top of page

xxxvıı- fail ile mağdur aynı kişi olamaz

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 3 gün önce
  • 45 dakikada okunur

Ben geldim!

Son bölümden sonra üç farklı şehirde imzayla beraber durmaksızın bir çalıştığım bir 15 gün geçirdim. Bölüm hesapladığımdan biraz önce bitti, geçiştirmemek için. O yüzden sonraki bölüm iki hafta sonra değil, birkaç gün daha erken gelecek çünkü bir iki hafta boyunca imzam yok, telafi etmiş oluruz. 

instagramda duyuracağım geleceği günü.

O yüzden bölüm uzunluğuna tamamen adamadan kendinizi lütfen tadını çıkararak okuyun. Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın. Keyifle okuyun. 

***

Firuze Akın tam dört gündür yemek yemiyor ve çizmiyordu. Boyalarını ve fırçalarını, babası ondan alalı dört gün oldu. Ali Ecevit’le tehdit edileli ve onunla on bir yıl sonra ilk kez denk gelecekken babası engel olalı da dört gün oldu.


Firuze Akın ailesi için ölümcül büyüklükte bir şey yapmış olsa da onun bu haline ilk yenilen yine annesi oldu. Dün gece, Atilla’yla şiddetli bir kavgaya tutuldu. Yemiyor içmiyor, ölsün mü istiyorsun bağırışları yükseldi aralarından. Atilla yine de şiddetle reddetti gelen isteği ve geri adım atmadı. Öyle ki korkunç cümlelerle de Aylin’in aklına girdi. Bunu şimdiye kadar yapmadık diye bu yaşandı dedi. Hayatının geriye kalanını hapiste mi geçirmek istiyorsun dedi. Yalnızca sen de değil, ben ve oğlun da. Kızına bizden sonra ne yaparlar senin haberin var mı, dedi. Şimdi bunu yapmazsak yarın hiç önünü alamayız, dedi. Aylin’in kavgasının önüne geçmedi bu, sakinleşmedi ama çözüm aramaya koyuldu kızı ölmesin diye.


Dün gece Firuze’ye beslenmiyor diye damar yolu açtığında dilinden yalancı sözler dökülüyordu. Baban şimdi çok kızgın ama geçecek diyordu. Hayır geçmeyecekti, Firuze’yi kontrol altına alamadıkça Aylin de kocasına benzeyecek hatta bir yerden sonra da Firuze’nin bu acısını abartı bulacaktı.


Firuze dün yediği serumla bugün gözlerini açabildi. Son birkaç gündür takati kalmadığından kriz geçirmiyor, bağırıp çağıramıyordu. Bugün yediği serumdan güç toplamış olacaktı ki güne yine bir krizle başlamıştı, bir sakinleştiriciyle kapatmıştı. Kırıp döktüğü eşyalar Aylin’in emriyle özenle toplatılsa da yatağın altında kalan büyük cam parçasını Firuze’den başka gören olmamıştı. Firuze yatağın içinde karşı duvara bakarken yalnızca o cam parçasını düşünüyor ama düşüncelerinin sonu olmuyordu başı olmadığı gibi. Tek bir görüntü vardı zihninde. Bir cam parçası yatağın altındaki boşluğa sıkışmıştı. Bu yalnızca bir resimdi. Bunu çizmek istiyordu. Çizmeyi özlemişti.


Çizmek. Fırçasız ve boyasız nasıl çizerdi ki insanlar? Zihni boş bir levhaydı. Anlamsız şeyleri bir arada düşünüyordu. İlk insanları düşündü. Fırça yoktu. Nasıl çiziyorlardı? Parmaklar? Evet parmaklar… Parmaklarıyla çiziyor olmalılardı. Firuze fırça numaraları gibi parmaklarının kalıklarına göre numaralar verdi parmaklarına. Ecevit’i nasıl kurtaracaktı? Kurtaramazdı artık. Başaramamıştı. Babasının sözlerini duydu tekrardan, sanki babası arkasından tekrarlıyordu, ürperdi, gözlerini yumuş omuzlarını kaldırdı. Kulaklarını kapatmaya çalıştı. Firuze’yi belki de bu yaşına getiren şey tam olarak Ecevit’i kurtarmak umuduydu. Artık hiç umudu yoktu. Umut artık hiç yoktu Firuze’ye. Fırçaları da yoktu, boyaları da yoktu. Dilsiz ve kördü sanki.


Yaşam on sekiz yıldan beri ilk kez böyle anlamsız, böyle zor geliyordu. İnsanın bir amacı olmalıydı bu hayatta. İyi bir okul, güzel bir meslek ya da yaktığı birini kurtarmak gibi. Yoksa insan niye yaşardı ki? Firuze niye yaşıyordu ki? Firuze niye yaşıyordu? Bilmiyordu. Firuze niye yaşıyordu? Üç gündür o kadar uzun vakti olmuştu ki düşünmek için niye yaşıyordu ki? İlk kez iki gece önce kendisine, öl demişti. Öl Firuze, demişti. Niye yaşıyorsun ki? Ecevit’i bile kurtaramayacaksın. Çizmiyorsun. Boyaların yok, fırçaların yok, kimse cezasını çekmeyecek, öl. Niye yaşıyorsun ki?


Bu soru kör talihinin en anlamlı sorusu olacaktı bundan böyle. Her şeyi bir nebze olsun telafi edebilme ihtimaliyle katlandığı bir azabı vardı. Dört kişinin vicdan azabını çekiyordu yıllardır. Akınların sırtında bir kambur gibi yaşıyordu, Akınların aynası gibi duruyordu. Biz katiliz diyordu, suçluyuz diyordu, biz yaptık, Ecevit yapmadı diyordu. Artık kendini gerçek katillerden bile çok suçluyordu. Birini öldürmekten daha korkunç geliyordu Ali Ecevit’i yakmak. Ecevit’in yüzünü bile anımsamıyordu. Küçükken yarısı hayal yarısı ancak gerçek olan hayalleri de anımsamıyordu.


Özlemiyordu da Ecevit’i. Yalnızca körkütük vicdan azabı çekiyordu. Ne mutlu olabiliyor de hayatına devam edebiliyordu. Akınların en büyük sınavı da Firuze’ydi. Firuze de olmasa, Akınlar seyr-ü sefa içinde yaşamaya devam edeceklerdi. Kötüler için iyi ki vardı Firuze. Yoksa Tarhanlar yok olduğuyla kalacak, unutulup gideceklerdi hiç var olmamış gibi.


Gece yarısına kadar bekledi. O daldan bu dala atladı. Ecevit’i kurtarabileceği bir ihtimal yaratmak istedi başaramadı. Babasının tam da söylediğini yapacağını adı kadar iyi biliyordu. Evdeki tüm ses kesilince kalktı yerinden. Bacaklarını zemine bastırdı. Hiç oyalanmadı, tüm gün hareketsizce zihninde olan resme eğildi. Cam parçası tam da tahmin ettiği gibi sıkışmıştı alta. Elini düşünmeden araya soktu. Tahmininden daha çabuk kanı aktı. Hiç dur durak vermeden tüm elini parçalamak pahasına camı çıkardı sıkıştığı yerden. Sakinleştiriciler bedenini uyuşturduğundan çok bir ağrı da hissetmiyordu. Sadece kanı hissediyordu.


Cam parçasını aldı bacaklarını yere sürte sürte duvara doğru ilerledi. Muhakkak fırçalara gerek yoktu ki. Bir tuvale bir boyaya... Zaten kanı akıyordu, biraz sabırlı olsa kullanacağı kadar akacaktı ama beklemedi. Kanı hızla akarken oldukça bilinçliydi, tek bir yere akıtıyordu. Tüm gün ustaca numaralandırdığı parmaklarını ve duvarı kullanıyordu. Yaptığı şeyin bir intihar olduğunu söyleseler ona inanmazdı, ben intihar etmiyorum ki çiziyorum derdi. Zaten serçe parmağıyla da buna benzer kelimeler yazdı bir köşeye. Öldüğü taktirde anne ve babasının sonunu getirecek kelimelerdi bunlar. Babam çizmek yok dedi, boyalarımı aldı, fırçalarımı aldı. Babam, babam, annem… Çizmek var, çizmek var.


Firuze Akın ilk intiharını on sekiz yaşına girdikten kısa vakit sonra, elindeki umudu kaybedince, boyaları ve fırçaları da ondan alınınca intiharı amaçlamadan etti. Bu onun için, boyalarımı ve fırçalarımı benden alırsanız çizmek için onlara ihtiyaç duymam demek, işin doğrusu direnmekti. Babasının ondan devamında neler alacağını da biliyordu. Belki de duvara o kelimeleri bırakırken de sebep olacaklarının hep farkındaydı. Zaten Atilla Akın da kızının fırçasından dökülen çizgilerdeki o korkunç buhranı fark ettiğinden çizmesini engellemek istiyordu biraz da. Bir sebep yakalamıştı ve bunu layığıyla kullanmıştı. Firuze çizmezse sönümlenir sanmıştı.


Sönümlenmeyeceğini kendi gözleriyle görmüştü. Aylin’in uykuya yorduğu sessizlikten Atilla çok çabuk nem kapmıştı. Zaten Firuze çizmese, Atilla’nın elinden çok çabuk kurtarırdı kendini. Firuze iyi ki çiziyordu. Odaya sabahın ilk saatlerinde girdiğinde, göreceğini biraz da biliyordu. Yine de, öldüğüne emin olunca kızının, içinde minicik bile şüphe bırakmayacak bir haldeyken Firuze, Atilla iki dakikaya yakın kapı eşiğinde kızının ölüsünü izlemişti adeta. Aylin gelip çırpınmayana kadar, nabzı atıyor demeyene kadar, Atilla’ya saldırmayana, açıkta kalan tüm tenini çizmeyene kadar da Atilla hareket etmemişti.


Firuze Akın’ın atölyesi o hastanede yaşam mücadelesi verirken müthiş bir hızla inşa edildi. Atilla yapımına da kızının kanıyla yazdığı ve çizdiği duvarı izlerken karar verdi. İlk kez yanıldı. İlk kez pişman oldu ve ilk kez kaybettiğini sandı. İlk kez de kaybetti zira. Firuze’nin bundan sonraki tüm intiharları bilinçliydi. Hayattan kopmanın o çirkin tadını bir kez alınca, elinde tek bir umut dahi tutamayınca vazgeçmedi. Uyandığında bir atölyesi, sayısız fırçası ve boyası, artmaya devam eden bir azabı vardı. Çizmek ona hep acı veriyordu lakin ondan vazgeçmeyi de bilmiyordu. Bunun da adını koydu. Çizmenin anlamı, “Bir tabutun içinde, tabutun duvarlarına çiziyormuşum gibi hissediyorum.” oldu.


***

Ali Ecevit haftayı geçen yorgunluğunu sonunda içtiği birkaç rakıdan sonra atabildi. Eve vardığı gibi sızdı kaldı, neredeyse on saate yakın bir ölü gibi yattı yatağın içinde. Uyandığında vakit yine akşamdı. Eve vardığında gerçi sabaha geliyordu. Bir duş aldı, kalktı, evdeki boşluklara baktı yine, dolapları birbirine çarptı, iki lokma bir şey yemeye kalktı ama yapamadı. Rüyasında Firuze’yi görmüştü ama nasıl gördüğünü anımsamıyordu. Sadece Firuze’yi anımsıyordu. İçindeki keder büyüyor, evden taşıyordu, Ali Ecevit’i evde tutmuyordu. Gözünü açık da tutamıyordu kapalı da tutamıyordu. Uyuyamıyordu, ayık kalamıyordu. Önüne bakamıyordu. Aramaların arasında gezindi. İşine yarar tek bir arama görmedi. Geri fırlattı telefonu araba koltuğuna.


İşine yarar arama kimdendi ki? Kim bilirdi? Zaten rehberinde de az kişi kayıtlıydı. Biriydi işte. Dönüp duracağı tek kişiydi. Dün gece arayıp aramamak arasında kalmış tek kişiydi. Nereye sürüyordu arabayı hiç bilmiyordu. Öylece dolanıyordu. Öylece dolanacaktı. Gidecek tek bir yeri yoktu. Kime sürmek istediğini anlayınca arabayı yolun ortasında destursuzca durdurdu. Önünde arkasında araç olsa kaza yapacaktı. Arabayı kime sürdüğünü biliyordu. Gidecek miydi? Gitmeli miydi? Gururundan öldüğünden değil, gidemiyordu yine de. Üzerindeki kazağın yakasını gevşetti. Dün gece olanları düşündü. Tam da bu vakitlerdi o iblisi yerin dört kat altına gömeli. Gidip görecek miydi zaman zaman? Görmeyecekti. Ecevit’i rahatlatacak o pisliğin acısı mıydı? Ecevit’i rahatlatacak, yüreğini ferahlatacak ne vardı?


Dinlemedin. Bir kere olsun dinlemedin. Bir kez olsun lan. Herkesi dinledin. Bir onu dinlemedin. Dinleseydin. Yaptıysa da dinleseydin. Yaptı mı? Firuze? Firuze mi yapacaktı? Konuşturmadın.


Telefonu cebinden çıkardı, hiç durmadı dün geceki gibi, hiç düşünmedi, hiç beklemedi. Aradı bu kez.

Susacaksa da, konuşmayacaksa da aradı. Ona bir sebep söylensin istedi. Ağzını açsın tek kelime etsin istedi.


Telefon neredeyse kapanmak üzereyken açıldı. Ecevit açılır açılmaz hiç fırsat veremden konuştu. “Firuze,” dedi. Sanki üşüyordu, sanki ince giyinmişti de üşüyordu. Durmadı düşünmedi yine. Zaten Ecevit’i hep şu durmayışları ve düşünmeyişleri yaktı. Hiç beklemeden, apaçık sordu. “Niye yaptın?” Yaptın mı değil, niye yaptın? Ona hiçbir şey söylesin istemiyordu. Uzun uzun anlatsın istemiyordu. Özür de istemiyordu. Yapmadım desin istiyordu. Yaptın mı diye niye sormadın o zaman? Yapmadıysa nasıl döndüreceksin buradan Ecevit? Yapmadıysa nasıl bakacaksın yüzüne? Nasıl kalkacaksın bunun altından? “Tehdit mi ettiler seni?” Sesi soluğu çıkmıyordu. Tıpkı bir suçlu gibi mi yoksa konuşmaktan vazgeçtiği için mi? “Söyle, tehdit mi ettiler seni Firuze? Neyle tehdit ettiler? Benimle mi tehdit ettiler? Melike’yle mi tehdit ettiler?”


Sesi bir azalıyor bir kısılıyordu. Firuze’den yanıt gelmiyordu. Onu duymadığından şüphe ediyordu. Firuze o kadar uzun süre sustu ki Ecevit artık bu sorunun cevabını almış kabul etti. Çenesi titremeye başladı önce, telefonu kulağından uzaklaştırdı, ağzını iki kolunun arasına bastırdı. Gırtlağından patlayacaktı sanki. Geri getirdiğinde telefonu, bu kez sesi tümüyle kısıktı. Titriyordu. “Bana ihanet edeceksen en başından sık kafama demiştim sana. Hatırlıyor musun?” diye sordu. Bin kez bunu sorsaydı ve Firuze bininde sıksaydı keşke kafasına. Kendine ne kadar sıksa da kirpikleri ıslanmaya başladı.


