top of page

xxıx- ceza yalnızca fiili bağlar

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 19 Ara 2025
  • 62 dakikada okunur

uçakta rötar, istanbul trafiği, yol derken şimdi atıyorum. bölümü yeniden okumaya fırsatım bile olmadı. bölüm size emanet. 

yarın İSTANBUL TÜYAP'TA imza günüm var. TÜYAP'A 30. BÖLÜM GAZETESİYLE GELECEĞİM. BU BÖLÜM 29. BÖLÜM. BÖLÜMÜ OKUYUN VE YARIN SONRAKİ BÖLÜMÜN GAZETESİNİ ALMAYA GELİN. 

keyifle okuyun!

***


Ali Ecevit’in yumuşak dudakları, bu sözler aramızdan geçerken dudaklarımın üzerine değdi. Bir dakika Ali Ecevit Tarhan’la öpüşmek için ne çok kısaydı. Bunu onun kucağında, dudakları dudaklarımın üzerinde, elleri yanaklarımı kavramış, dudakları hareketsiz dururken fark ettim. İkimiz de birkaç saniye ne yapacağımızı bilemedik ama iki tecrübesiz insana ellerine verilen bir iş için kısa bir vakit biçildiyse, o telaşla, ilk olmasının körkütük cesaretiyle nasıl alelacele kavrarlarsa o işi, o şekilde kavradık dudaklarımızı.


Plakta şarkı bitti, dışarıda esen rüzgârın uğultusu kesildi ve yalnızca öpüşen iki bedenden çıkan sesler kaldı. Haddinden hızlı çarpan iki kalp, zaman zaman burundan alınan keskin soluklar, iki ıslak dudağın her temasında duyulan ince ama iç gıcırdatan ses… Saniyeler önce dudağımı okşayan parmağını önce yanağımda hissettim, ardından vakit kaybetmeden eline bıraktı yerini ve saçlarımın arasına daldırdı elini. Tutuşu saçlarımın tamamını kavrayacak ve yerinden sökecek kadar sert gözükürdü ama o dokunuşu hissettiğim için mi yoksa ondan emin olduğum için mi bilmem ama tek bir telime bile zarar vermeyeceğini bilirdim. Saçlarım, ellerim, kalbim, yanaklarım değil ama tek mevzu dudaklarımdı. Gözlerim kapalıydı, hislerimle karanlık bir evde hareket ediyormuş gibi Ecevit’in dudaklarında hareket ediyordum.


Telaşım, endişem ve korkum, körkütük bir istekle boğuşuyordu, hangisi baskın geliyordu bilmiyordum ama Ecevit dudaklarımı kavramıştım. Deliler gibi öpüşüyorduk diyemezdim ama o karanlık evde nasıl odaya bir an önce ulaşmak için acele ediliyorsa, aynen öyle, daha fazlası kadar, dudaklarımızı kavrıyorduk. Ecevit’in hırçın tavırları yoktu, dudaklarımı hırpalamıyordu ama elimizde bir ip varsa daha iyi tutuyordu. Zaman zaman duraksıyor, yavaşlıyor, yanlış bir şey yaptığını hissediyordu ama benden daha iyi çekiştiriyordu ipi. Bunu saçlarımdaki eli baskını daha da arttırınca anladım, ben onu tutsam da kendimi kaybediyor, onu tuttuğumu unutuyor ya da tümüyle telaştan bırakır hale geliyordum. O biraz olsun beni bırakmıyor, ellerini gevşetmiyor, pes etmeden, boşluğa düşmeden beni tutuyordu.


İp bana yük gibi geldi. Tümüyle Ecevit’in dudaklarına odaklanmak istedim. Bir dakika çok azdı. İpi bıraktım, Ecevit’e verdim ve kollarımı tümüyle boynuna sardım. İpi bıraktığımı fark etti, yerde kalmasına izin vermedi sanki ve tümüyle aldı. Benim boynuna sarılan kollarımın ardından belimi sardı, kucağındaki konumumu daha da derinleştirdi. Elbisenin sırt dekoltesinin ne denli derin olduğunu, Ecevit’in avuçiçleri zarifçe ama parmak uçları hoyratça o dekoltenin üzerinde gezinirken fark ettim. Kucağında olduğum bir adamın nasıl daha yakınında olabilirdim bilmiyordum ama öyleydim şimdi. İkimizin ağzından bir mırıldanma döküldü. İç geçirir gibi, kendimizden geçtik. Ecevit’in sakalları zaman zaman batıyordu yüzüme. Bir zaman sonra, sanki öpüşmek doğuştan gelen bir refleksti ve zamanı geldiğinde öğrenmiyorduk hatırlıyorduk, Ecevit’in dudakları üst dudağımı, benim dudaklarım alt dudağını sardı. Aynı anda nefes alıp veriyorduk ne sırtımdaki eli duruyor ne de başımdaki eli duraksıyordu.


Karman çormandım, tümüyle ona ya da bir başka şeye odaklanamıyordum. Elleri, kokusu, dudakları, sakalları… Onun kucağında değil ayakta olsam yere yığılırdım. Sardığımız dudaklarımız yer değiştirdiğinde kısa bir an dillerimiz ya da dilim ya da dili, hiçbir şey bilmiyordum, temas ettiğinde korkuyla daha hızlı çarptı kalbim. Kendimden yana bir tiksinme tam da beklediğim gibi hissetmedim ama Ecevit’ten yana, bu konumdayken bile olacak diye çok korktum, çekindim. Hayır, ağzından çıkan o ses kesinlikle tiksinme değildi. Bunu anlamam için de zerre tecrübeye ihtiyacım yoktu. Yirmi beş yaşındaydım, yetişkin bir kadındım, yetişkin bir adamın kucağındaydım. Ecevit’inki ancak inleme olabilirdi.


Üç saniye boyunca dudaklarımız ayrıldı, ikimiz de kısık gözlerle birbirimize baktık. Devam etmeyeceğiz diye çok korktum değil, devam edeceğimizi biliyordum. İşte tam bu noktada, o ilk anın heyecanı, yabancılığı yok olmasa da azalmıştı. Yine de öne atılmadım, öyle bir vaktim de olmadı zaten, Ecevit hiç aralık vermeden dudaklarıma uzandı, hiç beklemeden ben de kabul ettim onu. İkimizin da başı dikleşti. Ensesindeki saçlara asıldım hınçla, geniş omuzlarına dokundum boylu boyunca ve ensesini sarıp sarmaladım. İçimdeki o hınç bitmedi, tümüyle Ecevit’teydim şimdi. İlk andaki kadar karman çorman değildim. Dudaklarını hissediyor, bazen emiyor, bazen kıstırıyor, bazen yalnızca duraksıyordum. Ensesine tırnaklarımı geçirdiğimde, dudaklarımın arasından ismimi söyledi. “Firuze…”


Bana sorsalardı, sonsuza kadar Ecevit’in kucağında olmak isterdim ama bana bunu, Ecevit beni belimden tutup koltuğun üzerine belimi yatırınca ve hiç vakit kaybetmeden benim üzerimde yer edindikten sonra sorsalardı cevabım değişirdi. Öfkelenince cüssesinin büyüdüğünü hissederdim hep. Ecevit şimdi ya dünyanın en öfkeli adamıydı ya da cüssesini tek büyüten öfke değildi. L koltuğun bir köşesindeydik. Alttaydım, Ecevit üzerimdeydi, ip umurumda değildi, Ecevit ne yaparsa yapsaydı, isterse daha sıkı tutsaydı isterse o da bıraksaydı. Ben yalnızca onunla öpüşmek istiyordum. Bir erkekle böylesine yakın bir hale gelmenin akıl kaçırtacak kadar arzulanabileceğini, yirmi beş yaşında, bir Ankara gecesinde, Ecevit’in koltuğunda, onun altında öğrendim. İkimiz de aynı anda inledik.

Midem bulanır, tiksinirim sanıyordum. Ben hep diyordum, beni aşk kurtarmazdı. Elbette kadın ve erkeğin de gireceği herhangi bir hal de kurtarmazdı. Arzulanır mıyım bilmem ama arzulamam. Bir başkasının nefesi, kokusu, teni, ıslaklığı bu kadar yanımdayken kendimi iyi hissetmem. Hatta, hatta aklımı kaçırırım. Bir gün zorla evliliğin içine itilmek en korkunç fikirlerden biriydi benim için. Şimdi elimde olsa, üzerimde olan bu adamı, göğsümü yaracak ve içime alacaktım, onunla bu kısa vakitte nasıl daha çok öpüşürüm, hesabını yapıyordum.


Alın alına duraksadık. Nefes nefeseydik. İnim inim inlemek istiyordum. Ecevit’in nefesleri benden daha korkunç şekilde rayından çıkmıştı. Neden bu halde olduğunu bilmesem, kriz geçiriyor sanırdım. Dudaklarımız temas halindeydi, kim kimin nefesini soluyor bilmiyordum. Ama benim soluklarım böylesine iç açan, canıma can katan, iyi hissettiren türden değildi. Ecevit’in olmalıydı. Saçlarımı okşuyordu. Gözlerimizi hiç açmadık. Bu biraz daha mı öpüşeceğiz demekti? Bir cesaret ıslak dudaklarına daha çok temas ettim. Aklımı kaçıracaktım, Ecevit izin vermedi bana, ipi hatırlattı adeta ve yeniden onun hamleleriyle başladık. Öpüşüyorduk, bu an başka bir anlama yoramayacağım kadar gerçekti. Öpüşüyorduk.


Bir dakika… Bir dakikanın çoktan dolduğunu biliyordum. Dakikalar geçmişti ama inkâr edecektim. Asla aksini söylemeyecek ve söyletmeyecektim. Uzun vakittir bu öpüşmeyi biz değil ama bedenlerimiz mi bekliyordu? Bunu bilmiyordum, bedenimi o kadar çok dinlemiyordum. Ecevit dinliyor muydu, sanmıyordum. Şimdi zamanında dinlenmeyen, kulak asılmayan iki beden vardı sanki koltukta. Benliğimizden kurtulmuş, serbest kalmış ve dilediğince at koşturuyordu. Dudaklarımız yeniden ayrıldı, “Ecevit,” diye mırıldandım altında. Yine nefes nefeseydik.


“Hım?” Alnını alnıma yasladı. Saçlarımı öylesine okşuyordu ki, hiç ayrılmamışız, onun nadide çiçeği olmuşum gibi hissettim.


Misafirlikte aç olduğunu gizlemeyen, doymadığını açıkça söyleyen bir çocuk gibi, belki allak bullak olduğumdan, belki de dürüstlüğümü kaybedersem güvenini kaybederim diye korktuğumdan “Bir dakika doldu,” dedim. Çok dakika geçti diyemezdim ama bir dakika doldu diyerek doğruculuğumu savunabilirdim.


Ecevit gözlerimi açtı ve ilk kez başını hafifçe kaldırdı. Göz göze geldik. Kabul biraz korktum. Yalancı, bir dakika mı kaldı diyecek diye. Dikkatli gözleriyle bana baktı bir süre. Kızacaktı. Onu sıkıca tutmak istedim kopup gitmesin diye benden. Kızarmış dudakları önce iki yana doğru genişledi sonra hafifçe güldü bana. Evet evet bana. Bana güdü. Gözlerimi kırpıştırdım. Beklediğimin taban tabana zıddıydı bu. Bu kez ben kaşlarımı çattım. “Bir dakikamız doldu,” dedim tekrardan. En dürüst, en güzel, en doğru ben olmak istiyordum. Onun gözünde hep en olmak istiyordum.

