top of page

xxxıv - engellenemeyen her ölüm cinayettir

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 3 gün önce
  • 70 dakikada okunur

 

21 Haziran 1992  

12 Mayıs 1992’den kırk gün sonra  

Ankara Çankaya 


Vatanını gözden çıkaran önce çiftçiyi unutur sonra suyunu hor kullanır. Bu güzelim vatanın topraklarında böyleleri türemeye başlar oldu. Düzelir mi, çoğalır mı bilinmez. Düzelirse ne büyük şükür olur çocuklara, çoğalırsa da ne büyük yazık olur bu vatana. Hüseyin bunların türediğini, şehre ilk geldiğinde, iş ararken çiftçi olduğunu duyunca burun kıvıran patronlardan anladı. Leyla ise suyu babalarının malıymış gibi Allah korkusu olmadan kullanan, kadir kıymet bilmeden akıtan şehirlileri görünce fark etti. Alışması da vakit aldı.  


Sonra suyun bir damlasını israf etmeyen Leyla’ya kızının kırkını çıkarmayı çok gördü bu dünya. Halbuki iyileri Allah koruyorsa Leyla’dan çok iyilik eden mi vardı? Anlamak mümkün gelmiyordu Hüseyin’e. Bir damla suyun kıymetini bilen Leyla’ya niye çok görülmüştü bir ömür? Onun daha çok kapatacağı boşa akan musluk, yapacağı ekmek bir de büyüteceği iki evladı vardı. Leyla’yı niye almıştı yaradan onlardan, onun çok faydası vardı bu dünyaya. Akan suya, yaralı kuşa, yuva yapmış karıncaya, Ecevit’e, Melike’ye, Hüseyin’e…  


Hüseyin, Leyla öldükten sonra ilk kez bir başka ses açtı evde. Radyoya yaklaştı, Leyla’nın en çok sevdiği kaseti aldı, siyah, Leyla’dan sonra üstü toz toplamış radyoya taktı. Halbuki Hüseyin geçen hafta sildiğini anımsıyordu. Leyla kaç günde bir siliyordu acaba? Hüseyin kısa bir an bunu düşündü, eliyle sildi toz tabakasını sonra geçti Leyla’sı için pencerenin köşesine alıp koyduğu koltuğa oturdu. Burası geldiklerinde eşyalıydı. Birkaçını Leyla ve Hüseyin almışlardı. Bu koltuk da onların aldıklarındandı. Oturunca fark etti Hüseyin. Ne azı kendilerinindi. Acaba Leyla bir güne bir gün içerlemiş miydi bunu? Göğsü kederler şişti, keşke hepsini atsalardı da yenilerini alsaydı Leyla’sına.  


Bir sigara yaktı. Leyla öldükten sonra sigaraya başlamıştı. Ecevit hapse düşene kadar da içecekti. Sonra içtiği her sigarayı çocuklarının rızkına sayacaktı, içmeyi bırakacaktı. İçeceği sigaraya bile altı ay vakit biçilmişti Hüseyin’in bilmiyordu. Başını pencereye çevirdi, çenesini koltuğa yasladı, bahçeyi izlemeye koyuldu. Ağladığını farkında değildi ama Aylin Akın adamı izlediği pencereden görüyordu için için ağladığını.  


İçi acıdı kadının. Dudaklarını büktü, Leyla’yı anımsadı. Artık daha az hatırlıyordu. Leyla daima aklında olan biri değil ansızın esip geçen bir rüzgardı. Hüseyin’i böyle görünce yine esti rüzgâr. “Bence Leyla bile bilmiyordu bu kadar sevildiğini,” dedi Aylin gözlerini adamdan çekmeden. Hüseyin gözlerini kapatmış, sigara tuttuğu elini pencerenin dışına sarkıtmış için için ağlıyordu. Sanki Leyla öleli yarım saat olmuştu. Bir insan evladı, her gün yarım saat ölmüş gibi ağlar mıydı birine? Hüseyin ağlıyordu. Leyla öleli kırk gün olmamıştı Hüseyin için, yarım saat ancak olmuştu.  


“Anlamadım?” diye sorguladı Atilla.  


“Diyorum ki; Leyla sevildiğini farkındaydı ama bu kadar çok sevildiğini o da bilmiyordu. Ben de sevildiğini biliyordum ama bu kadarını bilmiyordum.”  


Atilla’nın gözleri camın önünde dikilen karısına kaydı. Elinde tuttuğu gazeteyi katladı ve köşeye koydu. Ayaklandı. “Hüseyin mi?” diye sordu yürürken.  


“Yine ağlıyor,” dedi Aylin kırık bir sesle. Çok üzülüyordu bu adama. Artık Leyla’dan bile çok üzülüyordu. Pek yazıktı bu haline. Leyla öyle ya da böyle artık yoktu. Aylin biliyordu ki cennetin en güzel köşesindeydi o güzel kadıncağız ama bu adam... Cehennem azabında yaşıyordu sanki. Buna sevgi demek aşk demek bile az kalıyordu. Neydi bu adamın kalbindeki Leyla? Ne büyüktü, ne çoktu. Hayret ediyordu insan.  


Atilla’nın bakışları küçük bir çocuk gibi pencere kenarına sinmiş ağlayan adamda kaldı. Dinlediği şarkı buraya ulaşıyordu.  


“Pencerede oturmuşum, oturmuş  

Türküler tutturmuşum, tutturmuş.” 


Karısı gibi etkilenmedi, işin doğrusu aynı pencereden bakmıyorlardı adama. “Yazık ediyor kendine,” dedi düz bir sesle. Aylin’in gözleri adeta acıyla kısıldı. Bunu duymak istemezdi.  

“Sen,” dedi. “Ben ölseydim toparlanırdın değil mi?”  


Atilla’nın ters bakışları Aylin’e kaydı. Bu kadını çok sevmişti, seviyordu. Aylin’e büyük bir tutkuyla, aşkla bağlıydı. Onu sahnede ilk gördüğü an da, bugün de… İçindeki histen zerre şüphe duymuyor, duydurmuyordu. Ama yine de, korkunç bir otoritede, “Bana muhtaç iki çocuk varken kendimi mi kaybetmeliydim Aylin?” dedi. Karısından gözlerini çekti ve kıyaslandığı Hüseyin’e kısa bir an üstten baktı. Bu adamla bir alıp veremediği yoktu, iyi de bir adamdı ama işte yazık ediyordu kendine. İki tane çocuğu vardı, dünya bu kadar kötü bir yerken, bir babaları kalmışken böyle güçsüz, aciz düşerse kim koruyacaktı o çocukları kötülükten? Zamanı geldiğinde bir kötünün ilk hedefi olmaz mıydı?  


“Hayır,” dedi Aylin en nihayetinde. “Elbette kendini kaybetmemelisin. Sadece…” dedi. Leyla’ya içten içe imrenirdi Aylin. O uçsuz bucaksız mutluluğuna, dilinden düşürmediği şükre… Bazen abartı bulurdu, bazen gerçek olduğunu görür imrenirdi. Şimdi de öyle oldu işte. Leyla kadar… Sevilmediğini? Hayır sevilmek değildi bu. Hüseyin’inki sevmek değildi. Atilla’yla bir olan değildi. Erişemedi Aylin doğru söze, yalnızca biliyordu işte. Atilla bu pencere köşesine çöküp her gece için için ağlamazdı. Sadece çocuklarına bakmak için de değil, o meclise gitmek için de, Atilla Akın olmaktan çıkmamak için de… Çok sebep vardı. Belki böylesi doğru olandı ama… Ne bilseydi. 

“Sadece ne Aylin? Sevgimden mi şüphe ediyorsun?” 


“Beni sevdiğini biliyorum Atilla, ondan bahsetmiyorum,” dedi başını sallarken. Ama… Dedi içinden. Ama Leyla gibi sevilmedim, yalnızca ben de değil ama. Birçok kadın. Sanki biz bir tarafa, Leyla bir tarafaymışız. O ölünce daha iyi anladım.  


Atilla karısını kollarının arasına çekti, arkasından sıkıca sarıldı ve yüzüne buseler kondurdu. “Yanlış. Seni çok sevdiğimi bil. Ama seni severken kendimi kaybetmediğimi de bil. Leyla da bu hallere düşsün istemezdi Hüseyin’in, sen de düşeyim istemezdin ve ben,” diye fısıldadı son kelimeyi kulağına. “Aileme hiçbir şey olmasına izin vermem.”  


“Büyük konuşuyorsun,” dedi Aylin gözlerini yumarken.  


“Yapacağımdan bahsediyorum. Ben tek birinize bile bir şey olmasına izin vermem. O yüzden bırak bu romantik kıyası içinde. İllaki bir şey diyeceksen, ben Atilla Akın’la evliyim, ne bana ne de çocuklarıma hiçbir şey olmaz de.” Aylin gözlerini yumdu ve acılı adama baktı son kez. Yine de içinden mırıldandı. Bir Leyla vardı, bir adamın kalbinde ölümüyle bile azalmıyordu. Leyla, umarım bunu görüyorsundur. Güzel kalpli Leyla, güzel Leyla…  


Hüseyin’in acıdan bitap düşmüş bedeni bir ileri bir geri hafifçe sallanıyordu. Leyla’nın yüzü geliyordu gözünün önüne, gülümsüyordu, sonra şimdi olmadığını anımsıyor daha çok ağlıyordu. Leyla’sız nasıl yaşayacaktı? Yaşamak zorundaydı ama hiç içinden gelmiyordu. Bir kolundan, bir bacağından, bir gözünden, bir kulağından, bir ciğerinden, bir böbreğinden… Allah’ın çift verdiği her organın tekinden olmuş gibi hissediyordu kendini. Adını sayıkladı durdu. Her gece çocuklarını uyuttuktan sonra Leyla’nın adını sayıklıyordu. İçinde kendisi hafiflemediği gibi acısı da hafiflemiyordu. Anası babası ölmüştü onları gömünce bir nebze soğumuştu, haftası dolunca, ayı dolunca, kırkı çıkınca hep bir nebze daha hafiflemişti. Leyla sanki hep yarım saat önce ölmüştü. Hiç mi hiç hafiflemiyordu.  


“Sigaramın dumanı da dumanı  

Yoktur aman şu yârimin imanı”  


Yoktur aman şu yârimin imanı, diye mırıldandı. Yoktur aman… Yoktur aman… Yoktur… Yârim yoktur. Benim yârim yoktur. İmanı vardır da yârim yoktur.  


Ecevit’in geldiğini hiç fark etmedi. Ancak oğlu ona dokununca anladı, irkildi, gözlerini araladı. Yaşlı gözleri Ecevit’i seçemedi. Baygın baygın açılıp kapandı. “Baba,” dedi Ecevit, sonra usulca kucağına doğru kaydırdı kendini. Ecevit de bu koltuğa her oturduğunda anneciğini anımsıyordu.  

Küçük çocuk artık daha iyiydi. Gündüzleri hep Firuze’yleydi. Annesinin yokluğunu unutuyordu biraz. Kabullenmişti gelmeyeceğini. Bazen boncuk boncuk yaşları akıyordu o kadar. Firuze silip sarılıyordu bir şey demeden. Bazen onunla beraber ağlıyordu, ağlamasın diye susuyordu. Geceleri yokluğu nüksediyordu. Bazı geceler ağlıyordu biraz, bazı geceler uyuyakalıyordu özlemle.


Anneciğini sık sık rüyasında görüyordu. Bu pek iyi geliyordu ona. Lakin bugün okulda annelerin yaptığı yemekler getirilmişti. Ecevit’in annesi ölünce babasına söylememişti. Anneniz yapsın demişti öğretmeni. Ecevit öyle anneleri görünce, içerlemiş, tuvalete çıkmıştı. Tuvalet köşelerinde için için ağlamıştı öğretmeni gelip onu alana kadar. Ne zordu bu anasızlık, insanı en olmadık yerde gafil avlıyordu. Bir gözyaşı tutuyordu gözleri. Anneciğini özlüyordu insan.  


“Boynu bükük eşlere de merhaba. 

“Boynu bükük eşlere de merhaba.”  


Hüseyin tekrardan gözlerini kapattı ve oğlunu sıkıca sardı. Bu kez kendini kasmadı, zorlamadı, engellemeye çalışmadı. Biliyordu, Ecevit’in onun geceleri ağladığını gördüğünü biliyordu. Sigarasını bahçeye attı, elleriyle oğlunun saçlarını sevdi. Yaşamak kaç yıldı? Hüseyin ne zaman ölecekti kim bilir? Önce Ecevit büyüyecekti sonra Melike. Yuva da kurmaları gerekirdi. Daha çok vakit vardı. Hüseyin iç geçirdi. Nasıl yapacaktı tek başına bilmiyordu. 


Acı acıyı bastırır bilmiyordu. Çok değil beş ay sonra, bir on altı kasımdan sonra acısının üzerine acı binecekti. Ölmek son isteği olacaktı.  


“Baba,” dedi Ecevit.  


“Babam,” dedi Hüseyin iç geçirirken. Ne nankör şeydi bu gençlik. Akıp gidiyordu. Hatıra bırakıyordu ancak. Daha düne kadar kucağındaki çocuğun annesini bir çeşme başında görmek için çırpınıp duruyordu. Onun o güzel tenine, uzun siyah saçlarına, titreyen ellerine bakarken içi titriyordu. Gençlik… Ah gençlik ne zalim şey. Şimdi o kadının çocuğunu tutuyor kucağında. Ne acımasız. O kadın yok.  


“Atmasaydın sigaranı babam,” dedi Ecevit. Sigaranın kötü bir şey olduğunu biliyordu; o kötü şeyi babası, annesi öldükten sonra kullanmaya başladığını da biliyordu. Bunu da kabul ediyordu.  

Hüseyin için için ağladı bu söze. İç çekti, içi geçti, Leyla içinde baş kaldırdı. Şimdi onu bir kere daha görmek için yarın ölmeyi kabul ederdi. “Sen asla içmeyeceksin Ali Ecevit,” dedi. Allah seni annesizlikle sınadı, sevdiğin kadınla sınamasın güzel oğlum diye geçirdi içinden. “Annenin gözü üstünde olacak hep, sigara sana haram Ali Ecevit. Bakma sen babana.”  


“İçmeyeceğim baba,” dedi Ali Ecevit hiç bilmeden. İlk sigarasını içerken bir hapishanesinin avlusunda anne özlemiyle ağlayacağını hiç bilmiyordu. Babasının yaşlarını sildi, yanaklarından öptü.  


“Annen çok severdi bu şarkıyı,” dedi yanağını oğlunun başına yaslamışken. “Anlattı mı sana hiç?”  


“Yok,” dedi küçük Ecevit, tam da tahmin ettiği gibi. Leyla hiç söyler miydi babasının içtiği sigarayı oğluna?  


“Anneni bekliyordum çeşme başında, ramazan ayıydı,” Gözlerini kapattı, yalnızca o anı düşündü. Leyla, Gül Güzeli Leyla. Bana nasip olmasan yaşar mıydın? Kim bilir? Gül Güzel’im. “Oruç tutmamıştım. Oruç tutarsam akşama kadar çalışmaktan çeşmeye gelmeye takatim kalmazdı. Dedim Leyla mı oruç mu, Leyla…” Ecevit’in saçları babasının yaşlarıyla sırılsıklam olmuştu.  


“Tutmadım gittim çeşme başına. Bir tane sigaram vardı, oruç tutmadığıma bakma. Anamdan babamdan gizli. Gizli gizli su içiyorum sadece. O bir sigarayı yaktım anneni beklerken. Geldi de gördü beni o sigarayla. Sen oruç tutmuyor musun dedi,” Hüseyin durdu. Vücudu biraz hafifledi. Ruhu artık burada değildi. Bir köyün çeşmesinin başındaydı. Sigara içiyordu. Leyla’ya yakalanmıştı. Telaşlıydı. Senin için tutmadım dese, böyle ibadetine düşkün bir kadına kötü hissettirirdi. Ben çok oruç bilmem Leyla demişti, ne diyeceğini bilemeyince. Leyla çatık kaşlarıyla adama bakıp, gavur musun yoksa sen demişti. Kızacak bir şey bulmuştu yine. Hor davranacağını anlamıştı Hüseyin. Tut dersen tutarım demişti. Hüseyin biraz da o Leyla’nın nadiren izleyebildiği artistler gibiydi. Oyun yapıyordu. Bana ne canım demişti Leyla, tutacaksan Allah rızası için tut. Bir de almış sigara içiyorsun, gavur musun sen? Oruç yok sigara var. Öyle derdi anneciği. Öyle de sanırdı. Herkes oruç tutuyor, kötü alışkanlıklardan uzak duruyor sanıyordu bu ayda. Garipsemişti işin doğrusu.  


Tut dememişti, o sigarayı da bir daha içme dememişti ama artık Hüseyin’i gördü mü mırıldanır dururdu.  


“Sigaramın dumanı da dumanı  

Yoktur aman şu yârimin imanı.” 


Hüseyin anlardı ne dediğini. Orucunu da tutar olmuştu, sigara da içmezdi artık. Leyla’nın diline düşmeyedursun yine de. Leyla evlenip evine radyo alınca da gitmiş bu kaseti almıştı. “Sigaramın dumanı da dumanı, yoktur aman şu yârimin imanı…” 


Tövbe estağfurullah…  


Hüseyin’in bir nebze hafiflediği yerde kaset sustu, derin bir sessizlik oluştu önce. Sonra Ecevit kendi kendine şarkıyı mırıldanmaya kalktı aklındaki kaldığı kadarıyla.  


“Babamın sigarasının dumanı da dumanı.  

Annem de yoktur.”  


Öyle kasten değil, şarkıyı böyle anımsadı, böyle toparladı çocuk aklı. Hüseyin nasıl ağladı bunları duyunca, nasıl titretti göğsünü, nasıl içi geçti… Ecevit de onunla beraber ağlıyordu artık. “Biz ne yapacağız?” diye sordu adam küçücük çocuğa. “Biz ne yapacağız Ecevit?” Bunları sorarken oğlundan cevap almayı beklemiyordu. Yarın da kendine çok kızacaktı. Tutamamıştı şimdi kendini.  

“Melike’ye bakacağız baba,” dedi Ecevit. Sonra cebine sakladığı kâğıdı çıkardı. “Bak,” diye açtı. “Firuze bugün ne çizdi bize?” Bir kadın vardı resimde. Elinde hediye paketi vardı. Hüseyin altı yaşındaki çocuğun resminden bile hemen tanıdı Leyla’sını. Gülümsedi.  


“Annem, Melike’yi bize hediye bırakmış aslında,” dedi. Firuze’nin laflarını satıyordu şimdi babasına. “Ona iyi bakarsak annem iyi olurmuş. Bak baba, annemin hediye kutusunda Melike varmış. Firuze söyledi.”  


Hüseyin’in parmak uçları Leyla’nın üzerinde dolaştı. “Annem mutlu olurmuş baba. Annem yok ama hediyesi var. Biz ona iyi bakarsak annem de iyi olur. Çok güzel, değil mi?”  


Hüseyin’in dudakları, bir çocuk gibi büzüldü. “Firuze mi dedi bunları?” diye sordu. Ecevit başını salladı. Güzel Firuze, dedi Hüseyin. Güzel kızım. Benim güzel kızım, Allah’ım seni korusun, Leyla teyzen seni korusun. Benim melek kızım, Allah’ım tırnağına taş değdirmesin. O küçük parmaklarınla içime iki damla su serptin. Allah’ım seni korusun.  


“Çok güzel, ne doğru konuşmuş,” dedi Hüseyin. Yaşlarını sildi. “Melike’ye iyi bakacağız ki annen mutlu olsun. Sen kardeşine ben kızıma iyi bakacağım ki iyi olsun annen.”  


Ecevit küçük kalbiyle söz verdi. “Çok iyi bakacağız baba,” dedi. “Söz, çok iyi bakacağız. Hep koruyacağım onu, söz baba. Çok iyi bakacağım ona.”  


*** 


Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en mutlu günü. Ankara’nın gri sokaklarına gökyüzünden bir ışık vurdu, çiçekler filizlendi, çocuklar kapandıkları evlerden sokağa çıktı, yerler tebeşir izleriyle kirlendi, al sattı bal sattı, kışlıklar katlandı ve bahar geldi. Bugün yirmi beş yıllık kör talihimin ilk baharı. Ve bugün en mutlu günüm.  


İlkokul Türkçe çalışma kitabımın bir sayfası duygularımızla alakalıydı. Şu olursa ne hissedersin, bu olursa ne hissedersin ve o olursa ne hissedersin? Hepsine ağlarım yazmıştım. Çünkü son üç yıldır kendimi ifade etmenin tek yolu ağlamaktı. Öğretmenim ben parmak kaldırmasam da beni kaldırınca ve yazdıklarımı okutunca tüm sınıfın ellerini ağızlarını örte örte bana nasıl güldüğünü hatırlıyordum. Sonra ben yazdıklarımı kanıtlarcasına yine ağlamıştım.  


Şimdi de ağladım. Emniyet Müdürlüğü’nün tam önünde başımı gökyüzüne kaldırdım ve omuzlarım sarsıla sarsıla ağladım. Tıpkı o çalışma kitabında yazdığım gibi, ben hep acı çektiğim için değil, kendimi anlatmanın yolunu ağlayarak bulduğumdan da değil, elimde avucumda ağlamaktan başka bir şey olmadığı için en mutlu günümde de ağladım.  


Yüzüme şiddetli yağmur damlaları düşüyordu, bir gözyaşım belki onlarca yağmur tanesiyle birleşiyordu ve ben hunharca ağlıyordum. Dudaklarımdan hoş bir gülümseme geçti, dişlerime yağmurlar çarptı, ağzımın içine damlalar sızdı ve ben en mutlu günümü ağlayarak kutladım.  


Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en mutlu günü. Küçükken işlediğim ve işlemediğim her suça ödediğim bedeli pay ettim, pastada en büyük payı olana verdim. Bülent Akın’ı kendi ellerimle yaktım. Tarhanların her birinin küçük bir parça intikamını aldım. Bülent Akın’la beraber, kim bilir belki de Akınların da sonunu getirdim. Babamın yanındaki soyadı sildim, annemden o şatafatlı hayatı aldım ve içine doğduğum aileyi altı harlanmış bir kazanın içine attım. O kazanın içinde bende vardım, bundan sonra ilk feda edecekleri ben olacaktım ama yüzüm güneşe dönüktü. Gökyüzü apaçık, masmavi ve güneş parıl parıldı. Pişecek ve yok olacaksam da son gördüğüm, ömrü hayatımda bana hiç dokunmamış, kemiklerimi ısıtmamış o güneş olacaktı.  


Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en mutlu günü. 


Bir saat önce.  

Ankara İl Emniyet Müdürlüğü. Kat4.  


Emniyet Müdürü Hakan Bey, çaylarımız gelene kadar bana bir şey sormadı. Sallanan ayağıma bakıyor, elimde tuttuklarımı dikizliyor, benim göz göze geldiğinde nazikçe gülümsüyor ve havadan sudan sohbet ediyordu. Nasıl olduğumu, babamın nasıl olduğunu soruyordu ama bunları sormak yalnızca benim değil onun da dikkatini çekmiyordu.  