“Hatırlıyorum,” dedi Firuze. İlk kez yanıt verdi. Suskunluğunu baltaladı. Keşke baltalamasaydı. Ecevit’in birkaç saat uykuyla düzelttiği bazı şeyler fişi çekilmiş makineler gibi yeniden durmaya başladı. “Keşke hiç benimle aynı yola çıkmasaydın Ecevit.” İçindeki belki şüphe, belki avuntu ya da adı her neyse yandı kül oldu. Bu apaçık bir itiraftı. Ecevit’in sırtındaki tüm bıçaklar düştü, bir gülün dikeni saplandı, tüm kan boşalmaya başlandı. Konuşamadı. Gözleri bir açıldı bir kapandı. İçindeki tüm mezarlar eşelendi. Belki dakikalarca konuşmaya cesaret edemedi. Kan kaybından ölecek kadar eli ayağı bembeyaz kesildi. Direksiyondan çekti her parçasını, geriye yasladı bedenini. Oturuyordu ama yine ayakta kalmış gibi yıkılıyordu.


“Tehdit mi ettiler seni?” Bunu sorduğunun bilincinde bile değildi ama sorduğuna pişman da olmadı. Ağzının içine kan doldu. Tehdit edildiyse şayet, belki kendisini değil ama anne babasını ikna etmek istedi. Kendin için değil mi Ecevit? Annene babana mı sadece? Kendine değil mi? Tehdit edilmiş olsun. Niye? Tehdit edilmiş olsun. Af mı çıkaracaksın? Tehdit edilmiş olsun? Küçük ya da büyük bir şeyden. Hiç fark etmez. Korkmuş olsun sadece. Onun yüreğini kandırmak kolay, yüreği kansın yeter. Başka da bir şey yok istediğim. Yüreğini kandırsınlar yeter bana. Tehdit edilmiş olsun. Ecevit bir şeyden korktum desin yeter. Korktum desin.


“Kimse beni tehdit etmedi Ecevit.”


Ecevit’in gözlerinden yaşlar dökülüyordu artık hiç dur durak bilmeden. Yalan söylüyor. Korktuysa söylemez. Git yanına. Yalan söylüyor. Korktuysa söylemez. “Firuze, yapma, yapma,” dedi ancak. “Yapma,” diye sayıkladı. Korktuysa söylemez hemen. Pes etme. Hadi. “Hiç olmadı pişmanım de, yapma. Bana bunu yapma.” Ecevit her söylediğini sonra duyuyordu. Hiç olmadı pişmanım de… Tehdit edilmediyse, korkmadıysa, ne anlamı vardı pişmanlığının? Bir anlamı olurdu işte. Pişman olsun bir anla yaratırdım. Bulunur bir sebep. Pişman olsun. Kandırıldı belki. Pişman olsun. Yeter ki pişman olsun. O da yeter. Pişmanım Ecevit desin. Yeter ki pişmanım desin.


“Kapatmak istiyorum,” Buz gibiydi sesi. Git. Korkuyordur. Bir şeyle korkutmuşlardır. Git. Bırakma peşini. Anlatmaya geldi. Dinlemedin. Demek ki anlatacağı vardı. Git anlatsın. Bırakma, pes etme.

“Neredesin?” diye sordu son bir kuvvet. Atölyeye gitmek için hazırdaydı. Basacaktı gaza gidecekti. O gelmişti. Konuşmak için gelmişti. Bir şey vardı anlatacağı. Şimdi kırgınlığından ya da korktuğundan söylemiyor. Git hadi.


“Babamın evindeyim. Tam karşımda.” Firuze ilk kez Ecevit’in yanında böylesine dolu dolu babam dedi. Baba demeyi bile kesmişti, babam dediğinde sesi sönük olurdu. Çekine çekine söylerdi. Ecevit’in aklında tek bir söz belirdi. Kızımı gelip alana kadar, iyi misafir et demişti Atilla Akın. Ev soğuk.


“Yedi ceddini sikeyim onun,” dedi öfkeyle. En az Firuze’nin dolu dolu baba demesi kadar vurguluydu sesi. Yaşları birer birer dökülüyordu gözlerinden. Kulakları çınlıyordu. Kaldıramayacaksın Ecevit, dedi. Kaldıramayacaksın. Bunu kaldıramayacaksın. Ölsen daha iyi. Kaldıramazsın bunu.

“Hainin kızı da hain olur Ecevit. Sen bana böyle öğrettin.” Ecevit’in ağzından bir inilti döküldü. Adeta can verecekti oturduğu yerde. Öfke bile duyamayacak bir acı çekiyordu şimdi. Öyle bir acıydı ki annesinin babasının bile rahatı kaçmıştı içinde. “Benden nefret et, tek bir gün bile söndürme içindeki nefreti. Kardeşini de bul.” Arka arkaya söyledi bunları bir kadın. Firuze değildi bu. Zihnindeki ya da kalbindeki Firuze değildi konuştuğu.


“İçimdeki annemi babamı bile seninle barıştırdım ben,” dedi zorlukla. İtirafların büyüğüne yaptı ama Firuze’ye değil. Kendine. İçindeki anne babasını barıştırmıştı Firuze’yle. İlk Firuze’ye öptürmüştü ellerini, ilk Firuze’yi göndermişti yanlarına. Ecevit’in aylardır en büyük çırpınışı da bundan değil miydi? Annesinin babasını mezarda incitmekten korkmuyor muydu? Firuze önce Ecevit’in değil, Ecevit’in içinde atan iki kalbi kazanmıştı. “Mezarına gidemediğim annemi babamı bile barıştırdım seninle. Yapmadım de,” Adeta yalvarıyordu. Yalnızca kendi için bile değildi artık. Ana babası için de.


“Yapmadım de, pişmanım de, tehdit edildim de. Bir şey de hadi. Hadi bana bir şey söyle. Ben bununla yaşayamam, bu beni yaşatmaz. Bana bir şey de Firuze, yaptım pişmanım de. Ben bir şekilde üstesinden geleceğim ama bana bir şey söyle. Hadi Firuze, hadi. Beni kendinle sınama. Hadi.”

“Git dinlen, iki lokma ekmek ye, sonra kardeşinin peşine düş Ecevit. Onun senden başka kimsesi yok.”


Firuze’nin son sözleri bunlar oldu. Hiç beklemedi, kapattı telefonu. Ali Ecevit’in eli kulağında kaldı, öylece kıpırdamadı yerinden. Gözleri kapalıydı. Firuze’nin yüzü geçiyordu gözlerinin önünden. Kalbinin eksildiğini hissetti, bedeni önce sertleşti, sonra bir ölü gibi saldı kendini. Son cümlesine daha varmadı. Dakikalarca bir ölü gibi durdu yerinde. Halbuki zihni durmaksızın aynı cümleyi tekrar almıştı. Git dinlen, iki lokma ekmek ye. Git dinlen, iki lokma ekmek ye. Git dinlen, iki lokma ekmek ye.

Git dinlen, iki lokma ekmek ye…

Ölsem bir şey değişecek miydi? İki lokma ekmek fazla yerdim. Bazılarının hayatında iki lokma ekmek kadar yer kaplıyorum biliyordum. Git dinlen, iki lokma ekmek ye. İki lokma ekmek. İki lokma. İki lokma ekmek fazla yerdim. İki lokma.


Kulağında çın çın öten gerçeğin sesiydi. Genzinden bir acı aktı, kulakları çınlıyor, başı dönüyordu. Eli titriyordu. Ne olursa olsaydı, umurunda değildi. Üç kez daha aradı Firuze’yi. Açan olmadı. Ne olursa olsaydı, umurunda değildi. Annesinin numarasını tuşladı. “Neredesin?”

“İnci’nin okulu-”


“Firuze nerede?”


“Bir şey mi oldu?”


“Firuze nerede?” diye bağırdı Ecevit. Arabayı çoktan sürmeye başlamıştı. Önüne ne gelse ezip geçecekti.


“Sabah erkenden atölyeye gitti. Birkaç saat önce konuştum. Neden ne oldu? Bir şey mi oldu?”


“Ben sizin kuş kadar beyninizi sikeyim!” diye bağırdı Ecevit. Daha da başka bir şey söylemedi. Önüne çıkan şeyi ezdiyse de bilmiyordu. Görmüyordu. Ne görüyor, ne duyuyordu. Kalbi taşikardi geçirircesine atıyordu, Ecevit onun bile farkında değildi. Zaten yolu Firuze’nin etrafında dönüyordu. Atölyeye yakındı. Arabayı durdurmadan kapıyı açtı, “Firuze!” sesi yankı yaptı boş sokakta. Neye koştuğunun farkındaydı ama cam kapıya elini geçirmeyene kadar o ısıyı hissetmedi. Yangını o saniye fark etti. “Firuze,” diye feryat etti. Anahtarı alttan çıkardığında elleri ne ara deliğe götürdü

bilmiyordu. İsmini kaç kez andı, o isim ona kaç kere dönebilirdi onu da bilmiyordu. Sadece feryatları boğazını yakıyordu. İçeri girdiğinde hissettiği dumandan önce gördüğü alevler oldu. Ortasında koca bir delik olduğu belli olan tuval ama şövalyeliği kalmamış tahta parçaları odun parçaları gibi birleşmiş közlüğe adım kalaydı.


Ecevit’in ilk yaptığı şey öksürmek oldu. Etrafa yayılan alevler öylesine söndürmesi kolay alevler değildi, Firuze’yi o alevler arasında aradı önce. Dehşetle bakındı adını bağırdı. Yoktu. Saniyeler içinde dayandığı yer ise Firuze’nin odasıydı. Duvarın dibine çökmüş halini gördü. Yine ismi, “Firuze,” diye döküldü feryatla dudaklarından. “Firuze!” Kafasında ismi dudaklarında döküldüğünden daha çok geçti. Ölsem bir şey değişecek miydi? İki lokma ekmek fazla yerdim. Firuze... Atölyenin camları çok kalmayacak patlayacaktı belki de, içeri attığı adımları arttıkça fark etti bunu.


“Firuze!”


Alevler Ali Ecevit’in sırtına ve koluna doğru vuruyor, tenini yakıyordu ama anlayabileceği konumda değildi. Bedeninde yanıklar oluşmaya başlamıştı bile. Elleri kapıya dayandı, “Firuze!” derken. O boş gözler onunla göz göze gelsin istedi, başardı da. Firuze gözlerini açtığında gülümsedi. Ali Ecevit’in artık kalbi kesin olarak kriz geçiriyordu. “Kapıyı aç!” diye bağırırken çırpınışına bir tepki bekledi ama alamadı. “Kapıyı aç! Aç diyorum! Aç!” Ali Ecevit’in gözleri tek bir kişide, tüm hisleri ona bağlı bir şekilde, acıyı görmeden, acıya sağırken dikili kaldı. “Firuze!” dedi yalvarırken. Yalvarmaktan başka çaresi mi vardı?


***

“Bu kapıyı açmazsan ikimiz de ölüp gideceğiz!”


Ali Ecevit Tarhan bana hiç güvenmedi, bense Ali Ecevit Tarhan’a ilk kez güvenmedim. Güvensizlik, güvenilmemek kadar ağır bir his değildi. Ya da şu saniye beni etkilemedi bilmiyordum. Ali Ecevit’le göz gözeydik. Diz çökmüştü. Adeta yalvarıyordu bana. Yangın direkt olarak onun sırtına vuruyordu. Biliyordum çıkacaktı. O cam ne kırılırdı ne de bu yangını söndürebilirdi. Çıkacak. Korkma, çıkacak.

Melike’yi daha bulmamıştı, Melike’ye de yaklaşmıştı. Kardeşini gözden çıkaramazdı. Burada kalmak, onun için Melike’yi sonsuza kadar kaybetmekti. Ondan sonra arayacak tek bir kişi bile yoktu. Biliyordum çıkacaktı. “Firuze aç!” diye haykırıyordu. “Aç diyorum sana! Aç kapıyı! Öleceğiz ikimiz de!” Alevler onu köşeye sıkıştırmaya başlamıştı. Biraz daha orada durursa tutuşacaktı. Çıkacak. Korkma, çıkacak.


Yine de onu ateşin içinde böylesine çırpınırken görmek istemedim. Hafızamda kalan son görüntü bu olmamalıydı. Kalanların ölüleri son halleriyle hatırlayacakları söylenirdi ama ölüler için kimsenin bir şey dediği yoktu. Onu bu tablonun içinde hatırlamamalıydım. Gözlerimi kapattım. Çıkacaktı. Yalan söylüyordu.


Ben gözlerimi kapatınca sesi arttı ya da ben onun sesini son kez duymak için çırpınmaya başladım. Dikkat kesildim. “Seni burada bırakmam,” diyordu. “Aç kapıyı,” diye haykırıyordu. “Firuze aç kapıyı, aç! Aç kapıyı! Öleceğiz ikimiz de!” Yumruklarımı sıktım ve gözlerimi daha sıkı bastırdım. Yalan söylüyordu. Çıkacaktı. Sesini de duymak istemedi. Bana yine öfkeyle konuşuyordu. Büyük bir hınç vardı sesinde. Çıkacak. Korkma, çıkacak.


Melike’yi bırakmazdı. Üstelik ben bir hain olduğumu kabullenmişken benim için canını gözden çıkarmazdı. Ecevit benim için hiç canını gözden çıkarmazdı. Bunu mu isterdim? Asla. Aksine şimdi burada olması bile beni çılgına çeviriyordu. Dilimi damağıma bastırdım. Kapının altından sızan duman yavaş yavaş içime sızıyordu. Amacım acılı bir son değildi. Nefes alamayacaktım ya da aksine uyku tatlı gelecekti. İkisine de kendimi teslim etmeye razıydım. Mozart’ın dinlediğim son bestesinin ritmini Ecevit’in sesini bastırmak için mırıldanmaya koyuldum. Her şey bitmişti. Beni babam bile durduramayacaktı. O korkunç hırsını, bu kez başaramayışının öfkesini hayal etmek bunca ateşin içinde içimi ferahlattı. Öldükten sonra görmek istediğim tek şey buydu. Kimsenin üzüntüsünü görmek istemezdim, yalnızca babamın öfkesini görmek istiyordum.


Zaten biliyordum insanlar ben öldükten sonra üç gün üzülecekti. Dördüncü gün rahatlayacaklardı. Benim ölümümü kendi gözleriyle gören Ecevit bile.


Mırıltım kulağıma doluyordu. Dışarıdan biri için kısıktı ama kendi içime çok şiddetli bir sesle mırıldanıyordum. Yalnızca o uğultu vardı ama Ecevit’in sesinin kesildiğini çok çabuk fark ettim. Gözlerimi açmamak için daha yüksek sesle mırıldanmaya başladım. Direndim de az biraz açıp gözlerimi bakmamaya. Ama duman arttıkça son kez o boşluğu görmek istedim. Gözlerimi açtım.

Çıkmıştı. Korkmamıştım, çıkmıştı.


Gözlerimi bir daha yumdum. Artık biliyordum, burada değildi. Dışarıdan adımı haykırıyorsa da

buradan duymama ihtimal yoktu. İtfaiyeyi çağırsa bile gelene kadar her şey çok geç olacaktı. Bana babam bile engel olamıyordu. Gülümsedim. Benim hayatımdaki herkes benim öldüğümü görecekti. Yaşımı iki katına katlamış olanlar bile. Göreceklerdi. Yüreğimde korkunç bir hafifleme hissettim. Ecevit gitmişti. Ecevit iyi ki gitmişti. Ecevit gitmeliydi. Ecevit Melike olmasa da gitmeliydi. Ecevit gitmişti. Gülmeye başladım istemsizce. Ecevit gitmişti. Ağlamaya başladım bu kez. Ecevit gitmişti.

