ağladı. Zaten annesinin öldüğünü hatırlayınca da elinde karnesiyle böyle için için ağlamıştı. Yazısının pek iyi olduğunu annesine nasıl söyleyemediyse Melike’nin yaşadığını da Firuze’ye söyleyemedi. On yaşındaki kimsesizliği geldi kalbine kondu bir kuş gibi. Bir yüzüğe bir yazıya baktı, ağladı.
Zaten Ali Ecevit’e ağlamak için sebep mi yoktu?
***
Dünyadaki tüm toplumlar liderlerini nasıl seçer? Güçlü olan mıdır lider olan, mağdur olan mı? Bir savaş hali yoksa, şayet bir ülke yeniden kurulmuyorsa, bir çağ kapanıp yeni bir çağ açılmıyorsa ve bir lider doğmuyorsa, yaratılıyorsa halkların en önceliği mağdur olandır. Halk gözüne kestirdiği, güçlü dahi olsa mağdur olanı, zengin dahi olsa mağdur olanı ve deha bile olsa mağdur olanı seçer, onu mağduriyetten kurtarır ve lideri yapar.
Atilla Akın partisinin kurduğu korku hegemonyasından sıyrılıp halkın gözünde mağdur konuma gelmeyi sadece iki ay gibi bir sürede başardı. Çünkü biliyor, mağdur olmazsa başarısının pik noktasını göremeyecekti. Korku hegemonyası içinse çok erken. Mağduriyetini kabul ettirmiş, şimdiye kadar başına gelen olumlu ve olumsuz tüm olayları mağduriyetiyle birleştirmiş ve halkın aradığı kan olmuştu. Halkın içindeydi, halklaydı ve mağdurdu. Uzun süreli bir liderlik için nasıl daha iyi bir başlangıç olabilirdi?
Peki bu mağduriyetin sonunda elde edilen başarıda mağduriyet baki mi kalırdı? Asla, başarının hemen arkası güçtü. İşte o vakit her şey daha tehlikeli bir boyuta ulaşırdı çünkü sizi mağdur diye seven herkesin gözünde artık güçlü olandınız. Atilla Akın mağduriyeti nasıl hızlı kazandıysa, gücü de bir o kadar çabuk kazanıyordu. Görüyordu. Artık başına gelecek tüm olumsuzlukları bertaraf edecek doğru hamleler olmayacaktı. Şimdiye kadar olan her şeyden kurtarabildi kendini, mağdur oldu. Şimdiden sonra atılacak tek yanlış adım ilmek ilmek ördüğü her şeyi çözecek. Elde ettiği güç mağduriyetini yok edecek, geçmiş mağduriyetlerini de suç kabul edecek.
Hata yapacak tek bir şansı kalmadı. Gençliğinden beri hayalini kurduğu bugünler için on yıldır gün sayıyor. Oğlu Bülent Akın ikinci kez baltaladı onu. Bu kez kurtuluşu yok. Kimin? Ya Atilla’nın ya da Bülent’in. Bu hayatta ikinci şansı insan kendisine bile vermemeli. İkinci şansı veren herkes ölmeyi kabul etmiş ahmaktır, diyor Atilla Akın. Ben hiç ölmeyi kabul etmedim. Ve ben kimseye ikinci şansı vermedim.
Ali Ecevit’le dört duvar arasında geçirdiği bir çay bardağı kadar zamanın tesiri günü aşkın sürüyordu. Gün devrilmiş, yeni gün doğmuştu. Atilla Akın gözlerini yummamış, ateşli bir hasta gibi dolanıp durmuş, ölmemiş sıtma olmuştu. Soğuk terler akıtıyor, eski dostlarıyla görüşüyor, kafa kafa vermiyor aksine ateş saçıyordu. Ölesiye saldırıyordu herkese. Enselerine çöküyor, ağzından köpükler taşıyor, yakasını bir araya getiremiyor, titriyor, titretiyordu. Yanarsa yakacaktı. Yanarsa, ona bugün yanma ihtimali doğurmuş ve dört duvar arasında onu düşkün hale getirmiş herkesi yakacaktı. Yanmasa? Yine yakacaktı.
Çünkü bir otokrat, onu yakacak her ihtimali yok da etmelidir.
Yalnızca vaktini bekleyecekti. Düşmanlarını, düşmanlarını doğuran her sebebi yok etmek için vaktini bekleyecekti. Hiç uykuyla geçirdiği uzun zamanların ardından bu sabah üzerine takım elbisesini giydi, tıraş oldu, kahvaltı etti. Bugün kaldığı yerden devam edeceği ilk gündü. Gözünü karartmış, yüreği zaten katran karasıyken babalık gömleğini üzerinden birkaç gün önce çıkarmıştı. Yalnızca Atilla Akın’dı.
Atilla ne zaman yalnızca babalık gömleğini giymişti ki? Kat kat giyindiği günlerin içinde babalık gömleği de olurdu sadece. Zaten Atilla Akın bir 16 Kasım 1992’nin içindeyken de yalnızca o gömlekle hareket etmemişti. Gömlekten büyük gömlek, duygudan büyük hırs vardı. 16 Kasım 1992’de de en çok sahiplendiği gömlek yine Atilla Akın gömleğiydi. Bülent’i başka ihtimallerde, bir Akın olmadığı ihtimallerde, bir baba olarak kurtarmama gerçeği vardı ama hiçbir ihtimalde koltuğunu bırakmazdı.
16 Kasım 1992, yalnızca bir babanın ailesini adice koruma hikayesi değildi. 16 Kasım 1992, bir hırsın, sahiplenilen bir makamın, adın önüne geçen bir soyadın kurtuluşuydu aynı zamanda. Belki de bu yüzden böylesine kusursuz işlemiş bir plandı.
Aylin Akın’a baktı. Her şeyden habersizce yatakta uzanıyordu. Saat sabahın erken saatleriydi. Henüz geceliğini çıkarmamıştı. Güzel yüzünü gölgeleyen bir mutsuzluğu vardı. Dönüp Atilla’ya nereye diye sormuyordu. Kimseyle konuşmuyor yalnızca Firuze’yi düşünüyordu.
“Bülent’i Amerika’ya gönderiyorum,” dedi büyük bir soğukkanlılıkla. Elbette Aylin’in hiçbir şeyden haberi olmayacaktı.
Aylin başını çevirdi ve eşine baktı. Birkaç saniyelik donuk bakıştan sonra güldü bu cümleye. “Orada da başımıza iş açsın diye mi?”
“Akın soyadıyla yaşamayacak orada. Sıradan bir vatandaş. Bir süre bizimle de iletişim kurmayacak. Köle gibi çalışıp, hayatını geçindirmeye çalışacak.”
“Beceremez.”
“Becerecek Aylin. Bizim tek yapacağımız şey yapayalnız olduğunu hissettirmek. Numarası bende bile olmayacak, o da bizi aramayacak.”
“Suratını bile görmek istemiyorum zaten,” dedi Aylin. Kabul bunları çok gerçekçi bulmuyordu. Atilla elbet ipleri elinden bırakmazdı. Zaten Atilla’nın kontrolünde olması yeterdi, Bülent’in suratını bile görmek istemiyordu. Hiç bilmiyordu, belki bir daha hiç göremeyecekti.
“Vedalaş,” dedi Atilla, bunları söylerken yüreğinden tek bir sızı geçmedi. Aylin haklıydı. Bin kere Bülent ölseydi o 16 Kasım’da. Bin kere Bülent ölseydi.
“İstemiyorum.”
Atilla’nın dudakları aralandı. Vedalaş diye sert çıkışmak, zorlamak istedi ama yanlış tek bir hamleyi göze alamadı. Aylin olur da şüphe ederse, Atilla’nın yapacağına izin vermeyecekti. Şimdi yüzünü görmek istemediği oğlunu bilinmezliğe gönderemezdi. Atilla’nın Ecevit’le yaptığı anlaşmayı kabul edemezdi. Çünkü Aylin’in üzerine de hep en çok oturan annelik gömleğiydi. 16 Kasım’a dönse şimdi, oğlunu yeniden kurtarmazdı ama şimdi oğlunu ölüme gönderecek kadar gözünü karartmamıştı.
“Sen bilirsin,” dedi Atilla yalnızca. Kabanını üzerine geçirdi. Yavaşça karısına doğru adımladı. Boynuna birkaç buse kondurdu. Oğlunun kellesini düşmanına teslim etmeyecek gibi davranıyordu. “Her şey düzelecek,” dedi. Aylin hiçbir karşılık vermedi. “Kızımız da.”
Aylin’in kırgın bakışları Atilla’yı buldu. Bir gerçeklik aradı sözlerinde. Geçirdiği krizin üzerinden kaç gün geçmişti? Anımsamıyordu. Yalnızca… Yalnızca o anı, gözleri, bakışları çok iyi hatırlıyordu. Atilla’ya baktı, ona inanmadı ve bunu gizlemedi. Yanağını okşayan adama hiçbir tepki vermedi, gözlerini yumdu yalnızca. Atilla’nın elinin yanağında nasıl sertleştiğini fark etti ama umursamadı. Atilla’nın öfkesini umursayacakları noktayı çoktan geçmişti.
Atilla Akın evden ayrıldı. Tüm usulsüzlükleri usule yatırdı. Satranç oynamak hiçbir zaman sonraki hamleyle ilgili değildi. Bülent Akın artık hangi düşman tarafından aranırsa aransın Amerika’da yaşayan bir siyasetçi oğlundan ibaretti artık. Atilla Akın tüm soğukkanlılığına rağmen zaman zaman titriyor, terliyor ve öfkeleniyordu. Bedeninde akan kan normal seyirde değildi artık. Ona bugünü yaşatan herkesi, zamanı gelince, kendi elleriyle yok edecekti. Ant içti, defalarca kez. Ona bugünü yaşatan oğlu yok olacaktı bugün, yetmez miydi? Yoksa onu böylesine delirten oğlunu kendi elleriyle verişi miydi? Babalık mıydı onu terleten yoksa kaybetmenin hırsı mıydı? Allak bullaktı.
Atilla Akın kaybediyordu. Bir kilisenin çanı nasıl çalarsa öyle çalıyordu zihninde kaybın çanı. Zafer bayrağı bu kez ondan yana kalkmamıştı. Daha küçük bir çocukken tehlikenin hasını sezdiği Ali Ecevit Tarhan’dı onu köşeye sıkıştıran. Kendine yediremiyordu lakin, pişmanlıklar çöp yığını gibi birikiyordu içinde.