Kapı bir kez daha çalındı ve önümüze çaylar konuldu. Başımı salladım teşekkür eder gibi ve getiren kişi odadan yavaşça çıktı. “Sizi dinliyorum Firuze Hanım,” dedi adam. Rol yapmama lüzum yoktu, hali hazırda yeterince stresliydim.  


“Lafa nasıl başlayacağımı, neyi nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum,” dedim kurumuş dudaklarımı ıslatırken. Elim üzerimdeki kazağın yakasına gitti ve çekiştirdim. “Ne yapacağımı bilemedim ve tek çareyi buraya gelmekte buldum.”  


“Dinliyorum,” sesi gergindi. Kucağına nasıl bir bomba bırakacağımı bilmiyordu. Hatta belki de, bir vakit önceki o açıklamamın ardından şimdi babamın aleyhine bir belgeyi eline bırakacağımdan tedirgin oluyordu. Bunu ona sunmam, onu da köşeye sıkıştırmam demekti. Bir noktada ya görevini onuruyla yapacak ya da alçakça görevini kötüye kullanacaktı.  


Lakin benim kimseyi ikilemde bırakmaya hiç niyetim yoktu.  


“Bugün babama gelen postalara bakarken tesadüf eseri gelen iki mektup dikkatimi çekti.” Elimdeki iki mektubu zarflarından çıkarmadan masaya koydum ve parmak uçlarımla usulca ittim. “İsimsiz olduklarını görünce merak ettim, çünkü babama gelen evraklar, zarflar muhakkak damgalı olur. Acaba araya mı karıştı ya da bana mı geldi diye açıp okudum bir tanesini,” ben bunları anlatırken adam zarflardan birini açtı ve içindeki yazıyı okudu. Benim el yazım olduğunu hiç bilmeyecekti.  

“Bir uyuşturucu sevkiyatından bahsediliyor ve apaçık babamdan yardım isteniyor engel olunması için,” dedim tedirgin bir sesle. Kalbim kendisini zorlayacak bir hızda atıyor beni adeta kan ter içinde bırakıyordu. “Sordum soruşturdum ama gelen onlarca kargo arasına karışmış ya da özellikle sıkıştırılmış.” Adamın tedirgin bakışları el yazım üzerinde dolanırken ciddileşti, mesleğinin ona yüklediği misyonla resmileşti ve dikkat kesildi. “Aynı gün mü geldi bilmiyorum ama bir diğer zarfta da tarih ve plaka yazıyor. Apaçık sevkiyat olduğuna dair bir not düşülmemiş olsa da yazı ve zarfın geliş şekli de aynı.” Adam elindeki babamdan yardım dilenen kâğıdı bıraktı ve diğer zarfı aldı. Bu kez diğer kâğıdı çıkardı.  


“Bu belki de bir yalan, bilmiyorum, biri babama kendince şaka yapıyor ama bu hiç mantıklı gelmedi çünkü nasıl büyük bir krize sebep olacağına farkında ve ne siz ne de babam bunu yanına bırakmaz ama ya değilse ihtimaliyle kendimi paraladım. Ne yapacağımı bilemedim. Babamı biliyorsunuz, bir seçim sürecinde ve bazı günler iki şehre birden gidiyor. Onu en son ne zaman evde gördüm bilmiyorum. Babamı beklemeyi düşündüm ama çok geç olmasından korktum. Babamı aramak istedim ama onu uzaktayken böyle ciddi bir konuyla sarsmak istemedim. Ve bu ne şekilde karşılık bulur bilemedim,” çayın yanına konan suya uzandım. Ellerimin titrediğini o an fark ettim. Bardağı dudaklarıma yaklaştıramadan bıraktım. Dudaklarımı yaladım. “Evet babamdan yardım istenmiş, evet babam bir devlet büyüğü ama bunu çözmek babamın görevi değil. Üstelik seçim döneminde adının böyle bir şeye karışması babamın aleyhine planlanmış ya da kendiliğinden olumsuz bir şeye sebep olacak potansiyele sahip. Hakan Bey, babamın uyuşturucuyla mücadele konusunda nasıl hassas bir adam olduğunu bildiğinizi düşünüyorum, belli ki babama ulaşan bu el de bunu biliyor.”  


Adam kafasını kaldırdı ve alttan bir bakışla bana bakarken başını salladı ağır aksak. Babamın bu konudaki mücadelesini samimi bulmak istiyordum. Ne acıydı, kendi yanına alamadığı oğlu gücü burada aramıştı. Babamın kaybettiği itibardan sıra gelirse, belki bir nebze de buna üzülürdü. Hiç bilmiyordum.  


“Babamla birçok konuda ortak noktada buluşamasak bile, babamın ülkesi için çalıştığı, çabaladığını ve böyle suçların ensesinde olduğuna canı gönülden inanıyorum. Başta uyuşturucu olmak üzere, böyle ülkemize, toplumumuza zarar veren her suçun da kökünü kazımak için an kolluyor. Ben de elbette böyle bir şeye göz yumamazdım ama bunun babama vereceği zararı da düşünmeliydim. En sağlıklısı size gelmek oldu. Bu konudaki yetkiniz eminim ki babamdan fazla. Doğru olanı mı yaptım bilmiyorum,” dedim titrek bir sesle.  


Tüm yüzümün kızardığını biliyordum. Günlerdir her boşluğumda ilmek ilmek planladığım anın tam ortasındaydım. Akın soyadını verdiğim an her şeyi Alparslan’ın da dediği gibi berbat edecektim. Böyle bir bilgiyle uluorta gelirsem de nereden öğrendiğimi sorgulayacaklar, öğrenene kadar da beni bırakmayacaklardı biliyordum. Elime geçen bu bilginin ancak anonim olması gerekiyordu. Bülent Akın’ın varlığı ancak suçüstü yakalandığında herkes tarafından öğrenilecekti. Şimdi tüm korkum açıkta bıraktığım bir yer var mıydı diyeydi? Şayet varsa bu stresle nasıl yöneteceğimi bilmiyordum. Elime yüzüme bulaştırabilirdim.  


“En doğrusunu yaptınız,” dedi adam sıkıntılı bir soluk verirken. “Bu çok…” dedi ve duraksadı. “Çok mühim bir mevzu. Ki ilk görüşüm, hiçbir iyi niyet olmadığına dair.”  


“Nasıl yani?”  


“Bunları aynı gizlilikle bize de ulaştırabilirlerdi, Atilla Akın’ın evinden daha kolay olurdu üstelik.”  

“Biri özellikle babama zarar mı vermek istiyor?” diye sordum. Beni, babamla evlenmeseydi bu ülkenin duayen sanatçılarından biri olacak Aylin Akın doğurmuştu. Bir tiyatro sahnesinde gençliğinin tozunu attırmış annemden elbette aldığım bir nebze yetenek vardı.  


“Altında ne sebep yatarsa yatsın babanızın ismiyle uyuşturucunun yan yana isminin geçmesi, nasıl bir şeye sebep olur sizce?” diye sordu. Açıkça kendisi söylemeyi tercih etmiyordu. Pekâlâ ben söylerdim.  


“Babamın ama özellikle kariyerinin sonu olur belki de,” dedim irkilircesine. Yüzümü yelledim ve tavana baktım. Bu bana öyle korkutucu bir zevk verdi ki neredeyse ağlayacaktım, kendimi yerden yere vuracaktım. Kalbim daha da hızlandı, başım dönmeye başladı.  


“Maalesef,” dedi adam samimi bir endişeyle. “Çok iyi yaptınız gelmekle. Ben hemen gerekli mecralarla iletişime geçiyorum, Savcı Bey’i olaydan haberdar ediyorum. Sizi biraz daha ağırlayacağız, ifadenizi almamız gerekiyor,” dedi ve elini telefona uzattı.  

“Elbette,” dedim. “Yeter ki bu olay gerçekse engel olunsun.”  


Yeter ki Bülent Akın’ın ismini dört duvarın içine alın ve yeter ki Akın soyadını yerinden edin. Yeter ki. Emrinize amadeyim.  


Bir saat sonu.  

Ankara İl Emniyet Müdürlüğü önü. 


Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en mutlu günü.  


İçeride geçirdiğim vakit bir saati geçti ama iki saati bulmadı. Helak edileceğim şeyi yaptıktan sonra bedenimde yeni doğmuş bir bebeğin yaşama olan bağlılığı vardı. Önceliği, anne karnından çıktığı andan beri var gücüyle çabalamak ve bu dünyaya adapte olmaktı. Tırnaklarımı hayatın iki yanına geçirdim, yetmedi bacaklarımla bir ağacın gövdesini sarar gibi sardım hayatı ve ona sarıldım yıllar sonra ilk kez. Pastanın en büyük payını dağıttım, bana diğerlerine nazaran çok küçük bir dilim kaldı, öncesinde öyle büyük dilimler yedim ki, bu küçük dilim bir hiç gibi geldi, afiyetle yuttum.  

Saçlarım ve yüzüm sırılsıklamdı bir polis memuru yanıma geldiğinde. “Firuze Hanım iyi misiniz?” dedi, genç adama bakıp gülümsedim.  


“Hiç bu kadar iyi olmamıştım,” dedim. O benim iyiliğimden çok şüphe etti ama ben kolay gelsin deyip uzaklaştım. Arabama kadar ağır aksak yürüdüm, yağmurun değmediği tek zerrem kalmasın istiyordum. Arabama bindiğimde de yukarıdan aşağı doğru sular süzülüyordu üzerimden. Saate baktım, sabah hâlâ çok erken saatlerdi, Ali Ecevit uyanmamış olmalı ki beni aramamıştı. Aracımı çalıştırdım, gözlerimi kırpıştırdım ve yola koyuldum.  


Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en mutlu günü olduğundan herhalde ekmek kokusu açık olan araba camımdan bana ulaşan bir fırının önünde durdum. Hiç haberdar olmadığım hevesler yokladı beni, üzerimde eğreti duran isteklerim oldu ve o sıcak ekmek kokusunu takip ettim, o ıslak halimle fırına girdim. “Merhaba,” dedim titrek bir sesle. Bir amca vardı fırının önünde. Uzun ince küreği bir alevlerin arasına sokuyor bir çıkarıyordu. “Ben ekmek alacaktım.” 


Kasadaki genç adam “Kaç tane olacak abla?” diye sordu bir poşete uzanırken. Poşeti açtı ve arkaya döndü, taze çıkmış ekmeklere yürüdü. Onlardan vermeseydi, nasıl cesaret edip isterdim bilmiyordum. Adama teşekkür ettim içimden, benden iyi ki o sıcak ekmeği esirgememişti.  


“Bir,” dedim başta. Sonra nedensizce az geldi içimdeki mutluluğa. “İki olsun ya da,” diye değiştirdim. Bana kızacak sandım, çünkü bir tanesini almış ve dönmüştü ama hiç kızmadan ya da kızdığını hissettirmeden döndü ve ikinciyi ekledi.  


“Başka bir isteğin var mı ablam?” diye sordu.  


Başımı iki yana salladım hızla ve cüzdanımdan para çıkardım. Ekmek ne kadar olmuştu bilmiyordum, elli lira uzattım fazla olduğunu bilerek. Arkamı döndüm ekmeklerimi alıp. “Para üstü abla,” diye seslendi aceleci adımlarıma karşılık.  


“Kalsın.”  


“Askıda ekmeğe mi koyalım?” diye sordu bu kez. İşaret ettiği yere baktım. İki tane daha poşet asılıydı ve üzerinde ‘Askıda Ekmek, ihtiyacı olanın hakkıdır.’ Yazıyordu. Gülümsetti bu ayrıntı beni, bunun sevabı bana mı yazılırdı emin değildim ama başımla onayladım hemen. “Askıda ekmeğe koyun,” dedim ve ekmeğimi kabanımın içine sakladım, koşar adım arabama vardım. Hiç ıslatmadan arabama sokabildim, üzerinde benden yana kuru kalan tek parçayı, şalımı serdim ve son sürat arabayı sürdüm. Ekmek soğumadan Ecevit’in evine varmak istiyordum. Tek isteğim ve tek önceliğim buydu.  

Uzunca bir vakittir hiç yetiştirme telaşesine düştüğümü anımsamıyordum. Bir sıcak ekmeğin peşine niye düşer insan onu da bilmiyordum ama Ecevit’in asansöründen çıkarken ekmeğim hâlâ sıcacıktı. Anahtarımı çıkarıp kapıyı sessizce açtım ve eve girdim. Beni elbette demlik karşıladı. Mamasını kontrol ettim hemen. Bitmişti, görünen o ki Ecevit de uyanmamıştı. Öyle arsız bir kedi değildi. Maması bitti diye ya da istediği olmadı diye ortalığı karıştırmıyordu, usulca bekliyordu. Şala sarılı halde ekmeği peteğin üzerine bırakıp hemen mamasını döktüm. Ondan korktuğumu sanırım hissediyordu ve bana yaklaşmıyordu da. Sevilmediğini anladığında ya da sevilemediğini hissettiğinde karşısındakini zorlamıyordu. Belki de Ali Ecevit’in sevgisi ona yetiyordu, benim ona vereceğim iki kıytırık ve korkak sevgiden bir mutluluk duymayacağının farkındaydı.  


Ali Ecevit’in kalbi kime yetmezdi ki zaten?  


Üzerimden hiçbir şeyi çıkarmadan çay suyu koydum, biraz kahvaltılık çıkardım dolaptan. Menemen malzemelerini de tek tabakta topladım ve yıkanacakları yıkadım. Ecevit yapmalıydı, ben onun menemenini yemek istiyordum. Çayı Ecevit usulü demledikten sonra üzerimdeki kabanı çıkardım. İçim sandığım kadar ıslanmamıştı, yalnızca saçlarım çok ıslaktı. Ecevit de çıkardığım seslere uyanmamıştı. Dün gece geç uyuduğunu biliyordum yalnızca, Mümtaz Asa’ya atılmış üç mailden sonra bugün dördünce mail atılacaktı.  


Adamla bir topla oynar gibi oynuyorduk. Mümtaz Asa’nın uykularını ona haram ettiğimizi görmesek de biliyorduk. Şimdi delirmiş gibi o parçaları birleştirmeye çalışıyor, bizi arıyor, kimseyi bulamıyordu. Belki babamın her şeyden haberi vardı, belki babam da hiçbir şeyi bilmiyordu. Tek bildiğim Mümtaz Asa eninde sonunda senelerdir koruduğu adamı bizim avucumuza bırakacaktı. Yaşlılığın verdiği o yavaşlık onu daha da korkutacaktı, kalbi her geçen gün daha az atacaktı ve bize yenilecekti.  


Ecevit’in kapısını araladım ve ona baktım. Derin bir uykunun kollarında pür dikkat bir uykudaydı. Kapının açılma sesini de duymadı. Kapatmadım ve ona doğru yürüdüm. Yavaşça yatağa uzandım, arabadan inmeden önce birkaç fıs vücut spreyimi sıkmıştım, kokuyu almasını umdum açıkçası. Böylece ona yaklaşan bedeni bir tehlike olarak sezmeyecekti ya da ben bir kokuya haddinden fazla güveniyordum. Cenin pozisyonu aldım ve ona yaklaştım. Yalnızca bana uyurken vereceği tepkiyi merak ediyordum. Bilinci açıkken nasıl varlığıma alıştıysa uyku halinde de ruhu beni kabul etsin gibi belki haddini aşan ama arzuladığım isteklerim vardı. Onu kendime hapsetmek gibi küstah bir istek değildi bu, yalnızca her anında bana ait herhangi bir şeye karşı bir bağlılık geliştirsin istiyordum. Geleceğinde yoksam bile, bazı küçük hatıralar bırakmak istiyordum kendimden ona.  


Burun buruna geleceğimiz kadar yaklaştım ona. Gözlerim aralıktı, dikkatle onu izliyordum. Kapalı küçük gözleri, içe doğru çökmüşken uykusunda temkinli olduğunu görebiliyordum. Soluklarının sıklaştığını fark ettim. Bu mesafede dibine kadar girmiş herhangi birini fark etmemesi imkansızdı. Mühim olan bundan sonrasıydı. Ecevit’in burnu burnuma temas eder etmez huysuzlandı, burnundan daha keskin bir nefes aldı ve mühim olan kısma geçtik. Ecevit kokumu ayırt ettiğinde, belki de uykusu çok az daha hafiflediğinde beni itecek ve kendisini koruma altına alacak bedeni gevşedi. Ben olduğumu anladı, dudakları aralandı, bir şeyler mırıldanır gibi oldu ama gözlerini açmadı. O vakit gözlerimi kapattım ve onun kollarının arasına bıraktım kendimi.  


Belimi sardı, beni kendine yasladı, çenesini alnıma bastırdı ve hanesine aldı. Sıcak ekmeği unuttum ve onunla bir sabah uykusuna yatmak istedim. Eli saçlarıma gitmese onun da uyanmaya hiç niyeti yoktu ama saçlarımı okşamak istedi, saçlarımı her okşadığında kalbimi okşuyordu sanki artık, lakin sıcak avuçlarını ıslaklık karşıladı.  


Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en mutlu günü. 


Çok geçmeden adımı duydum dudaklarından. “Firuze,” dedi uykulu bir sesle. Hiç sesimi çıkarmadım ama saçlarım öylesine ıslaktı ki o da uykusuna yenik düşmedi ve daha güçlü bir sesle, “Firuze,” diye yineledi.  


“Efendim.”  


“Duş mu aldın?”  


“Yağmurda kaldım,” dedim onun benden kopuşunu hissederken. Yeni kapanmış gözlerim aralandı ve göz göze geldik. Sabahın ilk saatleriydi benim aksime onun için. Üzerinde siyah kısa kollu bir tişört vardı. Saçları alnına dökülmüştü. Sakin nefesleriyle bana baktı bir süre ve anlamlandırmaya çalıştı. Dün gece yanında değildim, burada duş almış olamazdım. Üzerimdeki kıyafetlere baktığında gülümsedim.  


“Sıcak ekmek aldım bize, iki tane, fırından,” dedim, bunlar birbirinden önemli ayrıntılar gibi geldi bana. “Sıcacıklar. Askıya ekmek bıraktım,” diye devam ettim. “Yağmur yağıyordu, saçlarım ıslandı ama ekmekleri korudum. Sıcaklar, peteğin üzerine koydum soğumasınlar diye. Çay da demledim.”  

Dikkatle tepkilerimi izliyordu. Bu kadar dikkatli izlenmek beni rahatsız etmese de suçlu bir çocuk gibi hissettirdi. Ellerimi nereye koyacağımı bilmediğimden Ecevit’in karnına koydum ve ona yeniden gülümsedim. “Sen iyi misin?” diye sordu en nihayetinde.  


Başımı salladım hızla, “İyiyim,” dedim, sonra ilk kez böylesine bir cevap hislerimin üstünde değil altında kaldı. “Çok iyiyim.” Ve ilk kez böylesine bir cevap onu şaşırttı. “Menemen yapacak mısın?” diye sordum. Neden iyi olduğumu sorgulamayacaktı. Zaten nadiren görünen hiçbir şey sorgulanmamalıydı. İncinirdi. Beni incitmedi ve ağır aksak başını salladı, “Yaparım,” dedi ve usulca bana geri yaklaştı. Zaten bu mesafeler ne yersiz ne için açılırsa açılsın ne anlamsızdı. Başımı göğsüne yasladım ve beline sarıldım gözlerimi kapatırken. Islak saçlarımda geziniyordu elleri. Uyumak değildi niyetimiz, bunu ilk andan anladım. Yalnızca birbirimize yaklaşmak ve biraz soluklanmak istedik.  


Ecevit’le beraber uyumadığım geceler artık daha az çekilir ve daha zordu. Biliyor ve hissediyordum ki, kendimi kandırmıyordum, onun için de keza öyleydi. Evinin yedek anahtarı ve dolabındaki pijama takımımdan öte kanıt mı gerekiyordu? Keşke, daima, bundan sonra hep, her gece aynı yatakta uyumak yediğim yemek kadar hak, içtiğim su kadar hayatın akışında olsaydı. Gözlerim kapandığında psikoloğun cümlelerini duyar gibi oldum yine. Bana büyük bir etkisi olduğunu söyleyemezdim ama Ecevit’in yanında kazanılmış bir davranış gibi hatırlıyordum sözlerini. Başka bir anda bu kadar sık ve etkili değildi ama Ecevit’in yanında nüksediyordu adeta.  


“Melike’yi bulacağız,” dedim konuya nasıl gireceğimi bilemezken. Bir o kadar da çekingendim aynı zamanda. Nereden girmeli, nasıl yapmalı, elimi o ipten nasıl çekmeli ve o balonun gökyüzüne süzülmesine nasıl izin vermeli bilmiyordum. O yüzden bu cümleyi kurar kurmaz korkutucu bir pişmanlık kapladı bedenimi. Ecevit’in beni yataktan atar gibi hayatından atacağını düşünecek kadar hızla körüklenen bir korku hissettim. Elleri beni iteliyor sandım, zihnim bir kurmacadan ibaret oldu ama hayır Ecevit benden milim uzaklaşmadı.  


“Biliyorum Firuze,” dedi inançla. Biliyordum ve biliyordu. Zaten benim amacım da inanç sorgulamak değildi. Ecevit beni yataktan ve hayatından itmeyince elimdeki balonun ipini elimi kesmeyecek şiddette tuttum. Cümlelerimin arasına boşluklar giriyordu.  


“Şimdi on dokuz yaşına az kalmış bir genç kız,” dedim. Gözlerimi sıkıca kapattım ve Melike’yi hayal etmek için zorlarım sandım kendimi. Hayır, çiçekli elbise giymiş bir genç kız görmem çok geç olmadı. O elbisenin bir benzeri Leyla teyzede vardı. Belki de bu yüzdendi kolaylığı. Kalbim hızlandı, Ecevit’in tişörtünü sıktım. Ondan ne tepki geleceğini bilmiyordum. Onunla hiç ortak bir hayalin içinde yürümemiş, gezinmemiştim. Buna dahil olmak istiyor mu bilmiyordum. Zaten bu biraz da avucumu kesen balonu gökyüzüne bırakmak için verdiğim bir çabaydı. “Belki üniversiteye başladı, belki sınava hazırlanıyor. Belki matematiği çok iyidir, belki de değildir.”  


Ecevit sessiz sedasız ve Ecevit pür dikkat beni dinliyordu. Bunları o düşünmüş müydü bilmiyordum. “Hiç hayal ettin mi?” diye sordum titrek bir sesle ve kendime göre cesurca. “Onu bulduğumuzda nasıl bir genç kız olacağını, nasıl giyindiğini, neyi sevdiğini, nerede başarılı olduğunu…”  


Ecevit’in göğsü kederle şişti. Bana hiç cevap vermeyecek sandım. İçindeki kabristanda yalnızca anne babası yatmıyordu, biliyordum. Kendisine ve kardeşine ait iki mezar daha vardı. Tarhanların hepsi ölmüştü. Bana cevap vermeyeceğini düşündüğüm bir andan sonra, “Hiç etmedim,” dedi. Zihnini en meşgul eden, merkezindeki tek his de düşünce de Melike’ydi halbuki. Ecevit’in tek derdi yaşamasıydı. Güzel bir hayatta nefes almasıydı. O aşamayı aşamadığı için daha ilerisine gidemiyordu.  


