xxxı/ part1- meşru menfaat süreklilik doğurur
- Dilan Durmaz

- 18 Oca
- 26 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 19 Oca
Bir katilin, katil olduğunu gözünden okunacağını küçük bir çocukken öz abimden öğrendim. Bülent, bir katildi ve gözleri bunu hiç saklamıyordu. Belki işlediği suçun cezasını hiç çekmediğinden onun gözlerine her baktığınızda, 16 Kasım 1992 yılına dönse yeniden o cinayeti işleyeceğini görürdünüz. Bir katil, tam bu noktadan anlaşılır. Gözleri, o cinayetten pişmanlık duymaz.
Seher’in gözleri bana bir katil gibi bakıyorken bu bakışları çok iyi tanıyordum. Beni öldürecekti ve bundan seneler sonra bile pişmanlık duymayacaktı. Ölümüm de katliam olarak anılacaktı, canavarca bir hisle öldürecekti beni. “İkimiz de gebereceğiz!” diyordu kendinden ölesiye eminken. Ama ateş ona da yaklaştığında can havliyle kendisini kurtaracağını biliyordum. Onun derdi beni öldürmekti, biz değildik. Elimdeki dosyayı sıkıca tutuyorken şimdi tek amacım buradan çıkmak olmalıydı.
Kucağımdaki dosyayı bir uzvum gibi belleyip, onsuz çıkmayı bile düşünmeden, elim ayağım nasıl benimle geliyorsa, o dosyada benimle gelmeli ve gitmeliydim. Seher’inki bir katliam olacaktı diyordum çünkü gözü dönmüş mahlukat hızla kapattığım gazı geri açmaya kalkıştı. Hayatım boyunca ilk kez bir kadının saçlarını elime doladım ve hızla çekiştirdim. Onun ellerini engelleyemezdim ama canını yakarak uzaklaştırabilirdim.
Saçlarına asıldığım kadını tüm kuvvetimle ileriye doğru savurdum ve ocaktan öteye fırlattım. Ben çıktıktan sonra ocağı açmaya çalışmayacaktı, aksine yangını söndürecek ya da can havliyle kaçacaktı. Halı tutuşmaya öylesine elverişliydi ki korkunç bir hızda büyüyordu ateş. Seher’i uzaklaştırdığım gibi hızla kapıya koştum. Domuz gibi bir bünyesi olduğunu, o kalın derinin altında yatan gücü, senelerdir döndürdüğü işlerden gelen kıvraklığının farkındaydım ama yine de ben kapıya varmadan saçlarımdan tutmasını ve mutfağın içinde bırakmasını kabullenemiyordum. Saçlarımı, kendi saçlarının hırsını alırcasına çekiştirdi, yalnızca saç köklerim değil boynuma da korkunç bir ağrı saplandı. Bir düşmanı öldürmek ister gibi dokunuyordu. Hali hazırda düşmanıydım da zaten.
“Kızına sebep olacaksınız!” dedim acıyla. Bu saatten sonra kızını ne kadar görürdü bilmiyordum. Gözden çıkardığı kızı mıydı yoksa kendi hayatına dahil olan her şey miydi ayırt edemiyordum. “Bırak!” diye bağırdım var gücümle. Hareket edemiyordum. Sırtımı duvara çarptı, bedenimin her yerinde korkunç bir sızı hissettim. Bir canavarla göz gözeydim. Var gücüyle elimdeki dosyaya ulaştı. Yirmi beş yaşındaydım, taşıdığım en ağır şey tuvallerim olurdu. Bileklerim güçsüz değildi ama şu ana meydan okuyacak kadar da hiç kuvvetli olmamıştım. Canavarla baş etmenin tek yolu canavarlaşmaktı. Canavarlaştım, bir deli kuvvetiyle saldırdım ona.
Beni öldürmeden bu dosyayı alamazdı. Gerekirse canımı verirdim yine de bu dosyayı vermezdim. Birbirimize korkunç derecede kaba kuvvet uyguluyor, zarar veriyor, can yakıyorduk. Her şey öylesine rayından çıktı ki Seher’in tırnakları kanla dolmuştu. “Öleceğiz burada,” dedim bu kez ben. “Geberip gideceğiz. Duydun mu? Kızını da dışarıda yaşatmayacaklar. Geberip gideceksin.”
“Ver şunu, orospu kaltak!”
Dosyayı kabanımın içine geçirdim ve koltuk altıma aldım. Kuduz bir köpek gibi üzerime saldırıyordu. Bana zarar veriyordu ama dosyaya dokunmasına bile izin vermiyordum. Kolumdan tuttu ve ansızın beni yanan halının ortasına doğru itti. “Seninle yansın o zaman!” Sandalyeye tutunmasam beni hızla tutuşmaya başlayan mutfağın orta yerine yapıştıracaktı. Ateşin sıcaklığı yüzüme dalga dalga vurmaya başladığında, yanmanın korkusu sardı bedenimi. O vakit ürktüm, ölmekten değil ama yanarak ölmekten kaçmak istedim ama dosyayı vermeyi tek bir an bile düşünmedim. Ensemden yakaladı beni ve tutunduğum sandalyeden kopardı. Ateşin içine atacaktı. Tek amacı buydu, o kağıtları yok ederken beni de yok etmek ve bunu nasıl canice yaptığını umursamamak…
“Bırak!” diye bağırdım. Ondan önce kendimi yere attım. Beni itmesi, yerde sürüklemesinden daha kolaydı. Hızla yere bıraktım bedenimi ve yerde direndim. Bunu neden yaptığımı direkt olarak anladı boğazıma yapıştı ve beni o şekilde sürüklemeye kalkıştı. Mutfağın hızla alev aldığını artan dumandan da sıcaklıktan da anlayabiliyordum. Şimdi nereye dokunsam ateşten pay alacaktım sanki. Başımın dokunduğu zemin çok sıcaktı ilk bunu hissettim. Gözlerimden yaşlar akıyor, dumanı içime çekmemek için elimden geleni yapıyordum ama nefes almamak, acı çekerken soluklanmamak çok zordu.
Bedenim yorgun düştü, ona karşılık veremediğim birkaç saniye üzerime çıktı ve beni yerde sürüdü. Elini hoyratça kabanımın içine soktuğunda kendime geldim. Sarsıldım da karşılık verdim. Cayır cayır yanan ve artan bir ateşin yanı başındaydık. Kaptığı gibi ateşe atacaktı.
Boğazıma inen yükle soluğum tamamen kesildi. Kulaklarım uğuldamaya, gözlerimin önüne benekler inmeye başladı. Ecevit’in adını sayıklamak istedim ama olmadı. Yapamadım. Başımdan bir sıcaklık yayılıyordu. Nefes alamıyorum diye mi yoksa ateş bana ulaşıyor muydu bilmiyordum. Seher’in ellerinden tutuyordum ama onu üzerimden çekemiyordum. Dosyayı tutamayacak kadar nefessiz kaldığımda boğazıma çöken eller çekildi. Hızla dosyayı benden almaya çalıştı. Engel de olamadım başta. Ama dosyanın kolumun altından eksildiğini hissettim. Canhıraş tuttum ateşe atmak istediği dosyayı. Gözlerim yanıyordu, ikimiz de zor hareket ediyorduk. Ellerimi yakmak pahasına bir savaşa girdim. Ali Ecevit’in eldivenleri olmasaydı yanacaktı. Yanmadı. Seher’in elini yaktım. İsteyerek ya da değil. Canı çok yandı, canından can koptu adeta. Fırsat bilip kalkmaya kalkıştığımda hiç çekinmeden başımı vurdu yere. Nevrim döndü. Duman ve ateş artık hiç olmaması gerektiği kadar yakınımdaydı. Bilincimi yitirmeye başladım.
***
İlahi Bakış Açısı;
İçim huzursuz, diyordu Ali Ecevit Tarhan. İçim çok huzursuz. Bu yaşta bir kıza böyle gözlerimi diktiğimden olacak ya da birazdan annesi yüzünden alıkoyacağımdan olacak. İçim çok huzursuz. Bedenindeki belirtileri bir panik atağa yoracak kadar hızlı atıyordu kalbi. Zihninde bu halini, Firuze’nin haline benzettiğinden olacak aklına yalnızca panik atak geliyordu. Bu koca havalimanının içinde bir canavar onu kovalıyordu sanki. Telefonu eline aldı, Firuze’den bir emare aradı. Bu işin tadı kaçmıştı. Firuze alamamıştı, işin doğrusu Seher vermemişti. O vakit bir anlaşma yoktu. Kızın kaybolan telefonunu Ecevit cebinden çıkardı. Birazdan pes edecek ve bir taksiye binip evine dönecekti. Çok geçmeden yüzünde telefonunu kaybedip uçağını kaçırdığından olacak ağlamaklı bir ifadeyle taksi durağına doğru yürüdü. Ecevit’in eli Firuze’nin numarasına gitti.