“Bir dakika…” dedi kendi kendine bana bakarak.


Başımı salladım. “Bir dakika.”

Benden bir dakika, bir saat, gün, ay ve yıl istese vermeyecekmiş gibi konuşuyordum. Elimi kaldırdım ve onun yüzüne uzattım. Bir dakikamız dolmuştu ama o benim üzerimdeydi. Yalnızca bir dakikamız dolmuştu. Başka bir yasak yoktu değil mi? Parmaklarım yüzünde gezindi, kirpiklerine dokundu. Kan ve sıcaklık gelmişti tenine, öfkeyle taş kesilmiş yüzünden eser yoktu şimdi. Gözlerini yumdu bir noktada, dokunmama izin vermekti sanırım bu. Sadece bana fırsat veriyordu artık. Kirpiklerini sevdim, gözkapaklarına dokundum, dudaklarında gezindi parmaklarım. “Bir dakikamız doldu,” dedim yeniden yüzünü severken. “Doldu bir dakikamız.”


“Firuze,” dedi iç geçirirken. Gözlerini açmadı ama kaşları çatıktı. Memnuniyetsiz diyemezdim ama rahatsız olmuştu sanki. Ne diyecek diye meraklar beklerken konuştu. “Sus. Sus…”

Eğer ki bana sus demese daha kaç kere söylerdim bilmiyordum. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Dudaklarına baktım. Tamam susmalıydım. Tamam belki de ben yanlış saymıştım, daha dolmamıştı. Dudaklarına hafif hafif yayılmış kızarıklıklara baktım. Dudaklarımdan geçen soru, zihnimin süzgecinden geçmedi. “Ecevit,” diye seslendim. Bu kadar susabildim. “Daha önce öpüştün mü?” Ama eğer ki geçirseydim de zihnimin süzgecinden yine sorardım.


Sevişmemişti biliyordum ama peki öpüşmüş müydü? İpleri çok çabuk kavramıştı. Ben öpüşmemiştim. O öpüşmüş müydü? Gözlerini araladı bu kez, ona baktım dikkatle. Öpüşmüş müydü? “Öpüştün mü?” diye sordum yeniden.


“Firuze sus…” diye tekrar etti. Ona dünyanın en manasız sorularını soruyor, sözlerini ediyormuşum gibi davranıyordu ama öyle değildi ki. Öpüşmüş müydü? Öpüştüyse öpüşmediğimi söylemeyecektim. Herhalde böyle bir anda, konumda beni bir başka şey bu kadar hırslandıramazdı.

“Öpüştün mü Ecevit?” diye sordum. Gözlerimi koca koca açtım, biraz olsun yüzünden anlamaya çalıştım. “Daha önce biriyle öpüştün mü?”


Gözlerini sıkıca yumup geri açtı başında keskin bir ağrı varmış gibi. Tam o an önceki öpüşmesini hatırladığını hissettim. Kaşlarım daha sert çatıldı. Öpüşmüş müydü? Kiminle, ne zaman? Öpüştüyse neden sevişmemişti? Her öpüşülen kişiyle sevişilir miydi? Yüreğim karıncalandı. Ecevit’in dudaklarına baktım korkuyla. Evet anlamsız bir korku ve telaş sardı beni. “Öpüştün mü?”

“Öpüştüm.”


Kan kesecikleri, tüm uzuvlarımda patladı. Yatağın içine gömüldüm sanki. Kulaklarım uğuldadı, Ecevit’in yüzüne yakın olan parmak uçlarım sızladı ve elimi geri çektim. Dudaklarım titredi, yutkundum öylece. Öpüşmüştü… Kiminle? İlk kim öpmüştü? Ne zaman? Çok mu güzeldi? “Kim?” diye sordum. “Ne zaman?” Sorular dudaklarımdan hızla dökülmüyordu. Kalbimde bunca yıldan sonra hiç tanımadığım bir yara daha açıldı. Nefes almıyordum.


Ecevit dudaklarını yaladı. Çok sakindi. Nefesini kesmek istedim. Kaşları çatık suratımı izledi. Birbirimize oldukça ciddi bakıyorduk artık. Altlı üstlü bir koltuk köşesinde değildik sanki, bir toplantı masasındaydık. Ben de öpüşmüştüm. Hem de bir sürü kez. Çok kez öpüşmüştüm. Asla aksini söylemeyecektim. Bir sürü öpüşme kurdum kafamda. Bir çocuk gibi komik bir hırsla, benim de buyum var şuyum var der gibi. Ecevit bana bir kala konuştu.


Bir dakika önce.”


Birkaç saniye anlayamadım, cümleden anlamı çıkaramadım. Gözlerimi kırpıştırdım ve onu izledim. Anladığım noktada sarsıldım. Dudaklarımdan sesli bir nefes döküldü. Benden bahsediyordu… Benden önce kimseyle öpüşmemişti. Allah’ım… Nasıl rahatladım, nasıl rahatladım… Bunu nasıl, kime, ne denli anlatabilirdim ki? Dudaklarına baktım. Zihnimdeki tüm kurmaca öpüşmeler yok oldu. Ben de kimseyle öpüşmemiştim. Derin bir nefes çektim içine. Parmak uçlarım yeniden ona yaklaştı ve dudaklarına gitti. Amacım gizem yaratmak değildi, Ecevit bana neden bu kadar dikkatle bakıyordu hiç anlayamadım. O an alacağımı aldım ve onun almak isteyeceğini hiç düşünmedim. Öpüştüm derse öpüştüm diyecektim. Öpüşmemişti ve benim için soru ve cevap kapanmıştı. Dudaklarında gezindi parmak uçlarım. Boğazını temizledi. Yine anlayamadım. Bakışlarındaki bozulmayı da görmüyordum çünkü gözlerine bakmıyordum. Onu bir kez daha öpmek istiyordum. Biliyordum bir dakika dolmuştu ama… Tek bir kez daha, veda öpücüğü gibi… Bu ne illet bir şeydi. Yapmadan önce hiç aklıma gelmiyordu, yaptıktan sonra çok kısa vakitte yeniden istiyordum.


“Ecevit,” dedim ondan bir dakika daha istemek için.


“Sorduğun sorulara önce kendi cevabını hazırla.”


“Hı?” Gözlerine baktım. Bozulduğunu ve meraklandığını o an fark ettim. Suratı beş karışa doğru gidiyordu. Fark eder etmez cevap verdim. Onun nadide çiçeğiysem eğer, bana böyle bakmamalıydı. En azından bu gece, birkaç dakika içinde. “Hayır öpüşmedim, hiç, bir kez bile. Bir dakika önce öpüştüm. Öyle işte.” Soluklandım. “Ecevit,” dedim yattığım yerden.


Gözleri kısa bir an gerdanıma kaydı. Kolyemin ucu yana doğru düşmüştü. Ecevit çıkıp geldiği günden beri daha az dokunduğum kolyem… Onu unutmamıştım, yalnızca artık ondan önce başkasına tutunuyordum. Biliyordum bana kızmıyordu, sitem bile etmiyordu. Ecevit’in eli kolyeme uzandı ve kemikleri parmakları kolyemi tutarken gerdanıma dokundu. Titredim. Kolyemin ucunu tuttu, ortaladı, göğüs oluğuma yaklaştırdı. Beyaz elbisemin yakası biraz açılmıştı. Titriyordum, soğukta bu kadar titremiş miydim bilmiyordum. Kendimi kapatma ihtiyacına girmiyordum ama yine de…

Bilmiyordum. Ecevit’in dikkatini çekiyor muyum, bir düşen askı, açılan yaka, dağılmış saçlarım… Bir kez olsun gözü kayıyor mu kaymıyor mu deli gibi merak ediyordum.


“İstanbul’a gittin mi?” diye sordum ondan bir dakika daha talep edemediğim için. Kolyeme bakmaya devam etti. Dirseklerinden birini koltuğa yaslamıştı. Tüm yükünü ona vermişti. Yıkılmıyordu. Firuze

taşı ve kutup yıldızını bir tutuyor, bir bırakıyordu. Onunla oyun oynuyordu.

“Gitmedim,” dedi kısa bir vakit sonra. Gözlerimi kapattım ve bir gündür içimde tuttuğum nefesi verdim.

“Gidecek misin?” diye sordum bu kez.

İçimde ukde kalan çok nefes vardı. Yalnızca birini serbest bırakmıştım. “Gideceğim,” dedi ve devamını getirmedi. Yüzüm ezildi, kalbim sızladı. Hâlâ… Ne olursa olsun hâlâ. Dişlerimi birbirine bastırdım. Altında kıpırdanmak istedim ama yapamadım.

“Şimdilik değil ama bir başka zaman, gerekirse gideceğim. Sen de aklını başına alacaksın, ben nereye gidersem gideyim, kendini sokaklara vurmayacaksın.”

Ağzımın içinde mırıldandım. Ona gitme de diyemedim, kendimi sokaklara vurmayacağım da diyemedim ama o bu mırıltının sebebini anladı, biliyordum. “Sana söylüyorum. Kendine gel Firuze, bu gece yaptığın neyin nesiydi?”


“İstanbul…” demek istedim. Beni neden anlamıyordu? Neden yanıma oturup benim baktığım yere bakmıyordu? Görmek istemiyordu.


“Her neyse,” diye kestirip attı bastıra bastıra. Yine görünmez olduğumu hissettim. “Her neyse Firuze. Her neresiyse. Hava şimdi dışarıda üç derece. Sen ne anlatıyorsun? Hava dışarıda üç derece. Cehennemin dibine de gitsem ben, sen hava üç dereceyken sokakta oturamazsın.”


“Otururum,” dedim inatla.


“Hâlâ ne yaptığını farkında değil misin?”


“İstanbul’a gitme,” dedim yeniden. Gözlerimi açtığımda çoktan bana baktığını gördüm. O zaman yüzümdeki acıyı da görmüştü. Neden böyle yapıyordu ki?


“Gitmem gerekirse gideceğim, sen de asla bir daha bunu yapmayacaksın,” diye konuştu acımasızca. Başımı koltuğa bastırdım ve tavana baktım. Anlamıyordu. Anlamayacaktı beni. Gidecekti.

“Görmüyor musun?” diye sordum yalnızca. Ne olduğunu söylemeyecektim. Görmüyorsa zaten, açıklamamın hiçbir anlamı yoktu. Anlatsam da görmeyecekti.

“Görüyorum, yine de sonuç değişmiyor. Cehennemin dibine de gitsem, aklın başında hareket edeceksin. Sen bu gece ne yaptığını farkında değil misin?” diye tekrar etti. Farkındaydım ama umurumda değildi. Pişman değildim. Öyle yapmak istemiştim ve yapmıştım. İçimdeki acının bu şekilde azalacağına inanmıştım belki ya da bir başka şey. Ecevit buna karışamazdı.