Bülent’i alması akşamı buldu. Şimdi ikisi de aynı arabadayken kimseden ses soluk çıkmıyordu. Bülent’in babasının eliyle oluşmuş yaraları yüzünde tazeydi henüz. Bu arabaya binecek kadar korkak, konuşmayacak kadar gururluydu. Ya da hayır değildi. Hem korkak hem gurursuzdu.
“Ben o herifi ortadan kaldırmasam hanenin içine damadın olarak girecekti.”
Atilla göz bile kırpmadan tepkisizce durmaya devam etti. Korkunç hisler büyüyordu kalbinde. Yapıp yapmamak konusunda muallakta değildi. Lakin bu korkunç hisler koca bedenini ele geçirmişti. İşte tam bu vakitlerde, Bülent konuşur konuşmaz ona olan öfkesi Ecevit’e olan öfkesini bile geçti.
Çapsız. Benim utanç kaynağım. Bu dünya üzerinde başarılı olamadığım tek yaratık. Kamburum. Kırık kalemim. Soyumu kirlettin. Doğumundan beri, adımı kirlettin. Beni pisliğe bulaştırdın, seni temizledim, yanımda duramadın, yine kirlendin, yine taş dizdin yoluma, yine sonumu getirmek için çabaladın. Çapsız, yaratık. Hayvan olsan geberip giderdin çoktan, insan oldun iteledim seni, yine gittin ölümü buldun. Bir kuş kadar aklın, bir muşmula kadar sıfatın yok. Utançtan başka ne oldun bana?
“Senin kızının ne bok yediğinden haberin yok,” Atilla dişlerini sıktı, eli yumruk oldu. Sebep olduklarından bir haber değildi, sebep olduklarını anlayacak kapasitede değildi. Kambur, korseyse düzelmez. Atilla Akın’ın senelerdir taktığı korse çıkmıştı. “Sandığından daha vahimdi durumlar baba. Sen oradan oraya giderken benim derdim senin geride bıraktığın aileydi. O herifin evinden yatağından çıkmıyordu senin kızın. Yarın öbür gün karnında bir piçle gels-” Atilla’nın yumruk olmuş eli havalandı.
“Kes sesini!” diye haykırdı var gücüyle. Bülent ona kalkan elle iki büklüm oldu, kollarını siper etti kendine. Babasının alnında dallanıp budaklanan damarları gördü. “Şeref yoksunu, kes sesini! Konuşma daha fazla!” O yumruk araba Ali Ecevit’e doğru gitmese inerdi Bülent’in yüzüne. Atilla’nın eli alışmıştı, bir kez daha vururdu, bir kez daha tüm hıncını çıkarırdı sıfatından. Artık tek öfke duyduğu Bülent’in ta kendisiydi. Çünkü kendisi hep, doğa kanunlarının insanlar için de geçerli olduğunu savunurdu. Nasıl aylar önce Firuze’ye, Hüseyin Tarhan için güçsüz olanın yok olduğunun imasını yaptıysa şimdi öfkesinin altında yatan sebep de buydu. Oğlu güçsüz olandı, eleniyordu. Atilla Akın’dan çıkmış bir parça güçsüz olduğu için yeniliyordu. Yumruk olan elini arabanın ön koltuğuna geçirdi ve zorlukla zapt etmeye çalıştı kendini.
Bülent hınç ve korkuyla yerine sindi. Günün birinde haklı çıkacaktı, günün birinde tebrik edilecekti ama o gün geldiğinde babasından yana olmamak için kendi içinde antlar içiyordu. Halbuki o gün gelse bile babasının paçasından ayrılmayacak olan kendisiydi. Karanlık çökmüştü. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu yolun eve gitmediğini fark ettiği yerde. Atilla cevap vermedi. Amerika diyerek daha fazla sesini ve çırpınışlarını duymak istemedi. Çok geçmeden araba ıssız bir yolda durdu ve başka bir aracın ışığı arabanın içini aydınlattı.
Atilla Akın’ın kulakları çınlıyordu.
“Karşı arabaya geç,” dedi yalnızca. Bu düşmüş halini Ali Ecevit görse kim bilir ne kadar zevk alırdı.
“Niye?” diye sordu Bülent ne olduğunu anlayamadan. Ön taraftaki şoföre ve karşıdaki arabaya baktı tedirginlikle. Zaten korkaktı. Kalbi şiddetle çarpmaya başladı.
“Sorgulama Bülent karşı arabaya geç!” emrini aldı. Açıkçası babası ona istediği kadar el kaldırsın, küçük bir çocuğa gücü yeter gibi gücü yetsin, rezil kepaze etsin, Bülent Akın’ın bu dünya üzerinde güvenebileceği en güçlü dağ babasıydı. Babasını dinlerken ve karşı arabaya geçerken de babasına güveniyordu. Arabayı getiren kişi ön kapıyı açtı ve arkaya binmesini engelledi. Şimdi Atilla’nın soluklanması ve sürücü koltuğuna geçmesi gerekiyordu. Dili damağı kurumuş, elleri titrer olmuştu.
Ne yapıyordu? Oğlunu ölüme teslim ediyordu. Ne yapıyordu? Kaybediyordu. Güçsüz olan elenir, senin oğlun güçsüz. Bunu kendisi yaptı. Güçsüz olan elendi. Bugün olmazsa yarın. Çok daha kötü şeylere sebep olacak. Sen yapmadın o yaptı. Hep o yaptı. Daha kaç kere altını temizleyeceksin? Kalkamazsın. O koltuktan kalkamazsın. Ya yok edeceksin ya yok olacaksın. Koltuğun altı temiz değil. O koltuğu senden başkası kaldıramaz. Ömrünü verdin. Bir çapsız için yok mu edeceksin? Oğlun… Oğlun mu seni mutlu edecek kaybettiğin bu dünyada? Oğlun seni ne zaman mutlu etti? Kaybettin. Kaybetmem. Güneşi batıdan doğururum, yine de kaybetmem. Ali Ecevit’e boyun eğdin. Onun boynunu koparacağım. Ondan önce, o da senin oğlunun. Benim oğlumun değil, bu güçsüzün. Güçsüz olan elenir. Güçsüzdü elendi. Şimdiye kadar onu hayatta tutan sendin.
Gözünü kapattı ve arabadan indi, karşı araca geçti. Bülent korku dolu gözlerle ortalığı izliyordu. “Beni yurt dışına mı çıkaracaksın?” diye sordu. Neredeyse titriyordu. “O alçaktan mı korkacağız baba! Sen Atilla Akın’sın, piçin tekinden mi korkacağız?”
Atilla önceden söylediği silah için torpidoya yöneldi. Bülent babasının avucundaki silahı gördüğünde tüm sesi soluğu kesildi, olduğu yere sindi. “Baba,” diye mırıldanabildi ancak.
“Al.”
“Ne bu?”
“Sende kalsın. Bazen öldürmek değil ölmek gerekir.”
Atilla Akın son kozunu oynadı. Şayet Bülent, bir damla olsun taşıdığı kanın hakkını veriyorsa, anladığı an dönen olayı bu silahı çıkaracak ve kendini öldürecekti. Tek bir damlası Atilla Akın’ın damarındaki kansa, babası bile onu satmışken düşman eline düşmektense tek bir kurşunla infazını verecekti. “Al, yanında dursun. Al!” diye bağırdı art arada. Artık silah Bülent’in avucunun içindeydi. Ne yapacağını bilmiyordu, sonunda beline yerleştirdi. Babasının onu göndereceğine neredeyse emindi artık. Gitmek istiyor muydu? Kesinlikle hayır. Burada kalmak bazı ihtimalleri diri tutmaktı. Gitmek şimdi meydanı Ali Ecevit’e, kendi meydanından düşen en büyük payı Alparslan’a bırakmaktı.
“Bazen öldürmek değil ölmek gerekir,” diye tekrarladı. Bazen ölmek öldürmekten önce gelir. Beni şaşırt. Beni hayatında tek bir kez şaşırt.
Bülent, Atilla’yı şaşırtmayacaktı ama Ali Ecevit kurduğu cümleyle Behçet’i şaşırttı.
“Kaç leşin vardır şimdiye kadar?” Donuk sesi, keskin bakışlarıyla oturduğu deri koltuktan hafifçe doğruldu bir sigara yaktı. “Kaç katını yapmış insanların arasında büyüdüm ben senin aklın bile alamaz. Koğuşta üstümde yatan da yanımda yatan da seri katildi. Ben kimlerle büyüdüm, kimlerle aynı sofraya oturdum haberin var mı senin?” Sigarasını dudaklarının arasına aldı ve karşısındaki adamı bakışlarıyla küçümsedi. “Sence ben yapmıyor muyum yapamıyor muyum?” diye sordu. Kötülere, kötülüğün bir tercih olduğunu söyleyince nasıl da şaşırıyorlardı ahmaklar.
“Cengiz Resul Atmaca yetiştirdi beni, sen kumar masasından kalkıp öteki kumar masasına akarken, keyif pezevenkliği yaparken abin olacak adam beynime zehir akıtıyordu benim. On altı yaşımdaydım o zehri akıtmaya başlarken. Zehirlenmedim diye zehri almadım mı sanıyorsun? Senin sağa sola pazarladığın bu güç zaten bana on sene önce vaat edildi. Eline silah alan da sanıyor ki biz alamadığımızdan bu haldeyiz. Bir sizsiniz çünkü bu devranı çevirebilecek olan.”
Yerinden doğruldu, ceketini giydi. İki gündür üç saat kadar uyumuştu. Ense kökünde bir ağrı vardı, gözleri yanıyordu. Bugün Atilla Akın’dan oğlunun kellesini teslim alacaktı. Kelepçeyi bileğinde yeniden hissettiği andan beri bu anın planı içindeydi. Şimdi bu plana bir kişiyi daha dahil etmeye niyeti yoktu. Babası dirilsin, babasının dahi haberi olmayacaktı Bülent piçine ne olduğundan.
“Helikopteri uçurt yeter. Başka da bir şey istemiyorum. Bülent Akın’ın ismini sil aklından. Ne ben onu aldım, ne sen onu gördün.”
“Eline yüzüne bulaştırınca göreceğim ben seni,” dedi Behçet önündeki viskiyi kafasına dikerken. “Hapishane köşelerinde keyif pezevenkliği yaparsın o zaman sen de.”