Bırak, çık.
Taksi durağındaki yönlendirmeyi izliyordu. Kendi arabasını da çalıştırdı. Mesajı atalı daha bir dakika dolmamıştı ama sabırsızlandı ya da bu panik atağa yorduğu çarpıntısından yerinde duramadı. İkinci bir mesajı attı.
Hemen. Çıkar çıkmaz mesaj at.
Yeliz kendisinin önüne gelen taksiye bindiğinde Ecevit’te park ettiği yerden çıkardı arabasını. Taksi Ecevit’i görüş alanına aldı, herhangi yayaya ya da arabaya takılmadığına emin olunca normal bir hızda sürmeye başladı. Yeliz arkada bir koltuğa oturmuş, sinirden ağlayacak raddedeyken bacağını sallıyordu. Ecevit elini direksiyondan çekti ve tekrar yazdı.
Ara.
Taksi ve araç dış hatlardan çıktığında bir süre daha havalimanı sınırlarında kaldı ve Çubuk’un tenha yollarına geçti hız kaybetmeden. Dakikalar olmuştu. Ecevit gözünden kaçırmamak için taksiyi, çok bile dayanmıştı. “Firuze, Firuze…” diye söylendi. Ak pak bir sitemdi bu. Ne bir öfke ne de bıkmışlık vardı. Kalbi korkunç hızda atıyordu Ali Ecevit’in. Direksiyonun hakimiyetinden çıkacağından korktu. Yakasını gevşetti, bir krizin eşiğine gelmiş olabileceğini en sakin şekilde karşılamaya çalıştı. Firuze böyle mi hissediyordu?
Geberip gidecekse de bu şimdi olmamalıydı. Firuze’nin numarasına bastı. Çaldı, çaldı, çaldı… Huzursuzluk, kuşluk vakti çöken o kuytu ses gibi hissettiriyordu. Bir el kalbinin avucunun içine almış dar, havasız bir odaya kapatmıştı sanki. Dili damağı kurudu, aldığı kesik nefesler görüş alanını bulanıklaştırdı. Elleri buz gibi olmuştu. Panik atak fikri kendisini kalp krizine bıraktı. Kalp krizi geçireceğini sandı. Bu dehşetle Firuze’yi dört kere daha aradı. Hiçbiri açılmadı. “Açsana!” dedi bu kez sitemden uzak, apaçık bir öfkeyle. “Açsana şu telefonu.”
Öndeki taksi, öncesinde planladıkları yere yaklaştıklarında usulca durdu. Ali Ecevit, kalp atışlarına rağmen oldukça atik bir şekilde park etti arabasını, indi. Hızla taksinin ön koltuğuna geçtiğinde Yeliz çoktan ne olduğunu sorgulamaya başlamıştı. Ali Ecevit arabaya biner binmez tüm kapıları kilitledi, “Devam et,” dedi yalnızca ve bir kez daha Firuze’yi aradı. Açmıyordu. Açardı. Normal koşullarda Firuze, Ali Ecevit’in telefonunu üçüncü çalışa varmadan açardı. Bu Ecevit’te alışkanlık mı yaratmıştı bilinmezdi ama bunun aksinin yaşandığı bu anda kendini kontrol edememeye başladı. Arkasında oturan kızın bağırışlarını, tepinmelerini duymuyordu bile. Annesi kadar olmasın, dişliydi. Koltukları sarsıyor, tekmeliyor, bağırıyor ve arabadan inmek istiyordu.
Ecevit, Firuze’yi aramaktan vazgeçti ve Behçet’in numarasını tuşladı bu kez. Yine açan olmadı. Yanındaki adamdan başka bir numara aldı, onu aradı yine açan olmadı. Ecevit’in kalbi, arkasından atlı koşturuyor gibi çarpıyorken yüzü kireç kesilmişti. Bu çarpıntısının sebebi panik atak ya da kriz değildi. Alelade hissetmekti. Bir şey oluyordu ve Ecevit bunu hissediyordu. Arka arkaya küfretti, arkasındaki kızın sesi zihninde büyüdü, çırpınışları arttı ve Seher’in kızının arkasında olduğunu anımsadı. Ecevit öyle bir öfkeyle arkasını dönüp yumruğunu koltuk başlığına geçirdi ki, Seher’in kızı da olsa korktu, yerine sindi. “Bana bak,” dedi Ecevit ürkütücü bir sesle. İşaret parmağını sallıyordu. “Bana bak,” diye tekrar etti. Yeliz titriyor, ağlıyor ve korkuyordu. Ecevit’le göz göze geldiklerinde sesi soluğu kesildi. İlk kez böylesine korktu. Annesi onu, kendi hayatından uzakta, tüm çatışmadan uzak büyütmüştü. Yeliz’in en büyük derdi hoşlandığı çocuktan karşılık almamak, bir türlü yükselmeyen bazı notları ve birkaç ay sonra gireceği sınavdı.
Ecevit genç kızın gözündeki korkuyu gördü. Tam olarak bu yaşlara yakındı onun kardeşi de. Müthiş bir empati kurmadı ama derdinin bu kız olmadığını hatırladı. İşaret parmağını indirdi. “Seninle bir derdimiz yok,” dedi tane tane. “Seninle bir derdimiz yok. Bir süre misafir edeceğiz hepsi bu. Hiçbir şey olmayacak sana.”
“Kaçırdınız mı beni?” dedi Yeliz dehşetle. Küçük bir çocuk gibi ağlıyordu ve karşısındaki adamların belinde silah olduğuna neredeyse emindi. Korkudan Ecevit’i de hatırlamamıştı. Annesi onu tatile göndermiyordu. Annesi onu buradan kaçırıyordu. Yeni yeni anlamaya başlıyordu. Ecevit cevap vermedi sorusuna.
“Bağırıp çağırmayı bırak, otur. Annenle bir anlaşma yapacağız sonra gelip seni alacak. Sana bir şey yapmayacağız,” demeyi de denedi ama Yeliz yeniden hırçınlaştı. Annesine bir şey olduğunu hissetti, tavırları çirkinleşti. Ecevit, “Sağa çek,” dedi. Seher’in evine gidecekti. Kimsenin onun telefonunu açacağı yoktu. “Sağa çek sağa,” diye tekrar etti. Araba durduğu gibi Ecevit indi ve hızla arka taraftaki kapıyı tuttu. Elbette küçük fare de çıkmaya çalışıyordu. Kapı yeniden kilitlenene kadar tuttu, ardından sürücü camına kadar geldi, eliyle işaret etti. Cam açıldığı gibi başını eğdi.
Adam Ecevit’e doğru kaldırdı başını, kulaklarını açtı ve gelecek olan emri bekledi. Önemli bir şey söyleyeceğini ilk andan anlamıştı. “Kızın kılına dokunursan senin evveliyatını sikerim,” dedi açıkça. “İnsan gibi davran.”
“Emredersiniz,” Yanıtını aldığı gibi geri çekildi ve caddenin ilerisine doğru yürüdü. Keşke hiç bırakmasaydı kendi arabasını. Mantıklı kararlar alamıyordu. Telefonunu kulağına dayadı, iki numara arasında durmadan döndü. İlk gelen taksiyi çevirdi, bindi. Seher’in evinin adresini söyledi. Trafiğe küfretti. Firuze’yi aradı. Muhakkak bir şey oluyordu. Kalbi bir uydurmanın peşine düşüp kendini harap etmiyordu. Beyni zonkluyor, çenesi kilitleniyordu. Kanlı canlı, kendinde olan Firuze’nin bunca aramadan sonra telefonunu açmaması mümkün değildi. Her yanıtsız arama Ecevit’in zihnine çengel atıyordu. Daha kötüsünü düşünüyordu. Kör bir kurşun, sert bir darbe, hatta daha fazlası. Kaçıncı kattaydı o kadının evi? Sekiz… Ecevit, “Acelem var,” dedi donuk bir sesle. “Acelem var, gaza bas.” Telefonu açılmayacağını artık kabul ede ede indirmiyordu kulağından.
Behçet’i ant içerdi ki mahvedecekti.