“Gidersen git,” dedim hınçla. “Gittiğin sürece benimle alakalı hiçbir şeye karışamazsın. Gidersen git İstanbul’a, Git. Şimdi git, yarın git. Gidersen git, benim ne yaptığım seni ilgilendirmiyor. Engel olamazsın.” Fevri davranıp onu itmek ve altından kalkmakla, sakin kalıp bu konumda onunla kavga etmek arasındaydım. Tümüyle palavradan onu itmeye kalkıştım. Gücüm yetmemiş gibi yapacaktım. Bunu yaparken de konuşmayı sürdürdüm. “Gidersen git İstanbul’a. Sokağa da vururum kendimi, elin adamıyla kaldırımda da otururum.”


Oyunuma kandı ve kalkmamı engelledi. Üstelik, hiç tereddüt etmeden “Bok oturursun,” dedi açıkça.

“Otururum. Bu gece de oturdum. Gidersen git İstanbul’a. Git. Şimdi kalk git, hadi. Ne bekliyorsun?”

“Elin adamıyla bok oturursun,” dedi yine. Neden benimle İstanbul hakkında uzun uzun konuşmuyordu? Tamam gitmeyeceğim ya da seninle gideceğim demiyordu? Neden duymuyordu sesimi? Neden İstanbul’u bu kadar önemsiz görüyordu?


“Ecevit,” dedim yenik bir sesle. “Duy beni. Bağıracak gücüm yok, duy beni.” Sesim titriyordu. Ben onunla elin adamını konuşmak istemiyordum. Cehennemin dibini ya da üç derece havayı konuşmak istemiyordum. İstanbul’u konuşmak istiyordum. “Ya bensiz gitme ya da ben öldükten sonra git.” Bağırmadım, gücüm de yoktu zaten ama sanırım duyurdum sesimi ona. Elin adamıyla çatılmış kaşları içe doğru çöktü bu kez. Söylediğim cümle onu bozguna uğrattı. Bu sandığı kadar büyük bir cümle değildi benim için. Ondan korkunç zor bir şey istemiyordum. Bana haksızlık yapıyordu. “Lütfen,” dedim. “Ya benimle git ya da ben ölmeden gitme.”


“Fi-ru-ze!” Adımı vurgulayarak, altını çizerek heceledi. “Firuze!” dedi. Ne dediğini şaşırmıştı. Gözlerim sulandı. Altında kıvranmaya başladım. Gitmemişti ama gitmekten de vazgeçmemişti. Cengiz ölmüştü, onda bile gitmediyse başka ne olabilirdi ki bensiz gitmesini gerektirecek? Ona her İstanbul’a gidecek miyiz dediğimde, zorla almıştım gideceğiz lafını ağzından. O susarken ben de inatla sormuştum. Söylememek için direnmişti ama söylemişti işte. Nasıl olduğunun bir önemi yoktu. Kollarımı boynuna sardım. Başımı eğdim, gücüm yetse göğsüne yaslayacaktım başımı. “Gideceğiz demiştin,” dedim nasıl dediğini umursamadan. “Beni kandırma. Beklenti beni öldürür Ecevit, beni kandırma.”


Hiçbir şey söylemedi, şimdi ne söylese ya da konuşmaya devam etse bende bir yara değil yarık açacağını anladı, fark etti ya da gördü. Bilmiyordum. Bir daha bana asla gideceğiz demeyecekti biliyordum. Hiç konuşmuyordu. Gideceğim demedi, aksini de söylemedi ama ben işime geleni kabul ettim. Gözlerinden dudaklarına kaydırdım yine bakışlarımı. “Neden gitmedin?” diye sordum bu kez. “Ne oldu cenaze?”


Dudaklarını yalarken yuttuğu kelimeleri sindirmek için kocaman soluklandı. “Ankara’ya gömüldü,” dedi. Rahat ikinci nefesi aldım. “Seni aradım haber vermek için, neden açmadın?”

“İstanbul’da olduğunu bildiğim için.”


“Bunu konuşacağız,” dedi net bir sesle. Belki şimdi değil ama bunu konuşacağız demekti bu. “Bunu konuşacağız Firuze.”


“Ne zaman gelecektin yanıma?” diye sordum bu kez. Başımı iki yana salladım. “Bu gece gelmeyecek miydin yanıma?” Hesap soruyordum ama dilinin ucuna gelmedi malum şey. Cevap verdi.

“Bir erkek orospusundan mesaj almadan önce kokoreç sırasındaydım. Paket yaptırıyordum,” dedi. Küfrü öylesine ağız dolusu etti ki, vallahi de billahi de gören duyan bana ediyor sanırdı. Bu kadar yakın mesafeden gözlerime bakarak edince… Ne bileyim. Ben etmişim gibi utandım. Gözlerimi kaçırdım ama izin vermedi. Çenemden tuttu ve başımı sabit tuttu. İkimiz de konumumuzu göz ardı etmiştik. “Sen de o sıra o erkek orospusuyla kaldırım köşelerinde oturuyordun,” dedi açık açık. Her kime olursa olsun, böyle söylemesi rahatsız etti beni. Çok terbiyesiz geldi bu yaptığı. Benimle bu mesafedeyken böyle küfredince içimdeki zilli ağzını kapata kapata ayıpladı onu.


“Ecevit,” dedim rahatsız olduğumu hissetsin diye.

“Çok mu çirkin konuşuyorum?” dedi çenemi sabit tutarken. Hızla başımı salladım. Herkes küfredebilirdi. Herkes ama Ecevit edince onu topyekûn ayıplıyorduk. Hele içimdeki, Leyla teyzenin oğlu küfretti diye bir Leyla teyzeyi aramıyordu koştur koştur. Başını iki yana salladı, “O herife kullanabileceğim en nazik hitabı kullanıyorum.”

“Sana ulaşmasını ben istedim,” dedim. Amacım onu savunmak değildi yalnızca haksızlık etmemekti.

“İsteyemezsin.”

“İstedim.”


Sinirlendiğini pek tabi farkındaydım. Sadece o beni İstanbul konusunda nasıl görmüyorsa ben de onu Alparslan konusunda görmeyecektim. İçimdeki hınçla üzerinde tepinecektim, içimi soğutacaktım.

“Bok istersin bir daha.”


Başımı iki yana salladım ve çenemdeki parmaklardan kurtulmaya çalışıyormuş gibi yaptım. Tümüyle palavraydı. İçimdeki zilli bana el verdi sanki, başka türlü nasıl açıklardım kendimi. “Belki,” dediğim an parmaklarının baskısı arttı. Bu belki, elin adamıyla mı oturacaksın dedikten sonraki belkinin aynısıydı. “Bana bak!” deyince benim de tavırlarım sertleşti. Ecevit’in ellerinin sıkılaşmasına güvendim, palavradan ibaret olan davranışlarımı sertleştirdim. Ecevit benim ileri gideceğimi anladı diyemezdim, sandı ve ensemden tuttu, hareketlerimi kısıtladığında suratlarımız dip dibe kaldı. Bir kez daha dank etti konumumuz.


Ecevit’in altındaydım. Ecevit’le öpüşmüştüm. Her şey farklı olsaydı dediğimiz ilk beş dakikada birbirimizi deli gibi öpmüştük. Yalnızca beş dakikada bu konuma gelmiştik. Titrek nefeslerle ona bakarken, bana dank eden şeydi gözlerinde parlayan. Tam bu noktada gözlerindeki ışık sönebilir, beni bırakabilir ve sırtını dönüp gidebilirdi. Korktum. Deliler gibi. Tüm o palavraları bıraktım. Eğer ki sırtını dönüp giderse hiçbir şey söyleyemezdim. Beş dakika bitmişti. 16 Kasım 1992 yaşanmıştı ne o ne de ben yaşanmamış halindeydik. Ne ben onun sıkıca tuttuğu ne de nadide çiçeğiydim.

Konuştuğumuz konuyu unuttuk. Ben mi arkamı dönüp gitmeliydim? Böylesi daha mı az acı verirdi? “Ne olacak şimdi?” diye sorarken buldum kendimi. Arkamı dönüp gittiğim vakit, gitmeseydim ihtimalinde boğulurdum. Gidecekse o gitseydi, ben acısını fazlasıyla çekerdim.

“Ne olsun istiyorsun?” diye sordu. Belki o da benim dönüp gitmemi istiyordu.

“Sen ne olsun istiyorsun?” diye ben sordum bu kez. “Beş dakika doldu.”

“Doldu,” dedi. Başını salladı. “Yaşanmasaydı bize ne olacağını görmek istedin.”

“Gördüm,” dedim net bir sesle. “Sen?”

“Gördüm,” dedi aynı şekilde. Onu bana verdikleri ve hiç alamadıkları o ihtimali görmüştü. İkimiz de aynı anda, anlaşmadan iç çektik. Ne olacaktı şimdi? Görmeden yaşamamız daha mı iyiydi? Belki de.

Şimdi aklımızdan hep o ihtimal geçmeyecek miydi? Nasıl katlanacaktık?


“Ben hiçbir şey yaşanmamış gibi davranamam, o kadar kuvvetim yok,” dedim açıkça. Bilsin istedim. Öyle yapmayı istiyorsa bile, bunu bilerek yapmalıydı. Ben görmezden geline geline, örselenerek bir yerden sonra yaşanmadığını kabul ederdim ama o vakte kadar… Bana artık her uzaktan baktığında, her kalbimi kırdığında, kızdığında, ittiğinde eskisinden on kat daha çok yıkılacaktım. Bunu ne ben ne de o engelleyebilirdi ama öyle anlarda bana saygı duysun isterdim. “Belki sen bunu isteyeceksin ama ben…” Cümlemi beni örseleyerek değil, kendinden emin bir duruşla böldü.


“Ben hiçbir şey yaşanmamış gibi davranacak adam değilim, benim adım Ali Ecevit Tarhan.”

Yaptığı her şeyin arkasında durarak geçti karşıma. Gözlerime baktı. Derin bir nefes aldım. Belki de ben ona yakışanı bulmamıştım. Halbuki asıl meselenin Ali Ecevit’in davası olmaktan geçtiğini bilirdim. Bir başka 16 Kasım 1992’yi benimle hayal etmişti, inkâr edecek olsa hiç etmezdi. Bilmez miydim?


“Oyunumuz,” dediğinde saniyeler içinde bir bayat ekmek gibi dağıldım. Kalbim un ufak oldu sanki. Dudaklarım büzüldü. Ecevit sahiplenmişti. Oyunumuz… Ecevit ne de güzel sahiplenmişti bize ait olanı. “Ne kadar sürecek?”


“Bilmiyorum,” dedim hızla. “Ama kısa sürmez.”

“Güzel,” dedi. Memnun etti bu durum onu. Oyunu mu kılıf olarak kullanacaktık? Bize de ancak böylesi yakışırdı zaten. Bizi birbirine bağlayan hep oyunlar olmamış mıydı?


“Bazen,” dedim çekingen bir sesle. “Çok yorulursak ama çok… Bazen. Birbirimizden birkaç dakika isteyebilir miyiz?” diye sordum. Onu bir daha öpmeme ihtimali beni mahvederdi. Hiç mi istemezdi o da? Yanı başındaydım hep. Hiç mi gözü dudaklarıma kaymazdı, bir başka 16 Kasım’ı anımsamazdı, içi gitmez, kalbi titremezdi?