“Beni bir daha oraya sokacak adam anasının karnından doğmadı,” dedi Ecevit oradan çıkışında Behçet’in bir payı olmayışının rahatlığıyla. Borçlu değildi. Henüz tam olarak borçlanmamıştı. Bu saatten sonra borçlanır mıydı? Ne kalmıştı ki Ali Ecevit’ten geriye? Bu bir haftadan sonra ne bırakmışlardı onda? Namussuzlarla namusuyla savaşmayacaksa, adımlarını ben Hüseyin Tarhan’ın oğluyum diye atmayacaksa onu bu saatten sonra ne borçlu çıkaracaktı? Zaten bu kader Hüseyin Tarhan’ın oğlu olarak kalmayı da bırakmamıştı Ali Ecevit’e. Zaten bu kader neyi bırakabilmişti ki Ali’ye?
“Akşam saat sekizde, söylediğim adreste bir helikopter kâfi. İnmeyecek, uçacak.” Behçet’in ona da verdiği viskiden arka arkaya birkaç yudum aldı ve bardağın sonunu gördü. İlk kez viski içmişti hayatında. Boğazından zorlukla aktı gitti. Kaç gündür yedikleri kaç lokma ederdi? Rahatlıkla sayılabilirdi, tıpkı uykusu gibi. Yemiyor, içmiyor, uyumuyor, düşünmüyordu. Hissetmiyordu bile. Ona bu geceyi atlatana kadar hepsi haramdı, yasaktı. Bir kuğulu anahtarlığa bakıp için için ağladıktan sonra hangi insani davranışı olmuştu? O kuğulu anahtarlık da, o yüzük de yerinden bir milim oynamamıştı.
Viski bardağını mide bulantısıyla bıraktı sehpaya. Kabanını giydi ve çıktı evin içinden. Kapının önünde kendisine ait olmayan bir araba vardı. Bu gece birden fazla kez araç değiştirecekti. Arabaya bindi, ıssız sokaklara karıştı. Ankara’nın ayazına rağmen camı körükledi, bir sigara daha yaktı. Ciğerleri solmuştu, farkında bile değildi. Nikotinden zehirlenebilse zehirlenecekti. Ateşi vardı, anlayamıyordu. Ciddi bir mide rahatsızlığının eşiğindeydi, hissetmiyordu bile. Deri değiştiren bir hayvan gibi tepki veriyordu vücudu. Zaten bu haline deri değiştirmek denebilir miydi? Hafif kalırdı, az gelirdi. Ali Ecevit Tarhan gibi geçirmiyordu günlerini. Annesinin verdiği Ali ismi de, babasından gelen Tarhan soyadı da yoktu günlerdir. Yalnızca Ecevit’ti. Belki de hayatında ilk defa yalnızca Ecevit’ten ibaretti. Tüm hayati ihtiyaçlarını o yüzden durma noktasına getirmişti.
Son birkaç saatin içindeydi. Bir ölü gibi değil, bir robot gibi oradan oraya gidiyordu. Telefonu çaldığında meşgule atmak için çıkardı cebinden ve kırmızı tuşa basmadan ekrandaki yazıyı gördü.
Özge Meral Klinik
Deri değiştiriyor diye insanın ruhu da değişir miydi? Şayet değişseydi bu aramayı hiç beklemeden meşgule atardı. Kırmızıyla yeşil tuş arasında gidip gelen parmağı yeşilde durdu aramayı yanıtladı.
“Efendim?”
“Merhaba, Psikolog Özge Meral’in avukatı Tuğçe ben. Ecevit Bey ile mi görüşüyorum?”
“Evet buyurun benim.”
“Firuze Hanım seansa gelmedi. Yeni randevu için kendisini aradığımda da açmadı. Ben de sizi istedim, numaranızı bırakmıştınız.”
Ali Ecevit yutkundu, şayet deri değişirken ruhunu da değiştirseydi bir daha kendilerini aramamaları gerektiğini söyleyecekti ama olmadı. Ağzından bu söz çıkmadı. O kadar uzun süre sessiz kaldı ki karşı taraftan, “Orada mısınız?” sorusunu duydu.
“Annesini arayabilir misiniz?” diyebildi en sonunda. Ne bir şey yapabildi ne de bir şey yapmadan durabildi. “Ben kendisinin numarasını ileteyim, annesini arayın.”
Ne tezattı her şey. O kadının bir çocuğunun canını almak için giderken diğer çocuğunun canı içindi bu sözleri. Zaten Ecevit’i bir çıkmaza sokan da bu değil miydi? Canına göz diktiğiyle, gözünü alamadığı aynı anne babadandı. Aslında farkında değildi, canına göz diktiğiyle gözünü alamadığı da aynı kişiydi.
“Tabi siz iletin numarasını,” cevabını alınca fark etmeden rahatladı. Telefonu kapattı ve adını soyadını da ekleyip öyle gönderdi numarayı. Bir mesaj daha çekecek oldu, kendisine son durumu haber vermeleri için ama bu kez galip gelen isteği olmadı. Telefonu cebine sıkıştırdı. Arabayı ıssız, tenha yollarda yavaş yavaş dolaştırdı. Yüzü soğuktan taş kesilmişti ama yine de camı kapatmıyordu. Kapalı bir yerde kalınca nefesi daralıyor, boğazına eller sarılıyordu sanki. Psikologdan da haber gelmedi zaten.
İşin aslında Ali Ecevit Ankara’nın boş sokaklarında öylesine dolaşmıyordu. Gideceği yere, gidebileceği türlü türlü yollar seçiyordu. Hangisini kullanacağına o an karar verecekti ama yaşanabilecek her türlü aksi duruma hazırdı. Ankara’yla Kırıkkale arasındaki tüm tenha, kuş uçmaz yerlerde dolanması bu yüzdendi.
Zihninde Cengiz’in sözleri dönüyordu. Sanki Cengiz şimdi mezarda değil de arabanın arka koltuğundaydı. Bacak bacak üstüne atmış sigarasını yakmıştı. Ecevit seneler önce yaptığı konuşmayı çevirirken zihninde Ecevit’in gözleri zaman zaman dikiz aynasına kayıyordu. Cengiz’le göz göze geliyordu. Ürpermiyordu, aksine onu orada görmek, zihnindeki konuşmaya daha iyi odaklanmasına sebep oluyordu.
“Cennete mi giderim sanıyorsun ihtiyar?” demişti Ecevit, gencecik bir adamken. Cengiz şimdiki gibi gözlerinin içine bakarak uzun uzun gülmüştü. “Tanrı beni cennetin kapısının önünden bile geçirecekse herkes on kat fazla günah işlesin, onları da elbet o kapıdan sokar.” Ecevit çatık kaşlarıyla yine onu dinliyordu. Dişleri ateşten ve soğuktan birbirine çarpıyordu, titriyordu. “Ben cehennemin kaçıncı katında yanacağımı bile biliyorum evlat,” demişti Ecevit’in kolunu sıkarken. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş sönerken, neden cehennemin dördüncü katını söylediğini belli eden bakışları vardı. Tıpkı şimdiki gibi. “Cehennemin yedi katını bilir misin Ecevit?” Tıpkı o zaman olduğu gibi şimdi de cevap vermedi Ecevit. Annesi ona hep cennetin güzelliklerinden bahsetti, cehennemi hiç anlatmadı. O zaman bilmediğinden sustu şimdi konuşmak istemedi.
“Bir, en üst kat; cehennem. Orada günahkâr müminler ceza çeker. İki; lazâ. İnkâr edenler yanar durur. Üç, hutame. Kibirli, insanları küçümseyen ve mala güvenen kişiler için. Dört, saîr,” Tıpkı seneler önceki gün duraksadı arkadaki beden. Ecevit’in gözlerinin içine bir akrep gibi baktı. “İblisler için,” dedi ürkütücü bir sesle. Ecevit o vakit henüz toy olduğundan herhalde korkmuştu, şimdi kılı bile kıpırdamadı. Alnından boncuk boncuk terler dökülüyordu. “İblisler ya… Ben dördüncü katta yanacağım, bilirim. O yüzden bazı düşmanlarımı yerin dört kat dibinde cezalandırdım hep. İblislerin yeri yerin dört kat dibidir. Benim bir yalancı cehennemim var Ecevit, dört kata kadar aşağı indiririm bazılarını orada. Kabir azabına orada başlarlar. Keşke dışarıda karşılaşsaydık seninle, gösterirdim sana. Ancak bir oğlum olsa gösterirdim zaten, bir oğlum da hiç olmadı.”
Ecevit’in o vakit hiç mi içine doğmamıştı görmek? Hiç doğmamıştı. Aksine gece vakti uykularına kâbus olup çökmüştü. Şimdi arkadaki bedenin sesini işittiğinde elindeki direksiyonu sıktı. Zihni ona müthiş bir oyun oynuyordu. “Dışarıda da karşılaştık Ali Ecevit,” dedi Cengiz, aralarındaki ruh ve beden perdesi kalkmıştı. Namussuzlarla, namusunla savaşamazsın. Cengiz başını salladı Ecevit’in zihninden geçen cümleler için. Darağacını mı bekleyecekti Ecevit iblisler için? O darağacı bu dünyada onlara değil sana daha yakın. Gösterdiler sana. Ya sen ya onlar. Kötüler hep kötü. Yirmi sene önce de yirmi sene sonra da. Babanın izinden gittin, tamam, babanı bu hayattan koparan da iblisler değil mi? Senin baban nasıl öldü Ecevit?
“Bir gecekondu var. Bakma gecekondu olduğuna, koruma altında. Tarih yattığını yazıyor kağıtlar altında. Bakmak için ancak izin gerekiyor. Kimsenin aklına gelmez, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde, yerin üstünde bir katlık eski gecekondu, yerin altı dört kat. Ölüm bazıları için kurtuluş, yoksa cehennem niye var Ecevit?”
İblislerin yeri öteki dünyada cehennemin dördüncü katı, bu dünyada yerin dört kat dibiydi. Ecevit kendini kaybedecek kadar titremeye başladığında arabayı köşeye çekti. Ruhunun sancıdığını anlayamıyordu. Alnını direksiyona yasladı ve bir süre dikiz aynaya hiç bakmadı. Bir ölüyle aynı arabada olmayı daha fazla kaldıramadı. “Yok ettiler,” dedi nefes nefese. “Seni yok ettiler, aileni yok ettiler.” İntikam bir alev topu gibi bedeninden geçiyordu. İlk kez bu kadar şiddetli demek yanlış olurdu ama ilk kez bu kadar kirliydi. “Ya sen başlayacaksın ya onlar devam edecek. Yok ettiler. Sizi yok ettiler. Bu gece Hüseyin Tarhan’ın oğlu değilsin.” Elini ensesine geçirdi, tırnaklarını var gücüyle derisine batırdı ama hiç uzun değildi, hissetmedi. “Leyla’nın oğlu değilsin. Tarhan yok adının sonunda. Tarhanları yok ettiler. Ya kirleneceksin ya yok olacaksın. Melike yaşıyor,” Kardeşinin adını sayıkladı birkaç kez. Ona bir şey olursa Melike’yi bir daha yaklaşamayacağı şekilde kaybedecekti. “Kardeşine bile göz diktiler. Bu gece Tarhan değilsin.”