Taksici kafasını salladı, yanındaki koltuğa sığmayan adama baktı göz ucuyla. Gaza abandı, hızlandırdı arabayı. Yaşamkent’in sokaklarına girmeye başladıkça yersiz bir trafik boy gösterdi tekrardan. Taksicinin her, “Normalde sakin olurdu ya buralar,” homurdanmaları Ecevit’in elini ayağını titretti. Camı açtı, Ankara ayazını yedi yüzüne. Dişleri birbirine çarpıyordu hızla. Gözlerini kırpmıyordu, her göz kırpışında Firuze’nin gözleri kapalı yüzünü görüyordu. Uyurken ki haline hiç benzemiyordu. Zaman zaman çatık kaşları, nadir de olsa huzurlu bir ifade vardı uyurken. Kaşları çatıkken, adeta somurtarak uyurken Ecevit rüya gördüğünü mü yoksa ruhsal bir sancının mı ona bunu yaptırdığını merak ederdi. O nadir anlardaysa muhakkak Ecevit’in koynuna çok yakın bir noktada olurdu.
Şimdi gözlerinin önünde beliren Firuze bu iki anı da anımsatmıyordu.
Trafik artmaya, bir yerden sonra da siren sesleri duyulmaya başladı. Araç her hareket ettiğinde bu seslere yaklaşıyor, sanki yönü bizzat sesin kaynağıymış gibi adımlıyordu. Ecevit, “Sağda ineceğim,” dedi. Beklemek mümkün değildi. Sesin geldiği yere kendi ayakları onu daha çabuk götürürdü biliyordu. Cebinden hızla para çıkardı, saymadan ve bakmadan verdi. Araba durur durmaz indi, trafiğin kilitlendiği yere doğru hızlı büyük adımlarını atmaya başladı. Nefes nefeseydi, boynu ve yüzü ateş gibi yanıyordu. Firuze’nin sesini duyar gibi oluyor, telefonunun çaldığını sanıyor ama bunların gerçek olmadığını çok geçmeden fark ediyordu. Hızlı adımlamaktan, tempolu bir koşuşa geçmişti. Hiç fark etmiyordu. Siren sesleri birbirine karışmışken artık gökyüzüne yansıyordu ışıkları. Kırmızı ve mavi. Ama baskın gelen bir kırmızı…
Yaşamkent’in sokakları kontrol altına alınmayan bir yangınla birbirine girmişti. Ecevit’in burnuna bir koku da gelmeye başladı. Seslerin zihninin yansıması olduğunu farkındaydı ama koku tümüyle gerçekti. Olduğu yerde durdu. Firuze’yle arabanın içinde sabahladıkları sokağın başındaydılar artık. Dumanın kaynağını seçti. Gözleri itfaiye araçlarından ve ambulanslardan hemen sonra gökyüzünü aydınlatan alevleri gördü. Duman artık tüm sokağı sarmıştı ve yangının adresi inkâr edemeyeceği kadar netti.
Seher’in yaşadığı apartmandan yükseliyordu dumanlar. Hayır hayır. Firuze’nin içinde olduğu apartmandı yanan. Ecevit’in duraksayan adımları olduğu yere çakıldı kaldı. Kemik yaşı yirmi sekiz, kimlik yaşı otuzdu. Kaybetme duygusunu kaç yaşında gerisinde bıraktığını anımsamıyordu. Omuzları hızla inip kalkıyordu. Zihnine bir bıçak saplanmış, bıçak yerinden oynamadığı için kanaması olmadan ölüp gidiyordu.
Senin kanın bile akmayacak Firuze.
Ali Ecevit kaybetme korkusunun tadını yeniden damağından hissettiğinde yirmi sekiz yaşındaydı. Beyni bir katliam gerçekleştirdi adeta ve tek bir damla kan akmadı. Kara kışın ortasında, ter dökmeye başladı, çölün ortasında kalmış gibi dili damağı kurudu, ciğeri yandı ve kaybın adını fısıldadı. “Firuze,” dedi. Kendinden geçmek yeter miydi onun halini anlatmaya? Kendini kaybetmek? Kaybetmek? Kaybetmek. Firuze…
Eli avucu boştu ama elinde avucunda ne tutarsa tutsun bırakırdı koşmadan önce. Atik, insanlara çarparak, arabaların arasından geçerek birkaç dakika sürecek mesafeyi dakika dolmadan tamamladı. Buraya kadar gelmesi zor değildi ama apartmanın girişine çekilmiş polis şeridi ve etten duvar ören polis memurlarının arasından geçmek neredeyse imkansızdı. “Firuze!” diye sayıklıyor, ortalığa dağılmış memurları kendi etrafında topluyordu kısa zamanda. Polis memurlarının sayısı Ecevit’i zapt edemedikçe artıyordu. Sayıları artmasa Ecevit o etten duvarı yaracak, alevlerin içine sekizince kata varacağına inanarak dalardı.
Son nokta, son adım, son nefes, son saniye… Her şeyin sonuna geldiğini hissediyordu. Kaybetmek. Aklını, kendini, bilincini… Ve kaybetmek, Firuze’yi. Behçet Atmaca oturduğu araba koltuğundan başını bir sağa bir sola çevirdi, kapının önündeki yaygaranın başrolünü seçmeye çalıştı. Ali Ecevit Tarhan olduğuna başta ihtimal vermedi ama arabadakilerden, “O abi,” Cümlesini duyunca ağzının içinde bir küfür yuvarladı.
“Gidin alın onu amına koyayım,” dedi ağız dolusu. Solukları yeni yeni düzene girmişti, elindeki su şişesinin kapağını kapattı. Elindeki ıslak mendille islenmiş suratını sildi. “Yakacak kendini.” Arabadan aynı anda iki kişi indiğinde Behçet uzaktan onu izliyordu. Kabul, biraz acele etse, öncelik verse Ali Ecevit’e ulaşırdı ama daha boğazından nefes yeni yeni akıyordu. Bir de bu herifin aşkının evhamıyla mı uğraşacaktı?
Ali Ecevit altı polisin arasından çıktı binanın içine doğru attı kendini. İki adımlık daha mesafe aşsa, başaracaktı. Kolundan hızla tutuldu ve polis memurları önünü kesti. Aynı anda Ecevit’in çevresindeki insan sayısı arttı, Behçet’in gönderdiği iki adam da artık Ali Ecevit’i zapt ediyordu.
“Senin aklını sikeyim,” dedi Behçet kargaşayı izlerken. “Senin aklını sikeyim. Kimlere iş öğreteceğiz, senin aklını sikeyim.”
Cengiz Resul Atmaca, Behçet’e Ecevit’ten çok bahsetmişti. Harbi adamdır Ecevit. Hamallık da yapar, yönetir de. Yeter ki istesin. Kurnazdır, aklı çalışır. Sessizdir, içinden hiç susmaz. Kafasında kırk tilki dolaştırır, ikisinin kuyruğunu dokundurmaz. Yüreklidir, yarı yolda bırakmaz. Bırakma kendi haline. Benden sonra benim yerimi tutacak. Ben yetiştirdim, ben yoğurdum onu. Mayasında ben varım. Adımızı iki paralık etme, Ali Ecevit Tarhan’ı yanına al. Önüne geçersen seninle yürümez, arkasına geçersen kötüye meyletmez. Yanında tut.
Bu muydu Cengiz’in anlattığı herif? Bir kadın uğruna kor ateşlerin arasına dalmaya kalkıyordu. Bu herifin aklında kırk tilki varsa, kırkının da kuyruğu düğüm olmuştu. Göz göre göre kadına fırsat veriyordu. Behçet, elinde fırsat olsa, daha iyisini elde edeceğini bilse Firuze’yi hiç çıkarmazdı oradan. Sorumluluk almasa, itibarının beş paralık olacağını bilmese bu kadını fırsatını bulmuşken çıkarırdı aradan. Bu kadın var olduğu sürece, Atmacaların içine giremez, işini yapamazdı. Behçet beceremeyeceklerini anlayınca kendisi indi arabadan. Sakin adımlarla kargaşaya yürüdü. Bu delirmiş adamı tutmaya çalışan yardımsever bir vatandaşmış gibi mevzuya girdi. Ali Ecevit’in kolundan tuttu, ilk fırsatta kulağına yaklaştı.
“Firuze içeride değil,” dedi. Tam üç kez tekrar etti ancak duyurabildi sesini. Ecevit’in dış dünyayla olan bağını dakikalar sonra ilk kez bir ses yakaladı. Dehşetle bakan gözleri kulağına bu cümleyi fısıldayan adama döndü, tanıdık simayı gördü omuzları çöktü ve insanlarla boğuşmayı bıraktı. Behçet iterken ileriye doğru ölü gibi boşlukta sallanan bedeni, “Canına mı susadın kardeşim sen?” dedi. “Aklını mı kaçırdın, girilir mi bu yangına? Gel şöyle.” Bunları söylerken Ali Ecevit’i ileri doğru itiyordu. Kolundan tuttu yeterince uzaklaştırınca itfaiye aracının arkasına doğru ittiğinde “Sen manyak mısın amına koyayım?” dedi.
Ali Ecevit, sallandığı boşlukta küçük gözlerini açıp kapattı. Gözleri parıldıyordu. Etrafına bakındı. “Firuze…”
“İçeride değil,” dedi Behçet.