“Bazen, çok yorulursak ama çok,” dedi benim gibi. Onun da hiç yaşanmamış bir anın sızısıyla, tam yaşanmış bir anın özlemi arasında kalacağını fark ettim. “Bazen. İsteyebiliriz.” Başımı salladım art arda. Daha fazlasını ne onun ne de benim birbirimizden istemeye hakkımız ve cesaretimiz yoktu. Varsın, iki çocuk gibi bir oyunun etrafında şekillendirelim yetişkin isteklerimizi ama yeter ki kendimize zulmetmeyelim. Ecevit’in yanaklarına tutundum ve yüzümü yüzüne uzattım. Artık öğrenmişim gibi bu kez ben öptüm. Parmak boğumlarını saçlarımdan geçirdi ve başımı yastığa bastıracak kadar eğildi bana. Eli çıplak kolumda hafif ama iç gıcırdatan şekilde gezindi, burnumdan soludum ayrıldığımızda. “Bir dakikadan biraz artmıştı,” diye açıkladım kendimi.


Alın alına durduk. “Hâlâ kalayım istiyor musun?” diye sordum. Beraber uyuyacak mıydık?

“Hâlâ gitmeyi düşünüyorsun?”

Cıkladım, cıkladı. Kollarımı yeniden boynuna sardım. “Çok uykum var,” diye mırıldandım. Halbuki bu gece nasıl uyunur bilmiyordum. Alnını alnıma sürte sürte hafifçe doğruldu. Bu halde, bu koltukta onunla sızıp kalabilirdim. Hatta istediğim tam olarak buydu. Beni tek seferde kaldırmasaydı, kucaklayıp yatak odasına taşımasaydı, gözlerimi kapatacaktım da. Yatağın orta yerine bıraktığında dolaba yöneldi. Kirli de olsa hiç çıkarmak istemiyordum bu elbisemi. Ecevit’in büyük kıyafetlerinin arasında paspas paspal gözükmek istemedim ama Ecevit elbisemi çıkarmama fırsat vermeden kalın bir kazağı kafamdan geçirdi. Sonra eli hiç beklemediğim bir anda kazağın altından elbiselerimin askılarına gitti ve gözlerimi küçültecek şekilde askılardan kurtardı kolumu. İçimde sütyen olmadığını fark etmişti.


Elim getirdiği eşofmana uzandı. Onu giydim. Saçma sapan bir kılıktaydım ta ki Ecevit beyaz elbisemi üzerimden çekip çıkarana kadar. Elbise avucundayken onun siyah gömleğinden tuttum. O da beyaz elbisemi avucunun içinde sıkıştırmıştı ben de siyah gömleğini sıkıştırdım. Hiçbir şey söylemedim. Sadece göz göze geldik. Gitmesini istemiyordum. Yutkunduk. Kazağın altında kalmış saçlarımı tek eliyle topladı ve çıkardı.


“Cenaze gömdüm,” dedi kıyafetini kastederken.

“Umurumda değil.”

Kendimi geriye giderken buldum, gömleğini de hiç bırakmadım. Bu gel demekti. Muallakta kaldı ama kararını da verdi. Elindeki beyaz elbiseyi yere bıraktı ve yatağa geldi. Koynuna doğru ittim kendimi. Gerindim. “Firuze,” dedi neden bilmem. Ellerimiz bir noktada birleşir gibi oldu. Saçlarımı yatağın üzerine dağıttı Ecevit.


“Nasıl ikna ettin cenaze için Ankara’ya?”

Gözlerim kapalıydı. Ecevit’in parmak uçları avucumun içinde bir ileri bir geri gidiyordu ve nasıl oluyor bilmiyordum ama bu hareket öylesine derin, katmanlı ve etkileyiciydi ki, odaklanırsam kendimi kaybedeceğimi hissettim.


“İnsanların aile meselesine karıştım, el attım, yeterince yokmuş gibi yeni hasımlar edindim,” dedi. Kedinin mırıltısını duyuyorduk şimdi. Ne istiyordu hiç bilmiyordum.

“Ne dedin?”


“La bu cenaze Ankara’ya gömülecek, dedim.”

Kıkır kıkır güldüm bir cenazeden bahsetmiyormuşuz gibi. İstanbul önü alınacak bir yer değildi. Farah sık sık gitmek isteyecek ve Ecevit’i çoğu zaman yanında isteyecekti. Nasıl yaptıysa yapmıştı Ecevit, yeni hasımlarımız da umurumda değildi. O cenaze buraya gömülmeliydi. Ama yine de, “Niye ki?” diye sordum arsızca. Sessiz kaldı bu dediğime önce.

Sonra, soluklandı ve dedi ki, “Sabır selamet Firuze, sabır selamet.”

***


Bir başka 16 Kasım 1992’den sonraki,

Bir başka 27 Ağustos 2000


Ağustosun son pazarında ÖSS sonuçlarını açıklamak kimin aklına gelmişti ki?


Bugün 27 Ağustos 2000 Pazar. Tüm gazetelerin manşetleri aynıydı. “ÖSS SONUÇLARI AÇIKLANDI.” Bir pazar gününde ÖSS sonuçlarını açıklamak için akıl tutulması yaşamak gerekiyor herhalde. Firuze aynen böyle söyledi kızgınlıkla. Babasıyla göz göze geldi, “Devletin işine dil uzatılmaz Firuze,” dedi babası çatık kaşlarıyla. Yine de umursamadı Firuze. Bakan kimse, olur da babasından sebep görürse soracaktı bunu. Pazar günü sonuç mu açıklanır bakan amca? Başka gün mü kalmadı? PTT çalışmıyor bugün. Nasıl bekleyecek bu insanlar? Bu insanlar, özellikle adı Firuze olan insanlar, sabır nedir bilmeyenler… Kaldı ki yarın ayın 28’i, sonra 29… Bu iki güne gelmezse 30 Ağustos Zafer Bayramı. Resmî tatil. PTT yine çalışmıyor. Yazıklar da olsun böyle işe. Bu insanlar, Firuzeler, ne yapsın, nerelere gitsin?


Firuze bugün gelmeyeceğini bile bile akşamı zor etti. Sanki mümkünmüş gibi çalan her kapıyı yine PTT çalışanı sanıyor. Postacı yolu gözlüyor, sevdiğinin yolunu gözler gibi. Zaten bu kadar sabırsız bir Firuze kaldı bir de Leyla. İkisi de dört dönüyor ortalıkta. Hüseyin soğukkanlılıkla işini yaparken içinden yaşıyor heyecanını, Ecevit’se sabahki çarpıntısını geride bıraktı. Sükunete bıraktı kendini. Sonuç belliydi artık. En hayırlısı neyse o olmuştu. Değiştiremeyecekti. Artık tek dileği anneciğiyle Firuze heyecandan bayılmadan bu sonucun yarın gelmesiydi.

Vallahi de billahi de artık kendisi için istemiyordu.


Atilla sabah Firuze’nin ısrarına dayanamayıp çıkmadan bahçede gördüğü Ali Ecevit’e sormuştu. “Evlat, öğreneyim mi sonucunu?” Ali Ecevit’in kalbi çarpmıştı. Yaşı büyüdükçe Atilla’dan ufak ufak çekinmeye başlamıştı. Eskisi gibi değillerdi. Belki de eskiden de hep böylelerdi. Ecevit büyüdükçe anlıyordu Firuze’yle kurduğu her hayalde ona dikilen çatık kaşların altında yatan hissi. Artık Firuze de, o da durduk yere vay efendim biz büyüyünce İstanbul’a taşınacağız, vay efendim buraya gideceğiz, burayı göreceğiz demiyorlardı. Ecevit özellikle tövbe estağfurullah Atilla’nın yanında hiç girmiyordu bu konulara.


Ecevit babasıyla göz göze geldiğinde o taze heyecanını zorlukla yuttu. “Yok Atilla amca,” dedi elindeki saksıyı bırakırken. Atilla, Hüseyin’e baktı. Son sözü bu adamdan duyacaktı.

“Olmaz öyle şey Atilla Bey. Kimseden fazlamız yok, diğerlerinin evlatları ne zaman görecekse benim oğlum da o zaman görsün. Hak geçmesin.”


Herhalde en çok korktuğu hususlardan biriydi bu hak yemek. Leyla duysaydı bu konuşmayı öne atılır, heyecanla olur derdi. Belki ona da zaman verseler hayır diyecekti ama anneydi işte. Ömrünü bu hayale adamış bir anneydi.

Öğreniverselerdi ne olurdu ki? Atilla bir şeyler söyleyecek gibi oldu. Bunun hakla ne ilgisi var Hüseyin abartma diyecekti de vazgeçti. Bu adam fikrinden vazgeçmeyecekti. O da zaten Firuze bu kadar ısrar etti diye sormuştu zaten. Elbette bunca işinin arasında Hüseyin’in oğlunun sınav sonucuyla alakadar olmayacaktı.

“Siz bilirsiniz,” deyip çıkarken böyle düşünüyordu ama içindeki meraka mı yenildi yoksa Ali Ecevit’in gün geçtikçe yalnızca Hüseyin’in oğlu olmayacağını kabulleniyor muydu bilmiyordu. Gün içinde çatık kaşlarıyla öğrendi sonucu. Kendisi için olduğunu kabul etmese de, kimseye söylemedi.


Firuze babasının çıktığını görünce hemen peşinden bahçeye koştu ve hayal kırıklığıyla Ecevit’e baktı. “İstemedin değil mi?” diye bağırdı dikildiği yerde. Ecevit gülecek gibi oldu. Kafasını kaldırdı ve babası görmeden göz kırptı Firuze’ye. Bunun onun sinirlendireceğini biliyordu. Babası da annesi de kızıyordu ona ama elinde değildi. İçinde Firuze’yi güldürmek, mutlu etmek kadar sinirlendirmek de geliyordu. O böyle surat asınca, ayakları yere çarpa çarpa yürüyünce, gelip onu dövecek gibi bakınca Ecevit’in içi titriyordu. Nedenini anlayamazdı. Bir insanı kızdırmak için ondan nefret mi etmek gerekirdi? Evet. Firuze’den yemin olsun nefret etmiyordu ama onu kızdırmak harçlıklarını biriktirip ona hediye almak gibiydi.


“Ya sen!” diye bağırdı Firuze. Ne diyeceğini bilemedi. Gidip saçlarını yolmak istiyordu. “Sen, sen, sen… Keşke eşekler kovalasa seni Ali Ecevit! Keşke eşekler kovalasa seni! Kazanamadıysan ölene kadar alay edeceğim seninle.”


Kazanamadıysan ölesiye ağlayacağım Ali Ecevit, demekti aslında bu.


Dudaklarını oynatarak, EŞEK dedi. Hüseyin amcası duysun istemiyordu. Hep böyle onların gözünde tini mini, cici bici, hanım hanım durmak istiyordu. Çok korkuyordu aksini görürler diye ama Ali Ecevit’in saçlarını da yolmak istiyordu. Ayaklarını yere vura vura geri döndüğünde Ecevit arkasından hiç çekinmeden güldü. İçi pek hoş oldu, sanki Firuze ona pek hoş sözler etmişti. Kalbi sıcacık oldu. Keşke bir cebi olsaydı kalbinin, Firuze’yi oraya sıkıştırsaydı.


“Eşek dedi bana,” dedi Ali Ecevit açıkça ve keyifle.


“Firuze de tren mi?” diye sordu Hüseyin.


“Ne?”


“Önüne bak Ali Ecevit.”