Alnını ritmik hareketlerle direksiyona vuruyordu. İçtiği viski midesini fokurdatırken çok geçmedi kusacağını anladı. Kendini zorlukla arabanın dışına attı, birkaç adım uzaklaştı ve yine bir yol kenarına kustu. Bu kez tekti. Firuze yoktu. Yalnızlığı ensesine vuruyordu, gıkını çıkarmıyordu. Kusacak çok bir şeyi olmayınca uzun sürmedi. Arabanın içinden bir şişe su aldı, ensesinden aşağı döktü, yalnızlığı akıp gitmedi ama teri aktı. Yüzünü yıkayıp ağzını çalkaladı. Tenha yolda, in cin top oynuyordu, bir sigara içti. Vakit yaklaşınca arabaya bindi tekrardan. Sürdüğü yolu geri döndü, bu kez daha hızlıydı. Atilla Akın’dan daha önce geldi anlaştıkları yere. Şimdi ne bakışları ne de bedeni az önceki adamdı. Ecevit gibi bakıyordu karşıya. Gökyüzü yıldızsızdı, ayın karanlığı aydınlatmıyordu. Helikopter de Atilla Akın’ın aracından önce geldi. Bu geceden tek başına ya çıkacaktı ya da bu geceye batacaktı. Tek tabancaydı. Bu geceye bir başkasını ortak edemezdi. Ancak Cengiz vardı arkasında, bir ölünün ruhu aracın arka koltuğunda oturuyordu.
Önce yanan ışıklarını gördü, Atilla Akın ağır aksak sürüyordu aracı. Ecevit karanlık arabanın içinde otururken inmedi, yaklaşmalarını bekledi. Uzaktan görünmüyordu. Önce Atilla’nın inişini izledi. Vakit gece yarısına geliyordu. Seçimlere birkaç ay kalmıştı. Bu aylarda Atilla’nın Bülent’in peşine düşmeyeceğini biliyordu Ecevit. Bu helikopter de işin gösterişiydi. Peşine düşecek hali olsa vermeyi kabul etmezdi. Aksine, oğlunu resmiyette kendisi ortadan kaybetmişti. Seçimden sonrasını kestiremiyordu Ecevit. Her şeyi eline alana kadar rahat duracaktı, her şeyi eline aldıktan sonra yok etmeye başlayacaktı. İşte o vakte kadar, Melike neredeyse bulmalı, Atilla Akın’ın ipini çekmeliydi. Bülent gibi yok olmamalıydı, Bülent gibi yalnızca Ali Ecevit görmemeliydi sonunu. Bu hikâyenin sonunda ya Atilla Akın dar ağacağına gidecekti ya da Ali Ecevit Tarhan yok olacaktı.
Bülent arabadan indiğinde karşıda duran arabadan önce havada uçan helikopteri gördü. Tahmin ettiği gibi sandı her şey. “Gitmeyeceğim baba,” diye bağırdı sesi duyulsun diye var gücüyle. Atilla Akın tek bir noktaya bakıyordu. Bir çift küçük göze. Ailesinden bir kişiyi kurban eden o bir çift gözü izliyordu. “Gitsem de dönerim. Ben senin oğlunum! Saltanatın başlarken beni gözden çıkaramazsın! Senelerdir senin emrinden çıkmadım, bunun için miydi? Beni bir piç yüzünden sürgün etmeyeceksin! Hakkım olanı bana vereceksin!”
Ali Ecevit daha fazla beklemedi ve aracın önce fenerlerini yaktı. Bülent Akın’ın irkilişini gördü ve önce arabaya bakmasını bekledi. Göz göze geldiklerinde arabadan ağır aksak indi. Melike’nin adını ağzına alırsa öldüreceğim demişti. Bülent’in yaşaması bile mucizeydi. Helikopteri tümüyle unuttu, hapis köşelerinde sandığı adamda donakaldı Bülent. “Ne oluyor lan?” dedi bir adım geri giderken. Ali Ecevit ellerini arkasında bağladı dimdik durdu ama çırpınmaya başlanan müsveddeye bakmadı.
“Ortak!” diye bağırdı. Yüzünden korkunç bir gülümseme geçti. Atilla’yı izliyordu, gözlerindeki kaybın gölgesini gördükçe kendini birkaç nebze iyi hissediyordu. “Nasılsın görüşmeyeli?” Ellerini çözdü ve öne doğru hafifçe kaldırdı. Baba ve oğula baktı. “Görüyorum ki Allah belanızı vermiş. Ha şöyle ya, şeytanla iş birliğiniz bitince belanızı bulmuşsunuz.”
Bülent Akın büyük bir dehşetle babasına ve adama bakıyor, bağırıyordu. Arabaya doğru hızla koştu. Kaçıp gitmek istedi ama Atilla bunu çoktan akıl etmiş, anahtarı cebine atmıştı. “Ne oluyor baba?” diye haykırıyordu. Çıkar silahı sık kafana, dedi Atilla. Bu adamın eline düşmeyi, ölmeye tercih et. Çıkar silahı, sık kafana.
“Muhabbetinize de doyum olmuyor anasını satayım. Neyse benim sipariş daha fazla gecikmesin, alayım paketi.” Bir köpeği çağırır gibi eliyle Bülent’e gel yaptı.
Babasının yakasına yapışıyor, bağırıyor, ağlıyor, çırpınıyordu. Bülent kendini yerden yere vuruyordu. Senelerdir pisliğini temizleyen babasına öylesine güveniyordu ki bu an onun için gerçek olması mümkün olmayan bir andı. Yukarıdaki helikopteri babasının sanıyor, Ali Ecevit’in üzerine yağacak kurşunları bekliyor, babasından tek bir bakış bekliyordu ama Atilla Akın oğluyla göz göze bile gelmiyordu.
“Paketin haberi yok mu Atilla? Ohoo, bu nasıl hizmet? Bir yıldız veriyorum, mal da mal değil,” Belindeki kemere dokundu, silahını hissetti. Çırpınan adamı izledi. “Söylemedin mi pakete? Bana ya oğlunun kellesi ya koltuğun dediler ben de oğlumun kellesi feda olsun koltuğuma dedim, demedin mi?”
Bülent asıl, işte bu sözlerden sonra aklını kaçıracak gibi oldu. Otuz altı yıllık hayatında ilk defa böylesine korktu. On sekizinde cinayet işlerken bile bu halde değildi. On yaşında bir çocuğun hayatını yakarken de. İlk kez öldürdüğü çocuğun ve yaktığı diğer çocuğun gölgesi düştü üzerine. Beline koyduğu silahı çıkardı ve hızla Ali Ecevit’e doğrulttu.
“Siktirin gidin lan,” diye haykırıyordu. Atilla oğluna ve silaha baktı. “Baba! Baba!” Atilla silaha bir hamle yapmak istedi, amacı namluyu oğlunun alnına sabitlemek ve sözünü hatırlamaktı. Lakin Bülent can havliyle babasının ilk hamlesinde namluyu bu kez Atilla’ya çevirdi. Atilla’nın içinden bir kabulleniş geçti. Bülent elbette o silahı kendi kafasına sıkmazdı. “Beni ona mı sattın baba?”
Konuşurken ağzından tükürükler saçılıyor, kuduz bir hayvan gibi saldırıyordu. “Beni ona mı sattın lan? Hain! Beni bu orospu çocuğuna mı sattın?”
Bu hikâyenin haini kimdi? Bu hikâyenin haini ne çoktu. Lakin gerçek hainlere hain demek için üzerinden seneler geçmesi, birbirlerini bıçaklamaları gerekiyordu. Peki ya hainlikle suçlananlar? Bu hikâyenin haini olmayanların senelerdir çektiği çileyi kim ödeyecekti?
Ali Ecevit önce parmaklarını sonra boynunu kütletti. Silahını çıkaracaktı, vazgeçti. Kemiklerini kullanacaktı. Hiç vakit kaybetmeden tekmesini Bülent’in bileğine geçirdi ve silah boylu boyunca uçtu elinden. Hiç es vermeden yumruğunu yüzüne indirdi ve korkuyla titreyen bedeni devirdi. “Orospu senin babandır. Ecdadını siktiğim.” Bülent son anları olduğunu bildiğinden mi böyle çırpınır olmuştu yoksa babasını hain bellediğinden mi? Çok direndi ama Ali Ecevit’in bileğinden akan üç sakinleştiriciyle devrilmemiş hırsıydı. Karşısına tescilli bir güçlüyü bile getirseler, hiçbir güç Ali Ecevit’in hırsının önüne geçemezdi sanki. Bülent’ten kısa vakitte geriye sadece babasını haykırışları kaldı. Atilla Akın arkasını döndü. Görmeye katlanamadı. Ecevit de bu anı çok uzatmadı, elinde kalacağının bilincindeydi. Sürükledi deli bir kuvvetle ve aracın bagajına attı bedenini, üzerine kapattı kapağı.
“Paket tamam!” diye bağırdı. “İki çay olsa da içseydik.” Elleri kan revan içindeydi. Arabanın içinden su çıkardı, Atilla’nın karşısına geçti ve oğlunun kanını süzdürdü ellerinden. “Ne kanı bozuk bir ailesiniz siz görüyor musun,” yeri işaret etti tiksintiyle. “Toprak kabul etmiyor sizi. Sizi kabul edecek toprağı da ben kurutacağım.”
Bülent’in haykırışları duyuluyordu. “Sakın sağdan soldan arkama adam takayım oğlumu kurtarayım deme. Senin de oğlunun da ipini aynı anda çekerim. Anlaşma yaptık anlaşmaya sadık kalacaksın.”
“Seni mahvedeceğim,” dedi Atilla kısık sesle. Konuşacak takati kendinde bulmuyordu. Yaşlandığını hissediyordu ilk kez.