“Yalan söyleme bana.”
“İçeride değil çıkardık.” Ali Ecevit sayısız aramalarının sahibi olan adama baktığını fark ettiğinde sarsıldı. Ayakları yere bastı, elini kolunu hissetti, adını hatırladı, şakaklarından akan terleri hissetti, bilinci açıldı ve Behçet’in suratına tüm gücüyle yumruk attı. Bu Behçet için beklenmedikti, zira karşısında ölü gibi salınan bir adamın bu kadar gücü olmazdı. Bu cüssede olan adamı iterek buraya getirmişti. Behçet şimdi tek parmağıyla devireceğini sanıyordu Ecevit’i. Darbeyi nereden ve kimden yediğini anlamadı. Geriye doğru savruldu. “Senin şerefini sikeyim,” diye bağırdı Ali Ecevit. Kaosun içinde yok olsa da sesi Behçet rahatlıkla duymuştu. Az önce Ecevit’i tutmak isteyen iki adam Ecevit’in üzerine doğru yürüdüğünde bir adım daha önde olana kafa attı Ecevit. Hızla Behçet’in üzerine yürürken diğer adam belinden tereddütsüzce silahı çıkardı. Behçet eliyle işaret etti, silahı doğrultmasına izin vermedi ve Ecevit’in yumruğundan son saniye sıyrıldı. “Orospu evladı, puşt!” Behçet’in yakasına yapıştı, burun buruna geldiler. Şimdi öldürse gözünde gözükmeyecekti. Ecevit katil olmaya çoğu andan daha yakındı.
“Beyni akıtılacak adamsın Ecevit,” dedi Behçet alayla.
“Senin evveliyatını sikeyim.”
“Beyni akıtılacak adamsın, bırak lan yakamı. Bak yoksa götürmem seni hanımına. Kadın elimde.”
Ecevit, Behçet’in yüzündeki tırnak izine baktı. Ne oldu bilmiyordu ne olabilir bilmiyordu, o tırnak izi kimin onu da bilmiyordu. “Firuze nerede?” dedi sanki seni öldüreceğim diyordu.
“Yakamı bırakırsan götüreceğim.” Ecevit daha sıkı tuttu yakasını, burun buruna geldiler, suratına tükürürcesine küfretti. Olduğu gibi savurdu sonra. Behçet yakasını düzeltti. Delirmek üzere olan adamın ondan beklediğinin aksine yavaş ve sakin adımlarla arabaya kadar yürüdü. Arabaya bindikleri gibi, “Adam mısınız lan siz?” diye bağırdı. “Kırk beş kilo kadın, adam mısınız oğlum siz? Adam diye mi dolaşıyorsunuz ortalıkta?”
Kimseden yanıt alamadığında elini camın üzerine geçirdi. “Sana, en ufak sıkıntıda al içeriden demedim mi lan ben? Çıkmazsa zorla çıkar demedim mi?”
“Seninki geç haber etti,” dedi Behçet rahatça yola bakarken. Tam olarak böyle olmuştu. Firuze o eve girer girmez bir bağırış vardı. İlk andan müdahale etmesi gerekirdi. Ya da Firuze’nin hiç o eve girmemesi. Lakin Behçet için işin görülmesiydi asıl mesele. Bu kadın yardım etmiyor muydu? Canından olması gerekirse canından da olacaktı. Güzellikle iş yürütecek halleri yoktu.
“Aklını sikeyim senin. Ona bırakma dedim sana. Ona bırakma, gir çıkar dedim. Sana güvendim ben, beynime sokayım. Sana güvendim lan.”
“Tamam, kadın nefes alıyor. Güvenini boşa çıkarmadım,” diye yanıt aldı Ecevit. Yol boyunca Ecevit’in küfürlerini işittiler. Behçet pür dikkat Ecevit’i gözlemliyor, ifadeyi sormasını bekliyor, Seher’den bahseder sanıyordu. Yanındaki adam bir ateş topu gibi nefes alan bir kadının canını düşünüyordu yalnızca. İş emanet etmek zordu. Çok zordu. Kadının birinin avucunun içine düşmüştü.
Ankara’nın tenha yollarına girdiler. O sessiz, kimsesiz kısımların içinde bir evin bahçesinden geçti araba. Ali Ecevit ilk kez Cengiz Atmaca’nın servetinden bir parçayı bu denli somut olarak gördü ama fark edecek durumda değildi. Hızla indi arabadan, “Firuze,” diye bağırdı eve doğru. Koşarak gelmesini beklemiyordu sadece geldiğini bilmesini istiyordu. Başka da bir amacı yoktu. “Firuze!” Biliyordu ki şimdi korkmuştu, ağlıyordu, Behçet’in ağzından çıkan iyi merak etme lafından dolayı fiziki bir zararı yoktu ama köşeye sinmiş titriyordu. Kapıya indirdiği arka arkaya darbelerde sonra açılan kapının arkasında ya da yakınında Firuze’yi görmeyi bekledi. Yoktu.
“Doktor nerede?” diye sordu Behçet kapıyı açan kadına.
“Ne doktoru?” diye sordu Ecevit.
“Üst kattalar Behçet Bey,” denildiğinde Behçet merdivenlere yöneldi. “Ben sana ölmedi dedim, yaralanmadı demedim. Yaşıyor işte.” Ecevit’in adımları da sesi de kısa vakitte önüne geçti. Her Firuze’nin adını söylediğinde bir kapı aralanacak sanıyordu. Sonunda o kapı aralandı ama geniş uzun koridordan bir adam çıktı. Gözlüklü, üzerinde beyaz önlüğü olan kır saçlı bir adamdı. Ecevit’in gelen adımlarından ürktü, bir darbe almaktan korktu ve geri çekildi. Ecevit’in tek amacı doktorun çıktığı odaya girmekti. Gözü adamı görmedi bile, kapatılan kapıyı açtı, yatağın ortasına yatırılmış, üzeri örtülmüş, koluna serum, ağzına maske takılan kadını gördü. Üzerinde ince bir atlet vardı yalnızca.
“Ne yapıyorsunuz siz? Firuze,” dedi dehşetle. Firuze’ye vardı, eli yüzüne dokundu, kendini neye hazırlamıştı bilmiyordu. Teni buz gibi değildi. Yer yer beyaz bandajlara baktı. “Hastaneye niye götürmediniz?” Bağırıyor mu yoksa sesi kısık mı hiç anlamıyordu. Kaldırmak istedi. Serumu vardı. Serumu da almak istedi.
“Hastane olmaz,” dedi Behçet durduğu yerden.
“Çıkar şu serumu,” Doktora baktı Ecevit. “Çıkar,” Üzerindeki kabanı çıkardı. Üstüne giydirmek öyle kucaklamaktı amacı. Dikkatle bakacak, zararı görecek ve nerede olduğunu seçecek durumda değildi.
“Hastane olmaz,” diye tekrar etti Behçet. Doktor, hareket etmeden Ecevit’e bakıyordu.
“Ulan ne demek hastane olmaz? Çıkar serumu!”
Ecevit doktora atıldı. Ensesinden tutacak, zorla çıkartacaktı. Hiç olmadı serumu da alacaktı. “Kızın da bizim de başımızı yakarsın, hastane olmaz,” dedi yeniden. Ecevit serumu kaptığı gibi Firuze’nin karnının üzerine koydu. Oksijen maskesini çıkarmaya kalkıştığı sırada doktor konuştu. “Hipoksi belirtisi var, oksijeni keserseniz hastada kalıcı hasar olabilir,” dedi. Hiçbir cümle, Ecevit’i bu anlamadığı cümle kadar hızla durduramazdı. Ecevit’in hareketleri kesildi, dönüp doktora baktı.
“Şimdi bir hastaneye de götürseniz daha farklı bir tedavi uygulanmayacak. Oksijenle tedavi edilecek ama hastaneye gidene kadar olacak her hasardan siz sorumlu olursunuz.”
“Ambulans çağırırım o zaman!” dedi bu kez. Elini cebine attığı gibi Behçet engel oldu.
“Yangında ölüm varsa kadının başını yakarsın,” dedi açıkça. Kendilerini eklemedi. Kolayca seçti Ecevit’i avlayacak cümleyi. “Doktor ne gerekiyorsa onu yaptı.”
“Yanıkları var,” dedi doktor bu kez. Bir hasta yakınının güvenini kazanmaya çalışıyordu. Behçet Atmaca’nın bakışları üzerindeydi. “Çoğunluğu birinci derecede ama bir tanesi ikinci derece. Pansuman yapıldı. Birinci derece yanıklar çabuk iyileşir ama ikinci derece yanıkların iyileşmesi daha uzun sürer ve ağrısı daha fazla olur.”