“Bence elbise giymeyi çok seviyor ve üniversiteyi kazandı,” dedim gözümün önüne geldiği gibi. İçimde bana fısıldanan her şeyi Ecevit’e fısıldamak istiyordum yalnızca. “Matematikle arası hiç iyi olmadı ve sözel bir bölümde. Belki edebiyat, belki tarih. Bilmiyorum. Belki öğretmenlik okuyordur. Sütlü kahve içmeyi çok seviyor bence, sade kahveyi de çayı da pek sevmiyor.”  


Ecevit’in eli bitap düşüp saçlarımı okşamayı sürdürmese de başımla olan temasımı kesmemişti. “Bence senden başka abisi yok. Belki de bu yüzden seni daha kolay kabul edecek,” dedim. Belki bir ablası, belki bir kardeşi vardı ama zihnimdeki Melike’nin yanına Ali’den başka bir abi koyamadım. Melike’nin abisi, Ali Tarhan. Herhalde bu yaştan sonra ansızın sahip olduğu en büyük hazine olacaktı abisi. Ecevit hiç konuşmayacak sandı ama ben biraz susunca sesini duydum.  


“Başka?..” dedi.  


Sanki onun da elinde gökyüzüne uçurması gereken balonlar vardı. “Belki bir sevdiği vardır,” deyiverdim. “Belki sevdiği de onu seviyordur.” Hiç görmedim ama kaşlarının çatıldığını gördüm. Kalbi nasıl atıyordu duyuyordum. “Arkadaşları vardır. Onlarla kahve içmeyi çok seviyordur. Hiç bilmese de Leyla teyzeye benziyordur huyu suyu. Ancak sen görünce anlayacaksın, ona anlatacaksın nasıl benzediğini.”  


“Beni dinleyecek mi?” diye sordu. Bunun acısını kalbinde nasıl bir yükle taşıdığını hiç zorlanmadan fark ettim.  


“Dinleyecek Ecevit, belki başta zorlanacak, anlamayacak ama sonra kabul edecek. Ali Ecevit diye bir abisi olacak, onun tadını alacak, içindeki yalnızlığı yok edeceksin. Belki de şimdi varoluşsal bir sancısı varsa sen gidince dinecek.”  


“Gencecik kız,” dedi. Niye bu kadar üzdü onu bu bilmiyordum. Gencecik olana kadar onsuz kaldığı için mi yoksa başka sebepten mi? “Ben ne bilirim onun sancısını dindirmeyi?”  

Daha sıkı tutundum Ecevit’e. Keşke içime alabilsem, en özel köşeye koyabilseydim onu, oradan anlasaydı şu sözlerinin boşluğunu.  


“Onun o isim koyamadığı sancısı zaten sensin Ecevit, Tarhan olup henüz bir Tarhan’la yaşayamamak. Ne hafife alıyorsun kendini öyle, hiç farkında değilsin ağırlığının,” Ah, Ecevit. Bir bilsen varlığın da yokluğun da bir dağ kadar ağır şaşar kalırdın. “Melike’nin güzel bir hayatı var biliyorum ama o hayatta bir boşluk var, o da sensin. Sen gidince dolacak, ona bir sürü şey öğreteceksin. Mezun edeceksin, belki memur edeceksin, allayıp pullayıp gelin bile edeceksin.” 


“Saçlarını örmeyi bile beceremem ben.”  


Zihninde büyütemediği Melike’yle alakalı en büyük dertlerinden biriydi saçlarını örmek. Ona iki parça kıyafet almak, onu okula götürmek, onunla yemek yemek. Ben mezun etmekten, memur etmekten bahsetsem bile onun yetersizliği ta saçlarının örgüsünden başlayacaktı.  


“Ben sana öğretirim,” dedim. Tek yapamadığı bu olsun yeter ki. Ben öğretirdim ona. Ecevit’in Melike’den sonraki hayatında var mıydım? Hiç sanmıyordum. Melike’ye her şeyi anlattıktan sonra, Melike benim kim olduğumu öğrendikten sonra ne diyeceğini de ne isteyeceğini de biliyordum. Nasıl bir hayatın içinde olursa olsun, beni istemeyecekti. Ben Ali Ecevit’in yaşadıklarını yaşasam Ali Ecevit’e karşı koyamazdım ama ben Melike olsam beni asla kabullenmezdim, abimin kabullenmesine de izin vermezdim. Melike’nin benimle ortak ya da bir zamanlar ortak yaşamış bir kalbi yoktu. Ali Ecevit’e dokunabilmiştim parmak uçlarımla ama Melike benden, annemden, babamdan ve Bülent’ten nefret eder gibi nefret edecekti biliyordum. Şimdi bu arayışta abisinin yanında oluşum da hiçbir şey değiştirmeyecekti. Biliyor, ona da şimdiden hak veriyordum.  


O yüzden bu yolculuk, uzamasını istemediğim ama sonlandığında beni Ali Ecevit’ten tekrar koparacak bir yolculuktu. Belki Ecevit beni bırakmak istemeyecekti ama o vakit, olur da bir hataya düşerdi, olur da parmak uçlarımda dokunduğum kalbinin gafletine düşerdi işte o vakit onu hiç zorda bırakmayacaktım. Kardeşiyle muhteşem bir hayatın içine bırakacaktım. O yüzden bu kurduğum Melike hayallerime Ecevit’i ekleyebiliyordum ama kendimi dahil edemiyordum.  


Lakin yine de, küçük bir ihtimal, varlığını bile seçemediğim kadar küçüktü, boy verir, uzar, büyür ve gerçek olursa işte o vakit… Nasıl derdim bunu, nasıl düşünürdüm?.. Hiç bilmiyordum. Lakin eğer ki olursa, kalbim varlığı bile seçilmeyen o ihtimalle çılgına döndü, işte o vakit bu hayat her zamankinden daha katlanılabilir gelecekti. Belki o zaman avucumdaki balon bu kez benim için gökyüzüne uçacaktı. Hayallerin içinde ben de olacaktım. Aldığım nefes ciğerime batmayacak, gece uyurken yarın doğacak güneşi şevkle bekleyecek, sabah uyandığımda şevkle beklediğime gülümseyerek bakacaktım. Bunlar o ihtimalin doğurduğu daha küçük ve silik diğer ihtimallerdi. Geldi esti ve geçti içimden, tutunamadım ondan. Çabalamadım da. Çabamın yolu belliydi.  


“Bilmediğin zorlandığın her şeyi ben sana öğretirim ama hiç ihtiyacın olmayacak. Olursa da ben son nefesime kadar buradayım,” dedim düşündüklerimin aksine. Onu kandırmadım. Zaten abilik yapmak için bir başkasına ihtiyacı olmayacaktı biliyordum. Telaş yapıyordu, hatta biraz korkuyordu lakin o vakit geldiğinde zaten yirmi sekiz yıllık abi olacaktı. Kimselere ihtiyacı olmayacaktı. O adına yabancı olduğu kahveleri bile sipariş edecekti, kıyafet kabininin önünde o bekleyecekti, örebilir miyim diye düşündüğü saçları belki boyayacaktı, sevdiğini sevmeyecekti, onu sevene hep öfke duyacaktı. Kıskançlık yapacaktı ama hepsini Melike’ye olan sevgisinden yapacaktı. İç çekti Ecevit, saçlarımı daha büyük bir şefkatle okşadı, “Firuze,” dedi ona hiç sahip olmadığı bir parçayı vermişim gibi. Halbuki cevher Ali Ecevit’in kendisiydi.  


“Hepsi birer birer olacak, çok az kaldı,” dedim gövdesine sarılırken. Biraz olsun yorgunluğu azalsın istedim sadece. Sanırım başardım da. Beni tutuşu bile daha da sağlamlaştı. Ayakları yere sürtünüyordu artık Melike’yi ararken biliyordum. Ali Ecevit benimle aylardır arıyordu kardeşini, fiziken iki yıldır, ruhen senelerdir bir arayış içindeydi. Ve yapayalnızdı bunu yaparken. Yokluğun içinde varlığı arıyordu. Onun omzunu sıvazlayan bile yoktu. Nasıl devam edebilmişti, bunu bile anlamak zordu. Kardeşi denmemeliydi, Ali Ecevit, en son Melike’yi gördüğünde Melike emeklemiyordu bile. Varlığından çok yokluğunu biliyordu, bunca arayışın her noktası vazgeçiş için yeterdi. Öldüğünü söyleyen bunca insan varken üstelik… O yüzden, bunu da kendime görev bildim.  

Saçlarıma bir buse kondurdu, sanırım benim lafımın ederi vardı artık. İnandı bana. İnanmasa hissederdim. Daha büyük bir şevkle doldum. Baharı müjdeleyen birkaç çiçek açtı içimde adeta. Beni alsın ve kalbinin bir köşesine iliştirsin istiyordum polaroid bir fotoğraf gibi. Varsam da yoksam da orada olayım ve Ecevit hep bunu bilsin… Alnıma değen dudaklara kaptırmışken kendimi, “Demlik yatağa atlayacak, korkma,” dedi usulca. O vakit, istemsizce sıktım kendimi. O atlayış gerçekleştiğinde kaçışmaya çalıştım ama Ecevit izin vermedi. “Bir şey yapmayacak.”  


“Ecevit korkuyorum,” dedim açıkça. Tırnaklarımı fark etmeden tenine geçirdim. Kendimi şimdi küçücük kediye karşı çok savunmasız hissediyordum.  


“Elim kadar.”  


“Ecevit korkuyorum,” diye tekrarladım ve bacaklarımın üzerinden bir şey çeker gibi oldu. Nasıl zorladım kendimi hareket edip ona zarar vermemek için. Paytak paytak yürüdü ve Ecevit’in başının üzerine, bir noktada benim de çok yakınıma kuruldu. Çok da hızlı büyüyordu. Onu bu eve isteyen bendim ama ondan en çok kaçan da bendim. Ecevit’le geldikleri samimiyet belliydi. İçimdeki zilli kedinin karşısına geçer, yeşil gözlerini çatık kaşlarıyla dikerdi üzerine. O öyle korkularının üzerine de giden biriydi. Korku falan dinlemezdi. Ecevit’e de dönüp baksana ne kadar çirkin derdi. Çocuk aklı işte, kızamadım ona, ben yalnızca korkuyordum.  


“Hiçbir şey yapmaz, uyuyacak,” dedi. Dediğini de yaptı, yüzünü Ecevit’in saçlarına gömdü. Miskin miskin sabahın bu saatinde uyumaya koyuldu. Ne kuduruyor ne de evi dağıtıyordu. Sanırım Ecevit’i tırmalamıyordu bile. Ecevit’in bedenindeki tırnak izlerinin hangi geceye ait olduğunu biliyordum. Gözlerimi kırpıştırdım ve dikkatle kediye bakmayı sürdürdüm. Ecevit burnumun üzerine vurdu. “Bakmasana öyle kediye,” dedi. Halbuki çatık kaşlarımla neyi düşündüğümü bilmiyordu. Demlik yalnızca gözümün daldığı bir ayrıntıydı. Ecevit müdahale edecekti bana telefonu çalmasa. Demlik de yüzünü çıkardı saçlarının arasından ama kalkmadı.  


Ecevit telefonuna uzandı ve üçüncü çalışta açtı. “Efendim?” Göz göze geldik. “Evet… Taburcu mu?.. İyi mi peki?... Ne zaman taburcu edilir?.. Tamam. Tamam teşekkür ederim haber verdiğiniz için,” dedi ve kapattı telefonu. Ecevit hareket edince Demlik de rahatsız oldu ve kalktı. Bacaklarını uzatarak gerindi yastığın üzerinde. Başımı kaldırdım daha da fazla aramızdaki mesafe kapanmasın diye.  


“Ne oldu?”  


“Seher yoğun bakımdan çıkarılıyormuş,” dedi sırtını yavaşça doğrulturken. İsmi bile yatağın üzerine kara bulut gibi çöktü. Yüzüm buruştu. Seher’le alakalı tek bir güncelleme bile almamıştım bugüne dek. Ölmediğini biliyordum yalnızca ve açıkçası içimde korkunç bir merak da yoktu.  


Behçet’i arayışını izledim Ali Ecevit’in. Telefon açılır açılmaz konuya girdi. “Seher yoğun bakımdan çıkarılıyormuş. Ortalığı yaygaraya vermeden gidip konuşalım, kızını da verelim,” dedi. Kızını bu vakte kadar nasıl tuttuklarını bilmiyordum, yalnızca kız annesi iyi olana kadar annesinin isteğiyle korunduğunu sanıyordu. Bir kısmı gerçek sayılırdı. Korunuyordu ama annesinin isteği olacağını sanmıyordum. “Tamam. İki saat içinde çıkarırlarmış. İki saat sonra hastanede oluruz biz de, kızı da getirin. Tamam… Haberleşiriz.”  


Ecevit telefonu kapattığında elinde iki tur çevirdi. O kurduğu hayallerden gerçek silkeledi onu. “Hadi kalk saçlarını kurut, ekmek soğumadan iki lokma bir şey yiyelim,” dedi ve ilk kendisi yere ayak bastı. “O meymenetsizi görünce iştahımız kaçacak zaten.” Doğru söylüyordu ama keşke Demlik’le beni bu kadar çabuk aynı yatakta baş başa bırakmasaydı. Ben de hızla kalktım ve uzaklaştım yataktan. Ecevit yüzüne su çarparken onunla beraber banyoya girdim ve bekledim. İşini bitirince eğildi ve saç kurutma makinesini çıkardı, fişe takıp öyle çıktı. Menemen yapacaktı. Saçlarımı kuruttum hızlıca ve taradım. Dökülen saçlarımı topladım elimden geldiğince. Ama kadının yaşadığı evde saç bitmezdi, bilirdim.  

Mutfaktan çıktığımda menemenin kokusu sarmıştı tüm evi. Masayı kurdum, ekmeğimizi peteğin üzerinden aldım. Ecevit menemene yumurtayı kırdıktan hemen sonra çayları döktü ve masaya yerleştirdi. İçim her şeye rağmen, buna iki saat sonra gideceğimiz yer de dahildi, garipseyeceğim bir huzur vardı. Demiştim ya, bugün yirmi beş yıllık talihimin en mutlu günü diye, belki de o yüzden böyleydim. Sanki herhangi bir sabahtı şimdi bu, uyanmış kahvaltımızı hazırlamıştık. Odaların birinde Melike uyuyordu, uyandırmıştık da gelmemişti. Biz de biraz daha uyusun madem diye kararlaştırmıştık. İç çektim çayıma bakarken. Ecevit ekmeği eliyle böldü, bana yumuşak tarafını uzattı.  


Menemenimizi de orta yere koyduğunda karnımın guruldadığını hissettim. Ekmeğimden bir lokma kopardım ve bandım. Şükretmek geçti içimden o ilk lokmayı çiğneyip yutunca. Halbuki içimden hiç şükür geçirmezdim. İnsan varlığa şükretmezdi galiba, insan varlığı kiminle paylaştığına şükrediyordu. Yoksa babamın evi bollukta yüzmüyor muydu? Ecevit’in bir bank köşesinde bana uzattığı o bir parça ekmek ve içindeki domates peynir de babamın sınırsız softasından daha bereketliydi. Şimdi bu ekmek bandığımız menemen de. İç çektim, şükrettim; karnımı doyuran bir lokma ekmeğe. Artık her sabah, gücüm yeterse gidip askıya ekmek bırakmak istedim. Belki de başkası da şükrederdi. Şükretmenin nasıl kıymetli bir şey olduğunu da bugün öğrendim. En mutlu dediğim o günde.  


“Ne oldu?” diye sordu Ecevit.  


“Hiç,” diye mırıldandım.  


 Ecevit son lokmasını yuttuktan sonra sigarasını yakarken “Şükür,” diye mırıldandı kendi kendine. Gülümsedim. Hiç anlaşmadık aynı sabaha şükrederken. Tatlı, küçük bir tesadüftü ama benim için paha biçilemezdi. Şu saniye daha büyük bir şey istemedim. Artık Ali Ecevit’le geçirdiğim her ana şükredecektim.  

 

Bir başka 16 Kasım 1992’den sonraki  

Bir başka 16 Eylül 2004. 


Firuze Akın yalnızca bir matematik sorusu çözerek Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne dereceyle yerleşeli birkaç hafta oldu.  


Ali Ecevit sınavdan bir gece önce, gizli saklı odasına çıkıp şans öpücüğü vermeden hemen önce, sınavda çıkacağına emin olduğu bir soruyu hap bir bilgiyle Firuze’ye vermişti. Hiçbirini yapamasan da bunu, düşünmeden böyle yap ve geç demişti. Firuze de tam olarak öyle yapmıştı, okumadan anlamadan, bir şey eşittir bir başka şey, bölü de bilmem kaç, şuradan da çarpı koyduk mu- sınav bittiği an unutmuştu formülü- diyerek. Ecevit’in o ezberden verdiği bir soruyu çözmüştü. Başka da çözmemiş, belki de çözememişti. Zerre de umurunda değildi. Aylardır aldığı özel dersler, çabalar, bazen gözyaşları hiçbirine dönüp bakmamıştı. Hak ettiği o yere matematik çözmeden nasıl girilir bunu göstermenin haklı gururu vardı içinde. Vallahi de çözmemişti billahi de çözmemişti, oh olsaydı matematik diye tutturan herkese. Matematiğe de lanet geleydi.  


Şimdi havalimanında annesi, babası ve Ecevit onu uğurlarken haftalar öncesi kadar mutlu değildi demek az kalırdı. Mutsuzdu, gitmek istemiyordu, hatta ve hatta çok pişmandı. Artık Mimar Sinan’da okumaktan daha öte hisler yerleşmişti kalbine. Ankara’dan, evinden ve Ecevit’ten uzaklaşmak gibi. İşin doğrusu şöyle, Ankara’dan ve evinden uzaklaşıyordu ama Ecevit’ten sanki ayrılıyordu. Bir heves uğruna yanlış adım atmıştı sanki, kimselere söylemiyordu ama çok pişmandı. Hiç düşünmemişti devamını. Ben Ecevit’ten bu kadar uzakta ne yapacağım dememişti. 


 Üstelik dün Ali Ecevit’le, gizli saklı vedalaşırken, sanki Ecevit’in gözlerinde bir kırgınlık, biraz sitem sezmişti. Niye der gibi bakıyordu Ecevit. Bak ben gittim mi, gitmedim. Gidemez miydim, gidebilirdim. Tek mesele Ankara Üniversitesi miydi, değildi Firuze, diyordu sanki gözleri. Dili konuşmuyordu ama Firuze’nin sezdikleri de tamamen kurmaca değildi. Ali Ecevit’in de üzerinden o sevinç bulutları kalkmış, ne yapacağıma dönüşmüştü. Firuze olmadan ne yapacağım? Doğduğundan beri onu bildim, yirmi iki yıl olacak az vakit sonra, ben on dokuz yılında her gün Firuze’yi gördüm. Şimdi gidiyor, yarın ya da haftaya gelmeyecek üstelik. Dümdüz gidiyor. Odasının ışığı bile yanmayacak.  


Lakin ağzını da açıp tek kelime etmemişti Ecevit. İçten içe sitem ediyor, sonra affediyor, yine küsüyor, yine barışıyordu. Biliyordu, onun için en iyisi buydu ama… Yine de koca İstanbul diyordu işte. Kocaman. O kadar büyük ki Firuze’yi rüyalarında İstanbul’da kaybediyordu. O televizyonda gördüğü kalabalıklar içinde Firuze hırpalanıyordu, adeta kâbus görüyordu Ali Ecevit. Kan ter içinde uyanıyordu. Firuze’nin zaman zaman niye ağladığının da farkındaydı, pişmanlığını da duyuyordu ama sesli şekilde keşkeyle başlayan bir cümle kurmamak için yalnızca sessiz sedasız gözyaşlarını siliyor, sarıp sarmalıyordu.  


Şimdi de bin bir bahaneyle gelivermişti havalimanına. Dün ne olur ne olmaz diye vedalaşmıştı ama bugün ne yapıp edip gelmeyi başarmıştı. Valizler ağır Aylin Teyze, ben de geleyim ya dersim yok bugün. Şu fırçaların içinde olduğu valiz için konuşurum siz vedalaşırken uğraşmayın bunlarla… Ben hallettim Atilla amca… Evet evet ben de geliyorum… Aylin teyze gelebilir misin dedi, benim de işim yoktu geleyim dedim.  


Firuze’yle tek kelime etmeden, tek bir kez göz göze gelmeden bitirdiler yolu. Firuze’nin boğazında gırla düğüm vardı zaten. İstese de konuşamazdı.  


 Akınlar daha önce de gitmişlerdi İstanbul’a. Firuze’yi orada bekleyen, yüksek güvenlikli bir sitede evi vardı artık. Atilla ne yapsa da özel yurda ikna edememişti kızını. Lüks, her imkana sahip bir yurt odasıyla başlayan teklif, o kattaki tüm odaları kapatalıma kadar gitmişti de Firuze asla kabul etmiyordu. Ecevit gelince nerede kalacaktı? Kimseler duymasın eve almayı düşünüyordu onu. Atmayı değil ama almayı. Eve alacaktı, Ecevit her istediğinde çıkıp gelecekti. Yurtta kalırsa zordu bu işler. Firuze bir evi olsun, Ecevit de evine gelsin istiyordu. Tabi babasına bunu böyle söylememişti de… Neyse işte. Öyleydi. Ev tutulmuştu.  


Havalimanı sınırlarına girdikleri andan beri anne babasına dönüp ‘Tamam hadi siz gidin,’ deyip duruyordu. Gidin hadi daha gelmeyin. Gidip haftalarca kızıyla beraber kalmak isteyen Aylin farkındaydı bu gidişin altındaki meseleyi. Kızının neden kendisini istemediğinin de farkındaydı. Atilla da biliyordu ama bilmezden geliyordu. Firuze her gidin dediğinde de sinirleniyordu. Firuze bir kez daha tekrar ettiğinde babasının sinirleriyle bu kadar oynadığının farkında değildi. Ama ne yapsaydı? Birazdan iç kısma geçecekti, oradan geçince ne o çıkabilirdi rahatça ne de Ecevit girebilirdi. Az vakitleri kalmıştı. Neyse ki Aylin anladı Atilla’nın parlayacağını, “Çıkalım Atilla,” dedi. “Hiç iyi gelmedi burası bana, çıkalım yoksa kendimi tutamayıp ağlayacağım.” Yalan söylemiyordu, o da ağladı ağlayacaktı. Zor tutuyordu kendini. Dramatik bir edayla kalbine dokundu ve sulanmış gözlerini kaçırdı.  