İçimden saymaya başladım. Bilincimi kaybedene kadar sayacaktım. Bir insan kaç dakikada ölür bunu öğrenecek ama kimseye söylemeyecektim. Babam kaybediyordu. Annem kaybediyordu. Ecevit kazanıyordu. Evet Ecevit kazanıyordu. Tam da istediği gibi ölecektim. Kanım bile akmayacaktı. Yaşlarım süzülüyorken yanaklarımdan güldüm. Öyle bir karmaşadaydım ki saymak bile beni zorluyordu. Bir sürü kez başa alıyordu. Adım söyleniyordu, annem, babam, Ecevit tarafından. Hepsi zihnimin oyunuydu. Kimsenin burada olmadığını biliyordum. Ağzımın içine dumanın tadı dolmaya başladığında öksürdüm iki kez.


“Firuze!”


Bedenimde korkunç bir gerçeklikte eller dolaşıyordu sanki. Çığlık atmaya çalıştım ama öksürüğüm izin vermedi. “Firuze! Aç gözlerini!” Aynı elleri yüzümde de hissettim, ardından canımı yakacak kadar yanaklarımı baskı uygulamaya başladı ve göz kapaklarımı çekiştirmeye başladı parmak uçları. Ben gözlerimi açmadım, Azrail olduğunu sandım. Gözlerimi zorlukla açtığımda karşımda görmeyi beklediğim neydi, ucu bucağı olmayan bir düşünceydi. Ama hayır bir çift küçük göz gördüm. Gerçek değildi biliyordum. Ya da Azrail ona kolay teslim olacağım bir bedene dönüşmüştü.


“Bana bak, aç gözlerini! Aç, çıkaracağım seni.”


Ecevit’in elleri bacaklarıma yöneldiğinde beni çekmeye çalıştığı yöne baktım. Babamdan her gizli çıktığımda kullandığım, bir şömine gibi duran ama önünü komodinle kapattığım küçük kapı açılmıştı. Ecevit o kapıyı biliyordu, o kapıdan girip çıktığımı defalarca kez görmüştü. Beni yakalayan bir ölüm meleği değildi. Ali Ecevit’in ta kendisiydi.


Başaramamanın korkunç ve tanıdık hissi beni yakaladığında korkuyla bağırdım. Ecevit’in ellerini ittim. “Bırak!” dedim hınçla. “Bırak! Çık.” Aramızda bir boğuşma geçmeye başladı adeta. Ecevit beni zapt edemiyordu, görüyordum. Kolumu tutsa kolumu, bacağımı tutsa bacağımı hırçınca çekip koparıyordum ondan. “Çıkmayacağım, bırak!”


Birbirimize zarar veriyorduk artık. Onu adeta tekmeliyordum. Babamdan kurtulmak ister gibi ondan kurtulmaya çalışıyordum. Zaferin bayrağı yavaşça iniyordu, son bir kuvvetti bu. Yapamazsam, kaybedersem, bir dahası olmayacaktı. Bu kadar yaklaşmışken bir yenilgiyi daha kaldıramazdım. Beş kere intihar etmeyi bile başaramamış bir beceriksiz olduğumu kendime de kanıtlayacaktım. “Bırak!” dedim. Ecevit’i yumrukluyor, üstünü başını dövüyor, bulduğum her yere tutunuyordum. Bir kere yakalayabilirse beni çıkaracaktı. Bağırıyordu, duyuyordum ama dinlemiyordum. Beni ateşe atmak istiyordu sanki, savaşıyordum. Sırtım yere doğru devrildi, gözlerim bulanık görüyordu, ikimizin de gücü azalmıştı. Koca ellerini bileklerime ve ellerime sardı ve üzerime çıktı. Dizini bacağıma bastırdı ve ellerimdeki tüm kesikleri tek eliyle baskı uyguladığında korkunç bir acı hissettim. Sanki yarıklar genişledi, acıyla bağırdım. Ecevit kafasını eğdi ve acının kaynağını seçmeye çalıştı.


Ellerinin kana bulandığını ben biliyordum ama o an fark etti. Ellerimi bıraktığı gibi saldıracaktım. Belki bir fırsatını bulursam kapıyı açacak ve diğer alana geçecek ve kapıyı onun üzerine kilitleyecektim bir kez daha. Elimi fark etti, akan kanı fark etti ama asla tutuşunu yumuşatmadı, ödün vermedi gücünden. Gözleri kıpkırmızı olmuştu. İkimiz de birbirimize delirmiş gibi bakıyorduk.


“Ölsem da bırakmam seni burada!” dedi gözlerime bakarken. “Ölsem de bırakmam!” Nefesi ateş gibi yanıyordu. Dizini kaldırdı önce, hiç durmadan diğer elini bacaklarımın altına geçirdi. Beni kucağına çekmeye çalıştı ama yapamadı. Beni o küçük kapıya doğru itmeyi başardı. Kucağından kaçacaktım. Beni bacaklarının arasına yerleştirdi. Ne yapacağını anladım. İki bacağının arasında tutacak beni, kendini o dar alandan eze eze ittirecekti. Sırtını ittiği ilk an, kendini sıkıştırdığı ilk an tırnaklarımı ellerine geçirdim ve kucağından ayrılıp kendimi öne doğru çekmeye çalıştım. O burada sıkışmıştı, kalkıp atölyenin diğer tarafına geçecektim.


Ne yapmaya çalıştığımı anladığı an, “Firuze!” diye haykırdı acıyla. “Firuze!” dedi yine. Anısın yüzünün yarısını yüzümün yarısına bastırdı. “Firuze yalvarıyorum dur,” dedi. Karnımdan sıkıca tutmuştu. Ben ondan kurtulamayacağımı, o beni tutamayacağını sanıyordu. “Yalvarıyorum dur,” dedi ben değil ama o sıkışmıştı. Nefes bile alamıyordu hissediyordum. Beni yasladığı bedeni kas katı kesilmişti. “Dur yalvarırım, dur. Firuze, dur.” Sesi titriyordu, boynuma doğru dökülüyordu nefesi. Hareket etmiyordu. Eğer ki bir boşluğunda istediğimi yapabilirsem ne olacağını biliyordu, devam etmeye cesaret edemiyordu. Nefes nefeseydik.


“Ecevit bırak,” dedim. Onun gibi başta yalvarmadım, sesim de titremedi. Onun kadar acılı da değildi. Hırslıydım. Yapmak istiyordum. Ne vardı ki başka böylesine yapmak istediğim?


“Bırakmam.”


“Ecevit bırak!” dedim öfkeyle. “Bırak! Bırak beni!” Beni zapt edebileceği bir konumda değildi. Ya geri girecektik ya da çıkaracaktı. Çırpınamazdık. Ecevit’in sırtı çok dar bir yere sıkışmıştı. O benimle taş duvar arasına etten duvar örmüştü ama onun canı yanıyordu. Beni bıraksın ve çıksın istiyordum.

Bana yapmaması gereken bir kötülüğü yaptı. Saçlarımı sevdi. “Ölsem de bırakmam,” dedi. Artık fısıldıyordu. Bana bağıracak nefesi kalmamıştı. Saçlarımı okşuyordu. “Sana yalvarıyorum dur,” dedi yine.


“Bırak.” Şakağıma buseler kondurmaya başladı. “Ecevit bırak,” diye inledim.


“Sana yalvarıyorum dur, çıkarayım bizi.” Eli hızla saçlarımı okşuyordu. “Seni çıkarmadan çıkmam. Dur,” Durmadan aynı kelimeleri, bazen sonunu getiremediği cümleleri kurdu. Şiddetle öksürüyordu. Nefes nefeseydi. Ciğerleri patlayacaktı sanki. Onun yalvarışlarına benim inleyişlerim, ağlayışlarım katıldı bir zaman sonra. Kolum kanadım iki yana düştü, bileğimde güç kalmadı. Ali Ecevit ne zamanki kolum kanadım iki yana düştü, direnecek gücüm kalmadığını anladı o zaman yeniden sıkıca kavradı beni. O dar kısımdan ikimizi de tek çırpıda iterek çıkardı. Gözlerim kapalıydı, tüm gücüm çekilmişti, elim ayağım tutmuyordu, yapamamıştım.


Babamı bir kez daha haklı çıkarmıştım.


Üzerime su damlaları düşüyordu, yağmur başlamıştı, gök gürültüsünden anladım. Ali Ecevit beni bırakmadı, o konumda yağmurun altında dakikalarca kaldık. Nefes nefeseydi, göğsü şiddetle inip kalkıyordu. Solukları biraz düzene girince bu kez kucakladı, ona tutunmadım. Bırakmasını istedim ama söyleyemedim. Bahçeyi dolandı, ön kapıdan çıktı karşı kaldırıma oturttu bedenimi. Yağmur şiddetini arttırıyordu.


Ecevit’in eli yüzümde dolanıyordu, yağmur damlalarıyla yüzümü yıkıyordu adeta. Bahçe kapısı aralıktı, atölyemi görebiliyordum. Cayır cayır yanıyordu. “Ah,” dedim sanki bir ölüm haberi almışım gibi. Atölyem yanıyordu, içinde ben yoktum. Sadece o yanıyordu. Ecevit neye ah ettiğime dönüp baktı, anladı da. Orada neye böyle ah ederek baktığımı gördü. Nefret ediyordum Ali Ecevit Tarhan’dan. Defalarca kez ah ettim.


“Firuze tamam,” dedi. Neye tamam dediğini bile bilmiyordu. Ellerimi dizlerime vurdum. Ne itfaiye çağırmaya yüzüm vardı ne de yangını söndürmeye gücüm vardı. Ecevit kalktı önümden atölyeye doğru koştu. Alevlerin arasında geri girdiğini gördüm, camdan tavanı açtı. Yangın henüz o kısmı etkilememiş olacak ki açıldı, yağmur bardaktan boşalırcasına atölyenin içine doğru yağıyordu ama yanmıştı. Görüyordum yanmıştı. Ali Ecevit kendine zorlukla dışına attı ve kapısını da kapattı. İçindeki her şey yanmıştı biliyordum. Ben onlardan kendimle beraber vazgeçmiştim bensiz vazgeçmemiştim. Bana doğru geri geldi, ne onun üzerinde bir ceket ne de benim üzerimde vardı. İkimiz de sırılsıklamdık. Beni yeniden kaldırmaya çalıştı ama izin vermedim.


“Bırak!” diye haykırdım. Ölümü izler gibi atölyemin yanışını izliyordum. “Bırak! Uzak durun benden, bırak!” Bir ormanın yanışını izler gibi atölyemin yanışını izliyordum. Yanıma çöktü. İkimiz de kaldırımın üzerinde yangını izliyorduk. O benim gördüğümü görmüyordu. Beni anlamıyordu. Hiç anlamayacaktı, hiç anlamamıştı. “Yandı,” dedim. Sızım sızım sızlanıyordum. “Yandı. Yandı. Bir tek burası vardı. Yandı.”


Bir evim yoktu, bir yuvam da yoktu ama bir atölyem de yoktu. “Yandı,” diye sayıkladım. “Yandı, yandı. Bir tek burası vardı yandı. Yandı. Yandı,” dedim. “Yandı. Yandı. Burayı da aldınız benden, yandı. Yandı.” Ellerimi dizlerime vuruyordum. Tarlam yanmıştı sanki. Tüm rızkım gitmişti. Tüm ekinim talan olmuştu. Tüm hayvanlarım telef olmuştu. Her şeyimi kaybetmiştim. Bir tek canım kalmıştı ondan da kurtulamıyordum. “Yandı,” dedim. “Yandı.”


Ecevit dizime vurduğum bir avucumu yakaladı. Kesik olan avucumdu. Sanki tek önemli şey buradan akan kandı. Daha da öfkelendim. İçimdeki atlete yöneldi yine. Zaten başka da bildiği bir şey yoktu. Hiç beklemeden dişleriyle askılarımı yırttı ve elini içime daldırdı, çekti aldı askılarını kopardığı atleti. Avucuma sardı sıkıca atleti. Sanki tek kanayan avucumdu. Görmüyordu. İçimdeki kanı görmüyordu. Kan kusuyordum görmüyordu. Saçlarıma dokunacak oldu. Hırçınca ittim elimi. “Bırak! Dokunma bana. Bırak!”


Her erkek biraz da olsun babama benziyordu. Ecevit bile. Nefes nefese atölyeye bakıyordum.

“Bir burası vardı,” dedim yine. “Sen hiçbir şey bilmiyorsun. Sen hiçbir şey bilmiyorsun, bilmiyorsun sen. Ben ölmeyeyim diye yaptılar burayı, sen hiçbir şey bilmiyorsun,” dedim. “Sen hiçbir şey bilmiyorsun. Burası da yandı.” Bir ileri bir geri sallanıyordum. “Babam ben ölmeyeyim diye yaptı burayı. Ben el bebek gül bebek büyümedim, hain değilim ben. Hain değilim ben, beni kandırdılar. Ben hain değilim. Beni hep kandırdılar. Burası da yandı. Gitti bak. Yandı burası da. Kandırdınız hepiniz beni. Sen de beni kandırdın. Hain değilim ben.”


Susakaldım sonra. Tüm kelimeleri unuttum. Köy halkı üstüme üşüştü ne yiyip ne içeceğim diye. Hepsi içeride resim çizerken ben, bunların olduğunu sanıyordu hep. Hepsi beni kötü biliyordu. Dakikalarca sustum, Ecevit’in sesi soluğu çıkmıyordu. Yangın belki sönmüştü belki bazı tablolarım yanmaya devam ediyordu. Elimdeki bez parçasına baktım.


“Sen burayı bana niye yaptılar biliyor musun?” diye sordum öfkeyle. Ecevit’in yüreğini bin parçaya bölmek sonra oturup başına ağlamak istiyordum. “Bilmiyorsun,” dedim yine. “Elime bunu sarınca kan durdu değil mi? Babama benziyorsun Ecevit, o da önce tüm fırçalarımı aldı sonra ben çizip boyamanın bir yolunu bulunca burayı yaptı. Ne farkı var yaptığının? Babama benziyorsun.” Yalan söylüyordum, apaçık, kalbi bin parçaya bölünsün diye yalan söylüyordum. Biraz olsun canını yakmak istiyordum. Öfkelensin istiyordum. Zoruna gitsin istiyordum. “Duvara kanımla yazmıştım. Baba benden boyalarımı alırsan ben yine boyarım yazmıştım. Ben can çekişirken babam burayı yaptı. Ölmeyeyim diye yaptı. Burayı bana niye yaptı Ecevit? Ben hain değilim. Ben hain değildim, hiç değildim. Babam seni kurtarmak istiyorum diye aldı boyamı fırçamı benden. Öleyim diye yaptı sonra ölmeyeyim diye burayı. Ben hain değilim.”


İnim inim inledim, sızım sızım sızlandım ve başımı eğdim. Dizlerime yasladım. Atölyem ölmüştü. Artık bakacak hiçbir şeyim kalmamıştı. “Bana niye bir kez olsun güvenmedin Ecevit?” dedim. Sayıklıyordum. “Beni niye dinlemedin? Ben aylardır dişimi tırnağıma kattım Ecevit. Beni niye dinlemedin? Benim ölümümde hepinizin payı olacak. Hepinizi söyleyeceğim. Hepinizi söyleyeceğim, Allah yanınıza bırakmayacak bunları. Seni de söyleyeceğim Ecevit. Beni bir kere bile dinlemedi diyeceğim.”