“Hâlâ konuşuyor. Atilla Atilla, uyan sabah oldu, hadi tarlaya.” Şişeyi avucunun içinde ezdi ve yere fırlattı. “Hanenden eksi bir boğaz. Yeter mi, yetmez. Vaz mı geçtim sandın? Geçmem. Sana o satranç masasını kurduracağım. O ilk gün bana kardeşimi vermedin diye pişman olacaksın. Sıra sana da gelecek, karına da gelecek. Böyle teker teker,” dedi ve arabayı işaret etti, Bülent’in sesini dinletti. “Yalvarışınızı duyacağım. Senin bu dünya üzerinde soyadını bırakmayacağım.”
Bülent’in bağırışlarını en çok Atilla duyuyordu. Ömrü hayatında ilk kez kapana kıstırılmıştı. Nevri dönmüş, kan kusmak üzereydi. Ayakta duracak kuvveti yoktu. Yere yığılmak üzereydi. Kanlanmış gözleriyle Ecevit’e baktı. “Avucunda ne kaldıysa alacağım senden.”
“Sikimi taşağımı bile alamazsın sen bu saatten sonra.”
“Sana dünyada cehennemi yaşatacağım Ecevit.”
Ali Ecevit ayağının dibindeki şişeye tekme attı ve şişe Atilla’nın bacağına çarparak durdu. Burun buruna gelecek kadar üstüne yürüdü. “Geçti borun pazarı,” dedi. “Sür eşeği malikaneye haydi. Son kez duy bakalım oğlunun sesini, gece rüyalarında artık.” Ecevit sessizleşti, dakikalarca Bülent’in sesini dinletti gözlerinin içine baka baka. Bir keyif sigarası yaktı. “Küçük balık büyür, büyük balığın saltanatını siker atar. Bu devran da artık böyle döner.”
Arkasını dönüp yürüdüğünde sigarasını da fırlattı. Arabaya bindi ve Atilla’nın düşmüş omuzlarını izleye izleye sürdü. Aynadan arkayı izliyordu. Atilla Akın’ın yaktığı feryadı duymadı ve ama yere çöküşünü de, yeri yumrukladığını da gördü. Babası geldi gözünün önüne, bir adliye salonunun yerini yumruklayan babası belirdi gözünde. Bu alçağı babasına benzettiğinden değil. Yalnızca babasının yaşadığının binde birini bu alçaklara da yaşattığı için birkaç damla su serpildi içine. Gece onun için şu dakika başladı.
Artık terlemiyor, titremiyordu. Dört deliğe girdi, üç kez araç değiştirdi. Ankara-Kırıkkale arasındaki yolları geçerken Bülent’in sesi midesini bulandırdıkça aracı hızlandırıyordu. Kuş uçmaz, kervan geçmez, aracın bile zar zor girdiği, tercih edilmez bir yolun ortasından döndü, çalılıkların arasından geçirdi arabayı. Burası cehennem değildi ama bu çalılıklar bir ateşe verilse, öylesine bir kuytuydu ki dünyada cehennemi hatırlatırdı. Cengiz Atmaca, Ali Ecevit’e bir saltanat teklif ederken hiç şakası yoktu.
Ecevit, Bülent’in çırpınmaktan helak olmuş bedenini o gecekondudan içeri sokarken içeride neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Cesetler? Cesetlerden arta kalanlar? Gözü kararmıştı, düşünmüyordu, ne görecekse de görecekti. Bu eve gün içinde bir kez geldi ama aşağı inmedi. O yüzden dışarıdan basit terk edilmiş bir gecekondu gibi gözüken yere kolayca girdi. Yalnızca bir ışığı açtı. Uçan kuşun bile haberi olsun istemiyordu. Bülent’i adeta sürüklüyor, her hamlesinde hırpalıyordu. Bir kuyunun kapağı gibi duran, yuvarlak kapıyı açtı. Önüne Bülent’i aldı, önce onu yürüttü. Artık ona tek eşlik eden telefonun ışığıydı. Karanlıktan pek bir şey gördüğü yoktu. Yalnızca katlanılmaz bir koku kat indikçe artıyordu. Bir girdaptı, Ali Ecevit’in elinde büyüdüğü şeytanın kim olduğunu gösteriyordu. Her katın merdiveni öncekinden uzundu.
Üçüncü merdivende Bülent kendisi düştü, dördüncü merdivende Ecevit Bülent’i tümüyle itti ve yuvarladı. Üstü başı kan revan içindeydi ikisinin de. Kanın birazı da Ecevit’e aitti. Nereden aktığını ayırt edemiyordu. Dördüncü katta koku Ecevit’in öğüreceği kadar arttı. Bülent ona saldırmaya kalktığında dizini göğsüne bastırdı ve karanlıkta dağıttığı sıfatına baktı.
“Hâlâ mı direniyorsun puşt?” dedi nefes nefese. Alnından terler şimdi yorgunluktan akıyordu. “Çürüyüp gideceksin burada. Yerden taş topla duvarlara ismimi yaz Bülent, müebbet yedin. Buradan ben geberip gitmeyene kadar seni çıkaran olmayacak. Kendi bokunda boğulacaksın, kemiklerini bile bulamayacaklar.”
Bülent’in kahkahası acıyla sızlandığı ağzından zorlukla döküldü. “Babam beni sana bırakır mı sanıyorsun?” dedi nefes nefese. Babasını hiç affetmeyecekti ama babası onu burada bırakmaz biliyordu. “Nasıl oyuna getirdik ama seni kardeşimle?” Arka arkaya öksürdü. Buradan çıkar çıkmaz Firuze’yi öldürecekti. Kendi elleriyle değil, babası bile anlamayacaktı onun yaptığını. Buradan çıkar çıkmaz öldürecekti kardeşini. “Babam da kurmuştur oyununu. Bunu senin yanına bırakacağız mı sanıyorsun? Nasıl oyuna getirdi ama seni Firuze.”
Bülent burnuna yediği yumruğun hemen arkasından bir kahkaha daha attı. Yüzü kan revan içindeydi. Bir daha bunu yapamayacaktı biliyordu. Babası onu kurtardığında Ali Ecevit Tarhan artık yaşamıyor olacaktı. Babası onu kurtarır sanıyordu. “Sen Akınların oyuncağı olmaya mahkumsun lan! Firuze Firuze diye ölüp bitirdi önce seni sonra sikti attı hayatını. İlk günden beri benim sözümle hareket ediyor, biz yapsak yaşayacaktın, babamın eline kaldın öleceksin.” Yediği her yumruğun artık Firuze hırsıyla atıldığını farkındaydı. Babası gelip onu kurtardığında, bu alçağa tek bir an bile yalvarmadığını anlatacaktı.
Firuze’nin yüzü geldi Ecevit’in gözü önüne. İlk günden beri benimle hareket ediyor. İlk günden beri. Öldür. Bu erkek orospusu mu doğruyu söyleyecek? Ecevit öldür. Bülent, Melike’yi bulmuş. Firuze… Seni kışkırtmak için söylüyor. Ecevit öldür. Çekmesin, ölsün. Bu orospu evladıyla mı hareket edecek Firuze, ilk günden beri? İfade… Fotoğraf… Bu orospu mu doğruyu söyleyecek?
“Tehdit mi ettin?” cümlesi döküldü ağzından. İşin ucu yine yanması değil miydi? Firuze’yi kimle tehdit etseydi? Avutma kendini. Kandırma. “Tehdit mi ettin Firuze’yi?”
Boğuk bir kahkaha attı Bülent. Kan tükürdü, ölüm yemini etmiş gibi devam etti. Babası gelecekti, biliyordu. Babası gelecekse bile, konuşmamalı Ecevit’in ar damarına basmamalıydı. “Lan ne tehdidi? Boşuna mı aylardır koynuna girdi benim kardeşim lan? Firuze, Firuze. Nasıl da güzel sikti belanı.”
Ecevit’in tüm uzuvlarına kan doldu sanki. Kulakları çınlamaya, gözleri kararmaya, kalbi kriz geçirircesine artmaya başladı. Bileğine bir katilin acımasızlığı indi, boğazına çöktü. Durmuyor, gevşetmiyor, altındaki çırpınışı umursamıyor, morarmış yüzü görmüyordu. Ölüm yerin dört kat dibine girdi. Ecevit’in boynuna dolandı, Bülent’e yapıştı. Tüm planını bıraktı. Kolay da olsa bir ölüm istedi. Kolay olsun, çekmesin, on altı yılımın, babamın, kardeşimin bedeli iki dakikada sönüp gitsin ama ölsün. Ecevit öldür. Ölsün, dünya temizlensin. Dünyayı sen temizle.
Bülent avucunun altında çırpınmaya başladığında, neye sebep olduğunu fark ettiğinde her şey için çok geçti. Ali Ecevit’e sesini duyuramıyor, gerçekleri haykıramıyordu. Kan Bülent’in parmak uçlarından çekilmeye başladı, Ali Ecevit kan akıtır gibi ter akıtmaya başladı. Şayet annesinin sesini duyar gibi olmasa, bir nefes üflemese kulağına elini kolunu çekmeyecekti ve Bülent Akın, alçaklıkla sürdürdüğü otuz altı yıllık yaşamını pis bir hücrede, Ali Ecevit’in elleriyle sonlandıracaktı. Ecevit suni teneffüsle soluklanır gibi nefeslendiğinde bedenini geriye doğru attı ve zorlukla engel oldu kendine. Nefes nefese, kendisinden bin kat daha kötü halde olan Bülent’e baktı. Bir köpek balığı gibi soluklanıyorken elinden bir kaza çıkmasından korktu. Ecevit zorlukla kalktı yerinden. Elinin tersini dudaklarına sürttü, sarsak adımlarla merdivenleri tırmandı. Yalnızca Bülent’in olduğu katın üstündeki rögar kapağına benzer kapıyı kapattı. Diğer merdivenleri de hızla tırmandı ve kendini gecekondunun dışına attı. Bahçesinin orta yerine çöktü.
Kalbi kriz geçirdiğini ona haykırıyor, bir panik atağın pençesinde çırpınıyordu. Ensesinde hissettiği nefesi kaybetti, gözlerini sıkıca yumdu, yakasını yırtarcasına çekiştirdi.
İlk günden beri benim sözümle hareket ediyor.
Babamın uyuşturucuya ne kadar tepkili, bu konuda ülkesi için canla başla mücadele eden bir adam olduğunu bilmeyen yoktur.
Ecevit dinle.