Ecevit dikkatle Firuze’ye bakıyordu ama kulağı sadece doktordaydı. Kalbinin atışını kendisi duyuyordu. Ecevit’in aklından geçen soruları görebiliyordu doktor. “Yeterli oksijenden sonra bilinci tamamen açılır. Yangında belli bir süre karbonmonoksit solumuş. Yanıklar için ağrı kesici yapacağım. Antibiyotik tedaviye başlanır. Ben bilincinin takip etmek için buradayım, her şey yoluna girene kadar da gitmeyeceğim.”
Dakikalardır harcadığı terörün aksine tek suçu şimdi kendinde görüyordu. Dişlerini sıkmış, doktoru dinliyordu. Gözlerinin önüne lekeler iniyordu. “Şimdi dinlensin, açıp kapatabilir gözlerini. O anlarda çok yormayın hastayı.” Behçet, Ecevit’in hoyratlığının kesildiğini görünce, “Aşağıdayım ben,” dedi yalnızca ve çıktı odadan. Daha fazla bu adamın arabesk tavırlarını izleyemeyecekti.
***
Fiziki olarak her sabah acılarla uyandığım bir dönem vardı. Kesilmeyen, hiçbir ilacın etki etmediği, annemin ağlaya ağlaya saçlarımı okşadığı bir süreçti. Ben ölmeye çalıştıkça ailemin yaşamam için canhıraş çalıştığı ve bedenimin arada kaldığı ve bana daha çok yenildiği bir zamandan bahsediyordum. Sanırım o vaktin üzerinden biraz geçmişti, şimdi amansız ağrılarla uyanırken ağrının kaynağını seçemiyordum. Kolumda bir serumun olduğunu elimi başıma götürmeye çalıştığımda fark ettim. Damar yolu sızladı ama ilgimi çekecek kadar büyümedi. Başım çok ağrıyor, midem bulanıyor tam olarak yerini seçemediğim kısımda korkunç bir yangı vardı. Dilim damağım kurumuştu. Gözlerimi araladığımda tavanda kendi gölgemi gördüm. Başımdaki ağrı öylesine çoktu ki çevirmekten, başka yere bakmaktan bile korktum çünkü bu ağrının biraz fazlasına nasıl katlanılır bilmiyordum.
Zihnim boş bir levha gibiydi, sadece hissediyordum ama düşünemiyordum. Konuşmak istedim, kuracağım kelimeyi bile bilmiyordum ama ağzımdan sadece mırıltılar döküldü. “Firuze,” dendiğini duydum. Başımda bir el hissetti. Gözlerimde çapaklar birikmişti sanki. Yeniden konuşmaya çalıştım. Bana seslenen kişiyi göremiyordum. “Buradayım,” dedi aynı ses. Bu sesin sahibini tanıyordum. Bu elin de o sesin sahibine ait olduğunu fark ettiğimde neredeyse dakikadan fazlası geçmişti. Ecevit’in yüzünü de gördüğümde gözlerimi yumdum. Güvenli alandaydım, gözlerimi yeniden kapatabilirdim. Belki hiçbir şeyi sorgulamadan uyuyabilir, ağrılarım geçene kadar uyanmayabilirdim. Belki de bu bir rüyaydı.
Gözlerimi kapattım ve başımdaki el varlığını korudu. Onu hissediyordum, birkaç kez daha yumuşak bir sesle seslendi. Cevap vermek istesem de takatim yoktu. Uykuya dalabilirsem çok iyi olacaktı. Uyumak ve bu ağrıları hissetmemek istiyordum. Zihnimdeki boş levha, ben uykuya dalmadığım her saniye parça parça dolmaya başladı. Bir bütünlük kuramadım ama elim istemsizce kolumun altına gitti. Orada bir doluluk bekledim. Belki de en son onu hissettiğimden bilmiyorum ama ben dokunamadan Ecevit’in eli elimi sıkıca tuttu. “Dokunma,” dedi. Kaşlarım içe doğru çöktü, o bölgede aradığım şeyi anımsamaya çalıştım.
Bedenimi yerde hissettim en önce. Sonra sıkıca tuttuğum dosya hafızamda belirdi. Elim bu kez daha şiddetli şekilde dosyayı saklamaya çalıştığım bölgeye ulaştı. Gözlerimi açtım, Ecevit bu kez engel de olamadı. Dosya orada sandım, yeniden sıkıca tutacak ve kimseye vermeyecektim ama elim sadece tırtıklı bir doku hissetti ve canım çok yandı.
“Firuze dokunma!” diye bu kez kızdı. Gözlerimi tamamen açıktı, az önce oynatmaya korktuğum başımı aşağı indirdim ve canımı yakan bölgeye baktım. Beyaz bir bandajdı. Gözlerim hızla olduğum yere kaydı. Hayır yerde değildim, sırtım yumuşak bir yataktaydı ve yanımda olan kişi Seher değildi, Ecevit’ti.
“Ecevit dosya,” diyebildim korkuyla. Zihnim son anımı yakalamaya uzaktı ama son ana kadar dosyayı sıkıca tuttuğuma hatırlamasam da emindim. Yatakta bulabilecekmişim gibi yana kaymaya çalıştım ama Ecevit izin vermiyordu. Başım zonkluyordu. “Dosya Ecevit, dosya nerede? Dosya nerede?”
“Hareket etme,” dedi ama benim onu dinlemediğime emin olunca belimden yakaladı. “Hareket etme Firuze.”
Ne olduğu, nerede olduğum umurumda değildi. Ecevit ve söyledikleri de umurumda değildi. Tek derdim dosyaydı. O dosya şimdi burada değilse, ölmüş olmayı ve bunun yalnızca bir hayal olması için Tanrı’ya yalvarabilirdim. “Dosya yok Firuze,” dedi. “Dosya yok, sakin ol bana bak. Bırak dosyayı. Sakin ol.”
Dosya yok. Yemin ederim ölmekten daha iyi bir cümle değildi. Hareketlerim hızlandı, dosya bendeymiş gibi canhıraş aramaya başladım. “Hayır var,” dedim titrek bir sesle. “Hayır var. Ecevit dosya nerede? Tuttum ben.”
“Bırak diyorum sana!”
Beni zapt etmeye çalıştıkça ben hızlanıyordum. Burada bir yerde olmalıydı ya da ben ölmeliydim. Bu iki ihtimal dışındaki hiçbir şeyi kabul etmiyordum. Seslerimiz artmaya başladı. Canımın acısını ilk andaki kadar hissedemiyordum. Dosya burada olmalıydı ya da ben ölmeliydim. Alevlerin o yakıcılığını anımsadım. Yangın gözümün önüne düşüyordu artık. Ben çıkabildiysem o yangından dosya da çıkmış olmalıydı. Odanın kapısının açıldığını Ecevit durup dönünce fark ettim. Ben de baktım. Behçet’ti.
“Ooo,” dedi abartılı bir sesle. “Prenses uyandı mı?”
“Çık dışarı!” dedi Ecevit net bir sesle.
“Sen mi çıkardın beni oradan?” diye sordum. Yapabilsem kalkacak ve Behçet’in yanına gidecektim. Onu çağırdığımı hatırlıyordum.
“Kahramanım ben,” dedi başını sallarken.
“Lan çık dışarı!”
“Dosya vardı,” dedim nefes nefese. “Dosya vardı, dosya vardı. Kabanımın içine sıkıştırmıştım. Mavi bir dosya vardı. Dosya vardı. Kabanımın içindeydi.”
“Behçet çık dedim sana!” Ecevit benim ne yapacağımı kestirse elini kolunu çekip üstümden Behçet’i çıkaracaktı yaka paça.
“Ya hele şükür anasını satayım,” dedi ve ellerini arkasında birleştirdi rahat bir tavırla bize baktı. “Birinin aklına geldi işimiz. Hanımın görev bilinci daha yüksek senden. Helal olsun.”
Gözlerimden sicim gibi yaşlar akıyordu. Göğsüm bir kuş gibi titriyor, sessiz sessiz ama şiddetle ağlıyordum. “Dosya nerede?” dedim yine. “Aldınız mı dosyayı? Dosya nerede?” Behçet birkaç saniye Ecevit’e baktı ve sonra arkasındaki ellerini öne getirdi.
Bir kısmı erimiş, zarar görmüş, şekli bozulmuş beyaz dosyayı gördüm elinde. “Biz dosyayı aldık da, siz dosyayı hâlâ istiyor musunuz çözemedim. Kaç zaman oldu, seninkinin aklına gelmedi dosya. İstiyorsanız bende kalsın, satacak adam bulurum.”