“Beni de söyle,” dediğini duydum onlarca tekrar eden cümlemden sonra.


“Ben sana hiçbir şey anlatmadan, çektiğim bir acıyı bile söylemeden, bana güven istedim Ecevit. Bana yaşadıklarım için değil, bana ben olduğum için güven istedim. Firuze diye bir kadına güven diye aylardır debelendim durdum.” İçimden bir ağıt gibi yükseldi sızlanmam. İçin için ağlıyordum. “Beni niye dinlemedin Ecevit? Bana inan istemedim, içinde şüphe bile olmadım Ecevit. Madem kalbinde hiç yer yoktu, benim niye dokunmama izin verdin? Dişimden tırnağımdan arttırdım Ecevit. Benim yürümeye mecalim yoktu, senin için çabaladım aylarca. Neden Ecevit? Niye fırsat verdin bana?”


Konuşuyor konuşuyor, çok uzun bir süre susup ağlıyordum. Bunları Ecevit’e anlatmıyordum. Bunları kendime anlatıyordum. O olmasa da konuşacaktım. “Bana savunmasız güven istedim ben. Savunmadım kendimi Ecevit. Sana kendimi hiç savunmadım. Savunursam, bana öyle güvenirsen ilk fırsatta güvenmeyi bırakırsın sandım. Hiç vazgeçme diye emek verdim ben, hiçbir şeye emek vermediğim kadar emek verdim ben.”


Yine sustum. Ne hata etmiştim ne yanılmıştım. Ne aptaldım. Doğrusu bu sanmıştım. “Sen sanıyorsun ki yedi yaşındaki çocuk zamanında abisini korumak için yalancı şahitlik yaptı değil mi?” Başımı zorlukla kaldırdım ve ona baktım. Bunu bile bilmiyordu. Ecevit bunu bile bilmeden bana güvensin istemiştim. Sıfırdan bir güven kurmak istemiştim. Çok çalışmıştım, gece dememiş, gündüz dememiştim. Yaz dememiş, kış dememiştim. “Beni kandırdılar Ecevit. Bana böyle böyle dersen Ecevit gelecek dediler, beni seni yakarken bile seninle kandırdılar. Ben kendimi masum görüyorum sanma diye bunu bile söylemedim. Sen bana bunu bilmeden de güven istedim.” Başımı gökyüzüne kaldırdım, yağmur dinmiyordu. Gözyaşlarım kadar hızlı akıyordu, benimle yarışıyordu.


“Seni sen geleceksin umuduyla yaktım ben. Seni yaktım ben, ben sağlam kaldım sandın hep. İnsanların gözünün içine baka baka Ecevit gelecek mi diye sordum. Bir kişi bile gelmeyecek demedi bana. On yaşına girdiğim gün bir gazete parçasından öğrendim ben ne yaptığımı. On yaşındaydım, on beş yıldır panik atak geçiriyorum. Ecevit sen hiçbir şey bilmiyorsun,” dedim başımı durmaksızın sallarken. “Sen hiçbir şey bilmiyorsun Ecevit. Ben biraz olsun bana bu yüzden yumuşama diye anlatmadım. Niye yumuşadın Ecevit, madem kalbinde bana yer yoktu niye yumuşadın?”


Gözlerini dikmiş pür dikkat beni dinliyordu. Artık sözümü de kesmiyordu. Yağmurlar onun yüzünden de süzülüyordu. Neden içinde bir şüphe bile olamamıştım? “Ben kötü bir insan değilim. Değilim. Hiç değilim. Hepiniz, hepinizden benden az ya da çok kötüsünüz. Ben kötü değilim. Bulduğum her fırsatta, herkese anlattım ben. Kimse bana inanmadı, sana yaptığımız kötülüğe kimse inanmadı. On sekiz yaşıma girer girmez seni görmeye geldim. Bana demiştin ya yerim de yurdum da belliydi diye, Ecevit ben seni buldum. Bulmadım mı sanıyorsun? Bak seni bulduğum için burası yapıldı. Bak,” dedim yanmış atölyeyi gösterdim. “Yandı,” dedim sonra yine. Başka söyleyecek neyim vardı ki? Başka nasıl bir gerçek vardı ki?


“Şimdi sanıyorsun ki sana anlatacağım, bu böyle böyle oldu diyeceğim. Ya da sanmıyorsun. Ben de anlatmayacağım Ecevit. İçinde tek bir şüphe yaratamadım. Aylardır o kadar çırpındım, tek bir şüphe bile olmadım. Anlatmayacağım. Şimdiye kadar nasıl diğerlerini anlatmadıysam şimdi de anlatmayacağım. Sen haklıydın, nilüferin kökü bataklığa bağlı. İstediği kadar su üstünde olsun, istediği kadar tertemiz olsun, kökü pisliğin içinde. Sen bunu hiç unutamadın.” Fail ile mağdur aynı kişi olamazdı, Ecevit’e aksini hiç kabul ettiremedim.


Atölyeme de bakmayı bıraktım. Öylece yere baktım. O bana bakıyordu biliyordum. Ölmeme bile izin vermemişti. Ölmek o kadar kolay mı demişti zaten. O da hiç yolundan dönmemişti. Beni kolay bir ölüme bile teslim etmemişti. “Kaybın çok büyük Ecevit, öfken çok büyük. Sen hiçbir nilüferin kökünü unutacak adam değilsin. Özür dilerim. Buna da biz sebep olduk. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Kalbinde yer olmadığını bile bile uzandım dokundum, ben…” dedim. Kendimi nasıl açıklayacağımı bilemedim, nasıl savunacağımı seçemedim. “Ben cahildim belki Ecevit, umutlandım. Cahildim. O kalbi taşıyan sen değil misin, neden izin verdin ki? Madem bir gıdım bile yer yoktu, neden izin verdin Ecevit. Dokundurmasaydın. Benim kökümü hiç unutmadın, o kök koparsa öleceğimi de söyledik. Ne istedin o zaman benden?”


Dudakları aralanacak oldu, bana iki güzel söz etmesinden korktum. Hemen devam ettim. İzin vermedim. “Benim günahıma girme Ecevit.”


Gözlerinde bir şehir yıkıldı sanki. Hemen çevirdim de kafamı enkazdan kaçtım. “Ecevit benim günahıma girme. Ben şimdi hiçbir şey yapamıyorum, hiçbirinize karşılık veremiyorum ama inanıyorum bunca haksızlığın hesabı bir yerde sorulacak. Sana hesap sorulsun istemiyorum. Sana bunca kötülüğüm dokunduktan sonra sana hesap sorulsun istemiyorum. Diğerlerinden sana sıra gelsin istemiyorum. Benim günahıma girme.”


Kendimi sıktım durdum, büzüştürdüm bedenimi. “Benim günahıma girmeyin. Ben kötü bir insan değilim. Dinlemedin beni. Bir kere bile dinlemedin beni. Niye dinlemedin Ecevit? Kimse beni dinlemedi. Hiç dinlemediniz beni. Hiç konuşmayacağım artık.”


Ellerini hissettiğim an uzaklaştım ondan. İstemiyordum. Hiç istemiyordum hatta. Onun için de kendim için de istemiyordum. Ben yaşamak da istemiyordum. Hiçbir şeyde gözüm yoktu, Ecevit’te de. Kollarını bana saramadan o bir araç çok şiddetli bir şekilde girdi sokağa. Bu sokaktaki tek yapı bana aitti. Polis geldi diye korktum ama gelenlerin tanıdıkların araçlarından bir olduğunu anladım. Biraz şansım yaver gitti annem indi arabadan, hızla kalktım ayağa. Annem kendisine tutulan şemsiyeyi bile beklemeden topuklularıyla bana doğru koştu. “Niye açmıyorsunuz telefonumu?” diye bağırdı. “Niye açmıyorsunuz telefonumu aklım çıktı!” Önce elimi fark etti sonra atölyeyi. Hiç çekinmeden çığlık attı, beni sarmaladı. Adımı sayıklıyor, yanığım var mı yok mu onu kontrol ediyordu.


“Beni götür,” dedim dişlerim birbirine çarparken. “Beni götür,” dedim bir kez daha. Döndü ve Ecevit’e baktı. Bu kez yüzünden şaşkınlık geçti. Ne ben Ecevit’in yanında kalmak istiyordum ne de Ecevit annemle arama geçiyordu.


“Gel kızım,” dedi annem şemsiyeyi kendisi tutarken. Beni hızla arabaya yürüttü, bindirdi. Ecevit tek başıma gitmeme izin vermeyecekti biliyordum. Belki babam gelse onunla da gitmeme izin vermeyecekti. Anneme müdahale etmedi. Annem beni bindirdiği kadar hızla binmedi arabaya. Gitti Ecevit’in önüne. Bağırıp çağıracağını kavga edeceğini sandım ama hayır aksine önüne çöktü. Oturdu. Bir şeyler konuştular. Annem Ecevit’in yakasına dokunmaya çalıştı ama Ecevit izin vermedi. Ne konuştular bilmiyorum ama Ecevit başıyla arabayı işaret etti, kısa kesti. Annem birkaç saniye daha durdu, yüzüne baktı, sonra kalktı ve arabaya bindi. Yine müthiş bir abartıyla saçlarımı okşuyor, yüzümü seviyordu. Ali Ecevit’in yanından geçip gitti araba. Son bir kez göz göze bile bakamadık.

***


Annemin bana bütün yol bir şey sormaması bile mucizeyken ben yine de istedim. Beni bu durumda bu eve getirmeyecek bir annem olsun istedim. Beni o kadar anlayacak, kalbinde bir nebze hissedecek, sahiplenecek bir annem olsun istedim. Ecevit’in kalbinden kovulduktan, Ecevit’in evinden çıktıktan ve atölyemden bile artık olduktan sonra buraya gelmek bir cehennem gibi. Yine de bir şey diyemedim. Gidecek hiçbir yerim yoktu artık. Evim yok, hiç yok.


Kapı eşiğine kadar geldim, birkaç adım da attım ama daha fazla ilerleyemedim. Bir koku aldım. Bana bir adım daha attırmayan bir kokuydu bu. Bu evin kokusuydu. Biliyordum, hep vardı. Ama ilk kez böylesine çok hissettim. İlk kez rahatsız hissettim. İlk kez kalbime böylesine acıttı. Sonra fark ettim ki kalbimi acıtan şey bu evin kokusu değil. Kokusunu almadığım bir evden, bir kalpten kovulmak. Annemle göz göze geldiğimizde “Firuze,” dedi. “Ne oldu kızım?” Hemen yamacımdaydı.


Etrafa baktım. Ecevit’in evi hiç kokmuyordu. Sanki kokusuz bir evdi orası. “Anne kokuyu alıyor musun?” diye sordum. Annem hızlı hızlı soluklandı, etrafa baktı benim gibi. Fiziken iyi olmadığımı sanıyordu. Halbuki elimdeki kesikten başka fiziksel olarak tek bir zarar bile görmemiştim. Bu koku kadar canımı yakmıyordu şimdi elim. Annem endişeyle başını salladı.


“Hayır bir tanem hiçbir koku yok, yemek kokusu bile yok. Ne kokusundan bahsediyorsun? Nasıl bir koku?”


Annem kokuyu almadı, çünkü burası annemin eviydi, annemin yuvasıydı. İnsan misafir olmadığı evde koku almıyordu demek ki. Doğruydu. Kızmadım bu kez anneme, hiç kızmadım. Ben de Ecevit’in evinde koku almıyordum. Bir adım geri gittim. Yüksek tavana baktım. Evim bile yoktu artık. “Anne,” dedim sadece. Kimse evde yoktu. Belki bundan cesaret aldım. Bilmiyordum.


“Efendim Firuze, söyle kızım. Söyle.”


Ellerimi pantolonuma bastırdım. “Anne beni buradan kurtar,” dedim nefes nefese. Nasıl yaşayacaktım şimdi burada? Yirmi beş yıldır yaşamıyor muydum? Artık dayanacak gücüm mü kalmamıştı? Hayır daha iyisini görmüştüm. Kokusuz evi görmüştüm. Ben nasıl artık, sadece burada yaşayacaktım.

“Firuze burası senin evin kızım,” dedi. Başımı iki yana salladım şiddetle. Anlamadı beni. İlk kez ondan böylesine açık yardım dilendim.


“Anne beni buradan kurtar,” dedim yine. Kendi etrafımda döndüm. Ben nasıl sadece burada kalacaktım şimdi? Nasıl alışacaktım gidecek tek bir kapımın bile olmamasına? Nasıl bu evin kokusuna tahammül edecektim? “Anne beni buradan kurtar,” dedim. “Anne beni kurtar buradan.”


Kendimi girdiğim gibi geri attım dışarı. Koca malikâneye baktım yine. “Beni ya eve kapatın yine ya da beni buradan kurtar,” dedim dehşetle. Yüzüm yanmaya başladı. İşte sanki şimdi bütün alevin orta yerindeydim. “Anne beni ya eve kapatın ya da beni buradan kurtar.” Ben geri gittikçe annem üzerime geliyordu. Beni eve kapatacaktı. Neredeyse kaçacaktım ama son anda tuttu kolumdan.


Beni kurtarmayı değil, eve kapatmaya tercih etti.


Yemyeşil gözlerine baktım. Dolmuşlardı, kocaman olmuşlardı, taşacaklardı. Yüzüme dokundu, “Seni eve kapatmam kızım,” dedi. “Seni eve kapatmam. Asla Firuze. Bana bak. Sana hiçbir şey yapmam. Bak kızım bana, annenim ben senin. İyisin, iyi olacaksın. Tamam ben de kalmam, gidelim. Gel, hadi gel. Kalmayalım burada. Tamam mı? Sakin ol, bak bana,” Annemin gözlerinin içine bakıyordum inançsızlıkla. Sanki her an babam arkadan koluma yapışacaktı.


“Firuze bakma bana öyle,” dedi. “Bakma bana öyle kızım. Tamam gel, gel.” Kapıya doğru baktı ve bağırdı. “Arabamı kapının önüne getirin.” Annem hızla beni bıraktı ve evin içine bıraktığı çantasını gidip aldı. İçeride de insanlara bağırdı. İnci de geldi ama göz göze gelince hemen çevirdim başımı. Annem onu da getirecek diye korktum ama getirmedi. Bana kaban giydirdi, sanırım birkaç parça da kıyafetimi aldı. Küçük bir çocukmuşum gibi elimden sıkıca tuttu. Yüksek topuklularına rağmen benden hızlı yürüyordu. Sürücü koltuğuna neredeyse hiç yapmadığı şeyi yapıp kendisi geçti,

kimsenin de bizimle gelmesini istemedi. Ağlıyordu görüyordum. Benim kemerimi bağlarken kendi yaşlarını siliyordu. “Yazlığa gideriz,” dedi. “Ya da istersen başka bir yere. Uludağ’a gideriz.

Eskişehir’e gideriz ya da. Ben babanla konuşurum,” Hüngür hüngür ağlıyordu bunları söylerken. Elleri titriyordu direksiyonu tutarken. “İstediğin kadar kalırız Firuze olur mu? Neresini istersin? İstersen otel, istersen bir villa tutarız. Sen düşün, ben Eskişehir yoluna doğru sürüyorum. Tamam mı kızım?”