“Tamam geçsin şu kısımdan da,” dediği an Ecevit de Firuze de irkildi. Zor tuttular kendilerini konuşmamak için. Aylin ikili arasındaki o duygu geçişini fark etti, biraz oyunculuk serpiştirdi hareketlerini ve Atilla’nın koluna dokundu.  


“Dayanamayacağım, gittiğini görmeyeyim, toparlanamam. Bir şurası kaldı zaten, geçer kendisi.” Atilla öylece yanındaki karısına baktı. Aylin o vakit birkaç gözyaşı akıttı ve ikna etti. Firuze ikna olduklarını anladığında vakit kaybetmemek için onlara yaklaştı ve ilk babasına sarıldı. İşte o vakit kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Gidiyordu. Bunu niye yapmıştı, ne yapacaktı oralarda? Atilla Akın, Firuze’nin de ağlamasıyla hâlâ tuttuğu ipleri bıraktı. Kucakladı kızını. Ne işi vardı İstanbul’larda hiç anlamıyordu? Kalsaydı işte burada, dizinin dibinde. En iyi okullar burada da vardı. Devlet adamı otoritesinden ödün verecek alsa, gözleri yaşarırdı belki onun da ama tuttu kendini. Öpüp sarıldı, güzel sözler etti. Yapamazsan bırak gel bile dedi, Firuze artık daha bir şiddetle ağlıyordu. Annesine sarıldı sonra, Firuze ağlayınca Aylin de koyuverdi. Halbuki Firuze onlardan uzağa düşüyor diye bu kadar ağlamıyordu. Hiç bilmiyorlardı. On sekiz yaş, dünyanın en iyi ailesinden ayrılmak ve tek başına yaşamak için bile güzel bir yaştı ama sevgilinden ayrılmak için pek kötü bir zamandı.  


Aylin’in gizlice telefonunu aldığını fark etmedi Firuze, yaşlı gözleriyle annesinden ayrıldığında ilk kez Ecevit’le göz göze geldi. İşte o vakit dank etti. Firuze yalnızca Ecevit’e ağlıyordu. İşte o vakit anladı Ecevit. Firuze yalnızca onun için ağlıyordu. Şimdi bir şey yapmalıydı Ecevit. Bir şekilde onunla gelmeliydi. “Ben kabin bagajını taşıyayım,” dedi ve Firuze’nin elindeki valizi almaya kalkıştığında, “Gerek yok Ali Ecevit!” dedi sert bir sesle Atilla Akın. “Halleder Firuze, halledemezse ben giderim,” derken gözlerini Firuze’ye dikti. Hay Allah da kahretseydi böyle işi.  


“Ben halledeyim Atilla Amca.”  


“Anlamadım?”  


Ecevit tutuldu kaldı. Şimdi ne denirdi ki karşısında muhalif parti liderine bile daha yumuşak bakan bu adam karşısında? “Ecevit yardım etsin baba,” diye araya girmeye çalıştı Firuze cılız bir sesle.  


“Duyamadım?” diye çıkıştı bu kez Atilla. Kızından ayrılmanın acısını çıkarıyordu. Halt yemişti İstanbul yazmakla Firuze.  


“Tamam hadi! Uçağı kaçıracaksın Firuze, git artık, sıra uzuyor,” dedi ve valizini itti Aylin kızının üstüne. “Hadi kızım!”  


Firuze adeta bakışlarıyla yalvarıyordu annesine. Ecevit buraya kadar gelmişken son bir kez sarılmayacak, öpmeyecek ve birbirlerinin kokusunu çekmeyecekler miydi? Olmazdı, olamazdı. Yeminler olsun ki, mümkün değildi. Annesi sertçe gitmesi için işaret yaptı kızına. Dışarıdan kızının uçağı kaçırmasını engellemeye çalışan bir anneydi. Ali Ecevit’in eli ayağına girdi. Gerekirse anne babayı uzaklaştırınca hiçbir şey söylemeden arkaya doğru geri koşacaktı. İdam mı edecekti, hapse mi atacaktı, sürgün mü edeceklerdi onu? Yeminler olsun ki, umurunda değildi.  


Öyle ya da böyle Firuze ileriye, onlar çıkışa doğru yürümeye başladılar. Ali Ecevit her arkasını dönüp baktığında Atilla’ya yakalanıyordu. Firuze de adeta sürünüyor, yürümemek için direniyordu. Uzaklaştılar birbirlerinden, Firuze bir şekilde sıraya girdi, tam önümde çok kişi var diye avuturken kendini iki ayrı cihaz ve sıra daha açıldı Firuze bir anda önlere doğru geçmişken buldu kendini. İnsanlar hızlı hızlı hareket ederken Firuze korkuyla arkasına bakıyordu. Ecevit de geriye doğru koşacağı anı ayarlamaya çalışıyordu.  


Aylin yeterince uzaklaştıklarını anlayınca “Ah!” dedi ve elini cebinden çıkardı. “Firuze’nin telefonu bende kalmış. Hay Allah!” dedi geriye bakarken. Ali Ecevit’in gözleri aç bir kuzu gibi Aylin’in elindeki telefona kaydı. Üzerine atlayıverecekti, bunun bir plan olduğunu bile anlayamadı başta. Ta ki Aylin, “Ecevit bunu bir koş da yetiştir Firuze’ye.” Ecevit, Aylin teyzesiyle göz göze geldi. Ne zamanki Aylin kaş göz yaptı işte o vakit Ecevit’in zihnine tozu dumana katan bir uçak iniş yaptı, köşelere sürttü kanatlarını. Kendini tutamadı gülümsedi. 

“Tabi!” dedi coşkuyla. “Tabi Aylin teyze! Hemen koşuyorum ben!”  


Zaten koşacaktım ben… Zaten ben hep koşarım Firuze’nin peşinden.  


Telefonu kaptığı gibi gerisin geri depar attı. Gören de uçağının kapısı kapanıyor sanırdı. Lakin Ecevit attığı her yavaş adımı Firuze’den eksilen vakit olarak görüyordu. Atilla müdahale bile edemedi, ağzını açabildiğinde Ecevit çoktan uzaklaşmıştı onlardan, hızla da küçülüyordu bedeni. Karısına baktı, “Ben ya da sen mi koşsaydın Atilla bu yaştan sonra?” diye tepki aldı çatık kaşlarıyla. Atilla yeniden Ecevit’e baktı. Hırsla doldu içi, onu ciğeri sökülene kadar koşturacaktı bir bahaneyle. Üzerine iş yıkacaktı, atlet misin sen diye azarlayacak, yavaş koştuğu her an zulmedecekti.  


Ecevit’in her şeye razı olduğunu bilmiyordu. Firuze’nin artık geçmesi gerekiyordu. Arkasındaki insanlar yavaşlığına göz deviriyor, bir tanesi laf edecek olsun diğerleri de üzerine üşüşecekti. Bir iki kişi dolmuş gözlerini görünce biraz daha kibar olmaya çalışıyordu ama kimse de sabır kalmamıştı. Dizi mi çekiyordu bu kız, bir yürüyememişti. Firuze’ye aniden birkaç kişi seslendi.  


“Bayan yürüsene!”  


“Hızlanır mısınız biraz?”  


“Uçağımı kaçıracağım hadi ya!”  


“Firuze!”  


Firuze bir kuzuydu sanki ve çevresinde bir sürü kurt vardı. Öyle ürktü ki bu kalabalık tepki karşısında, korkuyla tanıdık sese dönmeye çalıştı ama insanların artık sabrı kalmamıştı. Bir adam yardımdan uzak bir öfkeyle Firuze’nin valizini kendisi kaldırıp koydu. “Kardeşim hadi geç!” Firuze etrafını saran bu yetişkin ve yabancı insanlar yüzünden ona seslendiğini düşündüğü ama yanılıyor da olabileceği kişiyi göremiyordu. Korkak biri değildi, kabul hâlâ da biraz zilliydi ama anne babasının ona sağladığı o burjuva hayatı bir havalimanı sırasında on kişi birden üstüne gelirken kriz yönetimi yapabilmeyi öğretmemişti. Neyse ki Ecevit olayı çarçabuk çaktı, koştur koştur sırayı yardı ve ilk Firuze’nin önden yürüyen valizini tek hamleyle cihazdan çekti sonra tepkiler arasında Firuze’nin elini tuttu ve onu sıradan pirincin taşını ayıklar gibi ayıkladı, çıkarıverdi.  


Sıra içinde yarattığı kaosu görebiliyordu. Sosyal becerisi yüksek, insanlarla kolaylıkla iletişim kurabilen biriydi. Her adımda bir kişiye dönüp nazik bir ses, güler yüzle, “Kusura bakmayın,” diyor gönül alıyordu. Firuze’yi aldı çıkardı tümüyle ve arkasında sakinleşmiş bir kalabalık bıraktı. Bir elinde valizi sürüyor, bir eliyle Firuze’yi tutuyordu. Daha sakin bir yere geçtiklerinde durdu ve elini tuttuğu genç kıza baktı. Firuze’nin dudaklarından titrek nefesler dökülüyordu. İkisi de hiç anlaşmadan kollarını birbirine sardı ve Firuze için için ağlamaya başladı.  


“Ben gitmek istemiyorum,” dedi acıyla. Şimdi Ecevit onun bir parmağından tutsa, geriye doğru yürüse, gitmeyecek ve vazgeçecekti. “Ecevit ben gitmek istemiyorum! Nasıl izin verdiniz benim başka şehri yazmama? Ben gitmek istemiyorum.” Suçlu aramıyordu pek tabi. Sadece çevresindekiler hiç mi onu tanımıyordu? Niye babası hariç kimseler, anne ve babası hariç kimseler, anne babası ve abisi hariç kimseler, peki tamam Ecevit ona orada yapamazsın dememişti?  


“En doğrusunu yaptın Firuze,” dedi onu bir pişmanlığa itmemek için. Belini sıkıca sarmıştı. Firuze parmak uçlarına yükselmiş, yüzünü Ecevit’in boynuna gömmüştü. Yaşları tenine akıyordu Ecevit’in. “Ağlama,” dese de nafileydi şimdi. İşin doğrusu Ecevit de bilmiyordu ne yapacaktı orada bir başına.  


“Sen gitmedin ama ben gittim,” diye devam ediyordu ağlamaya. “Kızıyorsun bana, yalan söyleme. Niye gitmeni istemiyorum demedin? Ben gitmek istemiyorum. Gitmeyeyim Ecevit, vazgeçtim gitmeyeyim. Seneye,” Ecevit usulca ayrıldı Firuze’den. Yüzünü avuçladı, parmak uçları yaşlarını silse de nafileydi. Hiçbir şey bu kadar çabuk yerini doldurmuyordu şimdi.  

“Saçmalama.”  


“Yapamam orada.”  


“Alışacaksın,” diye konuştu kararlı bir sesle. Şimdi sesindeki tek bir hassasiyet Firuze’yi mahvedecekti. Daha büyük bir çıkmaza sokup kendini harap edecek, şartlandıracaktı. “Bir sene daha yok, alışacaksın. Alanında Türkiye’nin en iyi fakültesindesin ve ben de aynı şekilde.”  

“Sen en iyisi olmasaydı da gitmezdin,” diye konuştu Firuze. Ecevit inkâr edemedi. Hayır giderdim diyemedi. Gitmezdi biliyordu ama kendini Ankara Üniversitesi dışında bir yerde de hiç hayal etmemişti. Annesine bir borçtu o okul, Firuze’ye bir bağlılıktı Ankara. Firuze sessizlikle daha çok emin oldu. Ecevit’i terk ediyordu. Başını göğsüne yasladı, iç çeke çeke ağladı. Ayrılık acısıydı çektiği. Gidiyordu sanki bir daha hiç gelmeyecekti. Halbuki babası özel uçak bile kaldırırdı. Yine de… Ah yine de aynı çatıda değillerdi artık.  


“Sık sık geleceğim,” dedi Ecevit. Sen gel demedi. Hatta mümkün mertebe Firuze bir süre gelmeseydi. Şayet gelirse gitmek istemezdi, o aidiyeti hiç hissetmezdi gittiği yerde. “Bana bak,” derken yüzünü avuçladı. Firuze’nin gözünde yaş görünce, şu kalbi mahalle serserileri tarafından tekme tokat dövülüyormuş gibi harap oluyordu. “Öyle bir seneyi kolayca gözden çıkaramazsın, mezun olmanı bekleyen insanlar var senin.”  


“Hı?” 


“Baban zaten ensemde, sen okulu bitirmeden karşısına bile oturtmaz beni.”  


“Nasıl yani?” dedi Firuze gözlerini kırpıştırırken. Vallahi de billahi de anlamamıştı. Çok ağlamıştı bugün, anlaması güçtü.  


“Okul bitince askerliğimi de hemen yaparım. Acelem var benim.”  


“Neye acelen var?” diye sordu bu kez. Ecevit rol yapmadığını, alık alık ona baktığını farkındaydı. Suratını sıkıp sonra da tek lokmada yutmak istedi. Dudaklarına baktı, içi titredi. Onu öptüğü ilk gece geldi aklına. Ne hoştu. Öyle ürkek, titrek ve telaşlıydı ki genç kız, Ecevit kendi telaşesini unutuvermişti. Zaten bir oyuncak muamelesi yapmışlardı öpüşmeye. O ilk sefer, dudaklar temas ettikten sonra kaçışmışlardı hemen. Firuze elinin altında titrerken nasıl da kaçıvermişti avuçlarından. Öyle güzel, öyle efsunluydu ki o hali, kiraz kırmızı dudaklarından kopardığı bir buse Ecevit’i tüm gece uyutmamıştı. Ertesi günkü sınavına uykusuz gitmişti. Sonra yavaş yavaş, bir oyuncağa alışır gibi ya da bisiklet sürmeyi öğrenir gibi, bunu da oyunlaştırarak öpüşmeyi öğrenmişlerdi. İkisine de sorulsa, şu dünyadaki en tutkulu şeye öpüşmek derlerdi. Artık usta olduklarını düşünüyorlardı.  


“Evleneceğim Firuze!”  


“Kiminle?!” diye bağırdı Firuze. Ecevit kızı düşürdüğü dehşete güldü, burnunu parmaklarının arasına aldı yanağına bir buse kondurdu ve dudaklarını usulca kulaklarına kaydırdı.  


“Sen okulu bitirene kadar benim de askerliğim biter, işim gücüm olur. Uzatma okulunu, tamam mı?” dedi. Firuze ıslak kirpiklerini kırpıştırdı. Bakındı biraz karşıya. Anlayabildi sonunda, utanmasa el çırpacak, zıplayacaktı. Evlenecekler miydi? En nihayetinde! Ama yine de bunu ilk kez Ecevit’ten duyuyordu. Ne bilseydi, kalbi pek hızlı çarptı, onların gönülleri birbiriyle eğleniyordu ama elbette gönül eğlendirmiyorlardı. Firuze tam biraz olsun sakinleşmişti ki yukarıdan uçağı anons edildi. “Hadi sevgilim,” dedi Ecevit kulağına doğru. “Söz geleceğim, hadi.”  


Herhalde biraz daha konuşmak ona iyi gelebilirdi ama yeniden Firuze sıraya sokuldu. Ecevit son ana kadar yanında kaldı, tam ayrılacakları vakit sıkıca sarıp sarmaladı. Firuze dudaklarına uzandığında Ecevit geri çekildi ileriyi kontrol etti, Akın göremeyince karşılık verdi. Dudakları bir fırtınanın esiği gibi kuvvetli, yıkıp döken ama hızlıca birbirini buldu, öpüştüler ve ayrıldılar. Ecevit ayrılmak zorunda kaldı işin doğrusu ve gitmesi için yönlendirdi onu. Telefonu da hemen cebine sıkıştırdı. O vakit, Firuze parmak uçlarıyla bile Ecevit’e tutunmaya çalışınca ama yine de başaramayınca Ecevit’in içinde bir ip koptu. Gözleri yaşardı, Firuze’ye bakarken zorlukla gülümsedi. Firuze gözden kayboluncaya kadar da gülümsemesini soldurmadı, içinden bir dua okudu. “Allah’ım seni korusun,” dedi tıpkı annesi gibi. “Tüm kazalardan belalardan seni korusun Firuze.”  


Sonra Firuze artık Ecevit’i göremeyeceği noktaya gelince önce dudakları titredi sonra yaşarmış gözlerinden birkaç yaş arka arkaya düştü. Firuze gitti. Bu gerçek bir tokat gibi gözden kaybolunca yüzüne çarptı. Birkaç kişi dönüp Ecevit’e bakıyordu ama Ecevit engelleyemiyordu gözlerinden akan yaşları. Bir sağa bir sola bakıyor, hiç baş edemedi yere dikiyordu gözlerini ama yine de akıyordu yaşları. Sanki o kapıdan geçen bir Firuze değildi şimdi. Annesi, babası, Melike de gitmişti. Bu kalabalığın içinde tüm Ankara’nın boşaldığını hissetti. Çın çın öttü yüreği bu yalnızlıkla. Gözünün altını sildi, dakikalarca aynı yerde durdu. Ta ki Aylin arayana kadar onu.  


Tüm yol boyunca ağzını bıçak açmadı. Kimseyle göz göze de gelmedi. Gitti kapandı odasına ne Hüseyin ne de Leyla üstüne gitmedi, inince Firuze’yle konuştu pek kısa. İkisinin de konuşmaya pek niyeti yoktu, kısa kestiler. Sonra karanlık çökünce bahçeye çıktı. Firuze’nin camını gören yüksek betona oturdu hep yaptığı gibi. Odasının ışığı yanmıyordu. Bir sigarası olsaydı da içseydi. İnsan da sigaraya belki böyle başlardı. Bir yoklukla… Az cilve yapmamıştı buradan Firuze ona. Az kızdırmamıştı. Az üzmemişti ve az mutlu etmemişti. Bu odanın ışığı on sekiz sene sonra ilk kez böyle uzunca zaman yanmayacaktı. Bir sigara olsaydı da içseydi.  

Aramayacaktı aslında. Böyle sık aramalar Firuze’yi çok tetiklerdi biliyordu ama işte… O bu haldeyse Firuze ne haldedir diye diye aradı. Sonuçta bu yokluğun içinde Ali Ecevit en azından evindeydi, ya Firuze? Pek de doğru tahmin etmişti. Firuze yatağa girmiş, hiçbir şey yememiş, pişmanlığını arttıra arttıra ağlıyordu. Hiç alışamayacağını hissediyor, küçükken hayallerini süsleyen bu şehre pek yabancı hissediyordu.  


İşin aslı mesele hiç İstanbul değildi, işin aslı mesele hep Ecevit’ti. İstanbul diye sandığı da hep Ecevit’ti.  


Çalan telefonuna baktı. Ya annesi ya babası sandı. Ecevit’in ismini görünce açtı hemen. “Ecevit…” 


“Firuze…” duraksadı, “Ağlıyor musun?” Ses seda çıkmadı kızdan. “Bir şeyler yedin mi?” Yine ses seda çıkmadı. “Çorba söyledim eve aldın mı?” Sorular her seferinde daha çaresiz hale geliyordu. Yine de yanıtsız kalıyordu. “Firuze…” diye mırıldandı. “Konuş da sesini duyayım güzelim.”  


“Ben seni çok özledim,” Korkunç bir abartı içinde olduklarını seneler sonra bu hallerini anımsayınca anlayacak ve güleceklerdi ama şimdi biri on sekiz diğeri yirmi bir yaşındaydı. Daha bunun askerliği vardı… Şimdi bu neydi ki? Hiç anlamıyorlardı. Kabul biraz da bu tatlı acı hoşlarına gidiyordu. Özlemişlerdi işte birbirlerini, kime neydi?  


“Yapma böyle.”  


“Sen beni özlemedin mi?”  


Evet derse, çıkıp gelmeyi teklif edecekti. Ecevit bu oyuna düşmedi. “Pencerenin önünde oturuyorum, alışacağız.”  


“Özlemedin yani öyle mi?”  


“Firuze…”  


“Babama söyleyeceğim dönmek istediğimi.”  


“Söylemeyeceksin. Pazartesi okula gideceksin. Biraz alış ben geleceğim yanına.”  


“Gitmeyeceğim. Ben geleceğim.”  


“Gideceksin Firuze. Ben geleceğim diyorum.”  


“Arama bir daha beni!” dedi incecik bir sesle Firuze ve ağlayışlarını duymasın diye de telefonu kapattı. Artık daha büyük bir sebebi vardı, Ecevit onu özlememişti. Yarına kadar buna da ağlardı hem. Ayrılacaktı Ecevit’ten. Sonra barışacaktı. Terk edecekti, sonra affedecekti.  

Ecevit’in omuzları çöktü. Gözünün önüne geldi o ağlayışı. Yatakta kendini büzüştürüşü. Şimdi sanki Ecevit ölmüş gibi ağlıyordu, nefessiz kalana kadar… Firuze… Benim güzel sevgilim. Biriciğim. Gitmeliydi. Bir günlüğüne de olsa gitmeliydi. Görmeliydi. İstanbul’u gözünde normalleştirmeli, dönmeliydi. Evet evet gitmeliydi yoksa pazartesi okula da gitmezdi bir bahane bulup. Ecevit tam bunların planını kurarken, “Nereye gidiyorsun Ali Ecevit?” cümlesini duydu arka yerinden. Babasının arka tarafında olduğunu bilmiyordu, irkildi. Dönüp baktığında Hüseyin Tarhan pür dikkat ona bakıyordu. Telefon konuşmasını duymuştu.  

Ecevit yerinden doğrulacak gibi oldu ama babası gelip yanına oturdu, Ecevit’in dikizlediği cama baktı. Bir an Hüseyin’in de içi cız etti. Melike de mi gün gelecek gidecekti? Ne zordu şimdi Atilla Bey’e.  


“Hiçbir yere,” dedi Ecevit cılız bir sesle. Firuze’yle aralarındaki münasebet ilerledikçe babasıyla bu mevzuları konuşmaz olmuştu, zaten babacığının gözleri de üzerindeydi. Çok temkinliydi.  


“Az önce hiç öyle bir şey söylemiyordun.”  


“Baba,” dedi Ecevit yenilgiyle. “Giderim bazen, biliyorsun...” dudaklarını yaladı. Ne diyecekti? Özlerim mi?  


“Firuze genç bir hanım,” dedi Hüseyin Tarhan. Sanki oğlu başkasının, Firuze onun evladıydı. “Hareketlerine dikkat et Ali Ecevit. Gidişlerine, dönüşlerine. Özellikle de evine, sakın diyorum Ali Ecevit. Kimse Atilla Akın’ın kızı diye onu kayırmaz, laf sana gelmez ona gelir. Genç bir hanımefendi, o şehirde bir başına. Kötü söz eden olur, bakan olur, ima yapan olur, gururu zedelenir, üzülür. Buna sen engel olacaksın.” Ecevit pek kötü oldu bunları duyunca. Sanki kötü bir şey yapmıştı. Hiç anlamadı babasını. Bunu da birkaç sene sonra anlayacaktı. “O seni elbet evine davet eder, gönlü zengin kalmanı ister, ne olacağını bilemez. Sen duracağın yeri bileceksin.”  