Ecevit’in elini sıktım. Ya kalkıp alsaydı ya da kalkıp almama izin verseydi. “Ecevit,” dedim koluna asılmışken. “İfade dosyası.” Behçet pür dikkat Ecevit’in ne yapacağını izlerken Ecevit sonunda kalktı ve Behçet’e doğru yürüdü. Dosyayı almak istediğinde Behçet kısaca geri çekti. Kalbim beni öldürmeye ant içmiş gibi deli bir hızda atıyordu. Dosya Ecevit’in eline geçene kadar da böylesine atmaya devam edecekti.
“Şimdi mi aklına geldi?” diye sordu Behçet.
Ecevit ikinci bir hamleye girişmesine izin vermeden dosyayı kaptı ve kalbime büyük bir iyilik yaptı. Dosyaya baktı hızla. Alamadığımı sanmıştı. Ya da sadece beni kurtardıklarına şükretmişti. “İnsan formaliteden, belki bir şansa onu da almışızdır diye sorar oğlum. Sen hiç iyi değilsin. Korkma lan korkma. Yaşıyor.”
Ecevit dosyayı okuyordu, içindeki kağıtlar sağlam mıydı bilmiyordum. Kağıtlardan kafasını kaldırdı ve “Çık dışarı,” dedi yalnızca.
“Bu da benim evimden beni kovuyor anasını satayım.”
Ecevit kapıyı açtı, eliyle geç işareti yaptı. Behçet’le göz göze geldik. Gözleri yavaşça omuzlarıma kaydığında bandajları hissettim. “Lan yürüsene,” dedi yalnızca ve Ecevit’in bakışlarını kesti. Behçet arkasını döndü ve çıktı odadan. Kapı kapandığı gibi yine tek odağım dosyaydı. “Ecevit,” dedim. “Doğru dosya mı?”
“Doğru dosya,” dedi bana doğru gelirken. Elim dosyaya doğru uzandığı vakit hangi yaram hangi hareketimle bu kadar canımı yaktı bilmiyordum ama elimi hızla geri çektim, inledim.
“Yapma,” dedi Ecevit. “Yat yavaşça. Firuze,” dedi bana ne diyeceğini şaşırırken. Belimden yakaladı ve beni yavaşça yatırdı. Dosyayı yakaladım elinden, sıkıca tuttum ve içine baktım. Kağıtların uçları tutuşsa da zarar görmemişlerdi.
“Çok şükür,” dedim titrek bir sesle. “Çok şükür Allah’ım çok şükür, çok şükür. Çok şükür, çok şükür…” Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlıyor, beni hayatta tutacak ilacı elde etmişim gibi tüm ağrıma sızıma rağmen mutluluktan ağlıyordum. Cümleleri okumaya çalıştım ama yapamadım. Kelimeleri tekrar ediyordum yalnızca. Dosyayı sıkıca göğsüme bastırdım, gözlerimi kapattım ve istediğim gibi, içimden nasıl geçiyorsa ağladım. İlk kez şansın benden yana olduğunu, hayatın ben yaşayayım diye bana iyilik yaptığını, ölmek için erken olduğunu hissettim. “Şükürler olsun.”
Ecevit öyle sinsice çekip aldı ki dosyayı benden, ellerimden kayıp gittiğini fark etmedim. Önce saçlarımı okşadı, sonra yaşlarımı sildi, sonra boynumu sevdi ardından parmaklarımı sardı ve dosyayı alıverdi benden. Yoksa asla alamazdı. “Ecevit aldım,” dedim zorlukla. Kollarımı ona doğru uzattım. Ona acıyla mı mutlulukla mı sarıldığımı bilmiyordum Sadece ben çok yükselemediğim için o eğildi. “Aldım Ecevit, ifadeyi aldım. Bırakmadım, aldım.”
Mutluluktan sarılıyordum. Acım gözyaşlarıma karışıyordu ama yine de mutluluktan ağlıyordum. “Dosya için mi yangında kaldın Firuze?” diye sordu tutuk bir sesle. Benim gibi çılgın bir mutluluğun içinde değildi.
“Aldım dosyayı, bırakmadım.”
“Yangını Seher mi başlattı?”
“Aldım dosyayı,” dedim yine. Benden başka bir şey duyamayacaktı. Bunu anladı belki de o yüzden çekildi. Başım yastıkta, Ecevit’in yüzü hemen üzerimdeydi. Çok yakındı bana.
“Firuze.”
“Aldım dosyayı.”
Neden sevinmiyor, beni kutlamıyor, aferin sana demiyordu? Neden beni havalara uçurmuyor, öpmüyordu? “Dosyayı vermemek için mi yangında direndin?”
“Ecevit…”
“Firuze?”
“Aldım ama dosyayı,” Tek bir ama söylediği her şey için evetti. Hiçbir önemi yoktu. Yemin ederim yoktu. Tek bir gerçek vardı, o da dosyaydı. Artık dosya bizdeydi. Seher’in ifadesi bizdeydi. Hemen beni bırakıp, ifadeyi okumalıydı defalarca kez. Belki ona onun kadar aklı başında eşlik edemezdim ama o tek başına hallederdi.
“Sana canını tehlikeye atmadan çık dedim.”
“Aldım dosyayı.”
“Firuze sana ne olursa olsun canını tehlikeye atmadan çık dedim. Göz göre göre…” Cümlelerinin devamına izin vermedim. Sesi tutuk, bakışları donuktu. Gözlerinde koca bir dehşet vardı. Oradan çıkamadığımı düşünüyordu sanki. Bu dosya için oradan çıkamama ihtimalim, benim için bu dosyasız oradan çıkma ihtimaliyle eşdeğerdi. Ecevit için başka bir yol bulunurdu, benim için tek şanstı. Belki çıksam ve bu dosyayı almasam o bir yol daha bulurdu ama o minicik ihtimal değmez miydi orada direnmeye? “Değdi,” dedim açıkça. O gözlerimdeki karalığı ilk kez bu kadar net görüyordu sanki.
Onu tetikleyen şeylerin benim umurumda bile olmayışını izliyordu koyulaşmış gözleriyle. Uzun uzun konuşamıyordu. “Ölecektin,” demeyi tercih etti zaten kısaca. Sesinde bir titreme hissettim bunu söylerken. Biliyordum, Ecevit artık benim ölmemi istemezdi. Hem de hiç hissetmezdi ama benim ölme ihtimalimle kıyaslandığında galip gelecek şeyler vardı. Bu ifade benim için onlardan biriydi.
“Ölmedim.”
“Ölecektin.”
“Dosyayı alamasam ne olacaktı?” Tenime değen parmak uçları baskı uyguladı. Benden uzaklaşmamıştı.
“Bir şekilde hallederdik. Kızı elimizde. Ben sana tehdit et çık dedim. Ben sana tehdit et çık dedim Firuze. Çık dedim.” Aklı almıyordu sanki yaptığım şeyi. Sanki kendisi olsa daha farklı bir şey yapmayacakmış gibi davranıyordu. Gözlerimi kaçırdım. O yangının içinde tümüyle o dosya için kaldığımı şimdi anlıyordu. Bu vakte kadar dosya aklına gelmemişti zaten.
“Bir şekildeye güvenemezdim. Seher de kaçıyordu.” Evet, kaçmak için her şeyi hazırdı. Yalan değildi bu.
“İzin vermezdik,” dedi bastıra bastıra. “Kızını bırakıp hiçbir yere gitmezdi. İzin vermezdik. Ben sana çık dedim, çağır dedim.”
Bu bakışlarından, tepkilerinden kaçmamak işten değildi. Köşeye sıkıştırdı beni. Yine İstanbul’a döndük sanki. Ne dersem diyeyim beni anlamayacaktı, dinlemeyecekti, sen ne olursa olsun bunu yapmayacaktın diyecekti. Gözlerinin altı çökmüştü, saçları dağılmıştı, çok yorgun gözüküyordu. Beni rahat bırakmayacağını anladığımda ağrımı açıklamamın önüne aldım, inledim altında ve başımı ona doğru yükselttim.
“Ağrım var,” dedim dürüstçe. Yalan değildi. Sadece benimle mutlu olsaydı ağrımı gizleyecektim ama o bana kızmak istiyordu yalnızca. Ben de konuşmak istemiyordum şimdi. Sonuca bakalım istiyordum. Bana karşılık vermedi. Bir buz dağı gibi duruyordu şimdi. “Ecevit,” dedim titrek bir sesle. Ellerim ensesindeki saçlarını okşadı. Birkaç saniye hareketsiz kaldım. “Şimdi konuşmayalım. Ağrım var,” dedim. Sonra da konuşmayacaktık. Sadece şimdiyi ertelemek istiyordum ve ona bunu erteleme olarak göstermek istemiyordum. Bana karşılık vermezse ona tutunacak gücüm yoktu. Vücudumu yatağa bırakmam an meselesiydi.