Sesim soluğum çıkmıyordu. Düşünmüyordum da. Sadece oturuyordum yanında. Gözyaşlarını izliyordum. Yola çıkalı on beş dakika ancak oldu. Tunalı’nın oralarda trafiğe takıldık. “İstersen bir gün, istersen bir yıl… Taşınırız belki Firuze. Kimi istersen o gelir yanımıza…”


Gözüm yokuşu tırmanan bir çiftte takılı kaldı. Genç çocuk aniden durup kızı bir tur çevirdi dans ediyorlarmış gibi. Dudaklarım büzüldü biraz, gözlerimi kaçırdım ve öylesine etrafa bakmaya başladım. Nereye gideceğimizi bilmiyordum, annem beni nereye götürürse orada mutsuz olurum onu da biliyordum. Bir balkondan sarkan sarı bir afiş gördüm. Kiralık yazıyordu üstünde. Trafik takılı kalmasa, hızla akıp gitse, annem bassa gaza hiç sesim soluğum çıkmayacaktı. Sonra belki de, trafik bunun için böyle takılı kalmış dedim. Bir kere konuşmak istedim zamanında. Bir kere geç kalmamak istedim.


“Anne,” dedim olmayacağını bile bile.


“Efendim annem, söyle. Karar verdin mi?”


“Sağa çeker misin?” diye sordum. Annem duraksadı ama ilerlemekle sağa çekmek arasında kalınca benim istediğimi yaptı. Sağa çekti. Benim ineceğimi tahmin etmiş olacak ki hızla indi ve yanıma geldi. Yine elimi tuttu sıkıca. Sanki aniden yola atlayacaktım. Ondan korkuyordu. Beş katlı bir apartmanın dördüncü katıydı. Hiçbir şey hissetmedim o eve karşı. Sadece hayatımda ilk defa bir evin kiralık yazısını okudum. Daha önce hiç okumamıştım. Evi işaret ettim.


“Şurayı tutabilir miyiz?” diye sordum. Annem kafasını kaldırdı ama o ev onu öylesine tatmin etmedi ki başka bir yer aramaya koyuldu.


“Neresi? Anlamadım?” dedi.


“Kiralık yazan yer.” Param vardı, karşılayabilirdim ama kimseyle konuşamazdım, o evi tutamazdım.

Annemin yüzünden geçen ifade söylüyordu ki o da yapmazdı.


“Kızım,” dedi bana yaklaşırken. “Burası hiç bize uygun bir yer değil ki bir tanem. Ev tutmak istiyorsan…”


“Anne,” dedim cümlelerini bölerken. Başka bir şey demedim. Evine dönmeyi teklif etmeliydim belki de.


“Tamam,” dedi hızla. “Tamam, tamam dur.” Telefonu çıkardı cebinden. Eğer isterse bu evi yarım saat içinde tutardı ama eğer istemezse beni oyalardı yalnızca. Ev sahibinin apartmanda oturduğunu öğrenince çok bozuldu. Ev boştu, bizi görmeye davet etti. Annem defalarca kez emin misin diye sordu. Kalbimi bir kez bile hızlandırmadı. Sadece ilk kez kiralık yazısını okuduğum bir evdi. Annemin götüreceği kokusunu bildiğim bir yazlıkta olmaktan daha iyi geldi. Tam dört kat çıktık asansör yoktu. Annem burnundan soluyordu ama geliyordu.


“İki genç kız kalıyordu. Okulları bitince çıktılar. Yarı eşyalı, temiz bir ev. Doğalgazı da var.”

Annem evin içine tiksintiyle bakıyordu. “Yarı eşyalı derken?”


“Yatak var içeride, bir de beyaz eşyaları. Başka bir şeyi yok ama kira da ona göre belirleniyor.”

İki artı bir, görece küçük bir evdi. Bu evin de bir kokusu vardı ama o ev kadar rahatsız etmedi beni. Yatak odasına baktım. Boş bir yatak ve kılıfsız yastıklar vardı. “Bize bu akşam için bir çarşaf ve yastık kılıfı verebilir misiniz?” diye sordum titrek bir sesle. Adam bana baktı, adeta bir acıma geçti gözlerinden. Sanki saatler önce intihar etmek istediğimi biliyordu. Onun için belki bu his ilkti ama benim için değildi. Beni bu hale düşüren çöktüğüm kaldırım kenarıydı, bilmiyordu.


“Firuze saçmalama.”


“Anne lütfen.”


“Var tabi yardımcı oluruz da, ödemeyi önden almam gerekiyor.”


“Yok hayır zaten olmaz.”


“Sen eve git anne,” dedim gözlerine bakıp. O yüzündeki tiksinti dağıldı. Çaresizce bir bana bir eve baktı. Ne yapacağını bilmiyordu.


“Doğalgaz hemen çalışır mı?”


Adam başını salladı ve açmaya gitti sanırım. “Beni buraya getirmen bile yeter anne, sen git eve. Teşekkür ederim.” Topuğunu yere vurdu ve evin odalarını dolaşmaya başladı. Gittim yatağa oturdum. Yatağın karşısında da bir dolap vardı. Boy aynasından kendime baktım. Saçlarım birbirine girmişti. Uçlardan biraz kopardım ama bitecek gibi değildi düğümler. Tıpkı kulaklığım gibi karışmıştı. Ne yapıyordum şimdi? Kaç gün kalabilirdim ki burada? Babam kaç güne müsaade ederdi? Gelip alabilen alırdı zaten artık. Annem yeniden yanıma gelmeyince ve ev ısınmaya başlayınca anladım kalacağımızı. İki tane genç kız demek kalıyordu burada. Belki başka şehirden gelmişlerdi, kim bilir ne güzel anılar biriktirmişlerdi. Kendimle göz göze geldim, sessiz sessiz ağladım biraz. Sonra annem geldi yarım saat kadar geçince, çarşafları serdi. Yardım etmek istedim ama elimden bir iş gelmedi.

Annem defalarca kez kokladı öyle ikna oldu temiz olduğuna.


Annemin getirdiği birkaç parça kıyafeti aldım ve banyoya gittim. Görünürde bir şey kalmamıştı ama dolaptan birini açınca önce sabun gördüm sonra da birkaç malzeme daha. Bitmek üzere olan bir diş macunu, bir siyah kap ve içinde fırça, diş macunu gibi yarısı bitmiş bir saç boyası. Saçlarıma baktım. Düğüm düğüm olmuştu.


İki santim kâfi.


İki santim kimin neyine yeterdi ki zaten. Boyanın hangi renk olduğunu bilmiyordum, bir tane daha tüp vardı, o da sıvı şeffaf bir şeydi. İkisini de boşalttım ve karıştırdım. Saç makası değil de daha küçük bir kaş makası buldum. Olsun bu da yeterdi. Düğümleri koparmaktan daha kötü değildi. Önden tutam ala ala hiç düşünmeden, hızlıca, bir kağıdı keser gibi kestim saçlarımı. Yamuk olduğunu da biliyordum ama ne önemi vardı ki? Bir çiçeğe su veren yoktu, onu seven, onu güneş alan bir yere koyan yoksa ne anlamı vardı ki güzel olmasının. Bir yazar olsam, beni bir kadın vardı saçlarını kesti ve uyudu diye ancak anlatırdım. Öylesineydi. Her şey. Omzumun bir parmak üstüne kadar kestim. Bu boya da ancak buna yeterdi. Annem gelip kapıyı çaldı.


“İşim var çıkacağım,” dedim. Boyayı önce ellerimle sonra fırçayla sürdüm. Her tarafı batırdım. Sanırım siyah renkteydi. Annem ben çıkmayınca, daha da fazla dayanamadı girdi. Saçlarımı görünce biraz feryat etti ama susturdum. Çünkü ben de ağlamaya başladım. Ben öyle ağlayınca o susmak zorunda kaldı. Boyayı yıkamayı düşündü ama izin vermedim. Ama zamanı gelip yıkayınca yine ağladı. Taradı, kuruttu ama bir kez olsun aynaya bakmadım. Bir yatakta annem bana sarılıyken uyuyakaldım. Artık saçlarım bile benim değildi. Tıpkı evlerin ve Ecevit’in benim olmadığı gibi.


***

Filler karınca ülkelerini yerle bir ederken tek amaçları karıncaları kendine esir etmek miydi yoksa günün birinde karıncaların onları yok edeceklerine inanmışlar mıydı? Filler tembellikleriyle korktu çalışkan karıncalarından ve büyüklüklerine güvendi, kötü insanlarsa güçlerine güvendi ve zekalarından korktu iyi insanların.


Atilla Akın’ın alnında biriken terler karşısında oturur pozisyonda olan iki adamın dikkatini çekiyordu. Aralarında en genci ve dinciydi. Yine de yaşı vardı. Üzerindeki takım elbisenin ceketini çıkardı ve fırlatırcasına köşeye attı. Aynı hızla kravatını da çözdü ve hemen ardından gömleğinden iki düğme açtı. “Ben Atilla Akın’ım,” dedi avuçiçlerini masaya yaslarken. “Ben bu ismi nasıl yarattım haberiniz var mı? Şimdi bir yaşlı bunağın, bir kaçağın göt korkusuna mı harcatacağım?” Tükürükler saçılıyordu ağzından bunları söylerken. Kırmızı görmüş bir boğa gibiydi yüzü, bedeni öfkeden kabarmış, içine girdiği kıyafete sığmıyordu adeta. Alnında bir damar zonkluyordu.


Raşit, “Senin zamanında atmadığın adımlar yüzünden bu haldeyiz!” derken Atilla’nın dudaklarından korkutucu bir gülüş döküldü. Neredeyse bunu söyleyenin gırtlağına yapışacak, gözlerinin içine bakarak katledecekti onu. “Ali Ecevit Tarhan geberecek.”


Herhalde buradaki üç kişinin de tek isteği buydu. Lakin istekler ortak olsa da, zamanlama ortak değilse hiçbir önemi kalmıyordu.


“Sandık kurulmayana kadar kimse gebermeyecek.”


“Başlarım sandığa, alçak herif! Hepimizi yakacaksın bir koltuk uğruna.”


Atilla’nın koltuğu uğruna oğlunu kendi elleriyle düşmana teslim ettiğini bilseler belki de kurmazlardı bu cümleyi. Mümtaz Asa aradaki gerilime yetişemeyecek kadar yaşlanmıştı.


“Parti ne diyor erken seçime?”


“Uğraşıyorum!” diye bağırdı Atilla avuçlarını masaya arka arkaya vururken. Ahşap masa sarsıldı, ayakları titredi. “Uğraşıyorum! Ben halledene kadar kimse adım atmayacak!” Kan ter içindeydi Atilla Akın. Köşeye sıkışmıştı, çember daralmıştı. Ali Ecevit Tarhan çıkageldiğinde bir itin boş arazide kemik araması gibi kardeşini arayacağını, sonra bulamayıp siktir olup gideceğini düşünüyordu. On sekiz sene önceden ilmek ilmek işlediği her planın sonucunda şimdi kendini bulduğu yer kötü bir zamanlamayla duvarın dibiydi.


“Tek bir hata, tek bir hata yaparsanız yakmayacağım tek bir kişi yok. Ben yanarsam hepinizi yakarım. Duydunuz mu beni? Ben bunca yılı bir piçe de, bir kaçağa da, bir bunağa da feda etmem.”

Raşit ve Mümtaz göz göze geldi. Atilla onlar her göz göze geldiğinde, kısacık bir bakıştan ne döndüğünü görüyordu. Ortaklık içinde ortaklık kurulursa kendisini feda edeceklerdi. Alçak, orospu evlatları. Benimle baş edebileceklerini sanıyorlar. Alçaklar. Hainler.


Halbuki Atilla’nın tek kaybedeceği koltuğuydu. Mümtaz ve Raşit ömrünün son demlerini bir idam ipinde noktalayacaklardı. Bir narsistin hırsına kurban gitmek üzereydiler. “Partiden istifanı ver, Ecevit geberip gittikten sonra avucunda ne varsa dökülecek olursa seni kurtarırım. Halk gözünün önünde olmadığın sürece her şeyi unutur. Yargı bir süre işler sonra aklanırsın. Senin kalkacağın yer bir koltuk bizim gideceğimiz yer idam ipi!”


“İdam ipine gidin o zaman!” dedi Atilla korkunç bir sakinlikle. Adeta çok basit, olağan bir şeyden bahsediyordu. “Benim koltuktan kalkmamın bedeli sizin beş yıl erken gebermenizse, geberin o zaman. Sürdüğünüz sefayı benim sayemde sürdünüz, şimdi de geberin diyorum. Gebereceksiniz.”

Mümtaz Asa önüne konulmuş kağıtları gelişine tuttu ve fırlattı. “Nankör!” diye bağırdı. “Nankör! Bugüne kadar gelirken kimi-”


“Geç o işleri Mümtaz! Ben her şeyin karşılığını verdim sana! Misliyle verdim, borçlu olsan sensin. Benim yerimden olmamam için gebermeniz gerekiyorsa gebereceksiniz. Kimin gebermesi gerekiyorsa o geberecek. Kimin yanması gerekiyorsa o yanacak.”


“Kendi kızını da yakar mısın?” diye sordu Mümtaz Asa. Oturduğu baş köşede geldiğinden beri ilk kez ortalığı kızıştıracak bir soru sordu. Atilla Akın’ın bir şahin kadar keskin bakışlarını gördü ardından. “O herif bu kadar ilerlediyse senin kızınla ilerledi. Senin kızın benim evime girip bilgisayarıma sızacak kadar hainin tillahı, kızını da feda edecek misin?”


Atilla’nın tüm bedeni alev aldı. Gözlerini karşısındaki iki canavarda gezdirdi. Raşit’in yüzündeki puştluğu, Mümtaz’ın gözlerindeki o meydan okumayı gördü. “Kızımın o adamla hiçbir işi kalmadı,” dedi. Ali Ecevit Tarhan’a bir çocuğunu feda etmişti, onun kanının bedelini almamıştı daha. Bir kez daha feda edemezdi. Firuze’yi hiç edemezdi. Tillahı gelsin, Firuze’yi feda etmezdi. Firuze Akın doğru söylüyordu, babasının yenildiği tek savaştı. Atilla Akın her şeyi elde etmişti kendisi hariç. Narsist bir psikopattan da, içinde sevgi beslediği ama sevgi görmediği, kendi avucuna alamadığı için yenildiği kızını bir başkasının avucuna bırakacak göz yoktu. “Hiçbir alakaları yok. Bir daha denk

gelmeyecekler. Kızımı silin aklınızdan.”


“Kendi kızına gelince Müslüman mı kesildin? Senin karşında emir kulların yok, birimiz yanmayacak hepimiz yanacağız. Biz gidersek seni bırakır mıyız sanıyorsun?”


“Seni idama götürmem bir haftamı alır!”


“Yapmaya cesaretin var mı?”


Üçünün de elindeki iki ucu boklu değnekti. Kim kime ne yapabilirdi? Kim ne yaparsa sağlam kalırdı? Her şeye rağmen durmadı Atilla, “Sana kendimi yaktırırım mı sanıyorsun? Onun elinde olan güç benim elimde yok mu?” dedi ve Mümtaz’ı işaret etti. “Bir çocuk kaçakçısı mı Atilla Akın’ın itibarını sarsacak? Hemen şimdi çıkar göze soka soka açtırırım dosyayı, işim bittiğinde kahraman olur çıkarım aradan. Siz kaçak göçek keyif çatarken ben bin tane kılıf hazırladım.”