Ecevit silkindi ve önüne döndü. Bahçe işleriyle uğraşıyorlardı, elleri, tırnakları hep toprak olmuştu. “Eşek dedi ama bana,” diye açıkladı kendini.


“Büyüdükçe…” dedi Hüseyin. Neyi nasıl açıklardı ki? Firuze istediği kadar çirkefleşsin yine de o küçük, tini mini, etekli, pek sevimli kız çocuğuydu onun gözünde.


“Daha da zilli oluyor,” dedi Ecevit kendi kendine. O da çirkef diyemezdi. Firuze küçükken de böyleydi. Sadece büyümüştü. Artık daha yüksek sesle konuşuyor, ayaklarını yere vurunca ses çıkarıyor, bir de pek fena beddualar ediyordu. Eşekler kovalıyordu artık Ali Ecevit’i. Küçükken hiç böyle istekleri yoktu.


Firuze hiç vakit kaybetmeden gitti Leyla’ya şikâyet etti Ali Ecevit’i. “Nefret ediyorum vallahi de billahi de senin bu oğlundan,” dedi Firuze neredeyse ağlamak üzereyken.


“Deme kızım öyle,” dese de Leyla nafileydi. Kendisi de yerinde duramıyordu hiç. Koca evi kırkladı vakit geçsin diye. Melike uğradı da yanına hemen kaçtı geri. “Annem vallahi kafayı yemiş, diş fırçasıyla bir yerleri ovalıyor,” dedi abisine ve babasına. Herhalde evde en umursamaz olan oydu. Abisi kazanacaktı ki zaten, herkes bunu bilmiyor muydu? Allah Allah, babası gibi soğukkanlı bir çocuktu Melike.

Bini kırk yararak akşam ettiler. Tamam şimdi Firuze uyuyacak uyanacak yarın olacak ve o kargo gelecekti. Başka da bir ihtimal vermiyordu. Ali Ecevit’i eşekler kovalamamıştı ama Firuze’den mahrum kalmıştı. Hiç yüz vermemişti bugün ona. Camının etrafında oyalanacak iş buluyordu. Işığı daha sönmemişti, uyumamıştı. Tabi Firuze’nin zaman zaman perdenin arkasından onu izlediğini ve bu sakin hallerini gördükçe daha bir sinirlendiğini görmüyordu. Ecevit iyi ki de bazı vakitlerde bakmıyordu. Yoksa Atilla fark ederse camını dikizlediğini pek fena olurdu. Ecevit adamın sesini duyunca da çok korktu. Yakalanmış gibi.


“Evlat,” dedi Atilla. Ecevit başını kaldırdı çivilerden. Hızla doğruldu yerinden.


“Hoş geldin, Atilla amca.” Atilla’nın o mesafeli duruşu ve dik bakışlarında rahat bir yer bulmaya çalıştı Ali Ecevit.


“İki çay kap da gel, sigara içeceğim.”


Hava da pek sıcaktı ama tabi çay da iyi giderdi. Ecevit hızla gitti ve çayları alıp geldi. Atilla bir sigara yaktı, Ecevit’e de uzattı ama kabul etmedi. “Heyecanlı mısın?” diye sordu sakin bir sesle. O sonucu öğreneli saatler olmuştu.


“Biraz, haliyle,” dedi Ecevit.


“Olmadıysa planın ne?” diye sordu ilgisiz bir sesle.


“Bir sene daha çalışmak.”


“Kafaya koydun yani?” diye sordu Atilla. Ecevit biraz korktu. Bakmış olabilir miydi? Yok canım ne işi vardı onun sonuçlarıyla. Ne yapacak benim sonucumu dedi.


“Avukat olacağım,” dedi Ali Ecevit, kendinden emin, gür ve tok bir sesle.


“Tek tercih mi yapmıştın sen?” Ecevit başını salladı. Ankara’yı bırakamazdı. Annesi, babası, kardeşi buradaydı. Firuze buradaydı… Hem Ankara Üniversitesini istiyordu. Çok sebep vardı.

“Var sayalım ki kazandın, var mı aklında ikinci bir plan?”


“Dil öğreneceğim,” dedi sınavdaymış gibi Gerilmişti. Atilla ters bir bakış attı. Gördüğü gelecekten hoşnut değildi. Ya biraz daha az olmalıydı ya da biraz değişmeliydi. İçten içe bile düşünmüyordu ama kurnaz bir adamdı. Çok değil beş yıl sonrasını görmezden gelemiyordu. Taşları oynatması gerekiyordu. Bu çocuk ipsiz sapsız olsun isterdi. Pek işine gelirdi. Olacak gibi durmuyordu. Hiç durmamıştı. Hep ışık vardı.

“Çap?” diye sordu bu kez.


“Bunlar sonranın konusı sanki Atilla amca.”


“Her şey bugünün konusudur evlat,” dedi. Sigarasını hızlı hızlı içti ve toprağa ilk tohumu bıraktı. “Ankara Üniversitesi Siyasal’ının namını duydun mu sen?” diye sordu, ayaklarının ucunda ezdi sigarayı.


“Duydum,” dedi Ecevit.


“Güzel,” dedi Atilla Akın. “Hadi hakkında hayırlısı olsun.”


Yanında ayrıldı ama bu Ali Ecevit’e açıkça, siyaseti de al gündemine demekti. Sağdan soldan ya da ortadan ama elbet al. Araştır, bak demekti. Atilla Akın, engelleyemediği kaderin hamuruna kendi mayasından eklerdi. Bunu da layığıyla yapmayı bilirdi. Oyunu engelleyemiyorsa, oyunu yönetmekten başka ne gelirdi elden?


Ali Ecevit bu fikri düşünerek derin bir uykuya daldı. Herhalde bu gece Melike’den bile derin uyudu. Sabah da ilk Firuze uyandı. Penceresinin önüne oturdu. Sonra Leyla teyzesi ve Hüseyin amcası uyandı ama o iki umursamaz kardeş uyuyordu. Firuze’nin biraz içi geçti ama yine de uyanık kaldı. Saat daha dokuz olmamıştı. Bir şapkalı adam göründü kapıdan. Güneş onu hep yakmıştı. Elindeki zarfları vermeye başlayınca Firuze zıp zıp indi merdivenleri. Arkasında bağırışlarını bırakıyordu. Leyla’nın da yüreği hoplattı. Kapattı ocağın altını o da fırladı mutfaktan. Firuze kadar hızlı koşamadı ama. Firuze gitti, kapıdaki adamın elindeki zarfları kurcaladı. Eline bir sarı zarf geldi, üzerinde ÖSYM yazıyordu. Elinde salladı sevinçle.


“Leyla teyze gelmiş gelmiş! Leyla teyze gelmiş!”

Bu kez tersi yönüne koşmaya başladı. Sanki onu eşekler kovalıyordu. Leyla de peşine düştü. Firuze nereye gitse oraya koşacaktı. Ecevit kapıya inen darbelerle korkuyla sıçradı yataktan. Firuze’nin sesini öyle duyunca aklı çıktı, nasıl kapıya vardığını şaşırdı. Artık Hüseyin de gelmişti, Melike de uyanmıştı. “Geldi geldi!” diye bağırdı Firuze kapı açılınca. Hemen içeri koşuştu, salona geçti ve başköşeye oturdu. Zarfı Ecevit’e uzattı. “Hadi aç,” dedi kalbi hızla çarparken. Ah keşke kendisi açsaydı ilk, ah keşke…


Ecevit zarfa uzanacak gibi oldu da uykulu gözlerinin karşısında çakmak çakmak parlayan gözleri görünce durdu. Almadı. “Sen aç,” dedi. Bu onun hakkıydı.


“Ciddi misin?”


“Sen aç,” diye tekrar etti. Firuze bir tek Leyla’ya baktı. Leyla istemezse ya da kendisine isterse hemen verecekti. Leyla ağız dolusu gülümserken başını salladı hızla. Firuze mi açacaktı şimdi bunu? Kalbi duracaktı şimdi. Elleri titriyordu. Zorlukla açtı sert ama ince zarfı. İçinden kağıdı çıkarırken gözleri dolmuştu, yaşlar kirpiklerinin ucunda akmayı bekliyordu artık. İnce makbuza benzer kâğıdı açtı. Herkesin çirkin çıkan o fotoğrafının aksine Ali Ecevit can yakacak kadar yakışıklıydı ÖSYM fotoğrafında. Ah nasıl havalıydı…


ÖSYM numarası…


Adı Soyadı; Ali Ecevit Tarhan

Baba adı; Hüseyin

Mezun Olduğu…

Yerleştiği Yükseköğretim Kurumu;

Ankara Üniversitesi

Hukuk Fakültesi


Hukuk


Bir tek Melike çığlık attı sevinçle. Leyla ve Hüseyin’in ilk yaşı aynı anda döküldü. Firuze ve Ecevit aynı anda göz göze geldi. Ecevit’in dudaklarından ufak, tertemiz, ak pak bir tebessüm peyda olurken Firuze için için ağlamaya başladı. Ecevit’le aynı anda birbirlerine uzandılar, aynı anda sarıldılar.

Artık Ankara Üniversiteli Ali Ecevit Tarhan ve Leyla Tarhan’ın biricik oğlu.


Ve.


Firuze Akın’ın tek oyun arkadaşı, artık Ankara Üniversiteli Ali Ecevit Tarhan.


***


Bir kâbus gördüm. Görüntüsü hafızamdan silindi gitti ama gözlerimi açtıran korkusu baki kaldı.

Gözlerim adım adım değil, korkuyla, aniden ve kocaman açıldı. Yatakta bakışlarımı sabitlediğim beyaz alanda şimdi kalbimi çarptıran kâbusun görüntüleri tekrar etsin diye zorlasam da olmadı. İnsan kendisine kötü hissettiren şeyi neden tekrardan görmek ister ki? Çünkü insan denen varlığı bu hayata iyisiyle kötüsüyle gerçeklik bağlar. Mesanemdeki baskı öyle yoğun ve ansızın arttı ki, tutamayacağımı sandım. Bacaklarımı birbirine bastırdım ve yorganı üzerimden attım. Gördüğüm kâbus gözlerimi açsam da zaman ve mekân algımı açmama engel olmuştu. Yalnızca yolu biliyordum. Kapıyı hızla açarken ve hemen yandaki tuvaletin kapısını indirirken adımlarım yönünü biliyordu.

Yalnızca, bu tuvalette bir kişinin daha olabileceğini hesaplayamayacağım kadar bilinçsizdim. Kapı iki taraftan da aynı yöne doğru itilip çekilince kontrolsüz açıldı ve geriye doğru devrilecek gibi oldum. Ecevit’in hızlı elleri beni yakaladı ve dengemi korudu, onunla göz göze geldiğim an heyecandan olacak içteki baskı daha korkutucu arttı ve neredeyse iki büklüm olacaktı. “Tuvaleti kullanmam lazım,” dedim dehşetle. Bunu söylemesem ve onun gözlerine bakarsam, tam bu noktada hiç güzel şeyler olmayacaktı. Ecevit beni banyonun içine doğru çekti ve olabilecek en hızlı şekilde kapıyı da kapatarak çıktı. Musluğu sonuna kadar açtım ve kıl payı oturdum klozete. Nefes nefeseydim. İçtiğim birkaç yudum şarabın korkunç etkisiydi bu bana.