“Baba…”  


“Ali Ecevit. O şimdi orada açmamış bir çiçek gibi. Sen yeri gelince kendinden de koruyacaksın onu. Laf söz gelmeyecek Firuze’ye. Duyarsam…” dedi Hüseyin. Nasıl tamamlayacağını bilemedi. İstanbul koca yerdi. Öyle oğlu girip çıkarsa evine, mazilerini bilmeyen birileri had bulurdu, Firuze’nin o nazik canını sıkardı ne yaparlardı? Hem o daha gencecikti, isteklerinin sınırı, öncesi sonrası olmazdı. Hovardaydı. Büyük olan Ali Ecevit’ti. Bu sorumluluğu da gencecik bir kıza değil elbette oğluna teslim edecekti.  


Oğlunun sırtını sıvazladı, “Sen beni anladın oğlum. Şimdi kız bana, seneler sonra daha iyi anlayacaksın. Hadi, hayırlı geceler.”  


Halbuki Ali Ecevit, bu lafları yemeseydi babasından biraz para isteyecekti uçak bileti için. Şimdi üç günlük tokken sustu. Ölse istemezdi. Zaten gururdan da ölürdü. Pek zoruna gitti duydukları. O hiç Firuze’ye laf ettirir miydi? Kuruldu durdu şimdi babasına. Sonra gitti parasını saydı. Uçak biletlerine baktı. Çok aşıyordu. Pek pahalıydı biletler. Git gel çok olurdu. Mecbur trenle gidecekti. Bir on saat kadar sürerdi. Varsın olsun, bir de çiçek alırdı Firuze’ye. Gece trene binecek sabah sekiz oldu mu orada olacaktı. Kalktı hazırlıklarını yaptı. Evdekilere de yalan söyledi, sınavım var arkadaşımda kalacağım dedi.  


Gece vakti açık bir çiçekçi buldu, büyük bir demet hazırladı da son dakika yetişti trene. Altıncı vagonda on sekiz numaralı koltuğa oturdu. Firuze’ye de bir mesaj çekti, olur da uyuduysa diye aramadı.  


İstanbul’a gelen trene bir paket bıraktım. Altıncı vagondaki görevli verecek sana. Yarın sekiz gibi Haydarpaşa Garı’nda ol.  


Bir mesaj daha attı.  


Seni çok seviyorum sevgilim. 


Firuze ikinci mesajı almasaydı, hiç cevap vermeyecekti. Yarın gidip paketi alınca da aldım demeyecekti. İnat değil miydi? Kirli, pis bir inattı işte ama bir mesajla da eriyiveriyordu.  

Ben de seni çok seviyorum, yazdı. İşte o vakit kalbi bir nebze yumuşadı da uyuyabildi. Sabah erkenden kalktı, kendine göre en çirkin haliyle gitti tren garına. Şu televizyonda hep gördüğü gar burasıydı demek ki. Biraz ilgisini çekti kabul. Denizi görünce de pek heyecanlandı ama suratı gülmedi. Kalabalıklardan çok zor geçiyordu. Bu İstanbullular ne meraklıydı öyle itiş kakışa. Normal yürümek, yol vermek nedir bilmiyorlardı. Hep de aceleleri vardı nedense. Hepsi bir yere yetişmeye çalışıyordu. Bir de çok düzensizlerdi. Dağınıklardı hatta. Hiç Ankara’sı gibi değildi burası. Tamam denizi güzeldi ama… İşte ne bilseydi, hep böyle miydi bu insanlar? Gözlerini insanlara dikmiş yargılayıcı bakışlarla izliyordu. Hepsi de suratsızdı. Niye kimse gülmüyordu? Firuze’ye de bulaştırmışlardı. Bu neydi böyle? Firuze tren gelince kalabalığın arasında adeta ezildi. Sonra o yargıladığı insanların telaşı sardı onu da. Ya tren giderse ve paketi alamazsa ne olacaktı? O da koşmaya çalıştı. Altıncı vagonun önüne geldi ama her şey çok karışıktı, bir de kaç tane kapısı vardı. Nereden bulacaktı? Gözleri şapkalı bir görevli aramaya koyuldu. Kalbi hızlanmaya, hatta o da biraz insanları itmeye başladı. Kolyesini tutuyordu. Ah ne yapacaktı şimdi? Herkes biraz çekilse olmaz mıydı? O zaten trene binmeyecekti. 


 Pardon, benim bir alacağım var, öne geçsem olur mu, çekilir misiniz, niye itiyorsunuz, pardon özür dilerim ayağınıza bastım, şey benim bir paketim vardı, görevli nerede ki, görevliyi nereden bulacağım. Pardon. Ay Ecevit. Eşekler kovalasın seni… Hay Allah. Trene binsem arasam, ya ben inmeden giderse? Ne yapsam? Siz görevli misiniz? Benim altıncı vagonda bir paketim vardı. Ablacım bir çık önümden acelem var… Ablacım mı? Siz benden büyüksünüz. Ah Ecevit, eşekler kovalasın seni… 


Ecevit’in fıldır fıldır dolanan gözleri bir tutam saçı tanıdı. O saçın peşine düştü, kalabalığın arasından seçti. Tüm yorgunluğu uçtu gitti. Allah da yardım etmişti, çiçekleri hiç solmamıştı. Firuze diyecek oldu sonra aklına küçükken ona verdiği not geldi. Bir gün kaybedersek birbirimizi demişti. Sadece bir gün kaybetmişlerdi zaten birbirlerini. Beklemedi, seslendi.  

“Üzüm Buğusu!”  


Firuze artık paketi kaçıracağından emindi, dehşetle ne yapacağını bulmaya çalışıyordu. Duymayınca yeniden seslendi.  


“Üzüm Buğusu!” yalnızca Firuze değil, birçok kişi duydu bu kez. Firuze dehşet dolu ifadeyle döndü. Algılayamadı, düşüp bayılacaktı şimdi, hayal görüyor sandı. Üzüm Buğusu… Kaybedersek birbirimizi buradan buluruz. Ben seni saçlarından hatırlarım hem. Üzüm Buğusu derim, anlarsan bulmuşuzdur birbirimizi. 


Ecevit Firuze’yi saçlarından tanımıştı, Firuze Ecevit’i Üzüm Buğusu deyince duymuştu. Almaya geldiği paket, 2004 yılının 17 Eylül’ünde, Haydarpaşa Garı’nda, altıncı vagonun önünde elinde çiçeklerle duruyordu. Haydarpaşa Garı onlarca vedanın içince bir de kavuşmaya şahit oldu bu sabah. Bir günlük ayrılığın getirdiği, kocaman bir kavuşmaydı bu.  


*** 


“Ya aniden bağırıp çağırmaya başlarsa?” diye sordum oturduğum arabanın içinde.  


“Hiçbir bok yapamaz,” dedi Ecevit kendinden emin bir sesle. “Uyanır uyanmaz kızını soracak zaten. Yiyorsa bağırıp çağırsın ruh hastası,” dedi Ecevit. Karşı tarafımızda olan arabada Yeliz olduğunu biliyordum. Bir çırpınma ya da bağırış duymuyordum.  


“Kıza kötü davranmadılar değil mi Ecevit?” diye sordum yine de.  


“Hayır. El bebek gül bebek bakıldı. Annesi böyle bakmamıştır.”  


Behçet’in arabası karşımızdaki arabayla aramızdaki boşluğa girdiğinde ikimiz de sessizleştik. Kızını vermeden önce Seher’le konuşacaktık. Hem kızını dinginlemesi gerekiyordu, hem ifadenin artık bizim elimizde olduğunu bilmeliydi. Elinde avucunda bir şey daha varsa diye yoklayacaktık.

Alabileceğimiz en büyük şeyi almıştık zaten ama yine de mail atarak kullanabileceğimiz tek bir bilgi bile işimizi görürdü. Seher’in de canı artık hiç olmadığı kadar tehlikedeydi. Raşit o ifadeyi Seher’den zorla aldığımızı bilmiyordu, Mümtaz Asa da belki de o ifadenin hâlâ muhafaza edildiğinden haberi yoktu. İfadeyi Seher onlardan da gizlemişti. Şimdi seneler sonra zamanı gelince koz olarak kullanabileceği ifade başkalarının elindeydi ve canını koruyacak olan da başkalarıydı.  


Behçet arka kapıyı açıp bindiğinde kimse kimseye selam vermedi. “Kızı kim çıkarıyor?” diye sordu.  

“Ecevit çıkarsın,” dedim. Yeliz olur da bir çıkıntılık yaparsa Behçet’in ne şekilde onu bastıracağından emin olamıyordum. Ben de zaten baş edemezdim. “Önce ben gireyim, beni görsün. Son gördüğü yüz de zaten benimdi.” Ecevit’in bakışları bana döndü. Beni arabada bırakamayacağını zaten biliyordu. Ona ne şüpheydi? Aşmıştık artık bunları. “Bırakın da beni ateşlere atmış kadınla bir yüz yüze geleyim!” diye çıkıştım. Hastane odasında olacaktık, Seher bedenen çökmüştü. Bana bir şey yapamazdı.  


“Valla seni ateşlere atmış karının kızını kaç zamandır besliyoruz,” dedi Behçet arkamdan. Bu konuda söz hakkı onda olsaydı, bu dava onun davası olsaydı, Ecevit’e yardım etmeseydi, şimdiye kadar Seher’i de kızını da öldürmüştü. Evet bu ölüme kızı da ortaktı. Onu da ayırmazdı, infaz ederdi. Biz şu an, eli kanlı bir katille aynı arabadaydık. Biliyordum.  


“Kızı sana mesaj atınca çıkar Ecevit,” dedim. “Bir şey daha alabilmek için zorlayacağım.”  


“Kadının evi yandı, olanlar da gitti.”  


“Evinde tuttuğunu nereden biliyorsun? Sözlü söyleyeceği bir ayrıntı da yeter. Mümtaz’ın kanıt arayacak hali kalmadı,” dedim kapıya uzanırken. Ecevit’i daha fazla dinlemedim ve indim arabadan. Önümdeki kuşağı bağladım. Seher’in ifadesi ya alınmış ya da alınacaktı. Sanmıyordum benim ismimi vereceğini ama verirse bu yangından sorumlu görüleceğimi biliyordum. Beni yakarsa kendisi de yanardı. Gerçi ikimiz de yanmıştık. Özel hastaneye girdim, bildiğim kapı numarasına doğru yürümeye başladım. Üçüncü kattaydı. Gergin değildim, korkmuyordum da. İfade bizdeydi. Seher de bana o evde bile bir şey yapamadıysa bundan sonra hiç yapamazdı.  


Ayağımdaki topuklu botların sesi, sessiz ve boş koridorda yankı yapıyordu. Bu sesin bile Seher’i huzursuz etmesini istiyordum. Kapısını hiç çalmadan içeri girdim. Yatağı görene kadar yürümem gereken ince bir koridor vardı. Oradan yürürken Seher’in “Hemşire,” dediğini duydum. Sesini duymak bile tüylerimi diken diken etti. Bugün her şey yolunda gitmeye devam edecekti. Kader çarkına elimi koymuştum, elim kanasa da çekmemiş ve tüm düzeni değiştirmiştim belki de. Sabah Bülent, şimdi de Seher. Hepsi yok olacaktı. Gözleri bir açılıp bir kapanıyordu, tavana dönüktü yüzü ve ağrı doluydu bu hali. Beni görmedi. Kollarındaki sargıları gördüm. Sandığım kadar, yanmamıştı bedeni. Zaten yoğun bakımda tutulmasının ana nedeni de yanıkları değildi, dumana çok maruz kalmasıydı. Ateş değil soluduğu duman onu ölme noktasına getirmişti.  


“Ağrı kesici mi istiyorsun?” diye sordum. Şeytandı, bu halde bile beni sesimden tanıdı. Nasıl irkildiğini ve başını eğdiğini izledim. O aralanmayan gözleri fal taşı gibi açıldı, eğer ki ona yetişip ağzına bastırmasam elimi bağıracaktı. Şimdi üzerine çullanmış o sesini kesmeye çalışıyordum. Göz göze geldik, “Kapa çeneni!” diye konuştum. “Pislik! Bağırırsan seni mahvederim duydun mu? Kes sesini!” Birkaç saniyelik de olsa nefes almaması ona çok çabuk zarar verdi. Gözümün önünde morarmaya başladı.  


“Çekeceğim elimi bağırma!” dedim çekmeden önce. Çekmeden baskıyı arttırdım ve, “Duydun mu beni?” diye sordum. Sanki kabul etmese çekmeyecek onun elimin altında boğulmasına izin verecektim. Benim bu kararlılığım ona da geçti, kafasını korkuyla salladı. Yüzünde şimdi o abartılı, simli makyajlar, iyi anne maskesi ya da pavyon sahibi imajı olmayınca ne de çaresiz ve berbat duruyordu. Elimi tamamen uzaklaştırmadan çektim ve gözlerinin içine baktım. Bağıra bağıra öldüreceğini söylemişti bizi, yerden yere vurmuştu bedenimi. Sırtımdaki ağrı da yanıklarım da tümüyle geçmemiş, günün belli zamanlarında sızlayıp duruyordu.  


“Ölmemişsin, kötüye sahiden bir şey olmuyormuş.” Bir şeyler söylemeye çalıştı, dinleyecek gibi yaptım. Başımı salladım öylece. “Ya ya evet, ben de duydum hikâyeyi. Cadı yataklara düşüyor, iyiye bir şey olmuyor. Evet. Cadının kızına ne oluyor biliyor musun?” O vakit bedenine can geldi adeta ve bileğimden yakaladı beni. Saldıracak kadar hiddetlendi ama ben daha baskındım. Yapamadı, bileğimi sıkmakla kaldı.  


“Kızın da ifade de elimizde. Geçmiş olsun, bırak kolumu!”  


“Kızıma ne yaptınız?” dedi nefes nefese.  


“Sen bir de utanmadan kızını mı soruyorsun bize?” O gece, sahiden bir şey yapacağımıza inanmadığı için mi yoksa kendiyle beraber kızını da gözden çıkardığı için mi bilmiyordum ama o ifadeyi kızına rağmen vermemişti bize. “Gözden çıkarmadın mı o gece kızını? Yangında ben ölseydim kızın yaşayacak mıydı?”  


“Kızım nerede?”  


“Bırak dedim sana kolumu!” Bileğimde parmak izleri kalacak kadar çok sıkıyordu. Ben de aynı şekilde kaba kuvvet uyguladım ve kurtardım kolumu. Utanmaz, arlanmaz kadının tekiydi.  


“Kızım nerede?” diye bağırdığı sıra kapı açıldı. Bu beni biraz endişelendirdi ama Seher’i kurtuluşu gibi sevindirdi. İkimiz de kafamızı arkaya çevirdiğimizde gelen Behçet’ti ve ben bu pisliğin yüzünü gördüğüm için neredeyse sevinecektim. Behçet, adeta yürüyen bela olduğu için pislik de pisliği çok çabuk tanıdığı için Seher hiç medet ummadan anladı. Bir adım geri çekildim ve Behçet’in üzerine yürümesine izin verdim.  


“Selamın aleyküm,” dedi, aniden elini Seher’in boğazına doğru bastırdı. “Behçet Atmaca, tanıdın mı?” Ne o televizyonda gördüğüm mafya rollerine benziyordu ne de bir başka şeye. Belindeki silahı her an çıkarıp kime sıkacağını, kime ne kötülük yapacağını kestiremiyordum. “Sana Cengiz Resul Atmaca’nın selamını getirmişler almamışsın. Sıkayım mı beynine?” Eli de beline gitti ve avuçlarımı sıktım. Bir kuru sıkı çıkardı, Seher’in kafasına dayadı. Emin olamadım. Ne yapacağımı şaşırdım. “Sıkayım sıkayım,” dedi ve silahı bastırdı. Dilimi ısırdım ve başımı çevirdim tepkime engel olmak için. “Sıkmayayım mı? Ben sıkmasam da başkası sıkacak ama. Kapıda sıra var. Senin kızın babası mı dersin Mümtaz mı dersin Ecevit mi dersin… Yok yok. Hangisine verelim seni? Ya da vermeyelim ben temizleyeyim seni. Hangisini yapalım Firuze?” diye bana seslendi. Diken üstündeydim. Silah ateş alırsa ne yapardım bilmiyordum.  


Sakin kalıp karşılık vermekten başka çarem yoktu. “Bir bakalım belki pişmandır,” dedim sakin bir sesle.  


“Ben hiç böyle orospuların pişman olduğunu görmedim. Öyle mi diyorsun? Bir gel de bak, gözlerinden anlaşılır pişman insan.” Behçet beni yanına çağırdığında Seher’in benden bile medet umacağını sanmıyordum. Atmaca soyadının onu her zaman korkuttuğunu biliyordum ama tam olarak kullanmamıştık ona karşı. Kullanırsak canından olurdu, Behçet’i bu kadını öldürmeyecek kadar sabredeceğini hiç sanmıyordum. Seher’in yüzü mosmor olmuştu.  


“Pişman,” dedim bırakması için. “Baksana bin pişman,” Gözlerinden pişmanlık değil ama yaşlar akıyordu. Behçet boğazını bıraktığında ardı ardına öksürmeye ve çırpınmaya başladı. İkimiz de yerimizden oynamadan kıvranışını izledik. Ölmemesi benim için yeterdi. Dilediği kadar sürünebilirdi. Seher’in yüzüne doğru eğildim. “Şimdi anlaşma yapacağız. Elinde avucunda olanı aldık zaten. Paşa paşa dinleyeceksin, yoksa,”  


Aniden gözümün önüne bir silah geldi ve Behçet sıkar gibi oynattı yerinden. “Şak,” dedi. Ben de artık zorlukla nefes alıyordum.  


“Anladın mı? İfadeyi herkes senin bize verdiğini düşünüyor, hadi aksini ispatladın, o ifadeyi bunca yıl sakladığın için bile ilk fırsatta canını alacaklar. Ya şimdi güzel güzel anlaşırsın bizimle, istediğimizi yaparsın, korurlar seni, kızını da alırsın ya da ne halin varsa görürsün. Canın cehenneme.” 


“Daha ne istiyorsunuz?” dedi. Gözlerinden art arda yaşlar akıyordu.  


“Elinde ne kaldıysa! Yok mu bu Mümtaz’ın geneleve girip çıktığı zamandan bir belge? Saklamışsındır sen yastık altında.”  


“Yok.”  


“Lan yok ben geberteceğim bunu,” dedi ve kulağımın dibinde bir tetik ezildi. Elim ayağım boşaldı o sesle, sanki bana sıkılacaktı. Sıkacaktı, bu kadar iyi blöf yapıyor olamazdı, “Senet var!” dedi Seher elimin altında adeta kriz geçirirken. Tir tir titriyordu. “Gizli müşterilerin senetleri vardı. Senet var.” İş bu haber bana kulağımın dibinde patlamaya hazır silahı bile bir an unutturabilirdi.  


“Harika,” dedim coşkuyla. “En başından böyle anlaşsaydık ne olurdu? Kimse zarar da görmezdi ama yapacak bir şey yok. Senetlere en erken nasıl ulaşabiliriz?” Eğildiğim yerden doğruldum ve telefonumu çıkardım. Ecevit’i arayacaktım. “Duyamadım cevabı?” dedim elim telefondayken.  


“Bir hafta sonra…”  


“Tamam kızını da o zaman görürsün o zaman,” dedim ve telefonun ekranını kapattım. Seher elime uzandı telefonu cebime geri koymadan.  


“Bugün!” diye inledi. “Bugün, bugün!”  

Zamanında yok etse bugün başına bunların hiçbiri gelmeyecekti ama kim bunca pisliğe batmışken elinde koz olsun istemezdi ki? En zor günleri için saklıyordu, ona en zor günleri yaşatıyordu. Şimdiye kadar günahına girdiği kadınlara saysaydı bunları.  

“Tamam o zaman,” dedim ve arama için hazırda bekleyen Ecevit’i aradığımda Behçet’te silahını geri çekti. “Şimdi kızın gelecek, senin isteğinle koruduk kolladık kızı. Aksi bir şey söyleyip kızının sesini çıkartma elimden bir kaza çıkmasın,” dedi Behçet kemerini düzeltirken.  

“Ecevit getirebilirsin misafirimizi,” dedim.  

Mümtaz Asa’ya bugün bir mail daha gidecekti. Mailin gideceği vakit evde olacaktım yine. Tıpkı ikinci ve üçüncü mailde olduğu gibi. Babamın yakınında nasıl bir tepki vereceğini izliyor, bir telefon alıp almadığını gözlüyordum. Babam işin içindeyse eninde sonunda babamı durumdan haberdar edecekti. Babam işin içinde değilse Mümtaz Asa yine babamdan yardım isteyebilirdi ama babamın böyle bir dönemde bunun içine gireceğine asla ihtimal vermiyordum. Öylesine büyük bir suç zinciri vardı ki, babamın adının bunun içine karışması yalnızca bugününü değil yarınını yakardı.  

Eski dostunun yardımını koşmayacak babamıysa beklemeyen bir sürpriz saatlerdir savcının elindeydi. Babam kendini ne kadar temiz tutmaya çalışırsa çalışsın pislik onun içindeydi, evindeydi. Onu yakan yine oğlu olacaktı. Bilmiyordu.  

*** 

Ben Akın ailesiyle belki de son yemeklerimden birine oturduktan sonra Mümtaz Asa’ya mail atıldı. Telefonuma gelen mesaj bunun bildirimiydi ama açıp bakmadım. Bülent yoktu, o yüzden masada kimseden çıt çıkmıyordu. Herkes huzurla yemek yiyordu. Günler sonra Bülent suçüstü yakalandığında, babam bir şekilde buna benim sebep olduğumu öğrenirse bu sofraya bir daha oturmayacaktım belki de. Beni mahvedecekti ama kendisi de çoktan mahvolmuş olacaktı. Oğlunun hayatı bitecekti. Belki partiden ihraç edilecekti belki kendisi istifa edecekti belki de inat edecek, ki uzun bir süre bunu yapacak, o seçimi kazanmak için elinden geleni yapacaktı ama yine de başaramayacaktı.  

“Oğlunuz nerede?” diye sordum sahte bir merakla. Annemin kaşları çatıldı ve sorduğum sorudan hiç memnun olmadı.  

“Abimin kafası yarılmış abla, araba kapısının sivri yerine geçirmiş kafasını.” dedi İnci. O gece uyanmamıştı. Kullandığı ilaçların uykusunu ağırlaştırdığını biliyordum ama bu kadarını ben de beklemiyordum. Böylesi en iyisiydi. Belli ki Bülent’i benden sonra görmüştü ama ona yalan söylemişti.  

“Tüh, keşke kopsaydı!”  

“Firuze!” dedi babam uyarıcı bir sesle. Telefonu masanın üzerindeydi. Çalınırsa görmem için bu masadan kalkmaması gerekiyordu. O yüzden sustum ve yemeğime devam ettim. Ne yediğimin de farkında değildim zaten.  