Raşit yerinden kalktığında sandalyesi hemen arkasından devrildi. Atilla Akın’la burun buruna gelmeleri gecikmedi. “Böyle anlaşmadık Atilla!” dedi gözlerinin içine baka baka. Elbette kötülüğün içinden biten sırlar da vardı.


“O zaman anlaşmayı bozmayacaksınız! Bana engel olacak bir adım atarsınız sizi kendi ellerimle yakarım. Hodri meydan. Ben söyleyene kadar bekleyeceksiniz, Ecevit’e dokunmayacak kimse. Hiçbir halt yapamaz. Aynı çemberin etrafında döndüreceğim seçime kadar. Seçimden sonra canı cehenneme. Bekleyip bana güveneceksiniz.”


Bunlar da kapıyı çarpıp çıkmadan ettiği son sözler oldu. Ardında bıraktığı yerde ölüm sessizliği vardı. Ya Atilla’nın ya da diğer ikisinin ölüsü çıkacaktı. Kim daha erken davranırsa, elini çabuk tutarsa o kazanacaktı. Adımlarca önde olan da belliydi. Arka arkası kesilmeyen küfürler edildi Atilla’ya. Mümtaz Asa kendi mayasından eklediği bu adamın bir zorba olacağını biliyordu. Bir diktatör gelecekti arkasından biliyordu ama Atilla Akın, Mümtaz Asa’nın mayasına ihtiyaç duymayacak kadar gözü güçle zehirlenmiş bir adamdı. Tüm karıncaları fillere taptırmadan durmayacaktı.


“Yakacak bizi.”


“Yakacak,” diye destekledi Mümtaz. Belli etmese de ölümden en çok korkandı aralarında. Yaşlı bedeni tir tir titriyordu. “Seçime kadar oyalayamaz mı diyorsun?”


“Adam şeytan kanı emmiş, zehir gibi!” diye bağırdı Raşit. Ali Ecevit’ten bahsediyordu.

“Burnumuzun dibine kadar girdi. Atilla. Göz göre göre ilerlemesine izin verdi. Kızı evine kadar soktular! Ortadan kaldırmazsak bu adamı hepimizi ipe götürecek.”


“Atilla’nın aksini yapacağını mı sanıyorsun?” En korkan olmasının sebebi belki de buydu Mümtaz’ın. Ciğerine kadar tanıdığı bir canavar vardı meydanda. Ne yapabileceğini en çok o görüyordu. Atilla’nın bin kılıf hazırladığını da biliyordu.


“Kendisi yapacak o zaman!” dedi Raşit. “Ali Ecevit Tarhan’ı kendisi öldürmek zorunda kalacak. Elinde avucunda ne varsa biz alacağız. Her yerde kardeşini arıyor, vermeyeceği bir şey yok kardeşi için. Elini avucunu boşaltacağız sonra da Atilla’nın avucuna bırakacağız. Kozlarını paylaşsınlar. Kendi eliyle ortadan kaldıracak. Bak bana! Bizi gözden çıkarmış. Kendimizi kurtaracak olan yine biziz. Biraz niyeti olsa aylardır her şey yolunda imajı çizmezdi. Yakacak bizi! Ya şimdi ya seçimden sonra. Elimizi doldurmazsak yakacak bizi.”


Yakacak mıydı? Yakacaktı. Atilla Akın son gücü de eline alsın bu dünya üzerinde pisliklerini bilen herkesi yok edecekti. Tertemiz kalacaktı. En yakınlarından, senelerdir sakladıklarından başlayacaktı. Seçimden sonrasını yalnızca Ali Ecevit için değil, bu karşısındaki iki adam için de işaret ediyordu.

“Kızı?” diye sordu bu kez Mümtaz düşünceli bir sesle. Firuze Akın o eve girerek kendini hedef haline getirmişti. Bilmiyordu. “Ecevit öldükten sonra bu işin peşini bırakmaz. Çok tehlikeli, babasını da yakar. Atilla bile kızını engelleyemiyor.”


“Onun engelleyemediğini gerektiği yerde biz engelleriz o zaman,” Yanıtını aldı. Elbette herkesi gözden çıkaracak olan bir tek Atilla Akın değildi.

***

Ali Ecevit bir krem dahi sürmekten aciz olduğu yanıklarının üzerine yatarken cayır cayır yanıyordu. Belki yanıklar, belki de Ali Ecevit... İkisinin de oluru vardı. Gözlerini ansızın yatakta açtığında, canının acısından sandı lakin hayır, bedeninde ne bir ağrı ne de bir sızı vardı. Yalnızca kan dolmuş sol gözünde bir bulanıklık hissetti, kurumuş dudaklarını ıslattı ve derin bir nefes aldı. O vakit kokuyu aldı. Hiç zorlanmadı, bu tarhana kokusuydu. Hiç zorlanmadı, bu üzerine kıyma gezdirilmiş bir tarhana kokusuydu. Çocukluğundan aşina olduğundan belki, annesi de ölünce, aklına bir tek onun adı geldi.


Cenin pozisyonunda yatıyordu. Kendini yatağın içinde ufak tefek bir şey yapıvermişti, “Firuze,” diye mırıldandı bu koku karşısında. Kalbi Firuze’nin peşinde koşmuş gibi hızla atıyor, dili damağı kuruyordu. Günlerdir yemek yemediğinin farkındaydı ama karnı günlerden sonra ilk kez bir tarhana kokusunda guruldadı. Bu bir zihin yanılması değildi, koku sahiden vardı. Bu odanın dışında bir tencere tarhana çorbası vardı, fokurduyordu. Kıymalıydı, az da acıydı. Ali Ecevit karnının ve kalbinin açlığıyla, “Firuze,” dedi tekrardan ve sonunda kafasını kaldırıp arkaya baktı. Yatakta tekti, odanın kapısı kapalıydı. Gelmiş miydi? Gelmişti. Ali Ecevit’in evinde yoksa nasıl bir tencere sıcak yemek olurdu? Bu eve bir tencere sıcak aşı da getiren Firuze değil miydi?


Fark etmedi ama kısa vakitte gözleri yaşardı. Kirpik dipleri ıslandı ama ağlamaya durmadı. Üzerindeki yorganı attı, ayakları yere bastı ve çok geçmeden kapıyı açıp odadan çıktı. Gözleri zaman kaybetmeden ocağın üzerini buldu. Ali Ecevit’in yirmi sekizden çok kış görmüş yüreği ısındı üzerinden duman tüten tencereyle. Zaten Allah insanı; bir öksüzlük yetimlikle, bir sevdiğinin kalbinden kovulmakla bir de ocağında tütecek bir tas çorbanın yokluğuyla sınamasındı.


Beyaz, çevresi birbirine bağlı bir çiçek düğümü deseniyle süslenmiş eski bir tencereydi. Ecevit’in dudakları arasından bir nefes döküldü. Yeniden onun adını söyleyecekken az öteden, bal kadar tatlı, yuva kadar sıcak, ekmek kadar doyuran bir ses duydu. “Ali Ecevit,” dedi Ali Ecevit’in annesi.

Ecevit’in gözleri hızla salona dönerken koltuğun üzerinde oturmuş kadına baktı. Leyla Tarhan, ikili koltuğun orta kısmına yerleşmiş, önüne koyduğu üç renk yün ip ayaklarının dibine düşmüş, ince şişlerle örgü örüyordu. Siyah uzun saçlarını salmıştı, beyaz da bir taç takmıştı ama kâküllerini tacının dışına çıkarmıştı. Üzerinde çiçekli bir fistan vardı. Gencecikti. Neredeyse Ecevit’le yaşıt sayılırdı. Önünde bir bardak çay, bir de soyulmuş elma vardı. Köşesine bir radyo almıştı, orada Seyhan Hanım’ın Hasret türküsü çalıyordu. Ecevit öleceğini sandı, “Anne,” dedi nefes nefese. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu arka arkaya ama Leyla kafasını örgüden kaldırmadığı için görmüyordu.

Demek annem ölmemiş, dedi Ecevit kendi kendine. Bu gerçeği, bir yudum su, bir lokma ekmek, verimli bir toprağa atılmış tohum gibi kabul etti. Hiç yadırgamadı. Demek annem ölmemiş, çok şükür annem ölmemiş. Allah’ım sana şükürler olsun, annem ölmemiş ki benim.


“Hiç tarhana içmem deme Ecevit, şifa gibi kaynıyor bak. İçeceksin.”


Ecevit eski beyaz tencereye baktı. Kokusu bile şifa gibi ağrılarını kesti. “İçerim annem,” dedi gözlerinden yaşlar dökülürken. Gidip annesini sarıp sarmalamakla, bir tabak çorba içmek arasında gidip gelmeye başladı. Zaman çok hızlı akıyordu sanki, tutamıyor, karar veremiyordu.


“Firuze de gelsin, yiyiverelim yemeğimizi.”


Leyla bu cümleyi kurmasa Ecevit elbet birine karar verecekti. Leyla bu cümleyi kuruverince Ali Ecevit’i bir keder ve telaş aynı vakitte sardı. Annesinin yaşadığını çabucak kabul ettiği gibi Firuze’nin bir daha bu eve gelmeyeceğini da hatırladı. Ah ne yapmalıydı, nasıl yapmalıydı? Annesine ne demeliydi. Gelmez dese sorar sorgulardı biliyordu. Nasıl anlatırdı Ecevit? Çok kıymetli bir eşyasını kırsa annesinin, nasıl kırdığının önemi var mıydı? Parçalanmıştı bir kere. Ne diyecekti ne yapacaktı? Bir suçlu gibi kaçırdı gözlerini ne gidip annesini sarabildi ne de gidip iki kepçe doldurabildi. Koltuğun köşesine çöktü. Dudaklarını ıslatıp duruyordu, annesinin arı gibi çalışan ince uzun parmaklarını izliyordu.


“Kime örüyorsun?” diye sordu titrek bir sesle. Melike cevabını bekledi. Lakin Leyla, gülümsedi,


“Firuze’ye örüyorum,” dedi. Ecevit’in sırtındaki yük büyüdü, altında kaldı, kalkacak kuvveti yoktu artık. Ecevit dişlerini sıktı, kederle iç çekti. Annesinin o tatlı gülümsemesine baktı. Ne büyük bir şefkatle, sevgiyle örüyordu. Her attığı ilmekte anneliği vardı. Firuze bunu kullandığı her an Allah onu koruyacaktı sanki. Duayla örüyordu Leyla. “Bir telefon et de sor, ne zaman gelecekmiş. Sofrayı kuralım.”


“Anne…” diye ağzının içinde konuştu Ecevit. Kirpikleri sırılsıklamdı şimdi. Annesinin güzelliğine mi yoksa Firuze’nin yokluğuna mı ağlıyordu bilmiyordu. “Çok mu seviyorsun Firuze’yi?”


Leyla Tarhan gülümsedi, “Ne farkı var senden? Sen de evladımsın o da evladım.” Sonra kıkır kıkır güldü. “Sen sevmiyor musun?” dedi imayla. Ali Ecevit’i gafil avladı. Herhalde böyle tatlı tatlı gülmese avlayamazdı.


“Ben kalbimin varlığını ondan biliyorum.”


Leyla pek neşelendi duyduğu cevapla. Pek keyiflendi. “Hadi ara da gelsin çabucak,” dedi yeniden ve Ecevit’i rüyasından uyandırdı.


“Efendim anneciğim,” dedi Leyla Tarhan. Kaldırdı başını oğluna baktı. Ne çok babasına benziyordu Ali Ecevit’i. Yağız bir delikanlıydı. Ağladığını görünce şaşırdı ama endişelenmedi. “Ne oldu annem?” diye sordu. Ecevit elinin tersiyle kirpiklerini sildi. Nasıl diyecekti? Demeliydi. Kafasını çevirip tencereye baktı. Firuze’nin hakkı yok muydu o tencerede pişen çorbada? Bir tas çorba da onun değil miydi? Nasıl değildi? Ecevit’in küçükken burun kıvırdığı o çorbayı Firuze içmez miydi afiyetle? Firuze’nin bu hayatta bir kepçe çorbayla bir dilim ekmeğe bile hakkı nasıl olmazdı?


“Anne Firuze gelmez,” dedi Ecevit tek nefeste. “Gelmez anne, gelmez artık.” Leyla’nın yüzündeki o gülümseme soluverdi. Eksildi, yok oldu. Firuze’nin gelmemesinden daha çok canını yaktı Ecevit’in öyle karşısında suçlu gibi iki büklüm olması. İnce uzun, kavisli kaşlarını çattı. Vallahi de Ecevit’e terlik gösteresi geldi. Durumun vahametinin terlikten beter olduğunu oğlunun gözyaşlarında gördü. Örgü ören elleri kucağına düştü. Kalbi ağrıdı. Kırılan kalbe bu kadar üzülebiliyorsa kıran, kalbi kırılan kim bilir ne kadar biçareydi.


“Ne demek gelmez?” dedi Leyla baskın bir sesle. Kızıyordu apaçık. Çenesini hafifçe kaldırdı. “Ara da gelsin, onun da hakkı var o tencerede. Ara da gelsin.”


Ecevit nasıl diyecekti bir kepçelik hakkı bile ulaştırmak isteyen annesine, yediği hakkı?


“Gelmez,” dedi Ecevit. Gelmez miydi? Arasa annem yaşıyormuş Firuze, dese. Gelmezdi işte sanki. Ecevit aramaya cesaret edemiyordu belki de.


“Ne yaptın?” diye sordu Leyla hiç duraksamadan. Hakkın terazisi çok hassastı Leyla Tarhan’da. Zaten bir damla suyun kıymetini bilen kadından ne beklenirdi ki? Çok korkardı adaletsizliğe kurban gitmekten de başkasını kurban etmekten de. Zaten neyse ki oğlunun kurban edildiğini hiç görmemişti. O yüzden öyle kokusunu aldı mı, haksızlığın karşısında kim olsa görmezdi. “Ne yaptın Ali Ecevit?” diye sordu tekrardan. Cevap alamadıkça içindeki terazi iyice dengesizleşti. Hakkı yenilen altta kalıyordu yükü arttığı için. Firuze iyice çöktü.


“Ali,” dedi parmaklarını iplerin arasından çıkarırken. Artık oğlu yüzüne dahi bakmıyordu. Sonra bir cümle kurdu, oğluna ölümlerden ölüm beğendirdi. “O kızın günahına girme Ali.” Ellerini dizlerine bastırdı sıkıntıyla. Çok güvenirdi oğluna. Ne olmuştu böyle? “Duydun inşallah beni. Hiçbirimiz vebalini ödeyemeyiz, o kızın günahına girme. Allah bunu bize bırakmaz. Anladın mı beni? Tertemiz gencecik bir hanımefendi, Allah kimsenin yanına bırakmaz.”


Leyla konuştukça oğlunun nasıl ağladığını görüyor daha da telaşlanıyordu. “Ah Ali, ne yaptın sen? Kalemi kırık zaten o kızın, ne yaptın Ali sen? Melek gibi, melek gibi kızcağızım. Allah’ın gönderdiği meleğe öyle hor davranılır mı?” Leyla sanki yalnızca Ali Ecevit’e değil tüm dünyaya sitem ediyordu. Firuze’nin kalbi onun için hâlâ sen dua et, senin duan kabul olur dediği bir çocuk kalbinden ibaretti. Öyle dertlendi, öyle kederlendi ki Leyla o da ağlayadurdu. Ali Ecevit’e kızıyordu, durmadan. Zaten ocak da söndü, çorba da soğudu. Ali Ecevit annesine hiç sarılmadı, bir kaşık bile çorba içmedi. Ağladı durdu suçlu bir çocuk gibi.