Bu hovarda, her bir şeyden habersiz halim klozetin üzerinde son buldu. Hipnoz olmuş şekilde çeşmeden hızla akan ve yüksek sesiyle banyoda duyulan suyu izliyordum. Dün gece adım adım zihnime düşerken kemiklerimin sızısı anlam kazandı. Yediğim soğuk şimdi beni bir yaşlının kemik ağrısı gibi sızlandıracak kadar bedenime zarar vermişti ama neyse ki devamı… Devamı değil kemik sızısına, kemik kırığına bile üstünlük kurabilirdi. Gözlerimi kırpıştırdım ve ortalığa – Ecevit’in banyosuna – bakındım. Biz… Nefesimi tuttum. Buna ne denir, nasıl söylenir, nasıl saklanır ya da nasıl haykırılır? Titriyordum artık. Korku ve stres vücudumu kısa bir zamanda öyle bir ele geçirdi ki bayılacağımı sandım. Parmak uçlarımla dudaklarıma dokundum defalarca kez. Klozetin üzerinden kalkarken ellerimi yıkadım hızla ama suyu kapatmadım. Sanki su sesi kapanırsa Ecevit buradaki kaosu duyacaktı. Banyonda bir ileri bir geri gidiyordum.


BizTek bir cümle Ecevit. Seni bana versinler isterdim. Tek bir cümle, lütfen, tek bir cümle. Nadide bir çiçek gibi bakayım… Ne seni bana verdiler ne seni almama izin verdiler. Tek bir cümle.

Kendini çok iyi tanımak, belki de bu hayatın en dönemeçli yerinde hayatta kalmayı sağlıyordu insana. Dün gece Ecevit’ten bir cümle almak için yalvarırken tam da bu ana yatırım yapıyordum. Şimdi kendimi korkuyla yerden yere vurmamak, suçlamamak, bir kabahat işlemişim gibi ölmeyi istememek için tek bir cümle istemiştim ondan. Kurduğu cümleler dün gecenin yalnızca benim eserim olmadığını, onu zorlamadığımı, her şeyi kaybetmediğimi ve her şeyin zihnimin içinde bir oyundan ibaret olmadığını kanıtlıyordu bu söz bana.

Dizlerim beni taşıyamayınca olduğum yere çöktüm. Banyonun tam ortasındaydım. Sadece su sesini duyuyordum. Gözlerimi kapattım. Suyun o ritmik akışı, beni dün geceye kolaylıkla ulaştırdı. Bir dakikamız kalmış mıdır? Kalmak zorunda. Zorunluluk. Benim onu itmediğim, kafamda kurmadığım açık seçik ondan kaynaklı bir zorunluluk. 16 Kasım 1992 hiç yaşanmasaydı.

Yalnızca beş dakika… Bizi düşündüğümüz beş dakika. Biz… Yalnızca beş dakika… Biz… Biz dün gece öpüşmüştük. Öpüşmek…


Elimi yüzüme örttüm. Ağlar gibi sızlandım.

Öpüşmüştük. İlk 16 Kasım 1992’siz beş dakikamızda, uzun uzun, öyle kısa, dudak teması, iki hoş süzüş değil, basbaya, büsbütün, Ecevit’in kucağındayken ben, elleri belimde, sırtımda, çıplak kollarımda dolanırken apaçık öpüşmüştük. Dizlerimin üzerine çökmüştüm ama o da çok geldi. Yere oturdum. Öpüşmüştük. Öyle az buz da değil. Yalancı bir, bir dakikanın içinde dakikalarca, Ecevit’in kucağında, Ecevit’in altında, Ecevit’in kollarında… O korkuma ve telaşıma, korkunç bir mutluluk da eklendi. Hayatımda ilk defa içinde bulunduğum o eylem, bir sabah, bir adamın ıslak dudaklarındaki ıslaklığı bile anımsarken beni kendimden uzaklaştırmıyor, tiksindirmiyor ya da neden diye sorgulatmıyor içime senelerin mutluluğunu ekiyordu. Sanki öyle bir anın ucundan bucağından bile geçmezken içime bir mutluluk tohumu ekmiştim. Kocamandı, şimdi korkumun bile önümdeydi. Öpüşmüştük… Öpüşmek, sarılmak gibi, hatta ondan daha fena iki kişilik bir eylem. Üstelik ilk hamle ondan gelmişti değil mi? Hem de defalarca kez. Beni kucağına çekmesi ya? Ecevit, ilk 16 Kasım 1992’siz anda, bizden bahsederken kendini kaybetmişçesine ya da aksine kendini bulmuşçasına beni avucunun içine çekmişti.

Avucu bir kimsesize vatan, bir kuşa yuva, bir laleye dağ yamacı, kuraklıkla boğuşan bir çiftçiye yağmur duası gibiydi. Öylesine gani ganiydi ki avucunun içinde her şey, o beş dakika ne bereketli gelmişti dün gece. Sanki bir asırdı değil etkisi bir asır sürecekti. Biz öpüşmüştük. Biz… Öpüşmüştük.

Aklımı kaçıracaktım. Biz nasıl öpüşmüştük? Öyle ilk andan, o lanet günden koptuğumuz gibi, nasıl dudak dudağa soluklanmıştık? Tamam bilmek, konuşmak ayrıydı. Ama biz nasıl senelerdir aynı şeyin hasretini çekiyormuşçasına deliler gibi öpüşüp koklaşmıştık. Koklaşmak… Ecevit’in iç geçirmeleri canlı kanlı aklımdaydı. Kendisi bile öldüremezdi.


Yerimden kalktım, birkaç adım attım, yeniden çöktüm. Bunu defalarca kez yaptım. Yerimde duramıyordum. İçimdeki zilli bayramlıklarını giymiş zıp zıp zıplıyordu. Oyun demiştik… Tabi ya oyun demiştik. Bayramlıklarını da Leyla teyzesi ütülemişti herhalde. O yüzden böyle zıp zıp zıplıyordu. Ona bu oyun biraz farklı diyemedim. Anlamazdı değil, umurunda olmazdı. Bazen. Çok yorulursak ama çok… Bazen… Bizim hayatımız o zillinin aksine yorucuydu. Ne yapacaktık? Hafızamı zorlamadım. Cevap ağzımdan taşıyordu. Birkaç dakika mı isteyecektik birbirimizden? Yeniden çöktüm yere. Çok yorulursak ama çok… Bazen…


Bunun ne demek olduğunu biliyor muydu? Biliyordu. Benim adım Ali Ecevit Tarhan demişti değil mi? Ne büyük söz etmişti. Dağlarla yarışıyordu sanki ve yeniyordu. Ben pişman olacağım adımı atmam, ben arkasında durmayacağım şeyi yapmam, ben kaçacağım işe girişmem, buradayım, arkasındayım… Bir 16 Kasım yaşanmasaydı, olacaklar bunlardı. Seni bana versinler isterdim, seni alırdım Firuze. Seni alırdım işte böyle, kucağıma çeker, avcumda sever, öperdim.


Böyle demişti değil mi? İkimizin de açık seçik, sesli düşünmediğimiz bir ihtimalin mahsulleriydi bunlar. Bizim içimizde bitmişti. Kapı aniden tıklatıldığında, kırılmış gibi korktum ve başımı kaldırdım. “Firuze,” dedi. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Sesimi çıkaramadım. “Su faturası,” dedi yalnızca. Cevap veremedim. Pişman olmuş muydu? Ya olduysa. Ya beni tümüyle hayatından çıkaracaksa? Ya dün gece beni sokaklardan toplayışını kabul etmezse ve Melike’yi yalnız başına ararsa? Ya şimdi aklına gelince tiksiniyorsa? Ya pişmansa… O beş dakika da büyüsü de bozulmuştu.


“Su faturası diyorum,” diye yeniden konuştuğunda sarstım kendimi ve hızla kapattım musluğu.


“Tamam,” diye bağırdım yalnızca. Sonra ikimiz de bir şey demedik. Aynadan kendime baktım. Dün gece Ecevit yanı başımda uyumuştu. Ne zaman kalkmıştı. Makyajım olmadığı için akmamıştı ama yine de çirkin hissediyordum kendimi. Yine paspas halimle gördüm kendimi. Ecevit’in karşısına çıkmak istemedim. Beyaz elbiseli en kötü halim bile bu halimden iyiydi. Şimdi beğenmezse, dün geceyi sorgularsa gibi küçük, basit ihtimallerle boğdum kendimi. Tıpkı tüm her şeyin dış güzellikten geçtiğini düşünen ve kendini harap eden gencecik bir kız gibi.


Bir cesaretle açtım kapıyı ve çıktım. En başta ocakta kaynayan çayı gördüm. Sonra Ecevit’in bedenini ve hemen ardından kahvaltı masasını. O masanın üstündeki ikinci tabağı görmeyene kadar nefes alamadım. Başımı kaldırmadan ve ona bakmadan “Günaydın,” dedim. Ecevit bana bakıyor muydu acaba? Pişman mıydı? Allah’ım ya pişmansa? Ne yapacaktım ben? Bana kızamazdı. O öpmüştü beni. Ben değil. Yalnızca konuşalım demiştim ben sonuçta. Sonra o beni kaptığı gibi öpmüştü bir de olacak iş değil kucağına çekmişti. Bunların hiçbirinde payım yoktu. Evet evet. Bir suç varsa ortada tümüyle onundu. İçim ezildi. Tümünü ona veremezdim. Suçun tümünü o işlese bile.

“Tünaydın, öğlen oldu,” dedi ve elindeki menemeni masanın orta yerine koydu. Çakallı menemeniydi. Saate baktım. Sonuçta Ecevit’ten çok bakılacak ne çok şey vardı.


“Ben,” Cümleyi toparlayamadım. “Çok uyumuşum. Sen… Tamam. Uyumuşum.”


“Mezarlığa gittim geldim, gözlerini bile açmamışsın.”


O bana bakıyor muydu bilmem ama ben ona bakmıyordum. O kaçta kalkmıştı ki? Sabahın köründe olacaktı. Mezarlığa gitmişti gelmişti, bir de kahvaltı hazırlamıştı. Ben de uyumuştum. İnsanı bir uyku tutmazdı, aksine mışıl mışıl uyumuştum. Ecevit’in koynunda uyumak buna denirdi. “Hadi menemen soğuyor,” dedi. Ondan komut almadan hareket etmiyordum. Yavaşça sofraya oturdum ve çaylarımızı izledim. Hiç göz göze gelmedik daha. Ecevit ekmek uzattığında bana bir dilim aldım. Ne yapacaktık?


“Dinlendin mi?”


“Kemiklerim ağrıyor.”


“Hadi ya niye ki, soğukta mı oturdun yoksa?” dedi oldukça ciddi bir sesle. Gelen taş başımı yardı ama dönüp bakmadım bir kez bile. Koca koca açtığım gözlerimle kahvaltılıkları baktım. “Kahvaltıdan sonra ağrı kesici iç bir tane, yat biraz daha. Sonra çıkacağız,” dedi. Göz ucuyla, gözlerine ve dudaklarına denk gelmeyecek şekilde yüzüne baktım. Mesela burnuna. Dimdikti. Gözlerini kaçırmıyordu benden.


“Seher’e mi?” diye sordum. Aramış mıydı? Aramalıydı zaten. Hiçbir şey daha öncelikli değildi.


“Hayır,” dedi ama o. “İşimiz var.”