“İnci tuz dökme!” diye uyardı annem ve eline uzandı. Sanırım Bülent ilk kez bu kadar umurunda değildi.  

“Çok tuzsuz ama anne!”  

“Tuzsuz tüketmen gerekiyor çünkü!” Tuzu kaptığı gibi İnci’den uzaklaştırdı. Bülent’in olduğu herhangi bir akşam yemeği ne de normal geçiyordu öyle Akın malikanesinde. Ne mutluydu onlara, büyük bir beladan kurtarmıştım onları. Babam adeta huzurluydu. Bugün savcıyla telefonda görüşürken de tam olarak bundan bahsetmiştim. Böyle bir sorumluluğun altına babamın girmesi tüm huzuru kaçırır ve kötü şeylere sebep olabilir. Ben bir vatandaş olarak geldim görevimi yaptım, lütfen bu durumdan ailemi uzak tutun.  

İnci’nin oflamaları dinledik bir süre. Annem ne derse oydu zaten bu konuda, kimse onun yanında değildi. “Baba ben de geleyim mi seninle Antep’e. En azından orada doğru düzgün yemek yerim.”  

Antep’e mi gidiyordu? Bülent’in haberini başka bir şehirde öğrenecekti o halde. Belki miting anında… Belki annem arayacaktı, belki parti ya da en kötüsü tıpkı bende olduğu gibi televizyonda görecekti. Babamın düşünceli gözleri İnci’ye döndü ve bir nebze yumuşadı, gülümsedi.  

“Orada da tuzsuz yemek hazırlatırım inci kızıma özel.”  

İnci burnunu buruşturdu ve göz devirdi babama. Tadı tuzu kaçtı ve elindeki çatalla yemeğiyle oynamaya başladı. Gülümsedim ona bakarken. Ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın bu evde bir şekilde bunlardan etkilenmeyip devam ediyordu. İyi ki başarıyordu bunu yoksa o da bizim elimizde helak olurdu biliyordum. Saçlarını geriye doğru attı ve hiçbirimizin yüzüne bakmadı. Kendine ait bir dünyası vardı, Akınların küçük kızı olarak yaşıyordu, bizim kendimize zehrettiğimiz bu hayatın tadını çıkarıyordu. Onu ben değil ama kendisi bu kötülüklerden korumuştu.  

“Senin için yapılan anket haberini gördün mü?” diye sordu susmaya çok dayanamadan. Keyfi yerine geldi. Koyu da bir babam destekçisiydi. Halkın benim üstüme yönelttiği nefretin sebeplerini barındırıyordu İnci. Babasını çok seviyordu, babasını çok destekliyordu ve doğru buluyordu. Bunca özelliği taşıyıp nefret etmediğim tek kişiydi. Buysa koruma kalkanı, hep böyle kalsaydı.  

Babamın yüzünde çarpık bir gülümseme oluştu. “Hangisinden bahsediyorsun?” dedi sayıca çokluğu belli etmek için.  

“Doğru… Bir tane değil ki? Şimdi partiyi bıraksan bağımsız aday bile olsan yine sen kazanacaksın baba.”  

Babam kaşlarını kaldırdı ve uyardı kızını hemen. “Böyle cümleler kurmuyoruz,” dedi. İnci omuz silkti. Onun için ettiği sözlerin vardığı yerlerin ciddiyeti pek önemli değildi. İlgilenmiyordu. Gözüm babamın telefonundaydı. Hiçbir şey geldiği yoktu.  

“Ya sen iyice babanın kopyası olmaya başladın, bırak şu siyaseti İnci! Yemeğini ye ilaç içeceksin.”  

Babamın keyfi annemin sözlerinden sonra iyice yerine geldi. Geriye yaslandı ve ufak bir kahkaha attı. “Bırak da en azından bir tanesi izimden gelmeyi başarsın Aylin.”  

“Aman istemez, bana da bu ülkeye de bir tane senden yetiyor!”  

 Bu onların da son mutlu günleriydi. Pişmanlıktan olması mümkün değil, korkudan da değil yalnızca şimdi her şeyi bilirken onların yanında olmak zorluyordu beni. Kalbim sıkışıyor, yüzümden okunuyordu sanki yaptığım. Kalkmak istiyordum.  

Babamla göz göze geldim. “Doğru,” dedi gözlerimin içine bakarken. “Size de bu ülkeye de bir tane Atilla Akın yeter. Ben sizi de, ülkemi de her şeyden korurum, yeter ki himayemden çıkmayın.”  

“Saydığın hiçbir şey senin himayen altında değil!” dedim çenemi sivriltirken. Dilimi tutamadım. Apaçık mezar taşıma kadar müdahale ettiği banaydı bu sözleri.  

Babamın telefonuna bir mesaj geldi. İkimiz de telefonuna bakmadık. Eğer o baksaydı ben hiç beklemezdim ama kendimi belli etmemek için durmak zorunda kaldım.  

“Saydığım her şey benim himayem altında Firuze.”  

“Kendini kandırıyorsun.” 

İkinci mesaj sesi. Yalvarıyorum baba, yalvarıyorum bu sefer taşın altından çıkma. Taşın altından çıkacağına hepimiz taşın altında can verelim ama sen bu taşın altında kalma.  

“Pekâlâ kendini kandırmaya devam et güzel kızım, gerçeği elbette sen de biliyorsun.”  

Üçüncü mesaj sesi geldi ve ben gözlerime hâkim olamadım baktım telefonuna. Benimle beraber babam da telefona uzandı. Göremedim mesajı atan kişiyi. Babama dikkat kesildim. Yüzünden nasıl bir ifade geçecekti, endişeyse eğer emin olacaktım, korkuysa şüphelenecek, mutluluksa yanılacaktım ama babam bir devlet adamı otoritesinde yalnızca baktı, okudu ve geri kapattı telefonu. Tek bir mimik bile oynatmadı. Tüm analizim çöp oldu. Başını bana geri kaldırdı. “Ne diyorduk en son?” diye sordu.  

“İnsanlarla beraber kendini de kandırmandan bahsediyorduk.”  

Babam güldü. Ne yazıyordu mesajda? Bambaşka bir konu muydu? Eğer ki Mümtaz’dansa mesaj kalkıp gidecek miydi? Hadi ilk tepkisini kontrol altına almıştı, peki gitmeyecek miydi?  

“Derdin ne Firuze?” diye sordu. Anneme baktım bir kez. Derdim sizin mutluluğunuz, yolunda giden hayatınız. 

“Hiçbir şey baba,” dedim. “Derdim hiçbir şey.”  

Babam bu gece evden çıkmadı. Her şeye rağmen buna sevindim. Babam dünyadaki tüm kötülükleri yapmış bile olsa, ucu Melike’nin kayboluşuna dokunacak tek bir kötülükte bile adı olmasın istiyordum. Sofradan kalkarken de Ecevit’e yazdım.  

Babama gelen bir haber olmadı sanırım. Evde, çıkmaya da niyeti yok gibi duruyor.  

Benim de evden çıkmaya niyetim yoktu. Pencerenin önünde oturdum olur da çıkarsa görebilmek için. Mümtaz için o ifadenin bir başkasının eline geçişi şimdiye kadar hep ihtimaldi. Lakin bu gece emindi, o senetlere ulaşan her kimse, bu mailleri atan her kimlerse şimdiye kadar ona attığı parçalar da tek bir yöne çıkıyordu, ifadeye de ulaşmıştı. Bu gece babama ulaşmazsa bir daha babama zor ulaşırdı. Korkunun zirvesindeydi. Olay bu kadar mühimken babamı haberdar etmiyorsa babamdan da gizliyor olmalıydı.  

Yine de diken üzerinde bekledim. Olur da çıkar diye. Bülent’in bir maymundan hallice suratını gördüm eve girerken. Benim pencereme baktı, beni de gördü. İkimiz de birbirimizden yüzümüzü çekmedik. Piç kurusu.  

Yargılandığı mahkemeye gidecektim. Ecevit gelmek isterse onu da götürecektim. Anne ve babamla aynı yerden izleyecektim. Belki babam hiç gelmeyecekti bile. Çıkışta gazetelere bas bas bağıracaktım Bülent’in adını.  

Pencerenin önünde iki büklüm uykuya dalacakken çaldı telefonum. Boynum tutulmuştu. İrkilerek uyandım. Uykuya dalmak üzere olduğumu sandım ama hayır sanırım sahiden uyumuştum. Saat geçmişti. Ecevit’ti. “Efendim?” dedim.  

“Mesajıma neden cevap vermiyorsun?” dedi sanırım kızgın bir sesle. Konuşmak istedim ama kelimelerim esnememle bölündü. Gözlerimi kırpıştırdım ve ağzımı örttüm. “Uyuyor musun sen?” diye sordu.  

“Hı şey oldu?” dedim uyuşmuş bacaklarımı koltuktan sarkıtırken. “Uyuyakalmışım. Ecevit,” dedim anlam veremediğim bir hiddetle.  

“Efendim.”  

“Uyuyakalmışım ya ben.” Üzerimde kötü bir şey yapmışım hissi vardı. “Uyuyakalmışım koltukta.”  

“Tamam,” dedi usulca, benim aksime sakindi. “Yavaşça kalkıp yatağa geç.” Bir komuttu bu, eksiksiz uyguladım ve yatağa geçtim.  

“Geçtim,” dedim yorganın altına girerken. Telefonu kulağımın üzerine koydum ve gözlerimi kapattım. “Ne oldu?” diye sordum.  

“Mesajıma cevap vermedin.”  

“Özür dilerim, iyiyim,” dedim derin derin soluklanırken. İçimden geçtiği gibi, “Seni özledim,” diyebildim. Bana soru sorduğunu hissediyordum. Burnumu ezdim avucumun içinde. “Ecevit,” diye tekrar ettim. “Seni özledim.”  

“Sen uyku sersemi misin?” diye sordu. Yüzümü kaşıdım bu kez. Uykum olmadığında onu özlemedim mi sanıyordu?  

“Sen özlemedin mi beni?” diye sordum merakla. Aramızdaki münasebet ileriye noktaya taşınmış ya da tamamen bitmiş ve yeni bir şey başlamış olabilirdi. Adı her neyse. Ecevit artık bana hesap soruyorum diye kızmıyordu. Atölyede uyandığım o ilk sabah, gözlerinin içine bakmıştım ben. Korkusuzca ve utanmadan. Biraz olsun pişmanlık var mı diye. Yoktu. Üzerimde onun gömleği varken benim de utancım yok olmuştu. Cesaret cesareti doğuruyordu. Aylar önce bana sorsalar, o gecenin sabahında ondan kaçarım sanıyordum. Aylar önce bana sormak bile yeterdi utançtan kendimi yerden yere vurmama. Ama Ecevit’in parmak uçları enseme doğru usul usul masaj yaparken utançtan daha kıymetli hisler vardı.  

Üç gün önce 

Ankara, Ümitköy.  

Sabahlarım ya hep ağrılı ya da sancılı geçti. Bunların olmadığı her sabahım da boşluktan ibaretti daima. İçimin boşaldığı, tek bir şey bile hissetmediğim yalnızca yeni bir güne uyandığımı fark ettiğim sabahlarım vardı… Lakin hiçbir sabaha bu kadar dinç ama bu kadar miskin uyanmadım. Birkaç parmak ucu ensemden boynuma doğru ritmik şekilde baskı uyguluyor ve bana nasıl iyi geliyordu bilmiyordu. Bu parmakları tanıyordum. Ali Ecevit’in parmaklarının tenimde bıraktığı o hisse artık aşinaydım.  

“Hıhı,” diye mırıldandım istemsizce.  

“Hıhı,” diye karşılık aldım.  

“Ali,” diye mırıldandım sonra, Ecevit demeye nefesim yetmedi çünkü huylanacağım bir noktaya dokundu parmakları boynumda. Tikim yoktu ama bazen hassaslaşırdım. Sonra ona tek başına Ali demek hoşuma gitti. Yeniden, “Ali,” dedim.  

“Efendim.”  

“Devam et,” dedim masajı kastederek. Boynumda müthiş bir rahatlama vardı. Ecevit’in parmakları durdu ve mırıldandı.  

“Ben bu cümleyi tanıyorum,” dedi. O vakte kadar, uykunun kollarından çıkmadığımdan olacak konumumuzu ve saatler öncesini anımsamamıştım. Kendimi onun parmaklarının etkisine bırakmıştım o parmak uçlarıyla olan tanışıklığımın nereden geldiğini anımsamamıştım. Kendime engel olamadım ve gözlerimi açtım. Keşke açmasaydım. Ecevit’in omuzlarını gördüm. Onun üzerinde burada bıraktığı ve yıkayıp kaldırdığım üst, benim üzerimde siyah gömlek vardı. Dün gece kaç düğmesini iliklediğimi bilmiyordum. Dün gece birer birer zihnime düşüyordu, her düşüş ortalığı tozu dumana katıyordu. Ecevit’in elimin altında olan tenini sıktım. 

Buradaydı. Gitmemişti. Gitmesini mi beklemiştim? Hayır ama… Dün gece… Bir korku sardı içimi. Benimle aynı yatakta olsa dahi onu bulduğumdan bile şüpheliyken kaybetmenin korkusuydu. Başımı kaldırdım ve gözlerinin içine baktım. Utanmak bir kenara dursun, zaman bile kaybetmedim. O gözlerde pişmanlık görmenin korkusu azımsanmayacak kadar çoktu. Kendisiyle beraber büyümemiş iki küçük göze baktım. Uyku biraz daha küçültmüştü onları. Yine de bakışlarını gizleyemezdi. Pişmanlığa dair tek bir şey görsem değil bugüne önümdeki bir dakikaya bile nasıl tahammül ederdim bilmiyordum.  

Ecevit’in yüzünde içimde akıp giden bir gülümse belirdi.  

Önümdeki bir dakikaya değil, günlere, belki aylara tahammül edecek güç doldu bileklerime. Yutkundum, göz kırpıştırarak ona baktım.  

“İyi misin?” diye sordu. Az önce bana ne olduğundan bihaberdi. Hızlı hızlı soluklandım ve gözlerimi kapattım.  

“İyiyim.”  

Elimin altındaki eti sıkmayı bıraktım ve yavaşça gövdesine sarıldım. “İyiyim.” Dün gece altında zangır zangır titreyişim geldi gözlerimin önüne. O his, korkunç derecede iyi hissettiren o hissi canlandırmak mümkün değildi ama bacaklarımı yeniden birbirine bastırdım. Ecevit’in gövdesine yasladım başımı. Kalbi artık kulağımın dibinde atıyordu. Elleri yeniden enseme masaj yapmaya başladı. Sanki buna ihtiyacım olduğunu hissediyordu. Bilmiyorum, belki de vardı. Benim ondan gelecek her şeye ihtiyacım vardı. Benim ondan çok şey öğrenmeye de ihtiyacım vardı.  

“Sen?” diye sordum.  

“İyiyim,” diye karşılık verdi. Sanki ikimiz de çok iyiyiz demeye utanıyorduk. Bu tadı damakta kalan bir iyilikti adeta. Ecevit’ten öğrenebileceğim en kıymetli parçalardan biriydi sanki. Ecevit’ten başkası bana öğretemezdi. Daha fazlasını öğrenmek için de yanıp tutuşacağım tek kişiydi Ecevit. Bunu ona söyleyemedim ama bilsin isterdim. İşaretparmağımın tırnağını avucunun içine sürterken “Teşekkür ederim,” dedim. “Bana öğrettiğin her şey için.” Biraz daha sürttüm tırnağımı, biraz uzundu, canını yakmıyordu ama dikkatini dağıtacak kadar etkiliyordu bence onu. “Bir başkasından…” 

“Bir başkası sana hiçbir şey öğretemez,” diye kestirip attı. Halbuki ben de benzer bir şey söyleyecektim. “Bundan sonra hiçbir şey öğretemez bir başkası sana.”  

“Bundan önce de öğretmedi zaten.”  

Ecevit’in ensemdeki parmakları sıklaştı. Artık masaj yapmıyordu. “Bundan öncesinin ihtimali vardı, bundan sonrasının hiç ihtimali yok,” Avucunu çizdiğim parmağımı havada yakaladı eline hapsetti. O elimde yüzük parmağım da vardı ve yüzüğümde. Parmaklarıyla yüzüğe baskı uyguladı. Halbuki bu yüzüğü takarken, hiç olmayacak ihtimallere olanak veriyordu. Belki de yalnızca dili söylüyordu bunu, bilmiyordum. Lakin şimdi emindim ki duymak bile istemezdi. Ecevit’ten öğrenmediğim her şey de öğrenilmeden benimle mezara gelecekti.  

Koynuna doğru çekti beni. Sanki onundum, bir çiçeksem de bir insansam da onundum. Öyle sahipleniciydi ki kolları, beni ben bile alamazdım ondan. Büyük bir inançla koynuna yerleştirdi beni. Boynuma doğru birkaç buse kondurdu. Dün hoşuma gittiğini anlamıştı. Saçlarımı geriye doğru itti ve boynumu açıkta bıraktı.  

“Bundan öncesinin de ihtimali hiç olmadı,” dedim. Zihninde hiç şüphe kalmasın istiyordum. Olmayan bir şeyin şüphesine de ben bile tahammül edemezdim.  

“Güzel,” dedi keyifle. “Güzel,” diye tekrar etti. “Neyi merak ediyorsan, neyi öğrenmek istiyorsan ben buradayım,” dedi. Bu apaçık bana gel demekti. Ondan başkası da yoktu zaten. “Neyi merak ediyorsam, neyi öğrenmek istiyorsam da…”  

“Hayatındaki kadına geleceksin,” dedim. Bir başkasına, bir şey öğrenmek için bile değil, yalnızca bir başkasına gitmeyeceğini dün öğrenmişti.  

“Hayatımdaki kadına geleceğim,” dedi ve kendindeki yerimi çekinmeden, saklamadan, oldukça net bir şekilde gösterdi. Yarın umurumda değildi, bugün Ecevit’in hayatındaki kadındım. O da bunu biliyor, bunu söylüyordu. Ali Ecevit’in hayatındaki tek kadındım. Ecevit’in eli gömleğinin içinden belime ulaştı ve tekrar etti. “Hayatımdaki kadın,” diye tekrar etti. Bunu kendine söyledi.  

Ecevit’in hayatındaki kadın olmak, kabul göremediğim kaderimin en nadide parçasıydı.  

 

“Hım? Özlemedin mi?”  


“Geleyim alayım seni,” diye bir teklif duydum. Yani ne kadar uyku sersemi de olsam, bu teklif suratıma soğuk su çarpardı.  


Ali Ecevit özledim demiyordu, gelip alayım seni diyordu.  


“Gözüm babamın üzerinde, evden uzaklaşamam,” dedim. Bunları ona öncesinde de söylemiştim halbuki. Lakin onun da beni pek anladığı yoktu. Onu anlıyordum. Hayatındaki kadını yanında istemek onun içtiği su kadar hakkıydı, helaldi. “Bir gelişme var mı?” 

 

“Durmaksızın mail atıyor şerefsiz. Bu sefer tümüyle tutuştu,” kapattığım gözlerimi açtım.  

“Ne yazıyor? Tehdit mi ediyor?”  


“Tehdit mi? Yusuf yusuf oldu. Raşit’i elime verecek, başka şansı yok. Yesinler bugün yarın birbirini. Şimdi köpek gibi ondan ne isteyeceğimi bekliyor. İstediğim an verecek o herifi bana.”  


Raşit bir kez elimize düşsün, yeterdi bizim için. Sonrasında nasıl bir anlaşma yapacaktık bilmiyordum. Belki Melike için, elimizde ne kadar kanıt varsa tamamından vazgeçecektik ve Melike’nin nerede olduğunu öğrenecek, onlarca yıldır sürüp giden bu pisliği kendi haline bırakacaktık. Ben bu fikre uzak değildim. Yeter ki Melike sapasağlam olsaydı, yeri bize söylenseydi. Düşünmek istemediğimse tek bir ihtimal vardı. Melike’nin yerini sahiden bilmemeleri. İşte o vakit Ecevit tamamını yakacaktı. Sonu kime ulaşırsa ulaşsın, arkasından gidecektim. Melike yoksa onlar da yoktu ve Melike yoksa ip kayıp gidecekti elimizden. Melike’yi nereden bulacaktık? Hangi ipi tutacaktık?  


“Raşit’ten de ses soluk çıkmadı bir daha.”  


Her mailden sonra ondan yeni bir not beklemiştik. O ilk nottan sonra sesi soluğu çıkmamıştı. İfadenin bizde de olduğundan şüphe etmiyor muydu? 


“Mümtaz’ın baskısı altına girdi belki de,” dedi Ecevit. “Mümtaz engel oluyor. Ya da yanlış adım atmaktan korkuyorlar. Bilmiyorum, bilmiyorum Firuze,” dedi sıkıntıyla. “Bilmiyorum. Dua etsinler Melike iyi olsun ya da Melike’ni yerini bana verebilsinler. Yoksa hayatlarının kalanını dört duvar arasında çürütecekler.”  


“Mümtaz belki de idam edilecek,” dedim.  


“Mümtaz’ın da, soyunun da gideceği son yer darağacı olacak.”  


Yutkundum. Biliyordum. Babamdan bahsediyordu. Sıkıntıyla soluklandım. Babamı darağacına Ecevit götüremezdi, babam bir gün oraya gidecekse kendi yaptıkları yüzünden gidecekti. Şayet o kadar ileri gittiyse, bu sondan kaçamayacağını kendisi de biliyordu. İdamın kaldırılmasının karşısında da en çok babam duruyordu. İkimiz de sessizleştik bu cümleden sonra.  


Daha sonra, “Yarın psikolog randevun var,” dedi Ecevit. Hiç de unutmuyordu. Allah’ım neredeyse bir ay olacaktı. Bir kez bile unutmamıştı.  


“Tamam Ecevit.”  


“Gelip alayım seni. Şimdi.”  


Her şeye rağmen, “Özledin mi beni?” diye sordum, Ecevit’in hayatındaki kadın olarak. Tüm pisliğin içinde, onunla yaşadığım tüm güzel şeyleri normal bir seyirde, herhangi iki insan gibi yaşamak istedim. Belki hadsiz ve fazla bir istekti bu. Ama yine de, en azından bazı anlar, minicik de olsa bizim olsun istiyordum. Anı biriktirmek istiyordum ben Ali Ecevit’le. Dönüp bakmak için, yaşayabilmek için ve biraz olsun mutlu olabilmek için.  


“Gelip alıyorum seni.”  


“Gelme Ali Ecevit, gelme,” dedim sitemle. “Özlememişsin zaten gelme.” Özledim demek zor geliyordu biliyordum, zorlanıyor da olabilirdi onu anlıyordum. Ali Ecevit bunca yıldır hangi özlediğinin yüzünü görmüştü de özledim diyebilmişti ki? Yine de ben, gocunmadan, “Ben özledim,” dedim. “Keşke senin yatağında olsaydım.”  


“Firuze.”  


“Dinliyorum Ecevit, söyle.”  