Yatağın içinde aniden gözlerini açıverdiğinde annesinin sesi daha kulaklarındaydı. Kendini önce koltuğun üzerinde, annesinin karşısında iki büklüm sandı, yatakta olduğunu fark etti. Çorba kokusu tüm evi sarmıştı sanki, hiç kaynamadığını fark etti. Demek annem ölmemiş, cümlesinin nasıl boşa olduğunu anladı, annesinin öldüğünü anımsadı ve rüyadan uyandığını fark etti.


Ali Ecevit bir krem dahi sürmekten aciz olduğu yanıklarının üzerine yatarken cayır cayır yanıyordu. Belki yanıklar, belki de Ali Ecevit... İkisinin de oluru vardı. Gözleri ansızın yatakta açtığında yanıkları da kendisi de cayır cayır yanıyordu.


Benim günahıma girme Ali Ecevit.


O kızın günahına girme Ali.


İki kadının sesi kulağında çın çın ötüyordu. Tüm bedenini kaplayan acılar ve ağrılar vardı, bir de bu iki cümleyi hatırlayınca iyice cozuttular. Her şeye rağmen gözlerini kapattı ve annesinin yüzünü getirdi gözünün önüne. İki kişilik koltuğun ortasında, çiçekli elbisesi, uzun siyah saçlarıyla oturmuştu. Yüreği özlemle çağladı. Soluklandı, tarhana kokusunu almak istedi. Annesinin beyaz tacına ve kâküllerine bakarken fark etmeden gülümsedi. Birazdan hafızası görüntüleri silecekti biliyordu. Ali, annesini çok nadir görürdü rüyasında. Yakın zamanda, aylar öncesiydi, Ankara Üniversitesi’ne gitmeden bir gece önce görmüştü. Bundan sonra belki yine aylar, seneler girerdi araya. O yüzden her dertten sıyırıp sadece annesinin yaşlanmayan, hatta ayna karşısında kendisinden genç olan yüzünü düşledi. İnci gibi beyaz dişleriyle gülümsüyordu, ince uzun parmaklarıyla takip edilmesi zor bir hızda örgü örüyordu. Bir de çok güzel kokuyordu. Tarhana kokusu yok oldu. Ali Ecevit kendini Akdeniz’in turunçgil tarlalarının ortasına buldu. Portakal ağaçlarının arasında annesiyle kol kola yürüyordu. İşte annesi aynı o yol gibi kokuyordu.


İnim inim inliyordu acıyla bunları düşlerken ama farkında değildi. Yüreğinde çağlıyordu bu özlem. Bir hanımeli, bir portakal kokusundan başka neyi vardı ki zaten? Kendisi ancak ahşap kokuyordu, ağacı oyup biçiyordu, bir hanımeli ve bir portakal ağacının kokusunda kendini kaybediyordu. Sonra onları da kaybediyordu. Öyle işte.


Tam da tahmin ettiği gibi annesinin görüntüsü yok oldu, yalnızca cümleleri kaldı. O kızgın, o sitemli sesi vardı artık. Ah edercesine konuşuyordu kadın. Ecevit daha bir acıyla sızlandı yatakta. Cenin pozisyonundaydı. Sanki can veriyordu. Vakit gece yarısını geçmişti. Kan ter içinde kıvranıyordu yatakta. Adeta Firuze’nin bir temsilcisi gibi gelmişti annesi rüyasına. Sıtma olmuş gibi titriyordu bedeni. Bir anne, bir Firuze deyip durdu. Öleceğini sandı, ölmeyeceğini bilse de. Yalnızlık mı, pişmanlık mı, vicdan mı? Yoksa özlem mi? Ali Ecevit’i hangisi ölecek gibi hissettirirdi kim bilir.

Diş etleri sızlıyor, dudakları yara bere içindeydi. Bu şekilde yarım saat içinde yatakta can çekişti sonra ruhunu teslim etmeyeceğine emin olunca kalktı yataktan, kendini duşun altına attı. Yanıklarının acısı azalsın diye şofbeni açmadı, buz gibi suyun altında yıkandı. Çok üşüyordu ve çok yanıyordu.

Ateşi ve yanıkları vardı. Yanıklarının acısını kesmek istedi, iyi de yaptı, ateşi çok yüksekti. Dakikalar sonra banyodan çıktığında bıraksa kendini, direkt çöküverecekti. Havluyu hızlıca saçlarına sürttü. Adeta beynindeki düşünceleri öldürmekti niyeti, öyle hordu tavırları. Gözleri yanıyordu, ağlamıyordu ama yüksek ateşten durmadan yaşlar süzülüyordu. Havluyu gelişigüzel attı elinden, üzerine ne bulursa geçirdi, kendini bu halde evden dışarı attı.


Kendini evden dışarı attı. Ne yapacaktı? Firuze’ye mi gidecekti? Gitmezdi. Gururundan öldüğünden değil, gitmezdi işte. Yüzü yoktu. Nereye sürüyordu kendisi de bilmiyordu. Öyle ya da böyle, eninde sonunda artık içi kullanılmayacak hale gelen atölyeye vardı. İs kokan atölyeye girdi, o kül olmuş tabloların ortasına içeriden sağlam kalmış bir sandalyeyi çekti. Oturdu. Karanlıktı, ne nerede görmüyordu, Firuze’nin yanmış tablolarını görmeye de tahammülü yoktu. Ama biliyordu işte, ayağının altındaydı hepsi. Camlarını izledi. O gelmese ne zaman patlarlardı? Ali Ecevit düşündükçe göğsü sıkışıyordu. Çocukken kendi fikri olan bu dört yanı cam olan atölye Firuze’nin az kalsın sonu oluyordu. Sandalyeye tersine oturmuştu dirseklerini yasladı. Başını da onların üzerine bıraktı. Kulakları çınlıyordu.


Kapkaranlıktı ama Firuze’nin camın ardından alevlerin ışığıyla parlayan yüzünü görebiliyordu. Bir annesi bir de kendisi tekrar edip duruyordu aynı sözü. Ecevit diyorlardı, Ecevit günahıma girme, Ecevit günahına girme. Bir insanın günahına girmenin ne zor olduğunu Ecevit bu yaşında bir günahsızla fark etti. Ensesinden terler dökülüyordu. Gözlerini kapattı, Firuze’yi gördü.


Niye dinlemedin? Dinleseydim anlayacak mıydım? En azından sesini bir de sen kesmezdin. Sesini hep kesmişler. Ne çok konuşurdu küçükken. Hatırlıyor musun? Hiç unutmadım. Bundan bile bihaber. Niye Ali Ecevit? Madem yapamayacaktın uzak dursaydın. Günahına niye girdin? İnsan günahsızın günahına girer mi? Nasıl bedel ödeyeceksin? Belki senin günahın sen geberip gidene kadar anne babana bile yazar. Allah’ım öldür şu yüreğimi. Bu azapla yaşanmaz. Sen senelerdir azap çekerek yaşayan kadının günahına girdin. Yazık sana Ali Ecevit, vah sana. Ne Leyla’nın ne Hüseyin’in oğlusun sen. Firuze… Ne uzak durabildin ne onunla durabildin.


Tatlı tatlı mırıldandı Firuze kulağının dibinde. Saçlarını okşadı hatta, belki öptü. Ali Ecevit gördüğü şefkatle iyice bıraktı kendini. Kapısına gidip çökmek istedi. Af dilemek istedi. Sonra affedilmek istemedi. Yine günahına girerdi. Ali Ecevit’te bu yangın oldukça, yine yapardı yapacağını. Elinde değildi. Firuze doğruydu. Tanrı varsa eğer, adalet terazisi çok hassastı, Firuze’nin vebalini herkese ödetecekti. Herkes bir zaman da sadece Firuze için yanacaktı. Firuze o vakit cennette bir melek gibi dolaşacaktı. Ona bu dünyada cenneti yaşatan olmamıştı. Kaç Kâbe yakıp yıkmıştı insanlar Firuze’nin üzerinden. Bunun acısını da en hakiki Ecevit çekiyordu. Diğerleri nasıl yaşamıştı bu acıyla, yoksa hiç acı çekmemişler miydi?


Firuze diye sayıklayıp durdu. Özlem bastı vücudunu. Çok değil, az zaman önce birkaç adım ileride dokunmuşlardı birbirlerine. Zaten Ali Ecevit Firuze’den başkasını kadın olarak görmüyordu ki. Her zerresine kadar özledi onu. Kalktı sandalyeden kendini atölyenin ikinci kısmına attı. Neyse ki karanlıktı da görmüyordu yerdeki kanı ve kandan resmi. Yatağa bıraktı bedenini, gözlerini kapattı. Kimse çizmeyi elinden almamıştı ta ki ona kadar. Belki de cehennemde bu suçtan en çok Ecevit yanacaktı. Evet evet kesin öyle olacaktı, en çok Ecevit girmişti günahına. Bir masa yapıyordu burası için. Yarısı ahşap, yarısı camdı. Camın içinde kurumuş çiçekler vardı. Daha bitiremeden yok olmuştu burası, kırmızı kar yağmıştı, kuraklık çıkmıştı, çiftçi tükenmiş, barajlar kurumuş, halk ocağında aşını pişiremez olmuştu ve Firuze çizmeyi bırakmıştı. Kırmızı kar yağsaydı, kuraklık çıksaydı, çiftçi tükenseydi, barajlar tükenseydi ve halk pişirecek bir avuç arpa bile bulamasaydı ama Firuze çizmeyi bırakmasaydı. Onlara çözüm bulunurdu ama Firuze bir daha nasıl çizecekti?


Atölyesi bile yok artık. Nefes aldığı hiçbir yer yok. Bu dünya üzerinde soluklanacağı bir metrekarelik yeri yok. Fırçası yok, kalemi yok. İçinde çizmek için tutuşan ateş yok. Eli telefonuna gitti, biliyordu uykusu da yoktu. Düşünse bu vakitte aramazdı, düşünmeden arayıverdi. Açan olmadı, kapattı, telefonu yatağın içine düştü. Mazisi olan bir yatakta uyuyakaldı Ecevit. Zaten Ali Ecevit’i on altı yıllık esaretten sonra derin bir uykuya yatıran da Firuze olmamış mıydı? Mazisi de yetti uyutmaya.

***


Rüyalarım bilinçaltımın aynası mıydı yoksa bir boşluğa mı ayna tutuyor bilmiyordum. Tek bir tablonun içine hapsolmuştum. Artık yediğim meyveler uyanınca midemi bulandırıyordu. Öylesine gerçekti ki uyandığımda damağımda yediğim meyvenin tadını hissediyordum. Gözlerim yarı kapalı yarı açıktı. Rüyanın içinde ve dışındaydım. Hayatın dışındaydım. Yeniden uykuya dalmaya çalışmak zor geldi tıpkı kalkmaya çalışmak gibi. Kirpiklerim birbirine dolanmıştı, belki biraz hızlı hızlı kırpıştırırsam açılırlardı ama gözlerimi kırpıştırmak da zor geldi. Yapmadım.


Rüyayı düşünüyordum yalnızca. Bu kez eteğimde taşımıyordum meyveleri. Büyük bir bahçedeydik. Yanıma hasır bir sepet almıştım. Koluma takabileceğim boyuttaydı ama meyveleri toplayınca ağırlaşmış, köşeye bırakmıştım. Üzerimde beyaz askılı keten bir elbise vardı. Saçlarıma papatyalardan sıkı bir taç yapmıştım. Upuzunlardı, uçları dalgalıydı. Elimi saçlarıma götürdüm. Boya sanırım saçları sertleştiriyordu. Ne yumuşaklardı şimdi ne de uzun. Parmaklarımı daldırdığımda aralarına hemen süzüldü ve boşluğa düştüler. Çok garip hissettim, hiç bildiğim bir şey değildi bu.

Rüyamda elbisemi kirletmiyordum. Ecevit güçlü kollarıyla daldan dala tutunuyor, en olmuş meyveleri toplayıp avuç avuç bana veriyordu. Beş meyveden birini yiyor dördünü sepete atıyordum. Sepetim dolmak üzereydi, bir armut ağacının dibindeydik. Dudaklarımın kenarları hep şerbet yemişim gibi yapış yapış olmuştu. Armutların çok leziz olduğunu anımsıyordum ya da Ecevit en güzellerini seçip topluyordu bilmiyordum. Dudağımın kenarı kıvrılacak gibi oldu sonra onu da yapacak gücüm olmadığını hissettim. Soluklandım ve gözlerimi tamamen kapattım. Kötü hissettiren bir rüya değildi, nefes nefese uyanmıyordum ama artık bu rüyayı da görmek istemiyordum. Hiç istemiyordum.


İki gündür bu evdeydik. Ben uyuyordum, annem de yaşamaya çalışıyordu. Bugün sabah gidip bir şeyler alacağını biliyordum yalnızca.


Tam yeniden uykuya dalacakken kapım çaldı. Kim olduğunu çok düşünmedim, annemdi biliyordum. Onun henüz bir anahtarı yoktu. Ona bir anahtar da vermeyecektim. Çünkü ben anneme anahtar vermek istemiyordum, versem bile bir gün almayı hep düşünecektim. Eğer biraz zalim bir insan olabilseydim, anneme bu evin anahtarını verir ve bir aidiyet yaratırdım. Kapı bir kez daha çaldı. İşin doğrusu, kalkıp açmak istemedim ama kalkıp açmadığım taktirde annemin ne hissedeceğini ve ne düşüneceğini tahmin edebildim. O yüzden sürünsem de, zorlansam da kalktım.


Anneme hissettireceklerimden değil, annemin evhamını çekmek istemedim. Sanırım evin zili yukarıdan ve aşağıdan çalarken farklı çalınıyordu. Ya da yanılıyordum emin değildim. O yüzden ilk düğmeye bastım ve alt kapıyı açtım. Birkaç saniye sonra sokak kapısını araladım ve hiç beklemeden yatak odasına geçmek istedim. Annem gelince kapıyı örterdi. Lakin gözüm tesadüf eseri yerdeki kutuya kaydı. Enine boyuna büyük, geniş, üstten kapaklı yeşil bir kutuydu. Bir kedi görmüşüm gibi irkildim ve birkaç adım geri çıktım. Korktum. Belki ilk kez fiziki olarak tek başına bir evde yaşadığım için, belki de gelen her kargonun öncesinde kapıdaki korumalar tarafından kontrol edildiği bir yerde büyüdüğüm için. Yutkundum kutuya bakarken. Kalbim hızlanmaya, ellerim soğumaya ve kulaklarım ısınmaya başladı. Bombaydı belki de içindeki. Bu apartmanda bir sürü kişi yaşıyordu, kaç kişinin zarar göreceğini düşünmeye başladıkça kalbim daha hızlı çarpıyordu.


Kutuya dokunmadan hızla gittim ve camdan baktım. Kim bırakmıştı kutuyu, kim girmişti apartmana? Başka bir kapıya bırakılacakken bana mı bırakılmıştı? Kimseler yoktu dikkat çeken. Parmak uçlarım uyuşmaya başladı. Ne yapacağımın telaşı sardı bedenimi. Her şeyi berbat etmekten, bu apartmana çok büyük bir zarar vermekten korktum. Benden önce normal bir hayatı olan insanlar, benimle beraber zarar görürlerse ne yapacaktım? Kulaklarım çınlıyordu kutunun önünde beklerken. Dişlerim birbirine çarpıyordu. Belki de götürüp çöpe atmalıydım. Ya başkasına geldiyse? Onun için çok kıymetli bir şeyse ve ben bilmeden onu çöpe atacaksam?