Panikatak pik noktasına ulaştığında Ali Ecevit kalp krizi geçirdiğine emindi. Gökyüzü üzerine doğru düşmeye onu yerle arasında sıkıştırmaya başladı. Burnuna gelen kokular karmakarışıktı. Bir portakal kokusunu kan kokusu baltalıyor, kan kokusunu hanımeli kokusu bastırıyordu. Günlerin stresi bedeninden en şiddetli şekilde toprağa akıyordu. Alnını toprağa bastırdı, bedenini sabit tutamadı.
Niye? Niye yaptın? Yaptın mı? Yapmadıysan, niye, neden? Dinlemedik. Dinlesen ne değişecekti? Babam bir seçim döneminde, adının böyle bir şeyle anılmasını istemedim. Ecevit dinle. Ecevit, öl. Bu ihaneti kaldıramayacaksın. Bu ihaneti kaldıramazsın. İkinizden birinin ölmesi lazım. Öl. Bu ihaneti kaldıramazsın. O kadın senin kalbini yumuşattı. Yumuşak bir kalple yaşanmaz. Bu ihaneti kaldıramam. Kuvvetim yok. Bu kalple yaşanmaz. Niye, neden? Dinlemedin. Niye yaptı? Ya yapmadıysa? Ya yaptıysa? Yapmaz. Yaptı. Öl. Bu kadar güçlü değilsin.
Her geçen saniye daha kötü olacağını, kalbinin bu krize yenileceğini sandı. Lakin atak etkisini azalttıkça Ecevit ölmediğini anlıyor, hislerin ağırlığı altında, toprak üzerinde daha büyük bir azap çekiyordu. Firuze’nin adını sayıkladığının farkında değildi. Bülent’te bileğine yüklenen güç Firuze’nin adını andıkça eksiliyordu. Bülent ölecekti. Ecevit yaşayacak mıydı?
Atak vücudunu adım adım terk ettiğinde oturduğu yerden kalkmadı dakikalarca. Şansı olsa burada, bu konumda sabahlayacaktı. Neyse ki aklı başına sabahlamadan önce geldi, kalktı yerinden arabanın önüne yürüdü. Bagaja doldurduğu sulardan birini açtı, birkaç yudum içti. Ardından yapması gerekeni biraz geç de olsa yaptı. Ekmekleri ve suları aşağıya kadar iki seferde taşıdı. Bülent’in inlemeleri duyuluyordu. Su şişelerini gelişine aşağı doğru fırlattı. Ekmekleri atmaya eli gitmedi, indi köşeye bıraktı.
Yerde inim inim inleyen ve yaratığa benzeyen adama baktı. “Dua et babanın sonunu sen geberip gitmeden getireyim de geriye kalan hayatını başka dört duvar arasında geçir. Yoksa sana buradan çıkış yok, geberip gideceksin. Baban hapis diye burayı layık gördü sana.” Getirdiği ekmekleri suları işaret etti. “İdareli kullan, altı aydan önce gelip yenilemem. Ekmekler küflenecek, ye. Küflü ekmekle ölünmüyor, korkma.”
Yaklaşıp bir yumruk daha indirmek istedi, yapmadı. Bir baygınlık da geçirsin istemiyordu. Aksine ayık kalıp, bu kokuyu solusun, çırpınsın istiyordu. On yaşında bir çocuğun hislerinden daha mı fenasını yaşayacaktı? Mümkün olmadığını en çok Ecevit biliyordu. Merdivenleri daha sakin tırmandı, her kapıyı kapattı bu kez. Açılmayacağına emin oldu. Dışarıya attı kendini yine. Arabanın başında tam üç sigara içti. Gözyaşları yüksek ateşten mi akıyordu yoksa acıdan mı bilmiyordu. Sorgulamıyordu da.
***
Ali Ecevit, bu geceden sonra arabayı evine süremedi. Gelip gecenin bir vakti açtığı marangozun arka tarafındaydı. Buraya en son Firuze’yle gelmişti. Geldikten sonra aklı başına dank etti, bilseydi buraya da gelmezdi. Aldığı rakıyı çay bardağına doldurmuş, sek içiyordu. Yanında hiçbir şey yoktu, sadece Ali Ecevit’in sallanan bedeni vardı. Üzerindeki gömleği çıkarmış, buradaki gri hırkasını giymiş, fermuarını çekmişti. Gözleri bayık bayık bakıyordu ortalığa. Eski bir teyp vardı dükkânda. Onu da getirmiş dibine koymuştu. Bir tane kaset vardı zaten, yerleştirmişti.
Selda Bağcan “Kötülerinsin sen dünya, iyileri öldüren dünya,” deyip duruyordu. Midesi bulanıyordu. O alçak adamın sıfatı da, söyledikleri de aklından çıkmıyordu. Bir an ağzından adı döküldü.
“Firuze,” dedi istemsizce. Elindeki bardağı bırakmadı, dirseğini masaya yasladı alnını avucuna. Bardak sallandı, birkaç damla sıçradı. Hiç fark etmiyordu ama defalarca kez adını sayıklıyordu. “Niye?” dedi sonra duraksadı, yüzünü izledi gözlerini kapattı. O kolyeyi de yüzüğü de çıkaracaksın. Firuze mi ihanet edecek sana? Firuze ihanet etti bana. Yapma. Ağzını açsaydı ne diyecekti? Dinlemedik. Belki kandıracaktı? Firuze mi? O kendini bile kandıramaz. Ya o fotoğraf?
Bedeninden korkunç bir titreme geçti. O puşt, her kim olursa olsun, o fotoğraf gerçek olsun ya da olmasın, o Alparslan denen herifin gördüğü yerde kemiklerini kıracaktı.
Dinlemedin. Elini beline nasıl sarmış, sanki onun nadide çiçeğiymiş gibi orospu evladı. Dinlemedin. İfadesinin tek kelimesi bile değişmemiş. Dinlemedin. O beni gönderdi. O mu seni yakacak? Beni herkes yakar. Firuze mi herkes? Ben herkesim. Dinlemedin. Konuşacaktı. İki kelime edecekti. Dinlemedin. İki kelime edecekti. O orospu evlatları kadar bile konuşamadı. Onlar kadar bile duymadın laflarını.
Ali Ecevit’in farkındalığı son cümleyle beraber ağırlaştı. İhanet ettiyse bir tek o mu etti? Bir tek onu dinlemedin. O da konuşsaydı öyle gitseydi.
“Umudum da yok bugün ile yarına
Toprak beni de basacak bağrına,”
Elindeki rakıyı tek yudumda midesine gönderdi. Eline telefonu aldı. Ne yapacaktı? Açtı fotoğrafına baktı birkaç saniye. Sonra kapattı. Yine açtı. Yine kapattı. Arayacaktı. Konuş diyecekti. Anlat ne anlatacaksan. Evime girip dolaptaki süte kadar almayı biliyorsan konuş. Konuşmaz bu saatten sonra. Ne zaman konuştu? Ne zaman burada bu oldu dedi? Ne zaman savundu kendini ne zaman suçunu kabul etti? Konuşmaz. Konuşturmadın. Bir daha konuşmaz.
“Konuşsun,” dedi Ecevit. Eli telefonuna gittiği vakit yine oyalandı. Bir aradı bir kapattı. Hiç çalmadı. Kendiyle savaştı. Bu gece, hayatında ilk kez kazanıyordu. Kötülerin elinden biraz olsun almıştı bu dünyayı, adalet terazisi ilk kez eline geçmişti ama zerre içi ferahlamamıştı. Olmuyordu. Olacak gibi değildi. Bir kez daha adını sayıklarken telefonu yine açtı ve gecenin bir vakti kapı açıldı. Normal bir zamanda Ecevit’i temkinli hale getirecek bu saatteki misafir şimdi sadece Firuze sandırdı. Firuze olsun istedi belki de. Bilmiyordu.
“Yok artık,” dedi Farah. Ecevit’in gözleri gördüğü bir başka kadınla başka yöne kaydı. Omuzları çökmüştü. Sarhoş da olmuştu. “Ciddi misin ya, inanmayıp geldim.” Gecenin bu vakti nereden çıktığını Ecevit anlayamadı ama kafasını kaldırıp cevap da veremedi. Farah geldi ve kuruldu masaya.
“Rakı mı o?”
Ecevit’in gözleri arka tarafta yarım kalmış bir işe kaydı. Bir tarafı ahşaptan bir tarafı camdan bir masa yapacaktı. Camdan kısmın içinde kurumuş çiçekler olacaktı. Okkalı bir küfretti, yine öfkelendi, yine hınçla doldu içi. “Bana yok mu?” diye sordu genç kadın.
“Farah hadi kalk git,” dedi Ecevit kapıyı işaret ederken.
“Beni abimin tapulu yerinden mi kovuyorsun?” diye sordu alayla. Ecevit kadına baktı bir süre. Sonra herkesi dinlediğini bir kez daha anımsadı. Küfretti içinden bu düzene. Başını salladı ağır aksak. Haklıydı, Ecevit kendisi gitmeye koyuldu ama Farah hızla koluna yapıştı, geri oturttu onu.
“Olanlardan haberim var,” dedi isim vermeden. “Şu düştüğün hal…”
“Behçet’le abi kardeş olmaya mı karar verdiniz?” diye sordu Ecevit bir kez hıçkırırken. Yüzü yanıyordu.
“Ecevit, konuyu saptırma.”
“Atmacalarla bu konu hakkında konuşmuyorum,” dedi yerinden doğrulurken.
“Firuze hakkında mı?” diye sordu Farah da hiç vakit kaybetmeden kalkıp. Ecevit’in gözleri baygın baygın kadına baktı. Firuze’den çok dinledi onu da.
“Firuze hakkında.”
“Seni mahvetti,” dedi açıkça kadın. “Sizi mahvettiler. Seni mahvetti.”
Ecevit sigarasına ve çakmağına uzandı. Kabanını giydi zorlukla. Gözlerini neredeyse açamıyordu, midesi bulanıyordu. “Güzel kardeşim,” dedi açıkça. Farah’ın yüzündeki hayal kırıklığına baktı. “Güzel kardeşim,” diye yeniledi. Farah’ın evinde olduğu gece giyilmişti o elbise. Ecevit hırsla dudaklarını kemirdi. “Kapat dükkanı, nasıl geldiysen öyle evine git.”
Arkasında bırakıp giderken ayakta duramıyordu. Herkesi dinlemişti ondan çok. Herkesi dinlemişti biraz. O hariç. Elbise geldi aklına. Ona nutuk attığı geceydi. O fotoğrafın çekildiği geceydi. Ecevit çöp kenarına bugün ikinci kez kustu. Firuze’nin adını sayıkladı. Bu ihanet varsa şayet, bu ihaneti kaldıramayacaktı.