Keşke,” dedi o da. “Yatağımda olsaydın.”  


Ah Ali Ecevit. Bir yaz günü arabanın radyosunda çalan güzel bir şarkı gibi tuttun beni. Dilini bile bilmediğim, ezgisine kapıldığım, hangi ülkeden olduğunu seçmeye çalıştığım o şarkı gibi tuttun beni. Seni mırıldanıp durur oldum, seni düşünüp durur oldum. Tanıdık biliyorum, belki Yunan ezgi hatta. O şarkı gibisin, çok uzağımda değilsin. Bir zamanlar sana sahiptin. Bir zamanlar… Ya şimdi? Şimdi o radyodaki şarkı sensin Ali Ecevit. Gani gani nasip olmadın bana ama yanı başımdasın, kopamadın. Hiç kopama Ali Ecevit, hiç kopama benden. O şarkı gibi hep tut beni.  


*** 


Bugün Ecevit’ten beni arabada değil yukarıda bir bardak çayla beklemesini rica ettim. Sağ olsun kırmadı gönlümü. Zaten gözlerime bakınca, beni reddettiği taktirde ilk kırılacak şeyin gönlüm olduğunu anladı bence, öyle kabul etti.  


O yüzden bu kez cama değil kapıya en yakın yere oturdum. Konuşmalar duyulmazdı arada mesafe vardı ama kapı çarparsa Ecevit giderse duyardım onu. Gelir gelmez Özge Hanım’a Ecevit’in de yukarıda olduğunu söyledim. Gülümsedi ve çok büyük bir tepki vermedi açıkçası. Neden böyle bir şey bekledim ben de bilmiyordum. Belki Ecevit daha yakınımda olduğu için bu kez daha az ağladım, daha sessiz, daha içli… Ecevit’in duymadığına emindim.  


“Haftaya görüşürüz,” dedi bana gülümserken. Ben de ona aynı şekilde karşılık verdim ve çıktım. Haftaya buraya gelebilecek miydim bilmiyordum. İçimden kuvvetli bir ses ne olursa olsun Ali Ecevit’in beni getireceğini söylüyordu. Lakin Akın ailesinde kim sağ kalacak, kim ölecek bilmiyordum. Beni sağ bırakacaklar mıydı onu da bilmiyordum.  


“Görüşürüz.”  


Odadan çıktım ve birkaç adım yürüdükten sonra Ecevit’i gördüm. Elinde çay bardağı vardı. Bir saatte çok bardak çay içerdi normalde ama bence şimdi utanmıştı, içememişti o kadar. Beni görünce elindeki bardağı indirdi ve kalktı. Hiçbir şey söylemedi ben danışmanın yanına yaklaşırken. “Haftaya aynı saat diyelim mi?” diye sordu. Tam cevap verecektim ki dışarıdan buraya kadar ulaşan bir araba alarmı duyduk. İrkildim başta ama çok da üzerinde durmadım.  


“Olur evet, uygun benim için.”  


Kadın önündeki bilgisayardan randevuyu yazarken yanındaki telefon çaldı. Ekrandan gözlerini çekmeden telefonu açtı. Görüşürüz demesini bekliyordum. “Hemen soruyorum bir saniye,” dedi kadın çatık kaşlarıyla. “06 EFT 119 plakalı araç sizin mi?” diye sordu.  


“Benim,” dedi Ecevit ayaklanırken. Bu ses Ecevit’in arabasından mı gelmişti?  


Kadın telefonu kulağından indirirken “Sanırım camına taş atılmış,” dedi. Ecevit’le göz göze geldik. “Hay Allah, burada öyle şeyler de hiç olmazdı ama. Yukarıdan bir şey mi düştü acaba?” 


Ecevit, “Biz bir inip bakalım,” dediğinde ben de hızla yürümeye başladım. “Önümüzdeki hafta için randevunuz oluşturuldu Firuze Hanım,” dedi kadın biz çıkmadan hemen önce. Telaşla aşağıya indik. İkimiz de hiç anlaşmadan birtakım şeylerden şüphe ediyorduk. Ecevit haftalardır arabasını aynı yere park ediyordu. İçinde kendisi olmayınca mı başına bu geliyordu. Bizi kapıda güvenlik karşıladı. 

“Nasıl oldu anlamadım,” dedi adam bizimle gelirken. Ali Ecevit’in ön camının ortasında kocaman bir çatlak ve delik vardı. 


“Gördünüz mü birini?” diye sordum. 


“Ben çıkana kadar kaçıp gitti. Ben de anlamadım ki acaba bir araba geçerken mi yaptı? Karşı binanın güvenlik kameraları çekiyor bu alanı. Söyleyelim bakalım,” dedi adam. Bu senaryo bana korkunç şekilde tanıdık geliyordu. Tıpkı Ecevit’in evi gibi… Bana yakın olan kapıya asıldım ama gerek de kalmadı. Tekte açıldı kapı. Ecevit’e döndüm. “Kapıları kilitlemedin mi?” 


“Kilitledim,” dedi Ecevit. Açtığım kapıya yaklaştı. Bir taş benim oturduğum yan koltuğun üzerindeydi. İlk onu gördüm ama Ecevit’in gözünün daldığı yer aynı nokta değildi. Ecevit’in koltuğunun üzerine mavi bir dosya ters bir şekilde konulmuştu. Ben hızla dosyaya ulaşmak istesem de Ecevit engel oldu. 


“Tamam,” dedi arkamızdaki güvenliğe. “Çoluk çocuk herhalde, önemli değil.” 


“Olur mu öyle şey bir dünya masraf,” dedi adam. 


“Yok yok tamam, çocuk işi belli. Olan oldu,” dedi. Adama da söyleyecek başka bir şey bırakmadı. “Sen bilirsin abi,” diyebildi ancak. Ecevit, adam bizden birkaç adım uzaklaştıktan sonra camlara dikkat ederek dosyaya uzandı. 


Üç maildir beklediğimiz mesaj mı gelmişti? Kalbim bu sefer, bir başka korku hissediyordu. Ecevit’in evinde o dosyayı kaybettiğimizi sandığım ana bile benzemiyordu bu. Dosyaya baktım. Hemen üstünde beyaz bir kâğıt vardı. İkimiz de aynı yazıyı okuduk. 


Peki benden başka kimi arıyorsunuz? 


Bize gelen ilk notu belirdi aklımda. Beni mi arıyorsunuz yazmıştı. O korku körüklendi, kalbim bu kez ataktan değil, bizzat krizden öncesi gibi çarpmaya başladı. Biz Raşit’ten önce ve Raşit’ten başka, biz en çok kimi arıyorduk? 


Biz Melike’yi arıyorduk. 


Ecevit’in elleri dosyanın üzerine gitti. Titriyordu, tekte çeviremedi, zorlandığı yerde ben yardım ettim ona. Beyaz bir zarf karşıladı bu kez beni. Ecevit elinden dosyayı düşürecek kadar sarsıldı. Zorlukla tuttum kendimi. Ecevit’i tutmaktan başka çarem yoktu. Göğsü şiddetle inip kalkmaya başladı. Ecevit titreyen elleriyle bu kez zarfı aldı. “Sakin ol,” dedim zorlukla. Ne vardı içinde? Yeni bir not? Fotoğraf?.. Bacaklarım titredi. Melike’ye ait bit fotoğraf? 


Zarf elindeydi ama açamıyordu. “Ecevit sakin ol,” dedim yine ve yine. Onu sakinleştirmekten başka çarem yoktu. Önce eliyle kontrol etmeye çalıştı içini ama başaramadı. En sonunda açabildi, elini içine daldırdı ama çıkaramadı. “Ne var?” dedim korkuyla. “Ne var içinde?” 


Fotoğraf, not, kimlik, kâğıt… Her şeyi bekliyordum ama Ali Ecevit’in avucunda saç teli görmeyi beklemiyordum. Bir kadına ait olduğu belli olan, bana Leyla teyzenin simsiyah saçlarını andıran ona yakın bazıları kökünden alınmış saç telleri vardı. Ecevit dengesini kaybettiğinde tümüyle onu sardım. 

“Ecevit dur!” dedim korkuyla. Elim hızla koltuğa gitti ve üzerindeki taşı da cam parçalarını da elimle ittim. “Dur dur dur! Ecevit dur, gel şöyle,” Kendi koca cüssesini bırakan adam saç tellerini sıkıca tutmuştu. Melike’nin bir parçası mıydı elinde olan? Ecevit itirazsız onu oturtmama izin verdi, tüm nevrim dönmeye başladı. Saç tellerine bakıyordum. 


“Derin nefes al,” dedim bunu ben bile yapmazken. Ecevit’in yüzünü avuçlarım arasına aldım. Başını bile kaldırmıyordu. “Derin nefes al,” Derin değil, nefes almıyordu. “Ecevit nefes al,” dedim. Gömleğinin ilk iki düğmesini açtım. Gözleri parlıyordu, bedeni kaskatı kesilmişti, tek bir zerresine bile oksijen gitmiyordu sanki. Dosya elimizden kayıp düşecekken ikimiz de hızla tuttuk. O vakit fark ettik bir sayfa daha olduğunu. Ecevit saç tellerini sıkıca tutmuştu. Bırakmıyordu, ben ulaşabildim diğer zarfa. Ayakta kalacak gücüm yoktu, ben de çöktüm dizlerinin dibine. Saç tellerine baktıkça yaşlarım düşüyordu Ecevit’in üzerine. Zarfı zorlukla açtım, avucuma bir fotoğraf gelmesini bekledim ama hayır kağıttı. Yarısı yırtılmış bir kâğıt geldi avucumun içine. Hızla açtım. 


BULGULAR 


Her iki bireyden alınan DNA örnekleri üzerinde yapılan analizde 15 genetik lokus karşılaştırılmıştır. 


Gözlerimin takip ettiği satırların devamını okumaya cesaret edemedim, “Ecevit,” dedim dehşetle. “Ecevit,” diye tekrar ettim. Sesim titriyor, kelimelerim parçalanıyor, hıçkırıyor, susuyor, bitap düşüyordum. Metanetimi koruyamıyordum. “Ecevit DNA sonucu bu.” 


Yemin ederim nefes almıyordu, yemin ederim ciğerleri patlamak üzereydi. Kulaklarım çınlıyordu. Ecevit kâğıdı elimden usulca aldı, artık görmem için kalkmam gerekiyordu. Sesli okumaya çalıştı kelimeleri birleştiremedi. Gözlerini açtı kapattı, dudakları titriyordu. İki satır yazıyı okuyamadık iki yetişkin. 


“Karşılaştırma sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda hesaplanan kardeşlik indeksi (SI): 48.21 

Bu değer kullanılarak yapılan istatistiksel değerlendirmede iki bireyin biyolojik kardeş olma olasılığı: %99,64 olarak hesaplanmıştır.” 


Bir ağıt yükseldi gırtlağından. Elleri saniyeler içinde mosmor kesildi, teni elimin altında soğudu. O böylesine tepkileri açıkça vermese hiçbir şey beni sarsamazdı. “Tamam,” dedim kontrolsüzce titrerken. Birimiz panik atak birimiz belki de kalp krizi geçiriyorduk. “Tamam, tamam, tamam… Soluklan. Nefes al. Bana bak, bana bak nefes al.” Bir ölü gibi beyazlamış yüzünü kaldırdım. Ölü gibi bakıyordu yüzüme. Dolmayan gözlerinden yaşlar kulaklarına doğru akıyordu. “Hadi, benimle beraber. Sakin olmak zorundayız. Çek içine,” dedim ve benimle beraber nefes almayana kadar aldığım nefesi vermedim. Kendi bildiğim ne kadar teknik varsa hepsini Ecevit için yaptım. Yüzünü sıkıca tutmuştum. Parmaklarım yüzünü okşuyordu. Solukları dakikalar sonra düzene girmese de yeniden canlandı. Birkaç kez konuşmaya çalıştı ama yapamadı. 


“Firuze,” dedi sonunda. “Firuze, Melike.” 


“Biliyorum. Biliyorum. O mu? Bilmiyorum. Bilmiyorum Ecevit. Halledeceğiz. Ne yapacağız? Bilmiyorum. Sakin olmamız lazım. Belki oyun oynuyor bizimle…” Başımı iki yana salladım. 

“Hayır hayır oyun oynuyor olamaz. Bile bile kendini yakmaz. Ecevit. Ecevit, Melike.” Ecevit’in tuttuğu saç tellerinin üzerine kapattım elimi. Belki de Melike’ye ilk temasımdı bu. Aklımı kaçırdığımı sandım, o on tane saç telini öpüp koklamak, onlara sarılmak istedim. Ben bunları hissediyorsam Ecevit peki? Öleceğini sanıyordu. 


“Sakin olacağız. Sakin olacağız. Biz de test yapmaya gideceğiz. Biz de yapacağız. Saçları onun için gönderdi. Nerede yapacağız? Şaibenin karışmayacağı bir yerde yapmamız lazım. Nerede yapacağız?” 

Bir sağa bir sola gitmek istiyordum. Ne yapacaktık? Ya test sonuçlarıyla oynarlarsa? Ya bizi kandırırlarsa? Birden fazla yerde yapmalıydık. Ecevit kâğıdı bana uzattığında sorgulamadan aldım. Telefonunu çıkardığında kimi arayacağına baktım. Behçet’i arıyordu. 


Kim olursa olsun, bana ne yaparsa yapsın, ne kadar kötü hissettirirse hissettirsin umurumda değildi. Gerekirse yalvarırdım. Bize yardım edecek herkese yalvarırdım. Ecevit, Behçet’e yalnızca nerede olduğumuzu söyledi. Başka da bir şey söylemedi. Behçet geldiğinde ne camı parçalanmış bir araba ne de ayakta bile duramayan bir Ali Ecevit bekliyordu. Ecevit konuşamadı bile. Sadece DNA sonucunu gösterdi. Melike’yle zerre duygusal bağ kurmamış Behçet’in bile ifadesi sarsıldı, bir süre ne diyeceğini bilemedi. Ecevit’i sıkıca tuttum gelen arabaya binene kadar. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Biraz olsun konuşmuyordu. Uzun bir süre de konuşmadı. Başını arabanın koltuğuna yasladı. Bazen yaşları aktı gözlerinde, dudakları hareket etti. Anne dediğini okudum bir tek, diğerlerini okuyamadım. Sadece gözyaşlarını sildim aktıkça. Ne ben ne de Behçet konuşmuyorduk. 

Nereye gidiyorduk onu da bilmiyordum. Umurumda da değildi. Behçet bize yardım etsin yeterdi. Ecevit ancak yolun ortasında kafasını kaldırdı, sesini duyabildim. 


“DNA testi nerede yapılıyor?” diye sordu zorlukla. 


“En hızlı nerede olur diye sordurtuyorum,” dedi Behçet. “Bu orospu çocukları oyun oynuyor olabilir. Güvenilir bir yere yaptırmak lazım.” 


“Elimizde saç telleri var. Tek yere yaptırmayalım,” dedi. 


Ecevit’in beyazlamış eline baktım. “Hepsini vermem,” dedi titrek bir sesle. Onu öldürseler de vermeyecek gibi tutuyordu. “Hepsini vermem.” 


Allah’ım sana yalvarıyorum, bu saçlar Melike’nin olsun ve Melike’nin saçları annesi gibi upuzun olsun. Saç teline muhtaç olan Ali Ecevit’e sayamayacağı kadar çok saç ver. 


“Doğru söylüyor, birini siz yaptırın birini ben yaptırayım başka yerde,” dedi Behçet. Ön koltukta oturuyordu, arkasını döndü ve Ecevit’e baktı. Onu ilk kez Ecevit’e karşı bir insana bakar gibi bakarken görüyordum. Ecevit’in dizine vurdu iki kez. 


“Metanetini koru,” dedi. “Yalan da olabilir. Metanetini koru.”  Sonra ikimize birden baktı. “Kendinize gelin amına koyayım! Kendinize gelin. Böyle yaparsanız bizim anamızı bile sikerler. Kendinize gelin. Tokatlayın lan birbirinizi. Kendinize gelin.” Ne benden ne de Ecevit’ten tepki gelmedi. Behçet aniden silahını çıkardı ve cama doğru çıktı. Bir el ateş ettikten sonra aynı silahı bana da doğrulttuğunda benim çığlığım ve Ecevit’in bağırışı birbirine karıştı. Ecevit adeta silahın üzerine atladı. Öyle büyük bir hızla sıkıldıktan sonra bana çevrilmişti ki yeniden sıkılmadığını anlamamıştım bile. 


Behçet sebep olduğu hareketlilikten sonra “Ha şöyle ya,” dedi Ecevit’in gözlerinin içine bakarken. “Ha şöyle aslanım ya, ha şöyle.” 


“Senin şerefini sikeyim piç kurusu!” 


“Eyvallah,” dedi Behçet geri çekilirken. “Kendinize gelin. Aklınızı başınıza alın hadi, sizinle mi uğraşalım bu orospu evlatlarıyla mı mücadele edelim?” 


Ecevit elinde kalmış silahı Behçet’in kucağına attı. Arkasına çektiği bana baktı. İkimiz de nefes nefeseydik. “Tamam,” dedi o. “Tamam,” bana mı diyordu kendine mi belli değildi. Behçet’e gelen telefonun ardından gideceğimiz yön değişti. 


“Geleceğinizden haberleri var, gidin verin vereceğinizi sonra çıkın. Tüm saç tellerini verme Ecevit,” dedi. İstese de vermeyecekti zaten. Ben de bakmak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Sadece Ecevit’in soğumuş eline dokunuyordum. Bir saat kadar sürdü neredeyse yol. Ecevit bir daha kafasını koymadı. 


“Kaç güne çıkar?” 


“Normalde bir ayı buluyormuş.”   


“Behçet kaç güne çıkar?” 


“Halledeceğiz bir şekilde. Birkaç güne çıkacak.” 


Ecevit kafasını salladı. O birkaç günü nasıl bitirecektik bilmiyordum. “Buradan sizi başka bir araç alacak, onunla gidin, benimle görünmeyin. Çıkınca da aynı arabaya binin eve geçin, geleceğim ben. Hadi,” dedi Ecevit aracı sağa çektirirken. Şoför emri aldıktan sonra arabayı durdurdu ve çok geçmeden önümüze bizi alacak başka bir araba geldi. Biz kendimizi kaybetmişken şerefsizin teki de olsa en azından bir kişi bizi doğru ve akıllıca yönlendiriyordu. Sarı ticari bir taksiydi. Bundan sonra on beş dakika sürdü yolumuz. Özel bir Adli Tıp Kurumu’na geldik. Geleceğimizden haberleri vardı. En hızlı şekilde yardımcı oldular. Ecevit’ten örnek aldılar sonra da kökü olan iki saç teli. Ecevit de fazlasını vermek istemedi. Bizimle ilgilenen kadın saç tellerine baktı. Yarısının kökünden olmadığını, işe yaramayacağını söyledi. Ecevit onları ayıkladı parmaklarıyla sevdi, sonra yeniden karıştırdı, yeniden ayıkladı. Eve varana kadar ağzını yine bıçak açmadı, sadece saç tellerine baktı. 

Nefes alıyordu görüyordum, bu bana yeterdi. Benim de konuşacak takatim yoktu zaten. Behçet bizden önce gelmişti, kapı önünde bekliyordu. İndiğimizde elindeki sigarayı yere attı ve ayağının ucuyla ezdi. “Hallettiniz mi?” Başımı salladım hızla. 


“Ne yap et onu erkenden çıkart.” 

“İşin uzunluğu az değil,” dedi Behçet bizimle yürürken. “Yarına çıka

cak bir iş olsa yarın çıkartacağım. Sırasız şekilde işleme alındı ama işi uzun.” Babam işin içine girecek olsa kim bilir kaç güne çıkarırdı? Bilmiyordum ama zaten yardım isteyebileceğim bir babam yoktu. Keşke Alparslan’dan yardım isteme şansım olsaydı ama o taraftan kimseyi Melike olayına karıştıramazdım. Eve girdiğimizde Ecevit elinde saç telleriyle kendini koltuğa bıraktı. 


“Saç telini alayım,” dedi Behçet bir peçete koparıp getirirken. Ecevit acıyla elindeki tellere baktı. İki tane ayıkladı onları da Behçet’e verdi. 


“Yetiyor mu bunlar?” 


“Yetiyor,” dedi Ecevit. Kendi saçını koparmasın diye banyodan kulak çubuğu getirdim. “Aç ağzını Ecevit,” dedim ve hemşirenin yaptığı gibi ağzının içinde gezdirdim çubuğu ve onu da peçeteye sarıp Behçet’e uzattım. İşaretparmağını üzerime doğru salladı açıkça. 


“Kimsenin haberi olmayacak. Duydunuz mu beni? Anan baban dirilse Ecevit, onlara bile söylemeyeceksin bunu.” 


Ecevit’e söylemiyordu, görüyordum. Ecevit yalnızca kafa sallamakla yetindi. “Ben çıkıyorum şimdi. Sen de git bir kafana su çarp kendine gel. Hadi, toparlan. Haber vereceğim sana.” Sonra bana döndü, “Sen de git babanın evine, bak baban ne yapıyor? Öyle oturarak bir bok yapamazsınız siz. Gözünüzü dört açın.” 


İkimize de posta koyduktan sonra çıktı gitti evden. Ecevit, ben ve saç telleri kaldı. Ecevit kalanları sayarken fark ettim, altı tane kalmıştı. Birkaçında hâlâ kök vardı ama birkaçında yoktu, kırılmıştı. Eğer ki bu saçlar Melike’ye aitse, bu demek oluyordu ki Melike bu ülke sınırları içinde yaşıyor ve Raşit denen adam yerine ulaşacak kadar, bunları alacak kadar nerede olduğunu biliyordu aldığı ve belki de sattığı çocukların. 


“Saçlarını koparmışlar.” 


Ben kafamdaki kırk tilkiyle baş etmeye çalışırken Ecevit’ten bir çocuğun cümlesi gibi, yalın, berrak ve bir o kadar masum bir cümle döküldü. Kaşları büküldü. “Saçlarını koparmışlar,” dedi. Bu cümle onu öylesine kahrediyordu ki eline avucuna sığmıyordu şimdi altı saç teli. “Firuze saçlarını koparmışlar.” 


Oturduğum koltuktan kalktım ve yere çömeldim, yüzüne dokundum. “Benim bir tarak darbeme kaç telim düşüyor biliyor musun?” dedim. Ecevit bana baktı. Gözleri parlıyordu, belki birazdan yaş akıtacaktı. “Biliyorsun,” dedim. “Melike de genç bir kız. Kadının yaşadığı evde saç bitmez Ecevit. Bu saçın on katı için bir tarak yeter.” 


O gözlerindeki korku nasıl söndü gitti, yemin ederim gördüm. Sözüme tamah ediyordu, inanıyordu her dediğime. Ecevit artık tümüyle inanç doluydu bana karşı. “Saçları simsiyah,” dedim tellere bakarken. Belki boyaydı bilmiyordum ama ben işime geleni söylemeyi tercih ettim. “Leyla teyzenin saçları gibi. Baksana. Upuzun.” 