Pes ettiğim noktada yavaşça kendimi bırakmak istedim ve o tam vazgeçmek üzereyken beni sevmeye karar verdi. Zarifçe tuttu beni. Onun nadide çiçeği olduğum bir ana girdim sanki. Dokundu ve dudaklarını boynumda hissettim. O vakit başımı yastığa bıraktım tamamen, boynumu açtım. O yangıyı hissediyordum ama Ecevit ne kadar yakınımda olsa da hiçbir sargıya temas etmiyordu. Derin bir nefes aldı içine. Hiç de güzel kokmuyorken ben üstelik. Biraz rahatsız oldum da bir şey yapmadım. Ağrım bir nebze olsun dinsin diye yanağımı yasladım yanağına. Birkaç kez daha soluk aldı. Sanki ben onun nadide çiçeğiydim, sanki o beni özenle büyütmüştü ve sanki o beni özenle kokluyordu. Dudaklarını boynumda hissettiğimde, nasıl anlatabilir, nasıl gösterebilirdim bilmiyordum ama acı bütün olarak bir nebze silindi benden. Dudakları birkaç kez boynumu öptü, geri çekildi. Her öpüşünden sonra biraz alta kaydırıyordu kendini, kısa aralıklarla, sanki o çiçeğin tüm toprağını ıslatmak için yağan yağmur gibi boynumu öpüyordu.
Ağrım azalıyordu ya da ben bir illüzyonun içinde öyle sanıyordum. Adını sayıkladım bir kez. Ecevit’in dudaklarını öpmek kadar güzeldi Ecevit’in boynumu öpmesi. O gece değil, şimdi fark ettim. Dudaklarını öpmekle aynı mertebedeydi. Bunun nasıl yüksek bir konum olduğunu bilse her canım yandığımda her mutlu olduğumda, her uyandığımda ve uyuduğumda boynumdan öperdi.
“Seni bir daha…”
“Bu gece konuşmayalım,” dedim yine. Bu gece konuşursak ona direnemezdim. Bu gece konuşursak onu yenemezdim de. Bana her şeyi kabul ettirirdi. Çok büyük tepkilerle kızamadığını hissettim. Sanki çok şey söyleyecek de dizginliyordu kendini, hazır öyleyken az şey de söylemesin istiyordum.
“O adamın evinde miyiz?” dedim huzursuz bir sesle. Dudaklarını bastırmaya devam ediyordu boynuma. O adamın evindeydik. Hatta o adamın evinde bir yataktaydık. O adamın evindeki bir yatakta beni boynumdan öpüyordu. Behçet’in sözleri bir sarmaşık gibi sardı tüm benliğimi. Mideme kramplar girdi. Titremeye başladım. “Ecevit beni evine götür,” dedim.
“Doktor,” demeye kalktı ama tıpkı onun beni dinlemediği gibi ben de onu dinlemedim. “Beni evine götür, burada kalmak istemiyorum,” dedim açıkça. Sebebini sorgulayacağını biliyordum. Yalnızca sesimden bile anlayıp başını kaldırdı, keşke hep böyle anlasaydı beni. Gözlerime baktı sorgular gibi.
“Gitmek istiyorum sadece,” dedim. “Burada kalmak istemiyorum. Beni evine götürür müsün?” Eğer ki götürmeyecekse, bunun için bir sebebi yoktu biliyordum, kalkıp giderdim ben yine. O pisliğin değil evindeki bir yastığa baş koymak evinin içinde bile olmak istemiyordum. Konuşacağı vakit, “Ecevit evin,” dedim kısık sesle. Şimdi burada acımı bile belli edemiyordum.
“Firuze evim,” dedi o da. Cümlemin devamını biliyordu, biliyordum. Gözlerini kırpıştırdı. “Seni evime götürürüm,” diye tamamladı. Bu bana yeterdi. Yavaşça kalktı oturduğu yerden, benden uzaklaştı. “Bekle beni hemen geliyorum,” dedi yalnızca. Odadan çıkışını izledim. O çıktıktan sonra bakabildim bandajlara. Üç farklı yerde bandaj vardı. Diğer ikisinin sadece görüntüsü vardı ama bir tanesi ateş gibi yanıyordu. Gerdanımdan kolumun altına doğru uzanıyordu atletin altından geçiyordu bandaj. Göğsümü teğet geçen bir yanıktı. Gözlerimi açıp kapattım ve ifade dosyasına ulaşıp ulaşamayacağıma baktım. Kendimi kaydırmam lazımdı yatakta. Cesaret edemedim.
Ecevit çok geçmeden geldi, elindeki üzerindeki kazak vardı, kendi üstüne de gömlek giymişti. Birkaç düğmesini yalnızca iliklemiş, eteklerini pantolonunun üzerine bırakmıştı. Kıyafetlerime ne olduğunu bilmiyordum.
Ecevit geldi, bana yaklaştı ve yavaşça doğrulttu bedenimi. Kendi sıcaklığını taşıyan kazağı yavaşça bana giydirdi. “Kazak bol, temas etmeyecek pansumanlarınla. Korkma,” dedi. Bana kazağı giydirdikten sonra bu kez kabanını aldı. Onu giymesini bekledim yatakta ama yeniden bana yaklaştı. Oturur vaziyete geçirdi beni, bacaklarımı yere sarkıttı ve kabanı da giydirdi. Hayır demeye hiç mecalim olmadı. Desem de giydirecekti. Kabanımın altında kalan saçlarımı çıkarırken duraksadı, bir avuç saçı eline aldığında ben de ona baktım. Çatık kaşlarıyla baş parmağını saçlarımda gezdirdiğinde “Bir şey mi oldu?” diye sordum.
Ben konuşmasam kendini hiç silkmeyecekti, o bir tutam saça bakacaktı. Sesimi duyunca saçlarımı yavaşça omuzlarımdan geriye bıraktı. “Hayır,” dedi yalnızca. Eğildi, ayakkabılarımı da giydirdi. Ayağa kalkacağım vakit, ifade dosyasını benim kucağıma bıraktı. “Gel bakalım.” Sıkıca tuttum dosyayı, beni kucaklamasını bekledim. Omzuna koydum başımı ve dosyayı koruma altına aldım kendimce. Şu ana kadar bir şey olmadıysa bundan sonra hiç olmazdı biliyordum ama yine de benim vazifemdi sanki onu korumak. Merdivenlerden indik, dış kapı açıldığında bize, kapıda bir arabanın da bekletildiğini fark ettim. Aracın arka kapısı açıldı. Ecevit beni yavaşça koltuğa yerleştirdi. Dişlerimi sıktım acıyla, soluklandım ama sesimi çıkarmadım. Ellerim yumruk olmuş hiç geçmeyecekmiş gibi nükseden acıyı sindirmeye çalıştım. Dosyaya tutundum. Ecevit kapının önünde çıktığımız eve doğru baktığında kimin geldiğini tahmin edebiliyordum. Önce Behçet’i sonra elindeki telefonumu gördüm.
Işığı yanan ekrandaki babam yazısını okudum. “Kayınbaban arıyor,” dedi Ecevit’e. “Bugün bilmem kaçıncı kez.” Behçet kafasını eğdi ve bana baktı. “Baban ne çok ararmış seni öyle.” Ecevit telefonu elinden çekip aldığında cebine attı aramaya bir şey yapmadan. Hiçbir şey söylemeden binecekti arabaya ama Behçet susmadı. Babamın beni neden aradığını ben de sorguluyordum ama Behçet’in, “Arama geçmişine de baktık halbuki Firuze Hanım’ı babası en son haftalar önce aramış. Bugün ne olduysa Seher’in evine girer girmez aramaya başlamış. Israr kıyamet arıyor.” Gözlerini Ecevit’e dikti. Neyi ima ettiğini anlamam geç olmadı. İçim çekildi. “Ne tesadüf değil mi Ecevit? Baba yüreği herhalde kızının canının tehlikeye girdiğini anladı ne yaptı?”
Ecevit’in bana şüpheyle bakmayacağını zaten biliyordum ama yine de onun eline uzanmak ve onu kendime doğru çekmek istedim. Ecevit arabanın kapısını bana hiç bakmadan sertçe kapattığında içeride şoförle kaldım. Kapıyı açmadım ama onları izledim. Ecevit önce konuştu, dudaklarını okumak istedim ama çıkaramadım tek kelimeyi bile. Sonra Behçet konuştu. Yüzünde yine o çarpık iğrenç gülümsemeyle Ecevit’e ne anlatıyordu bilmiyordum. Stresle bacağımı sallamaya başladım. Ecevit düz bir ifadeyle onu dinledi. Cümleleri bitince hiçbir şey söylemedi. Sadece çenesiyle evi işaret etti.