“Ne işimiz var?” diye sordum tekrardan.


“İşimiz,” dedi yine. Yani insanı en olmadık yerde germeyi başarıyordu.


“Ne işi?” diye tekrar sordum. Cevap vermedi ve tabağına kahvaltılıkları almaya başladı.


“İş,” dedi sonra. Şaka mı yapıyordu. Kaşlarım çatıldı ve ilk kez gözlerine baktım. Yok ciddiydi. Bir kez daha sorsam sadece i diyecek sonra da sonsuz bir suskunluğa mı karışacaktı?


“Ne olduğunu söylesene Ecevit?” dedim. Onun da hareketlerinde bir acele, rahat olmak isterken bir telaş, ne yapacağını bilmezlik mi vardı yoksa ben bunları kafadan mı kuruyorum diyecekken çay bardağını devirecekti az kalsın. Bu telaşı ben ona bakınca artmıştı. Benim ona bakmamam onu daha rahat mı kılıyordu? Utandığını nedense hiç düşünmedim o ana kadar. Ne bileyim?.. Öyle işte. Halbuki o da dün gece ilk defa öpüşmüştü. Terziyi dengede tutmak adına gözlerimi iyice ona diktim.

“Ecevit,” diye seslendim. Koluna asılıp onu dürtmek istiyordum. “Ecevit söylesene. Ecevit! Nerede ne işimiz var? Ne oldu? Melike’yle mi alakalı? Ecev-”

“Allah’ım hesap soruyor,” dedi ilk kez benimle göz göze gelirken. “Hesap soruyor kafayı yiyeceğim, hesap soruyor.” Gözlerimizin arasında adeta şimşekler çaktı. Biz öpüşmüştük… Birbiriyle öpüşen insanlar, böyle delirmiş gibi, başka işi yokmuş gibi her göz göze geldiklerinde o anı mı düşünüyorlardı? Bu olamazdı değil mi? İnsan hayatının akışına aykırıydı bir kere. İnsan nasıl yaşamaya devam edebilirdi.


“Hesap sormuyorum soru soruyorum,” dedim sorduğum soru aklımdan uçup giderken. Gözlerimi sabit tutamayacağımı anladığımda hızla çektim ve ne tesadüf ki Ecevit de benimle aynı zamanda aynı şeyi yaptı. İkimizin de gözleri birbirinden koşar adım uzaklaştı, benim payıma peynir düştü. Peynire bakmaya başladım. “Melike’yle mi alakalı?” diye sordum öyle olduğuna neredeyse eminken.


“Hayır değil,” dedi ama o. Bu cevabın beni ne kadar korkuttuğunu tahmin bile edemezdi. O zaman nereye gidiyor olabilirdik ki? Sabah mezarlığa da gitmişti halbuki. Elimdeki çatal avucumla bütünleşti. Benimle beraber gideceği Melike dışında bir yer gelmiyordu aklıma. Dudaklarımı ısırdım. Ya neresiydi? “Ne giyeceğim?” Bunu sorarken amacım gideceğimiz yeri tahmin etmekti ama aksine varolan bir sorunun altını çizdim. “O var daha doğru,” dedi.


“O var daha doğru,” dedi. Aslında birkaç parçam burada oluyordu ama giydikten sonra her seferinde eve gittiğim için artık burada değillerdi. Aklıma beyaz elbisem geldi. Kirliydi, zaten artık onu da giymek istemiyordum. Ayakkabım? Ecevit’in kıyafetlerinin altında bordo topuklularım ne de hoş dururdu öyle… Kaldı ki onları da giymek istemezdim.


“Bir iki parçam burada dursun bence,” dedim tepkisini ölçmek için. Herhalde dün geceden pişmansa buna hayır diyecekti. Kendime bu şekilde kotalar koymaya başladım. Bu böyleyse şu şöyledir, şu böyleyse bu böyledir.


“Götürdüğün geri gelmiyor ki Firuze,” dedi, zaten hali hazırda bu durumdan hiç memnun değilmiş gibi. Yok öyle yalan da söylemiyordu üstelik, tümüyle doğruydu.


“Tamam ben getiririm o zaman birkaç parça,” dedim birkaçı vurgulayarak. İki kazak iki pantolon, bir de elbise yeterdi sanırım. Tam o vakit gözüm üzerime takıldı. Ecevit’in koca kıyafetlerinin arasında oğlan çocuğu gibiydim. “Ecevit,” diye seslendim. Haddini aştığımı hissedersem, öyle bir bakış yakalarsam ne yapar, ne der bilmiyordum. Sadece kendimi en kötüsüne hazırladım. “Sadece bir tane de pijama takımı getirebilir miyim yerin varsa?”


Gözleri yavaşça bana dokundu. Avucumu sıktım. “Eğer ki kalırsam diye. Yani kalmam gerekirse diye. Yerin varsa. Tabi sadece bir tane. Çok yer kaplamayacak şekilde.”


Ecevit’in yutkunduğuna şahit oldum. O getireceğim birkaç parçayla pijama takımının aynı kefede olmadığını farkındaydı. “Kıyafetlerim rahat değil mi?” diye sordu yalnızca. Bu getirme mi demekti yoksa yalnızca kıyafetlerinin içinde kendimi rahat hissedip hissetmediğimi mi sorguluyordu?


“Rahat ama kendimi içinde hasta hissediyorum,” dedim dürüstçe. Kaşları çatıldı, “Yani ilk giydiğimde hastaydım ve devamında da hastaydım. Bu tamamen psikolojik. Seninle alakalı değil. Bana hastalığı hatırlatıyor. Her neyse,” dedim. “Boş ver. Öyle şey aklıma geldi benim. Her neyse.”


Bunu kişisel alanına saldırı olarak algılasın istemezdim. Dün öpüştük ama… Aması yok, o ayrı bu ayrı. Yatak da kişisel alan ama… Aması yok o ayrı bu ayrı. Öpüşmek ayrıydı, onun hayatının merkezine oturmaya çalışmak ayrıydı. O pijama takımı belki de onu ifade ediyordu.


“Neye ihtiyacın varsa getir,” dedi ama ben çoktan vazgeçmiştim. Onları getirmek alelade ben bu evde kalıyorum, yavaştan da yerleşiyorum demekti. İçimdeki kırgınlığa hiç fırsat vermeden önüme döndüm. Ecevit yalnızlığı seviyordu. Ve biz de bir başka 16 Kasım ihtimalinde değilsek bu yalnızlık onun hakkıydı. Aynen bunları tekrar ettim. Şahsi alan, şahsi alan, şahsi alan… Benim atölyeme herhangi biri pijama takımını getirip dolabıma koyamazdı. Ama Ecevit’e izin verirdik. Kes sesini artık!


“Nasıl yapalım şimdi bu kıyafet işini? Ben önce eve gitsem,” dedim ve üzerime yeniden baktım. Annem yakama yapışırdı. “Çok uygun değil.”


“Ben çıkayım bir şeyler alayım.”


En doğrusu da bu olmalıydı. Bu kılıkta eve gidemediğim gibi alışverişe de gidemezdim. Oğlan çocuğu gibiydim. Ecevit’le aynı anda peynire uzandığımızda ellerimiz gayriihtiyari çarpıştı. Elimi hızla çektiğimde ellerimizin çarpışması beni nasıl ürküttüyse böylece çekmemle de o irkildi.

“Pardon,” dedim hemen. Bakışları bana değdi ve küçüldü. Kaşları çatık tepkimi izledi. Sanki gözlerine baksam dün gece koynumda uyudun, kucağımda öpüştün benimle diyecekti. Hayreti görmedim ama hissettim. Ellerimi masanın altında sakladım stresten sıktığımı görmesin diye.

Dudaklarımı dişledim ve kahvaltılıklara baktım. Ne yapacaktım? Bir şey mi yapmam gerekiyordu? Elimi bir zaman sonra yavaşça çıkardım alttan ve kahvaltılıklarımı tabağımda bölmeye başladım. İkimiz de sus pustuk. İlk konuşan kaybedecekti sanki. İkimiz de sessiz sedasız kahvaltı ediyorduk. Başta biraz iştahsızdım ama ne zaman ki menemeni yemeye başladım, utana sıkıla yemekten vazgeçtim. Başka kimse yoktu onun gibi yapan. Ecevit benden daha az yedi sanırım. En azından menemeni, diğerlerini görmüyordum. Dün hiçbir şey yememiştim ben, bir dilim daha bir dilim daha diye diye menemenin çoğunu yedim bitti.


Ecevit ayağa kalkarken “Sabır selamet,” dedi ve başka bir şey söylemeden terk etti masayı. Odaya girdi bir dakika dolmadan kabanıyla çıktı. “Özellikle istediğin bir şey var mı?” dedi. Başımı iki yana salladım.


“Alt giyimde en küçük bedeni al belimden düşmesin yeter,” dedim oldukça emrivaki şekilde. Hayır sadece rica etmek istemiştim ama böyle uzaktan uzaktan birbirimize bakarken sesim hiç de rica eder gibi çıkmadı. Göz göze geldiğimizde tek kaşı kalkıktı. Masadan da zaten çok keyifle kalkmamıştı, ona ne hissettirdim tam olarak bilmiyordum ama eli ayağı birbirine dolanmıştı sanki.


“Emredersin,” dedi sadece. Sonra da çıktı gitti.

“Emretmiyorum rica ediyorum,” desem de beni tek duyan mama kabının başındaki kediydi. Yalnız kaldığım masada, dudaklarımı yaladım, onun dudaklarının tadını aldım. Bu öyle ansızın buldu ki beni, ensemden vuruldu sanki. Hızla koltuğa baktım. Ecevit’in dudaklarının tadı… Nasıl anlatılırdı bilmiyordum, tek bildiğim damağımda kalmışlığın hissiydi. Dün gece alsam da fark ettiğim bir tat değildi bu. Şimdi o öyle çıkıp gidince anımsadığım bir tattı. İç geçirdim ve kediye baktım.


Büyüyordu ve biliyordum ki ben onun umurunda değildim. “Biz dün gece öpüştük,” dedim daha fazla içimde tutamadan. Anlatacak kimsem yoktu, yine dönüp Ecevit’e anlatmak istiyordum. Ondan başka kimsem yoktu, onu da ona anlatmak istedim sadece. Kalbim duyduğuyla hızla çarpmaya başladı. Soluklandım. Kedi kafasını bana çevirdiğinde yeşil zemberek gözlerini bana dikti. İkimiz de gözlerimizi kırpmadan izledik birbirimizi. Çok garip bir enerjimiz vardı. Açıkçası iyi sözlerle anlatamazdım bunu, benden eğer ki mümkünse çok hoşlanmıyordu. Mesela şimdi burada konuşan Ecevit olsa böyle gözlerini dikip bakmazdı. Hiç değiştirmeden tavrımı ona anlatmaya devam ettim. Birine anlatmam gerekiyordu. Boş bir duvardansa, nefes aldığını bildiğim, göz göze geldiğim bir canlıya anlatmak kesinlikle daha makuldü. “Demek ki biz öyle olmasaydık, hep öperdik birbirimizi,” deyiverdim içimden geldiği gibi. Bunu Ecevit’e de söyleyemezdim. Kedi bana bakmaya devam etti. Sonra tiz bir sesle miyavladı. “Evet,” dedim. Yeniden miyavladığında huzursuz etmeyi başardı beni. Anlıyor gibi bakıyordu adeta. Derin bir nefes aldım ve kalktım, sofrayı toparladım. Ecevit ne zaman gelirdi hiç bilmiyordum. Bir tane ağrı kesici içtim. Amacım yatak odasını da toparlamaktı.