Ecevit’in gözlerinden yaşlar arka arkaya düştü. Hiç engel olmadım, ağlama da demedim. Dilediği kadar, sesli ağlayabilirdi. Yeter ki nefes alsaydı. Saçlarını okşadım, yüzünü sineme gömdüm. Ona onu çok sevdiğimi söyledim. Defalarca kez. Ona, onu Melike’nin de çok sevmesine çok az kaldığını söyledim. İki gün, üç gün ya da biraz daha fazla. Her neyse. Artık neredeyse emindik, Melike Tarhan yaşıyordu. Abisini de yaşatmak için bir yerlerde yaşıyordu. Hüseyin ve Leyla Tarhan’ın bu hayata bıraktığı iki pırlanta da yaşıyordu. Şükürler olsaydı, Yaradan’a binlerce kez şükürler olsaydı. 


*** 


Sırf babamın telefonunu elime geçirme fırsatı bulurum diye bu erkek orospusu Bülent’le yeniden aynı sofradaydım, Ecevit’in yanında olmak varken üstelik. Onu altı saç teliyle bir başına bırakıp gelmek zulümdü. Ve Bülent’in bu sofrada sondan bir önceki gecesiydi. Geriye kalan hayatı hapishane yemekleriyle geçecekti. 


“Harry Potter’ın son filmi yarın vizyona giriyor. Beni götürecek misin abi?” dedi İnci. Göz devirmemek için zorlukla tuttum kendimi. İnci de benden nefret edecekti. Biliyordum ama onu bir katille aynı evde yaşatmayacaktım. 


“Yarın çok önemli bir işim var.” dedi Bülent. Tutamadım kendimi alayla güldüm. İnci’nin yanında eskorta gitmek diyemediğim için, “Batak oynamaya mı gidiyorsun?” dedim. Eğer ki biz bir dizi içinde olsaydık insanlar bizimle Akınlar sadece yemek mi yiyor diye dalga geçerlerdi ama kimse bu Bülent şerefsizine sadece bu kadar tahammül edebildiğimi bilmezdi. 


Bülent yüzüme bakmadı, İnci’yi gördü. “Ama abi ya, hani ilk günden gidecektik? Ne işin var?” 

“İşim var işte kızım. Bak burada bir baltaya sap olamamış ablan var, onunla git.” 


“Ya defol git, sen hangi baltaya sap oldun. Sülük gibi bulduğuna yapışmak dışında ne meziyetin var senin?” 


“Ne işin var Bülent?” dedi annem Bülent bana karşılık vermeden. “Kardeşin senden kırk yılda bir bir şey istiyor, senin daha önemli ne işin var?” 


Bir Akın’ın sesindeki o sinsi aşağılamayı yine ancak bir Akın kanı taşıyan anlayabilirdi. Annem adeta Bülent’i dövdü. “İşim var,” diye ısrar etti Bülent. 


“Ne işin var?” diye sordu babam sert bir sesle. Cevap vermedikçe o da sinirleniyordu zira Bülent’in işi olamazdı babam da biliyordu. Sevkiyatla alakalı olmalıydı. 


“Eski bir dostumun kardeşi,” dedi babası sorunca. “Yurt dışına gidecek eğitim için, uçak bulamadılar. Yarın da son günü okulu için. Benden rica etti vize işlerini hallettik, özel uçakla yardımcı olacağım,” dedi. “Sana bilgisi gelir zaten baba uçağın.” 


Babam sorsa da aşağılarcasına ilgisizce dinliyordu. “Kim bu dostun?” diye sordu. Yalan söylüyordu apaçık. Babam onu öyle bir mahvedecekti ki sıra bana gelmeyecekti bile. 


“Eski bir dostum tanımazsın sen,” dedi. Sonra gözlerime baktı hınçla, nefretle. “İyiliğim dokunsun dedim.” Beyin yoksunu şerefsiz. Keşke babam biraz daha zorlasaydı da yalanı ortaya çıksaydı, çırpınışını izleseydim ama olmadı. Babam ilgisizce bıraktı ve kurcalamadı. Eski bir dostuymuş da kardeşiymiş de… Gencecik insanları zehirleyen bir puşttu Bülent. Belki de kendisi de içiyordu. On dakika daha sabredebildim onun o boktan suratını görmeye sonra tüm tahammülüm bitti ve kalktım sofradan yukarı çıktım. Belli aralıklarla indim aşağı, babamın kapısının önünden geçtim sık sık. Telefonla konuşursa kulak kesilecektim ama yakalayamadım. Birkaç kaz Ecevit’i aradım. Bir nebze olsun daha iyiydi. Başı çok ağrıyordu, bir tane ağrı kesici attırdım zorla, gece yarısına doğru uyuyakaldı. 


Babam çalışma odasından çıkmıyordu. Yarın yine bir miting programı başlayacaktı ama o odanın içinde bunun için mi çalışıyor bir başka şey için mi çalışıyordu bilmiyordum. Yarın gidecekti, ertesi gün Bülent’in haberini alacaktı. O yarın evde olmadığına göre benim de evde olmamın anlamı yoktu. Ben de Ecevit’in evine gidecektim. Yanımda götüreceğim iki pijama takımı çıkardım, çantama koydum. Babamın odasının önünden bir kere daha geçerken kapının açılışına denk geldim ama iyi geceler bile demeden bir tesadüfmüş gibi çektim gittim. O da uyumaya gitti. 


Uyku tutmuyordu. İçim içime sığmıyordu. Panik atak geçirecek gibi oldum, belki hafif düzeyde de geçirdim ama baş ettim. Oturdum biraz çizdim sabaha birkaç saat kala ancak uyuyabildim.


Uyandığımda kalbim hâlâ çok hızlı atıyordu. Ya çok kötü ya da çok iyi bir şey olacaktı. Biliyordum. Çok iyi olacaktı her şey, o saçlar Melike’nindi. Bülent uyandığımda çoktan çıkmış gitmişti. Babamın da çıkışını ben gördüm. Ben, İnci ve annem kaldık. Çıkıp ben de gidecektim ama annem İnci’nin hatırına durdurdu beni. Pek keyfi yok dedi, başta inanmadım ama masaya oturunca fark ettim. 

“Biz gideriz sinemaya,” dedim. İki saat bir filme nasıl adapte olacaktım bu halde bilmiyordum ama annem de neşeyle, “Süper fikir, kız kıza gidelim hatta!” deyince bir nebze rahatladım. Dayanamazsam ben çıkardım annem kalırdı. İnci başını salladı, “Hiç hevesim kalmadı ya,” dedi. 

Dikkatle onu izledim. Ağzında bir şey vardı sanki. Bir o yana bir bu yana bakıyor, sıkıntıyla ofluyor, yerinde duramıyordu. Göz göze geldiğimiz an kaş göz yaptım ama susmam için işaret edip annemi işaret etti. 


Bir şey olmuştu. 


“Ben doydum, odaya geçip hazırlanmam lazım,” dedim ve kalktım. Annem bir şeyler dese de, dünden panik atakla tetiklenmiş bedenim korkuyla çoktan kasılmıştı. İnci de tahmin ettiğim gibi çok geçmeden arkamdan geldi. Odanın kapısının önünde bekliyordum zaten. Hızla ikimizi de odaya çektim. 


“Ne oluyor?” diye sordum. 


“Abla benim sana bir şey söylemem gerekiyor,” dedi ağlak bir sesle, o sıkıntılı halini bırakmadı, elleriyle oynayıp duruyordu. 


“Ne oldu İnci?” 


“Ya ben bunu nasıl söyleyeceğim?” Ellerini eğip büküyor bir o yana bir bu yana gidiyordu hâlâ. Beti benzi atmıştı. O böyle yaptıkça bende pek kötü şeylere sebebiyet veriyordu, kalbim adeta vücudumu dövüyordu. 


“Lütfen söyler misin hemen?” 


“Abimin sanırım çocuğu var!” dedi kısık sesle çıkışarak, bakla ağzından çıktı. Ellerini saçlarına geçirdi stresle. “Dün söylediği yalandı. O uçağı çocuğu kaçırmak için kullanıyor galiba. Başkasından çocuğu var!” 


Zihnimin bir köşesinde duran ama henüz dokunmadığım hatta üzerine bir tane daha gelen bir DNA meselesi vardı. Üstünde durmamıştım, ihtiyaç da duymamıştım. “Nasıl yani?” 


“Telefonla konuşurken duydum!” dedi İnci dehşetle. “Çocuğu kaçırıyor! Hatta adresi yazdı bir yere. Kendisi gitmeyecek bile. Çocuğu kaçırıyor, annesinin haberi yok galiba. Annesi kim çocuğun? Abla bir şey yap!” dedi dehşetle bana tutunurken. “Babam öğrenirse mahveder. Abla bir şey yap! Anneme mi söyleyelim? Anneme de söyleyelim,” dediği an kapıya doğru gitti ama engel oldum. Dehşetle birbirimize bakıyorduk. Çocuğu mu vardı? Annesinden mi kaçırıyordu? Özel uçakla gideceğinden bahsetmişti, gevşek gevşek eski bir dostumun kardeşi demişti. Kendi çocuğundan mı bahsetmişti? 

“Kaç yaşında olduğunu söyledi mi?” diye sordum hemen. Neden bunu merak ettiğimi bilmiyordum. İnci başını iki yana salladı. “Ne yapacağız?” dedi çaresizce. Yutkundum. Avucuma ansızın bir koz daha geçti. 


“Ben halledeceğim,” dedim. Bu olayın bugün patlayacak olması, babamın Bülent’i mahvetmesi demekti. Bülent’e bir şey yaparsa Bülent’in yarın o sevkiyata birinci elden katılmama ihtimalini doğuruyordu. Bir şey yapmam lazımdı. Bir şey yapmam lazımdı. O çocuğun gitmesine engel olmam ama bunu babamın gazabından ilk kez Bülent’i koruyarak yapmam lazımdı. Ya da izin vermeliydim. İki ihtimal de kafamda dönmeye başladı. 


“Bana adresi bulabilir misin?” 


“Bilmiyorum. Anneme söyleyelim abla!” 


“Kimseye bir şey söyleme! Emin olmam lazım önce. Sen adresi ara, bulursan bana at tamam mı?” 

Belki de İnci yanlış anlamıştı. Bülent şifreli bir şekilde uyuşturucu için konuşuyordu. Bu bir koddu. Uyuşturucu için bir çocuğu kod olarak kullanmak yalnızca onun yapacağı bir pislikti. Ortalığı yok kere ateşe vermem demek, bir hiç uğruna yarına engel olmam demekti. Soluklandım ve İnci’yi sakinleştirip odadan çıkardım. “Düşün, düşün, düşün!” dedim odada volta atarken. Bu sefer ben ellerimi birbirine geçirdim, oynamaya başladım. “Düşün, Firuze düşün!” 


Düşüncenin sonu tek bir kişiye çıktı. Alparslan’ı aradım tekrar ve tekrar. “Firuze?” 


“Bir DNA sonucu vardı, onun içeriğini bana öğrenir misin?” 


Ne teklif ederse kabul edecek ama sonra onu yüz üstü bırakacaktım. Bana inanacaktı. O davete gelip, onunla dans ettiysem bana inanacaktı. Başka şansı yoktu, ona o güveni bir kere vermiştim. 


“Efendim?” 


“Bülent’in yaptığı DNA sonucunu bulur musun?” 


“Haberi olur demiştim,” diye hatırlattı. 


Artık önemi yoktu haberinin olmasının. “Olsun bul,” dedim hızla. “Bul ve bana söyle. En kısa zamanda,” 


“Firuze bunu…” 


“Alparslan ne söylersen yine yapacağım,” diye yalan söyledim. Bana kanacaktı. Emindim. 

“On dakika ver bana. Evdeyim, kısa bir işim var. Hemen öğrenip döneceğim sana,” dedi yalnızca. Ama on dakika geçse de aramadı. On yirmi oldu, yirmi otuz oldu ve Alparslan beni aramadı. Otuzuncu dakikada ben onu aradım ama açmadı. Defalarca kez aradım, kaçıncıda açtığını bilmiyordum. 


“On dakikaya arayacağım dedin.” 


“Firuze ben bu işte yokum.” 


“Anlamadım?” dedim dehşetle. Ellerim titriyor, başım dönüyordu artık. 

“Bu işte yokum.” 


“Kimin o DNA sonucu?” dedim. “Bülent’in çocuğu mu var?” 


“Firuze dedim…” 


“Bülent’in çocuğu mu var?” diye bağırdım çekinmeden. Ne demek ben yoktum bu işte? Ne saçmalıyordu bu adam? 


“Hayır,” dedi Alparslan ve hiç bana izin vermeden, “Kapatıyorum ben. Dediğim gibi olay benden çıktı. Seni de ilgilendiren bir şey yok.” 


“Alparslan kapatma! Alp! Alp saçmalama!” 


Telefonu yüzüme kapattı. Zihnimde bağırışlar duymaya başladım yine. 


DNA. Bülent. Bülent’in çocuğu. Kadın. İnci. Bülent. DNA. Altı saç teli. Çiz üstünü. On saç teli. Bülent. Saç teli. Melike… Bülent. Aklıma bir ihtimal geliyordu ama ben ne olduğunu anlamadan yok oluyordu. Alparslan’ı arıyordum açmıyordu. Kaç kez aradığımı bilmiyordum. Tek bildiğim bu telefonu açıp bana neyin ne olduğunu söylemekten başka şansının olmamasıydı. Arabama bindiğimde gözüm önümü görmüyorken bu halde nasıl araba kullanacaktım bilmiyordum. İnci’den gelen adrese baktım. 


Alparslan’ın annesini aradığımı algılayabiliyordum yalnızca. Oğluyla konuşmak istediğimi söylemedim, Alparslan’ın o telefonu almayacağını biliyordum. Evinin adresini istedim sadece. Bize çok uzak oturmadıklarını biliyordum zaten ama sürdüğüm hız normal bir hız değildi. Kendimi Alparslan Yiğit’in evinde bulmam çok kısa sürdü. Kapıyı alacaklı gibi çalsam da kadın güler yüzle karşıladı beni. 


“Alparslan nerede?” diye sordum. Evine gelişimin şaşkınlığını atlatamadan oğlunu sormamın şaşkınlığı bindi üzerine. “Alparslan nerede?” diye tekrar ettiğim an merdivenlerden bir ses duydum. 

“Anne bize biraz izin verir misin?” dedi sakin bir sesle. Hızla ona doğru yürüdüğümde yolu açtı ve merdivenleri gösterdi. Ayaklarımı yere vura vura çıktım. Gösterdiği odaya girdim. 


“DNA sonucunu bana söyleyeceksin!” dedim içeri adım atar atmaz. “Duydun mu beni? DNA sonucunu bana söyleyeceksin! Yoksa bu uyuşturucu işi ortaya çıkar çıkmaz senin de bundan haberinin olduğunu ifşalarım. Duydun mu beni?” 


Kaşları havalandı ve şaşkınca bana baktı. “Beni bununla mı tehdit ediyorsun?” 


“Seni bununla tehdit ediyorum!” diye bağırdım. “Duydun mu beni? Seni bununla tehdit ediyorum!” 

“Senin ya da ailenle alakalı değil. Girmek istediğim bir mevzu da değil!” 


“Sen aptal mısın?” derken üzerine doğru yürüdüm. “Sen aptal mısın? Söyle diyorum sana! Kimle ilgiliyse söyle! Alparslan söyle!” diye bağırıyordum. Adeta evi başına yıkacaktım, sesi soluğu çıkmıyordu. Ondan duymaya korktuğum şey benden çıktı. “Ecevit’in kardeşiyle alakalı mı?” Gözlerim kararmaya başladı, ellerim titriyordu. Bülent’in cümlesi geldi aklıma. Melike’yi bulmuş muydu?  


Bülent Akın, Melike Tarhan’ı bizden önce bulmuştu. 


“Ecevit’in kardeşiyle alakalı,” dedim başımı sallarken, sessiz kaldı. Bülent kendi çocuğunu değil Melike’yi ülkeden çıkarıyordu. Ellerim ayaklarım titremeye başladığında Alparslan üzerime gelmeye çalıştı. “Bırak!” diye haykırdım. “Hepiniz hainsiniz! Bırak, bırak! Hepiniz hainsiniz!” 

Telefonumu nasıl çıkardığımı anlayamadı. Herkes haindi. Çocukluğu hapishanede çürümüş bir adamın kardeşiyle olacak senelerine göz dikmişlerdi. Herkes haindi. “Aç aç aç!” diye bağırdım olduğum yerde tepinirken. 


Engellenemeyen her ölüm cinayetti. 


“Efendim Firuze?” 


Hızla, “Bülent, Melike’yi bulmuş,” dedim nefes nefese. “Ecevit yetişmemiz lazım! Ülkeden çıkarıyor. Bülent, Melike’yi bulmuş.” 


....... 


İlahi Bakış Açısı


Ali Ecevit Tarhan kardeşini korumak için babasına ilk söz verdiğinde 10 yaşına daha girmemişti. Sonra babasını kaybetti sonra kardeşini. 


Kardeşini ilk kendi elleriyle aradığında yirmi altı yaşındaydı. Çok düşüyor, çok kalkıyor, çok ağlıyor, çok susuyor, çok dua ediyordu. Yine de pes etmiyordu. Bir gün bile Melike’nin öldüğünü düşünmüyordu. Şimdi elindeki adrese sürerken arabayı kaç kez kaza geçirecek olmuştu kim bilir. İki kez tırın altında kalma tehlikesi atlatmış, üç kez yayaya çarpacak gibi olmuştu. Lakin yine de bu araba yeterince hızlı gitmiyordu ona. 


Hiçbir şey düşünemiyordu, aklında tek bir şey bile yoktu. Tek bildiği koşmaktı. Tek bildiği şüphelerinin doğru çıkmasaydı. Kendisi kadar alçakların da kardeşinin peşinde olduğunu zaman zaman hissediyordu, olur vermiyordu. Elleri tutmuyordu, ayakları tutmuyordu. Nasıl oluyordu da sürüyordu arabayı bilmiyordu. Yüzü gözü kızarmıştı, midesi bulanıyor, ara sıra öğürüyor, saçlarını çekiştiriyordu. Silahını aldı ve beline koydu. Bülent’i gördüğü yerde öldürmek için defalarca kez içinden yemin etti. 


Kırk dakikalık bir yol vardı önünde. On sekiz dakikada vardı. Kuş uçmaz, kervan geçmez, araba parçalarının olduğu, pisliğin aktığı kocaman yerde tozu dumana kattı. Bir boşluk ya da koca bir dağınıklık yakaladı onu. Ortalıkta kimse yok sanıyordu. Kardeşinin adı hiç değişmemiş gibi boşluğa doğru “Melike!” diye haykırdı. Karlar donmuştu. Bir genç kız görse onu kardeşi sanacaktı. Yüzünü bile bilmiyordu ama görürse, ah bir kere görürse tanıyacaktı kardeşini. 


Boşluğa doğru koşuyor, bir sağa bir sola bakıyordu. O vakit bir korna çalındı. Ecevit az ötesindeki koca tırı görmediğini fark etti. Korna bir kez daha çalındı, bir kez daha, bir kez daha… Kalbi kriz geçirmek üzereydi. Yine de durmuyor koşuyordu. Tırın önüne geçti, hareket etmek zorundaydı. “Kız nerede?” diye haykırdı silahı doğrulturken içeridekilere. “Kız nerede? Bülent!” diye haykırdı boğazı yırtılana kadar. Şoför kapısını açtı adamı yere savurarak indirdi. Yürüttü. Gözü hiçbir şey görmüyordu. Birini işte tam bu yaşta, bugün öldürebilirdi. Delirmiş gibi bir o yana bir bu yana bakıyordu. Tırın arkasına götürdü adamı. “Aç!” diye bağırdı. Adamın söylediklerini duymuyordu bile. “Aç, aç, aç!” 


İçeride ne görmeyi bekliyordu Ali Ecevit? Gencecik bir kız… Ne halde olduğunu bilmediği gencecik bir kız. Ama onu karşılayan bir meyve sebze halinden hallice bir görüntü. “Nerede?” diye bağırıyordu. Gözü dönmüştü. “Nerede?” İki hamlede tırın içine atladı. Aklı başında bir adamdı halbuki. Ona kardeşin demeseler, Ecevit buranın önünden bile geçmezdi. Yeşilliklerin arasına daldı. Tır öylesine büyüktü ki, bir ihtimal arkada olmasına ihtimal verdi. Buraya mı saklamışlardı kardeşini? 

Polis sirenlerini silahlar patlayınca duydu. “Kaldır elini! Kaldır kaldır kaldır!” emri Ali Ecevit Tarhan’a verildiğinde, Ali Ecevit suçüstü yakalandığını, yine suçu işlemezken ama suçun üzerindeyken anlamadı. 


Firuze, Ecevit’i hep yakardı. Firuze fark etmeden yine yaktı Ali Ecevit’i. 


“Teslim ol, indir silahı! İndir!” Ecevit elinde silah, gözünde dehşetle şimdi arkasındaki polis yığınına bakıyordu. 


......



Benim için ara verecek bir noktada olsak da devam etmekle bu arayı sonrasında başka bir noktada vermek istiyorum. Yine e bir hafta ekstradan ben müsaade istiyorum. Yine son durumu size bildiririm ama ortalığı toparlamam ve bir yol haritası çizmem gerekiyor. Hikayemiz için bu gerekli, daha sağlıklı olacak toparlanmam.

Ben bunu en son dördüncü bölümden sonra söylemiştim ama şimdi de söylemek istyiyorum ki yenşden ve son kez başlıyoruz. :)


Instagram: dilanduurmaz

ve

uzumbugusuofficial

 

 

 

 

33 Yorum


raingirlbuti
15 dakika önce

Noldu suan ben asla anlamadım yani bu insanlar baştan beri hep firuzeyle ecevitin önündemiymiş bu kadar kaosu boşuna mı yaşadılar…en cok neye sevinip neye üzüleceğim bilemedim Melike yaşıyor sükür ama ne halde eco bulabilecek mi firuzcumla münasebeti devam etcekmi bilmiyom…dilancım sever karakterlerine çektirmeyi..TEk temennim adalet yerini bulsun suçlu olanlar cezalarını ceksin…Melike sagsalim bulunsun Ali ecevitle firuzem de sonunda kavuşsun yasayamadıjlarını hayatı yaşasınlar

Beğen

Şevval Ağırman
Şevval Ağırman
19 saat önce

Lan şimdi noldu ben anlamak istemiyorum of off

Beğen

Rana S
Rana S
2 gün önce

yeni bölüm 2hafta sonra mı 3hafta mı

Beğen

Mesture Emin
Mesture Emin
2 gün önce

Lütfen ters köşe olalımm ya nedir şu çiftin çektiği çile onlara üzülmekten kendimi yiyip bitiricem yakında

Beğen

Mesture Emin
Mesture Emin
2 gün önce

Yine günah keçisi ve ihanet eden Firuze olacak yine yine offfff

Beğen

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page