Behçet birkaç adım geri çekildikten sonra bindi arabaya. O an fark ettim telefonumun hâlâ çaldığını. Babam beni niye arıyordu? Ecevit’ten telefonu istemeye cesaret edemedim. Tek bir cümle de kurmadım. Yalnızca yola baktım. “Gel,” dedi bana doğru evin sınırlarından çıkarken. “Koy başını,” Dizini işaret etti. O ana kadar fark etmeden tuttuğum nefesi verdim. İçimde bir kurt, akbabalar Ecevit’in çevresini her sardığında içimi deşiyordu. Rahat bir konum alana kadar biraz zorlandık, Ecevit arabayı yavaşlattı ama eninden sonunda yatabildim dizlerine. Saçlarıma dokundu, avuçlarını doldurdu. Gözlerimi kapattım. Sadece kucağımdan dosya çekilirken irkilip açtım gözlerimi. Ecevit olduğunu anlayınca geri kapattım. Ağrımı dinlememeye, uykuya dalmaya çalıştım. Midem bulanıyor, başım dönüyordu.
Eve vardığımızı, kokudan fark ettim. O vakte kadar uyukluyordum. Arabadan indiğimizi bile fark etmedim. Ecevit’in kucağında eve girdim, kucağında yatağa yatırıldım. Üzerimdeki kazağı çıkardı. Beni atletle bıraktı. “Böyle kal,” dedi. En iyisiydi. Kazan bol olsa da zaman zaman temas ediyordu bedenime. Üzerindeki gömleği çıkarıp attı, kazak geçirdi üstüne. Cebindeki telefonum yeniden çaldığında nasıl soluklandığını izledim. Bir şey diyecek gibi oldu, sustu. Telefonu cebinden çıkardı ve bana uzattı sadece.
Babamın ne için aradığını merak etmekten çok, çıkıp gelmesinden korktum. Ecevit elindeki eşofmanıyla odadan çıktığında açtım telefonu. “Efendim?” dedim acımı ve korkumu gizlemeye çalışırken.
“Neredesin Firuze saatlerdir?” diye sordu katı bir sesle. Atölyedeyim deme cesaretinde bulunamadım. Orada olmadığımı çoktan öğrenmiş olabilirdi. “Arkadaşımlayım, annem biliyor,” dedim.
“Annen biliyor öyle mi?” diye sordu bastıra bastıra. Eğer ki annem yanındaysa bu cümlemden sonra anlayacaktı nerede olduğumu ve eğer ki sözünde durursa babamı başımdan alacaktı. “Adresini söyle seni almaya gelecekler. Evde seni bekliyorum.” Bir şey mi öğrenmişti? Hızla defettim. Öğrenmiş olsaydı şimdi bu durumda olmazdım.
“Gelmeyeceğim,” dedim net bir sesle. “Annem biliyor.”
“Baban da hemen evine gelmeni söylüyor. Ben kendim bulmayayım söyle ya da çık gel.”
“Ne oluyoruz baba?” dedim hiddetle. “Ne bu günler sonra gelen ısrar?” Onu yumuşak gidersem üstümde baskı kuracaktı biliyordum.
“Güzeller güzeli kızımı özledim,” dedi. “En son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum seni.”
“Ben seni özlemedim ama.”
“Firuze yarım saat içinde evde ol!”
“Annem biliyor!” diye yükselttim sesimi. “Git anneme sor. Tamam mı? Benim nerede olduğumu gidip anneme sor. O söylerse gel beni al, git anneme sor!” Anneme güveniyor muydum yoksa güvenmek zorunda mıydım? Bilmiyordum. Tek bildiğim başka çarem olmadığıydı. Kapatmadan hemen önce annemin “Atilla,” dediğini duydum. Hızla kapattım. Annem ikna edecekti, zaten yanı başındaydı. Babamın anneme nasıl baktığını tahmin edebiliyordum. Belki de annem bir şeyler anlatmıştı bilmiyordum. Yutkundum. Telefonu tam kulağımdan çekerken Ecevit kapıyı geri açtı. Göz göze geldik. Babamın aklına geldiysem beni eninde sonunda o eve getirtecekti ama bu gece değildi. Ben bu halde eve gidersem anlama ihtimalleri çok yüksekti. En azından bu gece, Ecevit’in yanında kalmalıydım. En azından bu gece başımı Ecevit’in başına yakın bir noktaya konumlamak istiyordum.
Elimdeki telefona baktı ama yine bir şey söylemedi. Bana dolaptan aldığı pijama takımının altını getirdi. Uzattı. “Giyebilecek misin?” diye sordu. Başımı salladım hemen. “Ben demliğe bakayım,” dedi yalnızca. Bu gideceğine işaretti. Odadan yeniden çıkınca pantolonumu yavaşça çıkardım ve pijamamı giydim. İyi ki almıştı bana bunları. Yatağa sırt üstü geri uzandığımda “Ecevit,” diye seslendim içeriye doğru. Seslenir seslenmez de girdi zaten. Demlik’in sesini duydum ama göremedim onu. Ecevit kapıyı kapattı, yavaşça yatağa yaklaştı.
“Bu gece tek yat,” dedi yalnızca. “Ben uyurken temas edersem istemeden…”
“Ecevit hayır,” dedim hızla. Hayır dikkatli olurdum. Hem canım yanarsa zaten uyanırdım ki ben, uzaklaşırdım. “Hayır,” diye yineledim. Elimi uzattım eline. İnsan sigaraya da böyle başlar demişti, hiç sigarası yokmuş gibi sigaraya yeniden başlasın istiyordum. Elimi sıkıca kavradı. Yatağa girdiğinde ona doğru sokuldum temas etmeden. “İfade,” dedim dosyaya bakarken.
“Okudum,” dedi sadece. Benimle paylaşmak bile istemiyor, aklında fıldır fıldır beni oyun dışı bırakmanın yolunu arıyordu biliyordum.
“Ben ne zaman okuyacağım?” diye sordum.
“Bu gece uyu, birkaç saat sonra sürülen kremin etkisi tamamen geçecek, uyuyamayacaksın,” dedi. “Yarın,” diye de ekledi tahmin ederek söyleyeceğimi.
“Seher yaşıyor mu?” diye sordum.
“Kötüye ne zaman bir şey oldu ki? Tedavi görüyor.”
“Kendini yakacağı pahasına bir şey yazıyor mu ifadede?”
Ecevit güldü, “Başkaları yakacağına ben yakayım diyebileceği şeyler yazıyor,” diye anlattı. Gözlerim açıldı biraz daha ve başımı kaldırdım, ifadeye baktım. İzin vermedi, yeniden yastığa bastırdı. “Ama senin kendini yakmayı göze alacağın bir cümle yok,” dedi. “Ne yazarsa yazsın, bu değişmeyecekti.”
Saçlarıma dokundu yeniden, bir tutam aldı avuçlarına. Soluklandı büyükçe saçlarıma baktı. Keder vardı gözlerinde. “Saçlarım da mı yanmış?” diye sordum hiç uzatmadan, buna üzülmeden ya da onun gibi kederlenmeden. Bunu bu kadar rahat söylemem de hiç hoşuna gitmedi. Bozuldu.
“Hayır,” dedi net bir sesle. Sonra biraz daha inceledi. “Sadece yarın iki santim kadar kısaltayım diyorum, izin verirsen.”
“İki santim mi?”
“Kâfi.”
Elimi saçlarıma uzatmak ve uçlarına dokunmak istedim. Belki tutuşmamıştı ama uçlardan alev onlara da dokunmuştu. “Daha fazla kesebilirsin,” dedim yalnızca. Kendi gözümdekini önemsizliğiyle onun gözündeki önemini azaltmaya çalıştım tıpkı onun gibi.
“İmkânı yok.”
“Niye ki?”
“Firuze uyu,” dedi yalnızca. “Birkaç saat sonra acıyla uyanırsan pansumanını açıp kremi süreceğim ama uyanmazsan sabaha bırakacağım. Şimdi uyu,” dedi. Sanki ağrımın nereden geldiğini anlar gibi kulağımın altından başparmağıyla masaj yapmaya başladı. Gözlerimi kapattığımda benim de ellerim sakallarına gitti. Parmak uçlarımla okşamaya başladım. Sonra ne oldu bilmiyordum ama parmaklarım dudaklarına temas etmeye başladı. Dudaklarını okşuyorken silik buseler kondurdu parmak uçlarıma.
......

Sen onun acılarını dindirirsin Ecevitimmm
Bu seherin kızının Melike olma ihtimali var mı acaba
Bölüm bölüm olalı böyle tatlı bi bölüm görmedi
Allahım çok mu şey istiyorum been eceviti istiyorumm
Buuu nasıııuıuıul bölümmm çookkkk güzeellerrr
Offff içim gidiyo benim bunlara😭