***
Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en kötü günü. Dün de öyleydi. Önceki gün de. Güneş ne battı ne de doğdu henüz. Bir mum yaktım dün gece yatağa girerken. Onu izledim tüm gece, güneşin doğduğunu görmek istedim ama göremedim. Uyuyakaldığım için değil, mumun eriyişine daldı gözlerim. Ecevit’in sesini duymayalı günler oluyor. Aramak istedim, istemedim değil kabul. İçimde öyle bir ateş yanıyor ki, cehennem azabı buysa ölümden sonra da bana rahat yok. Ama aramadım. Bir sürü sebep buldum. Her seferinde bir tanesi için vazgeçtim. Ne o benim sesimi duymak isterdi ne de ben aramayı kendime yedirebildim. Ama beni yanlışlıkla aradığı o anın hayalini kurdum. Sadece alo diyecek sonra kapatacaktı ama bir kez olsun sesini duyacaktım.
Beni bir kez olsun dinleyemez miydi?
Ben ona hiç kendimi anlatmamıştım ki uzun uzun, bir kez olsun, dinleyemez miydi? İçine şüphe tohumu bile ekemeyişimin yenilgisi var. Ecevit benden şüphe etmedi, Ecevit bana hiç inanmadı. Halbuki ben, o beni kucaklarken, öperken, o bana bakarken, gülümserken, saçlarımı okşarken bir nebze olsun artık bana inanıyor sanıyordum. Hiç başaramadım, Ecevit’in yüreğine belki dokundum ama tek bir parçasına bile yerleşemedim.
Bana neden inanmadı demiyordum. Benden nasıl şüphe etti de demiyordum. Onu on altı yılını geçirdiği yere kendi ellerimle gönderirken, günlerini orada geçirirken, önüne arka arkaya kanıtlar gelirken bana inanmasını elbet bekleyemezdim. Lakin, içinden bir kez olsun, tek bir saniye olsun, bunu yapmayacak oluşum geçmemiş miydi? Belki de geçmişti ama ona tutunmamıştı. Ona kızgın değildim. Kimseye kızgın değilim. Kavgam bitti. Ecevit’in çıktığı gün babam geldi yanıma. Anlaştıklarını söyledi. Kızımdan uzak dur demiş, kızınla bu saatten sonra işim olmaz demiş.
Kavgam bitti. Yenildim.
Gelip alabilen alsın derdi Ecevit, ona nasıl güvenirdim, ah nasıl huzurlu hissederdim kendimi. Babamın tüm canavarlığına rağmen, beni vermez bilirdim. Vermezdi de. Zaten hep derim, asıl mesele Ali Ecevit’in davası olmakta. Bir dönem için bunu tattım. Şimdi o davanın hiçbir yerinde yokum. Yine olmasaydım, yine kopsaydı benden ama keşke, son kez zarar vermemiş olsaydım ona. Beni yine öyle hatırlayacak. Biliyorum. Keşke beni daha farklı anımsasaydı. Sabaha karşı mum söndüğünde bu isteğimden de vazgeçtim. En iyisi buydu belki de, beni ancak bu şekilde hatırlarsa daha az acı çekerdi.
Kavgam bitti. Bedenimde savaş görmüş ve yenilmiş bir ülkenin yorgunluğu var. Ali Ecevit’leyken yorgunluk yine savaş görmek ama kazanmış bir ülkenin yorgunluğuna sahip olmaktı. Değecek bir şeyler hep oluyordu. Vatan kurtuluyordu işte, daha ne olsaydı? Yollar yine yapılırdı, ağaç dikilirdi, okullar açılırdı. Bir şekilde bir yolu bulunurdu. Artık hiçbir yolu yok. Ne hürüm ne de ev artık benim. Bir boşlukta süzülüyordum. Sürgün edilmeden ben evi terk ettim. Ben evi terk etmedim, evi terk etmek zorunda kaldım. Ev de zaten beni hiç sahiplenmemişti sanırım, hep misafirdim.
Ne bir devrim bekliyordum artık ne de bir ilaç. Annem gelip gidiyor odaya sık sık. Saçlarımı okşuyor, bana sorular soruyor, bazen cüretkâr tekliflerde bulunuyor, çoğu zaman ağlıyor sonra gidiyor. Halbuki onu ağlatacak tek bir söz etmiyordum. Yarın aklıma koydum, atölyeye gideceğim. Dün gece rüyama yarım kalmış iki tablom geldi. Onları tamamlamanın hırsıyla doldum taştım. Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en kötü günü. Dün de öyleydi. Önceki gün de. Yarın da olacak. Güneşin batmasına ne kadar vakit kaldı bilmiyordum.
Bir mum daha yaktım ama bu kez uykuma yenildim. Uyuyakaldım. Yine rüya gördüm. Ali Ecevit yine bana meyve topluyordu. Üzerimde beyaz keten bir elbise vardı, eteklerimi açmış meyveleri eteğime atmasını bekliyordum. Bu kez hep kırmızı meyveler topladı. Kana dönüşmedi rüya, kırmızı meyveler olarak kaldı. Onların hepsini yedim. Üstüm başım hep kızardı ama umursayan yoktu rüyada. Hatta, bunu herkeslerden gizleyecektim, Ecevit beni öptü bir de. Ağacın dalından uzandı, eğdi başını dudaklarıma birkaç buse kondurdu sonra geri yükseldi. Karnım uyandığımda toktu. Günlerdir aynı döngünün içindeydim zaten. Ecevit bana meyve topluyordu, ben onları yiyordum ve ertesi güne tok uyanıyordum.
Sabah uyanır uyanmaz taksiye binip atölyeye gittim. Bir sürü mum topladım evden. Bugün iki yarım kalmış tablomu bitirecektim. Sonra karnım acıktığında uyuyacaktım. Hava kapalıydı, yağmur çok şiddetli yağacaktı, tüm perdeleri kapattım birkaç mum yaktım. Söğüt ağacı tablomu zorlukla buldum, minik bir hoparlörüm vardı. Dışarıya taşınmayacak kadar kısık, atölyenin içi için yeterliydi. Wolfgang Amadeus Mozart'ın Requiem Re Minör adlı bestesi çalmaya başladı tesadüfen hoparlörden. Tekrara aldım ve resmimi tamamlamaya başladım. Palet ya da şövale kullanmadım. Tuvalimi yere koydum, kendim yere oturdum ve boyalarımı yere döktüm, zeminde karıştırdım.
“Requiem aeternam dona eis, Domine,et lux perpetua luceat eis.”
Bir kadeh şarap koydum. Yanıma aldım. Çok nadir aklıma geliyordu içmek. Söylenen o ki 1791'de gizemli bir yabancı tarafından Mozart’a sipariş edilen bir cenaze bestesi vardı. Her ne kadar bu isim başlarda gizli tutulsa da sonradan ortaya çıkmıştı sahibi. Kont Franz von Walsegg'e, karısının 14 Şubat'taki ölüm yıl dönümünde düzenlenecek törende çalınmak üzere Mozart’tan bir eser sipariş etmişti. Lakin Mozart o eseri tamamlayamadan, maddi sıkıntılar ve yoğun hastalığın etkisiyle erken yaşta ölmüştü. Bir ölüm bestesi Mozart’ın kendi ölümüyle yarım kalmıştı lakin adını anımsamıyordum.
Tuvalim kurumadan üst üste binen renklerle güzelliğini kaybediyordu ama kafaya koymuştum bitirecektim. Tuvalimin üzerindeki ıslaklık şarap bardağımdan damlayanlar mıydı yoksa gözyaşlarım mıydı? Ayırt edemiyordum. Çok şiddetli bir titreme vardı bedenimde, soğuktan olduğunu sanıyordum zira sobayı yakmamıştım. Mumların cılız ışığı da yetmiyordu ısınmama. Dişlerim birbirine çarpıyordu soğuktan, parmaklarım fırçaları tutamıyordu ama yine de hareket etmeden resme devam ediyordum. Söğüt ağacının dallarından temiz kırmızı kan değil artık kirli siyaha çalan bir kan akıyordu.
“Hear my prayer to you all flesh will come. Grant them eternal rest, Lord and let perpetual light shine on them.”
Bacağımı ritmik hareketlerle sallamaya başladım. Fırça elimden düştü, ellerim bu ısıda daha fazla bir fırçayı tutamadılar. Mumlardan birine uzandım ve ellerimi ateşin çevresinde çember yaptım. Ateş belli bir mesafeden artık avuçlarıma vuruyordu, birazdan yeniden fırça tutacağım kadar ısınacaklardı. Gözlerim kapalıydı, saatlerdir dinlediğim beste artık beni kendi ritmine kaptırmıştı, bir ileri bir geri sallanıyordum istemsizce.
Yalan söyledim. Mozart’ın ölüp tamamlamadığı ölüm bestesi buydu, en başından beri biliyordum.
Mırıldandığımı hissediyordum, hoparlörüm telefonuma bağlıydı. Bu anı bozan kimdi bilmiyordum ama telefonumun çalış sesi hoparlörle duyulduğunda kızarmış gözlerimi araladım ve hınçla baktım. Biliyordum annemdi. Günlerin sessizliğini bozacak ve tüm kinimi kusacaktım belki de. Telefonuma uzandım ve ekrana baktım. Adeta karşımda olsa bu aramanın sahibi saldıracaktım. Öyle sanıyordum. Ekrandaki ismi okuyana kadar da öyle sandım.
Ali Ecevit arıyor…
Günlerdir bana varlığını sorgulatan bir kalbim vardı. Dakikalar önce yarım kalmış bir ölüm bestesinde iyice yavaşlamıştı, sonra… Sonra hızlandı. Tek bir isimle, hızlandı, tekledi, hissettirdi kendini. Açabildiğim yerde neredeyse kapanmak üzereydi telefon. Açtım ama konuşmadım. O günlerce hayalini kurduğum şey oldu sandım. Yanlışlıkla aradığını düşündüm. Lakin o, “Firuze,” dedi. Günler sonra, sanki seneler sonra, sesini duydum. Mum avucumu önce yaktı sonra söndü. Hiçbir şey söyleyemedim.
Ben cevap vermeyince kapatacak sandım. Belki çok pişman olacak, kendimi yerden yere vuracaktım. “Niye yaptın?” diye sordu. Kırgın, kızgın, öfkeli, hesap sorar gibi ya da sadece soru sorar gibi. Yaptın mı diye sormadı. Yaptığım tabloya baktım sadece.