Öyle ya da böyle eninde sonunda kutuyu eve aldım, yatağa kadar soktum. Ellerimi bir kapatıp bir açıyordum. Kulaklarım çınlıyordu. Başkasına gelmiş bir kutuydu bu. Bir bomba değildi. Olsa elime alır almaz patlardı. Sağına soluna baktım not bulmak için. Yoktu. Belki de içindeydi. Apartman görevlisine verirdim içinde bir not bulursam. Çok da ağırdı. İçinde not yoksa da apartman görevlisine verirdim. O karar verirdi ne yapacağına. Kutunun kapağını parmak uçlarımla yavaşça kaldırdım ama tam açmadım. Dakikalarca tereddütte kaldım, çok uzun sürdü tamamen kaldırmam.


Ufacık delikten gördüm önce içini. Bomba olsa şimdiye kadar patlardı. Tamamen kaldırdığımda gözüme önce siyah deri bir çanta çarptı. Aşina olmasam bu çantaya ne olduğunu anlamam çok zordu. Hayır ama tanıyordum, fırça çantasıydı bu. Bu apartmanda başka çizen mi vardı? Merakla çantanın boyutuna baktım. Kırk sekizli bir fırça setiydi muhtemelen. Demek ki profesyonel olarak çiziyordu. Fırça setini biraz kaldırınca yerinden altında kahverengi ahşap bir kutu gördüm. İkinci kez korkmadım çünkü bu kutuyu da tanıyordum. Bildiğim bir markanın yağlı boya setiydi. Kutunun üzerinde minik bir zarf vardı. Hemen köşesinde de bir tane kaset. Önce zarfı aldım elime. Ağzı yapışkanla kapalı olsa açmayacak, direkt apartman yöneticisine götürecektim ama değildi. Açıktı. Notu çıkardım zarar vermeden. Sahibi anlamasın istiyordum kurcaladığımı. Küçük bir not kâğıdı çıktı içinden.


Yemin ederim göz ucuyla bakacaktım, tamamını okumayacaktım. Neticede başkasının özeliydi. Böyle burnumu sokmayacaktım, bana yapılsa nefret edeceğim şeyi başkasına yapmayacaktım. Lakin ilk kelimeden yazının çirkinliğini fark ettim. Öyle çirkin, öyle anlaşılmaz bir yazıydı ki ilk kelimeden itibaren zar zor okunuyordu. Ben pek zorlanmadım ama başkası olsa birkaç kelimeyi okuyamazdı.

Yarın devamını bırakacağım. Firuze, çiz.


Bir tek benim adımdı biraz olsun okunaklı olan. Elimdeki notu tutuşum sertleşti, birkaç kez, defalarca kez, dakikalarca çirkin el yazısına baktım. O kadar çirkindi ki, o kadar çirkin, o kadar berbattı ki hiç utanmıyor muydu insan böyle yazmaya diyordu. Kısa tırnaklarımı bacaklarıma sürtüyordum hunharca. Kaşındığımdan değil, yalnızca ne yapacağımı bilmiyordum. Kaşlarım çatık, bakışlarım donuktu. Notu bırakmadan yan tarafa düşmüş kaseti aldım. Ferdi Özbeğen’in yüzü kasetin orta yerini kaplıyordu. Hemen altında sarı bir alanın üstünde kasetin adı, bir sır gibi, yazıyor; hemen üstünde de adı soyadı yazıyordu adamın.


Onun beni ilk öptüğü gece, o beni yine hiç anlamazken, İstanbul’a gideceğini söylerken, beni kucaklarken ve bana bir nadide çiçekmiş gibi dokunurken kalkıp takmıştım bu plağı. O beni öperken Ferdi Özbeğen ince ince mırıldanıyordu ve diyordu ki; aşkını bir sır gibi senelerdir sakladım, gecelerdir rüyada ismini sayıkladım. Dişlerimi birbirine bastırdım, çenemi sıktım titrememesi için. Bakışlarımdaki donukluk çözüldü biliyordum, gözlerim de sulandı onu da biliyordum ama hiç ağlamadım. Hepsini içine geri koydum, kutuyu hızla kapattım. Aynı hızla yatağın altındaki boşluğa itekledim ve görüş alanımdan uzaklaştırdım.


Bedenim öyle hassaslaştı, öyle titremeye başladı ki her bir yanım, yorganın altına girer girmez o tutukluğumu kaybettim. O vakit kalbimde azat buzat kuşların tamamını satın aldı sanki biri. Kafesin ağzını açtı, tüm kuşlar gökyüzüne uçtu ve ben için için ağlamaya başladım. Zaten amacım o kuşları satmak değil miydi? Değildi demek ki, yoksa nasıl böylesine ağlardı insan girdiği yorganın altında bir çocuk gibi? Kuşlar da gitmişti işte tamam, onlar özgürlüğüne kavuşmuş, ben paramı kazanmış, adamın biri de hayır işlemişti. Öyle değildi işte. Artık kafesim boştu, hiç arkadaşım yoktu, kuş sesi yoktu, bir tek ben kalmıştım. Yapayalnızdım. Bir daha beni sevmeyecekti hiçbir kuş, bir daha arkadaş olmayacaklardı benimle.


Bir ben, bir içimdeki küçük çocuk, yarışırcasına ağlıyorduk. Onun artık hiç güldüğünü göremeyecektim, hiç hoplayıp zıpladığını, şarkı söylediğini duymayacaktım. Eski zamanlarına dönmüştü. Hep ağlayacaktı benimle. Benim ağlamamdan daha zordu onun ağlaması. Bir çocuğun mutluluğunu görünce bir daha ona mutsuzluğu layık göremiyordunuz. Ecevit benden önce, Ecevit benden çok onu mutlu etmişti. Öyle ellerini arkasında bağlayıp salınmasını, utanmasını, bir zilli gibi en çekilmez sözlerin ondan gelmesini, hep daha fazlasını istemesini, hiç utanmamasını görmüştüm ben şimdi nasıl böyle kendini yerden yere bile vurmadan, kendi köşesinde ağlamasını kabul edecektim? Hadi benim günahımı öderdi Ecevit, bir şekilde, onunkini nasıl ödeyecekti?


Biraz olsun sevinmedi gelen kutuya. Bu kez benimle ters düşmedi. Hep Ecevit’ten yana olan çocuk bile bu kez sırt çevirmişti, gözünün ucuyla bile bakmıyordu kutunun ucuna. Küsmese böyle, ve vazgeçmese o da, bir fırça isterdi muhakkak benden. Bir tane ver ne olacak ki derdi. Onu bir tek sana almadı ki, bana da ver, hadi bir tanesini ver, bir tane de boya ver, tamam, bak bize hediye almış. Sen istemiyorsan hepsi benim olsun, bak hediye almış bize. Hop hop zıplardı. Halbuki bu, on sekiz sene sonra Ecevit’ten zorla istemeden, zorla koparmadan aldığımız ilk hediyeydi. İkimiz de istemedik. İçin için ağladık dakikalarca. Yaşamak istemiyordum. Yaşamak istemiyordum, neden ölmeme izin

vermiyorlardı? Neden böyle yapıyordu? Neden bana bunu gönderiyordu? Neden çizmemi istiyordu?

Çizmeyecektim. Neden; Firuze, yaşa der gibi, Firuze, çiz diyordu?


Çizmeyecektim.


Yorgunluktan bitap düşene kadar ağladım sonra yine kendi kendime sustum. Gözyaşlarım akarken yine kapım çaldığı vakit, kendimi yatağın içine gömmek istedim. O mu gelmişti? Gelmesin istiyordum. Gelmemesi lazımdı. Bu eve girsin istemiyordum. Onun tüm misafirperverliğine rağmen, istemiyordum. O da zaten misafirperver değildi aslında, yalancı bir ev sahibiydi. Kapı bir kez daha çaldı. Kaç kez daha çalarsa giderdi? O muydu? Sessiz sedasız kalktım yerimden. Parmak uçlarımda yürüdüm kapıya. Açmayacaktım kapıyı. O değildi gelen biliyordum, sadece görmek istiyordum o olmadığını. Şayet gelseydi hissederdim. Kapının deliğinden baktım gizlice. Boşluktu. Kimse yoktu. Yine mi bir şey bırakmıştı kapıma? Bu kez almayacaktım. Araladım kapıyı. Tam da tahmin ettiğim gibi bir beyaz zarf gördüm kapının önünde.


Almayacağıma o kadar emindim ki eğilmeye tenezzül bile etmedim. Baktım yalnızca yine. Bir çirkin yazı kadar gözüme gözükmedi zarfın üzerindeki düzgün yazı. Sağ alt köşeye iki kelime yazılmıştı.


Firuze Akın’a.


Ne yazı onundu ne de bu zarf onundu. Ecevit zarfa Akın yazmazdı, onu bana başkası ulaştıracak olsa da Akın yazmazdı. Belki de artık yazardı. Yazmazdı… O kutuyu ilk alırken yaşadığım korku yoktu üzerimde ama o zarfın Ecevit’e de bu apartmandaki bir başka kişiye de ait olmadığına emindim. Bu evde Firuze Akın’ın yaşadığını kim biliyordu? Yutkundum. Özellikle araştırmayan birinin, üst yetkili ya da üstten yetkisiz ama etkili birinin araştırması gerekiyordu. Merdivenleri kontrol ettim önce, kimse yoktu, ardından zarfı aldım. İçeri geçtim, kapımı kilitlemek istedim ama yapmadım. Olduğum yerde zaman kaybetmeden açtım zarfı. Bir davetiye ve bir kağıt vardı içinde. Önce davetiyeye baktım.


12. Yaşasın Çocuklar Bağış Gecesi.

Bu yıl 12.’si düzenlenen Yaşasın Çocuklar Bağış Gecesi’ne katılımınız bizleri onurlandıracaktır.


Hemen altında bir adres ve saat vardı. Davetiyede elle tutulur başka da bir şey yazmıyordu. Önceki senelerde katıldığım davetlerden biri miydi? Hafızamı yokluyordum ama tüm her şey allak bullaktı. Çocuklarla alakalı bir şeye katılmış mıydım? Katıldıysam bir tablo hediye etmiş olmalıydım. Varsayalım ki katılmıştım, benim adıma gelmezdi ki davetiyeler. Akın ailesine diye gelirdi. Benim adresimi nereden bulmuşlardı?

A4 boyutundaki kâğıdı çıkardım ve üzerinde yazanları sesli bir şekilde okudum.

Biz kim miyiz?

1999 yılından beri her yıl düzenli olarak yapılan, bu yıl on ikincisi düzenlenen Yaşasın Çocuklar Bağış Gecesi’nin amacı; kaybolan, kaçırılan çocuklar için bir yardım fonu oluşturmaktır. Elde edilen gelirle dezavantajlı çocuklara maddi manevi destek sağlanmakta, iyi bir yaşam hakkı için imkân oluşturulmaktadır.


Kalbim tehlikenin boyutunu anladığı an debelenmeye başladı. Elimde tek bir kâğıt vardı ama gözümün önünde gecelerce incelediğimiz o makale geliyordu. Raşit’in elebaşı olduğu çocuk çetesi, Raşit olmaksızın çökertildiğinde yıl kaçtı? Bilgisayarım yanımda değildi. Telefonum yoktu. Hızla yatağa oturdum, davetiyeyi ve yazıyı koydum önüme. Kaybolan ve kaçırılan çocuklar için öncesinde bir yardım gecesine katılmış olsaydım, tek bir anı bile olsun aklımda kalmaz mıydı? En azından bağışladığım tabloyu hatırlardım. Her şeyi unuturdum ama çizdiklerimi unutmazdım. Çizmeyi bıraksam da çizdiklerimi hatırlardım. Zaten herhangi bir kurum ya da dernek de bu evin adresine ulaşamaz, böyle bir şeye cesaret de edemezdi. Dilim damağım kurumaya başladı.


Biri ya da birileri adeta, apaçık Ecevit’le de yollarımızın ayrıldığını bilerek, benim bu eve taşındığımı takip ederek, o gece orada olmamı istercesine beni kaybolmuş çocuklarla alakalı bir geceye davet ediyordu. 

***

instagram; dilanduurmaz

uzumbugusuofficial


72 Yorum


nehirumut2525
19 saat önce

Bölümü bitirdim ama dürüst olayım bazı yerleri okumadan geçtim. Çünkü Firuze'nin duygularına, hissettiklerine neredeyse bir paragraf verilmiş. Bir paragrafa geçiyorum, o paragraf bitmeden Firum yakınmaya başlıyor. Amacım kimseyi üzmek, incitmek falan değil ama iki hafta beklememe değmeyen bir bölümdü. Hem oldukça kısaydı hem de betimlemelere fazlaca yer verilmişti. Tamam, güzel, iyi hoş da Dilaaaannn; eski ÜB'yi geri istiyorum. En azından iki hafta beklememe değecek bir ÜB. Sana güveniyoruzz Dilaaannn, Üzüm Buğusu heyecanı ve Eco ile Firu'nun bol bol konuşmalarını içeren bir bölüm isteriz sendenn💚

Beğen

himin56477
bir gün önce

Bölümü dün gece okudum 1-2 civarıydı belki uykuluyum diye ilk sahne dışındaki yerlerden etkilenmedim diye düşündüm sabah gene okudum şimdide okudum AMA ABİ YOK ÜZÜLMEDİM. BİR ÜB BÖLÜMÜ heleki daç kesme kısmı BENİ NASIL AĞLATMADI??????????????????? Bu bölümde yapılan betimlemeler zaten kelime sayısını arttırıp olay bırakmamış ortada elle tutulur şekilde olay okumuş gibi hissetmedim katiyen ( son sahnede dahil merak duygum çalındı) Hadi betimlemeler oldu bu betimlemelerin etkisini neden o saç kesmeden hissetmedim ABİ AĞLAMAM LAZIMDI BENİM ORDA NORMAL BİR OLAY OKUYORMUŞ GİBİ HİSSETMEMEK LAZIMDI. Yazarın emeğini asla küçümsemem hayatında bilmediğimiz onca şey olurken yazıyor ama......... Cidden ne ÜB havası vardı ne merak. İki hafta bunun hayalini kurdun ve sonuç benim için "oldu bitti." Bu yani başka nasılanlatayım kendimi. Çok kırgın…

Beğen

belinaydemirbas2009
2 gün önce

Çok kısa bir bölümdü bi hafta bunun için mi bekledik ben daha çok olay bekliyordum birdahaki bölümü nasıl beklicez şimdi 🥲

Beğen

shym kr
shym kr
2 gün önce

yanlışlıkla bu bölümü okurken -özellikle ilk kısımlar- gitme kal bu şehirde dinledim hiç iyi değilim. ecoya ayrı fıruza ayrı uzuldum amına kodugumun atiilası

Beğen

Öznur Yavuzel
Öznur Yavuzel
2 gün önce

Betimlemeler sıkıyor okumadan geçiyorum olayları okuyayım diyorum elle tutulur bir olay yok lütfen eski düzene geri döner misin sevgili yazar paragraflarca betimleme okumak istemiypruz olay ve ayarında betimleme yeterli bizim için biraz ciddiye alıp olay kat bölümler artık kac haftadır bekliyoruz hep aynı hayal kırıklığı ya

Beğen

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page