Söğüt ağacı bendim. En başından beri.
“Tehdit mi ettiler seni?” diye sordu bu kez. Sesi hiddetli miydi yoksa tükenmiş miydi seçemiyordum. “Neyle tehdit ettiler?”
Söğüt ağacının dibindeki çıkıntıya baktım. Toprak yığını gibi duruyordu ama mezardı, bunu benden başkası bilmiyordu.
Erimiş mumlardan birini aldım, tablomun üzerine doğru akıtmaya başladım. “Bana ihanet edeceksen en başından sık kafama demiştim sana. Hatırlıyor musun?”
“Hatırlıyorum,” diyebildim ancak. Sesim titrekti, ilk kez duymuştu. Belki utandığımı sanıyordu, belki pişman olduğumu.
“Benim saltanatım devam ettiği sürece, benden olan en çapsız insan bile herkesin istikbaline göz dikebilecek. Aklı olmayan Bülent’in yaptığı sana bunu hatırlatsın. Bırak. Seni o adama vermem, ölsem de, ölse de, ölsen de vermem. Bırak zarar görmeden kardeşi yaşıyorsa bulsun gitsin, yaşamıyorsa da pes edip gitsin ama onu Akınların avucuna daha fazla atma. Sen onun yakınında olduğun sürece, devam edecek. Ben olmasam başkası. Bu dünyada tek başına, hangi birimizle baş edecek Firuze. Senin için kaçımızla baş etmesini istiyorsun?”
Ateş de tuvalimle buluşmaya başladı. “Keşke hiç benimle aynı yola çıkmasaydın Ecevit,” dedim kırgınca. Bunu canı gönülden diledim. O belki ihanetimin kabulü olarak algıladı bu sözümü ama onun içini soğutmayacaktım. Beni hınçla, öfkeyle, nefretle anımsayacaktı. Sesi soluğu çıkmadı.
Belki bir dakika sonra ancak, “Tehdit mi ettiler seni?” diye inatla sordu. Sanki avunacak bir söz arıyordu. Bu ona nasıl da yakışmıyordu. Ben Ali Ecevit’e ne yapmıştım?
“Kimse beni tehdit etmedi Ecevit,” dedim öylece. Benden sonra kimse, benim masum olduğumu anlatmayacaktı Ecevit’e. En azından içi buz tutsaydı bana karşı, buz kalsaydı ve öyle devam etseydi yolunu. Aksi durumda, çekeceği bir vicdan azabı onun önünü aydınlatmazdı. Ölülerin sevgiye sanırım ihtiyacı olmazdı. Ali Ecevit’e belki de birkaç saat sonra hiç ihtiyacım olmayacaktı.
Dün gece karar verdim iki tablomu tamamlamaya ve seneler önce karar verdim çalan besteye.
“Firuze,” dedi titrek bir sesle. “Yapma,” Gözlerimin önüne düşüne yüzünde gözleri parlıyordu. Tablom orta yerden yanmaya başladığında ben sakince Ecevit’le konuşuyordum. “Yapma,” dedi. “Yapma,” diye sayıkladı. Artık emindim kirpikleri kuru değildi. “Hiç olmadı pişmanım de, yapma. Bana bunu yapma.”
Hiç olmadı pişmanım de. Ben Ecevit’e ihanet etseydim ve ben pişman olsaydım, kanlı canlı pişman olsaydım, ne olacaktı? Bana bunu nasıl söylerdi? Nasıl geçerdi böyle aklından? Ürperdim, gözümün önündeki ateş büyüyordu, büyüdükçe kırmızı gölgeler sonunda titrek ellerimi ısıtıyordu. “Kapatmak istiyorum,” dedim yerimden yavaşça doğrulurken.
“Neredesin?” diye sordu.
“Babamın evindeyim,” dedim duraksamadan. Burada olduğumu söylesem gelecekti. Gelmeyeceği yeri sormazdı biliyordum. “Tam karşımda.”
“Yedi ceddini sikeyim onun,” dedi öfkeyle. Yarım kalmış tüm tablolarımı orta yerde toplamaya başladım. Bakışlarım donuktu, ellerim yavaş ve ayaklarım uyuşmuştu.
“Hainin kızı da hain olur Ecevit,” dedim. “Sen bana böyle öğrettin.” Ecevit’in ağzından bir inilti döküldü. Son kez şarap kadehimi aldım ve atölyenin ikinci kısmına geçtim. Sürgülü kapısını çektim, cam kapıyı örttüm, en köşeye geçtim. Ateş biliyordum ki gittikçe daha da artıyordu. “Benden nefret et, tek bir gün bile söndürme içindeki nefreti. Kardeşini de bul.”
Söylediklerimin karşımdaki adamdaki tesirini görmesem de biliyordum. Benden nefret edecekti, nefret onu yaşatacaktı. Benim yanında olmadığım her sevgi ona ancak acı çektirirdi biliyordum. Zaten ben de onun beş gram fazla nefretini taşıyamayacaktım.
“İçimdeki annemi babamı bile seninle barıştırdım ben,” dedi kırgınlıkla. İlk kez, aylardan beri ilk kez, içindeki savaşı böylesine yalın gösterdi bana. Telefonu hışımla dudaklarımdan uzaklaştırdım, kolumu dişlerimin arasına aldım ve ağzımdan çıkacak her sesi zorlukla bastırdım. “Mezarına gidemediğim annemi babamı bile barıştırdım seninle. Yapmadım de,” dedi son kez. Bana bir kez daha yapmadım demem için seslenirse bir çocuk gibi şimdi yaslandığım duvardan doğrulacak, içerideki yangını söndürecektim. Sonra çok gece pişman olacaktım.
“Git dinlen, iki lokma ekmek ye, sonra kardeşinin peşine düş Ecevit. Onun senden başka kimsesi yok,” Telefonu hızla kapattım. Yoksa, “Seni çok seviyorum,” cümlesini o da duyacaktı. “Seni çok seviyorum, seni çok seviyorum. Seni çok seviyorum, bir gün bile tutama yasımı. Bir gün bile ağlama. Seni çok seviyorum.” Elimdeki kadeh düştü, çok inceydi, parçalandı. Gözlerimi kapattım. Altıncı denememdi. Belki yedi. Bilmiyordum ama bu kez başarıyordum, onu biliyordum. Beş kere intihar etmiş birine nasıl başkent emanet edilmezse, altı kere intihar etmiş birine de güvenilmezdi. Birini bana babam, diğerini Ali Ecevit öğretti.
Kolyeme tutundum, gözlerimi yumdum. Başardım, gülümsedim. Vademi doldurdum. Acısız ölecektim, avucumdan sıcak kan akıyordu, ellerim sonunda ısınıyordu. Zaten o kadeh de kendiliğinden düşüp kırılmamıştı. Bugün son kez çizdim, parmaklarım ne çiziyor bilmiyordum. Daha önce böyle resim çizdin mi, diye sordu zihnimde geçmişten bir anıda. Nasıl? Kanınla. Bazen demiştim, şimdi de demek istiyordum. Neden? Boyalarımı ve fırçalarımı almışlardı. Şimdi senden neyi aldılar? Fark etmeden bir inleme döküldü dudaklarımdan, seni.
Yangının kontrol altına alınmadığı yerde üzerimdeki tüm yük kalktı. Bu kısa sürmedi, ağır aksak, bir söne bir tutuşa tutuşa oldu. Artık babam bile engel olamazdı. Biliyordum. Artık o yangın sönmezdi, kapıma dayanıyordu alevler. Cehennemin kaçıncı katındaydım bilmiyordum.
Zihnimin içinde adım yankılanıyordu. Gözlerimi açmıyordum. Artık beni babam bile döndüremezdi. Ses arttıkça artıyordu, yine de gözlerimi açmıyordum. Şiddetli bir sesle ölmek üzere olsam bile korktum. Sıçradım yerimden. Yangınların arasından gördüğüm yüzü hayal sanmamam için hiçbir nedenim yoktu. Zira hayaldi. Onu nasıl çalan bir telefonda hayal ettiysem şimdi de ediyordum. Ecevit dehşetle çırpınıyordu. Benim içeriden kilitlediğim kapıyı açmaya çalışıyordu. Gülümsedim, yok olmadı. Sanki kalksam, dokunsam dokunacaktım. O telefon gerçek olmuştu ama bu hayal olmalıydı. Islak kirpiklerim gözlerime batıyordu, Ali Ecevit dehşetle kapıyı açmaya çalışıyordu. O kapıyı açamayacaktı. “Aç!” diye haykırıyordu. Açmayacaktım, çıkıp gidecekti. Gözlerimi yeniden kapattığımda bedenime bir sıcaklık çöktü. Ağıt bir his sarıp sarmaladı etrafımı. Ali Ecevit yine meyve topluyordu bana. Gözlerimi açtığımda kapının önüne çöktüğünü gördüm. “Bu kapıyı açmazsan ikimiz de ölüp gideceğiz!” dedi. Sanki beni çıkaramasa o da hiç çıkmayacaktı. Onun bana güvenmediği gibi ben de ilk kez ona güvenmedim. Çıkacaktı. Gidecekti. Gözlerimi kapattım.

Firuze hem yanardı hem yakardı...
lütfen Ecevit ve firuzenin sonu güzel bitsin ve yeni bölüm gelsin lütfen lütfennnn
Sö ye özel bölüm gelirse haber et lütfen bir an önce çıksın üb 2 seni çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok seviyorum ben cevremdeki 5 kisye sö aldirttim o zamanlar yeteri değeri görmüyorsun ve bu beni çok üzüyorsun benim hır book wattpad hesabım var orda sö ye bir sürü editler yaptim ve kuzenim çok merak etti oda başladı üb kitabı patladı ve değerin bilindiği ya o kadar sevindim kii dünyalar benim oldu senden bile çok sevinmisimdir yazarlık hayatında sana basarilar diliyorum yolun bahtın açık olsun
Benimde soyadım tarhan ben kayseriliyim ve kayseri de yaşıyorum seni 2023 yılında sö ile tanıdım en sevdiğim kitap zamanin arkadaşın yarene bile yazdım devamı ne zaman diye lütfen üb 2 de hemen çıksın senin bende yerin o kadar ayrı ki dilan abla lütfen üb 2 çıksın çok heycanlı kaldı kitapdan okiyacam ben buraya yorum için geldim snei çok seviyorum kayseriye gel unutma Allaha emanet oll
Ah be Firuze ah be kızım yaktın bizi....