Odaya girince hatırladım beyaz elbisemi. Ecevit dün gece, ustalıkla üzerimden çıkardığını hatırlıyordum. Sonra ne yapmıştı? Bir köşeye koymuş olmalı ya da yere bırakmalı. Ortalıkta yoktu. Eğilip yatağın altına bile baktım. Kirli sepetine mi bırakmıştı acaba? Döndüm banyoya girdim. Önce kirli sepetine sonra çamaşır makinesine baktım. Yoktu. Odaya geri döndüm, yatağın içine kadar yeniden taradım ortalığı. Hayır yoktu işte. Atmış mıydı? Benim dün gece yakmayı kafaya koyduğum beyaz elbisemi atmış mıydı? Tamam kirliydi, tamam ben atacaktım ama o mu atmıştı? Öfke mi yoksa hayal kırıklığı mı bilmiyorum hangisi ağır geldi. Bordo topuklu ayaklarım? Onlar neredeydi? Onları da aradım bulamadım. Çıktım kapının önüne kadar baktım. Hayır yoktu. Hadi beyaz elbisemi kirlendi diye atmıştı ayakkabılarımı niye atmıştı?


Bakmadığım yer kalmamıştı. “Ecevit,” dedim evin orta yerinde dururken. Tamam beni anlamıyordu, tamam makul bulmuyordu yaptıklarımı ama elbisemi ve ayakkabımı mı atması lazımdı? Atmasından başka bir ihtimal düşünmediğimden gözlerim sulanmış, bir sağa bir sola bakıyordum şimdi. Ne yapacak ne tepki verecektim bilmiyordum. Verdiğim hangi tepki beyaz elbisemi geri getirecekti ki? Benim beyaz elbisemi nasıl atardı? Öfkeyle onun dolabına yöneldim. Amacım neydi bilmiyordum, onun kıyafetlerini mi çöpe atacaktım? Bunu yapacak değildim. Sadece öfke beni onun kıyafetlerinin önüne koydu, mantık koysaydı herhalde kendi beyaz elbisemi onun dolabında görünce bu kadar tepki vermezdim. Ecevit’in birkaç siyah gömleğinin yanına, en başa asılmış askılı bir elbise gördüm. Rengi beyazdı, kumaşı satendi ve dolap boyunca uzanıyordu. Yine de avucumu elbiseye atmayana, önünü görmeyene kadar emin olamadım. Ancak o zaman bu benim elbisem diyebildim.


Önündeki kırmızı şarap lekesi artık yoktu. İlk aldığım andaki gibi beyazdı. Yıkamış mıydı? Yıkamış, askılamış ve dolabına kaldırmıştı. Ayakkabılığa gittim hızla. Kapağını açtım ve Ecevit’in siyah rugan ayakkabısının yanındaki bordo ayakkabılarımı gördüm. Yan yana koymuş, burunları bana doğru bakıyordu şimdi. Ne ayakkabımı ne de elbisemi atmıştı. Niye atsaydı diye düşünülmemeliydi. Dün gece bana kızgındı. Bu elbiseye de, ayakkabılara da, İstanbul’a da kızgındı. Ayakkabılığı kapattım ve kıyafet dolabına geri döndüm. Bir daha baktım benim elbisem mi diye. Sanki başka bir kadının kıyafetlerinin Ecevit’in dolabında olması mümkünmüş gibi.


Umut, topraktaki tohum gibi filizlendi, kalbimin orta yerinde, kara kışı umursamadan açtı. Elimde olsaydı, engel olabilseydim, dün geceki o sokak köşesinde yaşadığım andan sonra o tohuma izin vermezdim. Engel olurdum ama elimde değildi. Bu elbisenin benim için ne ifade ettiğini bile bile niçin yıkamıştı, temizleyip, aklayıp paklayıp bir de dolabına asmıştı? Nedendi bu özen? Benim bir daha giymeyeceğim için yakmayı düşündüğüm bir elbiseydi. Niçin bir daha giymeyecektim? Çünkü İstanbul’a gitmeyecektik. Gidecek miydik? Firuze yapma. Bunu bir kere daha yapma kendine.

Ama yıkamış baksana! Mis gibi yapmış! Asmış da. Hem de dolabına! Bak işte! İstemese yapar mıydı? Kirli sepetine bile atmamış işte! Bak!


Umut, ömrü hayatımda ilk defa baskın geliyordu. Soluklandım. Umutsuz yaşamak, umudu kabul etmemek değildi, umuda çarçabuk yenilmekti. Elbise dolabını geri kapattım. Hiç görmemiş gibi yapacaktım. Görürsem bana geri verirdi biliyordum. Bana verirse de ben yeniden kıyafet dolabıma asmazdım. O yüzden onda kalması, yok olmaması ama elimin de altında olmaması, benden çok daha güvenli bir yerde durması en iyisiydi. Bıraktım onu ve yatağa oturdum. Çok geçmeden Ecevit’in yastığını kavradım ve ondan taraf yine yorganın altına girdim. Şimdi bu uyuşukluk ve tatlı sıcaklıkla ya kalkıp bir fincan kahve içecek ve hiç uyumayacaktım ya da ihtiyacım olmasa da yine uyuyacaktım. Uykuya dalmayı tercih ettim çünkü bir fincan kahveyi hep bulurdum ama Ecevit’in kokusunun sindiği yatağı ise hiç… Hayalle gerçeği, oyunla rüyayı ayırt edemediğim bir zaman geçirdim. Bir başka 16 Kasım’dan sonraki herhangi bir zamanda Ecevit’le ağaçlı bir yolda yürüyor, ellerimizi tutuyor ve birkaç adımda bir durup öpüşüyorduk. Uykuya daldım mı dalmadım mı hiç bilmiyordum, yalnızca demek ki biz hep öpüşürdük diyordum içimden. Sonra? Ne sonra? Sonra ne olurdu kim bilir? Çok öpüşmenin sonu neydi bilmiyordum. Çok öpüşmemiştim. Öpüşecek miydim onu da bilmiyordum ama kesinlikle, bir başla 16 Kasım’dan sonra onlar çok öpüşmekten sonra yapılan diğer her şeyi de yaparlardı.


“Firuze,” adım mırıldandığında, o ağaçlı yoldan mı yoksa yatağın bir köşesinden mi geldi bilmiyordum. Zaman bu anın içinde varla yok arasında bir hisle geçip gitti. Herhalde ben başımı yastığa koyalı ancak on dakika olmuştur sandım ben ama hayır öyle değildi. Ecevit’in sesine dokunuşu da eklenince titreyerek irkildim ve dokunuşuna temasımı ekledim. “Benim,” dedi. Ben, beni uykumla bırakacak sandım. O yüzden elini tuttuğum gibi başımı ona doğru ittim. Sıcak bir yuvada uyuyakalmak içindi bu. “Uyanman lazım.”


“Hı hı.”


“Hadi kalk,” dedi ısrarla. Konuştukça, boynumdan kuş tüyüyle okşanıyor gibi hissediyordum. Uyku çok tatlıydı. Ev çok sıcaktı, menemen yemiştik ve şimdi öğlen uykusuna yatabilirdik. O öğlen uykusunda gördüğüm her şeyi onunla bölüşebilirdim. “Firuze.”


“Hı, hı.”


“Hı hı,” diye karşılık verdi. Sesini artık daya yakından duyuyordum. Gözlerimi birkaç kez daha adımı söylemesiyle beraber açtım. Tam da hissettiğim gibi yaklaşmıştı bana. Gözlerimi açıp kapattım ve onun kahverengi gözlerine baktım. Doğanın bir bildiği vardı. Kahverengiye yakışmamış tek bir yeşil anımsamadım o an. Zihnimde bir tablo belirdi. Dışarıdan bakan önce kahverengi toprakla yeşil ağacın ihtişamlı birleşimini görüyordu ama sonra daha dikkatle bakınca resmin derinine usta bir fırçayla gizlenmiş gözleri görüyordu. Ürkütücü ama muazzamdı. Çizme isteği vücudumu ürpertti ve Ecevit’in yüzüne bakarak sanki ondan ürperdim, başımı geri çektim.


Kaşları çatık beni izledi. Yaptığıma bir anlam vermeye çalıştı ama zihnimdeki tabloyu görmesi imkansızdı. Göremediği için sanırım hiç memnun olmadı. “Firuze,” dedi.


“Hım?”


“Dün gece ne kadar şarap içmiştin?”


“Ne?”


“Sarhoş değilim dedin inatla, ne kadar içmiştin?” Boynumdan huylandım ve boynumu kaşıdım var gücümle. Gözlerimi bir açıp kapatıyordum, uyku benden uzaklaşıyordu. “Sarhoş muydun dün gece?” dedi buz gibi bir sesle. Ağrıkesici bedenimdeki ağrıları yine bencilce benden uzaklaştırmıştı. Mışıl ışıl uyumuştum. Ani Ecevit’in yükselen sesiyle, uykum tümüyle açıldı. “Firuze sarhoş muydun?”


“Hayır, içemedim döküldü.”


“Sarhoş değildin?”


“Yok,” dedim. Bunu neden sorguluyordu hiç anlam veremiyordum, çok ilgilenmiyordum da. Elini ellerimin arasından çekti.


“Kalk hazırlan, aldım birkaç parça,” dedi. Üzerimdeki yorganı itti ve uyutmadı beni. Yatağın dibinde alışveriş torbaları duruyordu. “Hazırlan da çıkalım. Bekliyorum salonda, çabuk ol,” dedi art arda. Oturur pozisyona geldiğimde çıktı yatak odasından. Ellerimi saçlarıma daldırdım ve alışveriş torbalarına daldırdım elimi. Bir tane kumaş pantolon, iki tane kot pantolon geldi elime. Kot pantolonlardan biri dar paça, diğeri İspanyol paçaydı. İspanyol paçayı çektim aldım ve yatağa koydum. Bunları aldığına göre demek ki bu tarzın uyacağı bir yere gidiyorduk. Diğer torbaya elimi uzattım ve siyah, kalın, çok da yüksek olmayan topuklu, bilekten botlara baktım. Onu da yere bıraktım ve üstlerin olduğu torbayı elime aldım. Bir gömlek iki kazak almıştı. Elim gömleğe gitti, üzerine de kazak geçiririm dedim ama aklıma içimde sutyen olmadığı geldi. Kazaklardan hangisi buna en uygunsa onu giymem lazımdı. İkisi de tam bol, üzerimde salınacak kazaklar değildi ama yine de tercih yapmam şarttı.


Ne yapsam ne etsem diye bir o kazağı bir bu kazağı tutarken elimde, dördüncü alışveriş torbası gözüme çarptı. Üzerindeki markanın tanıdıklığı olmasa onun da içinde kazak ya da pantolon var sanırdım. O tanıdık açık pembe rengiyle kaşlarım çatıldı ve istemsizce göğüslerime dokundum. Sutyen mi almıştı? Sutyenim olmadığını mı biliyordu? Dün gece belirdi yine gözümün önünde. Bilmemesi mümkün müydü? Derin göğüs dekoltesinden de sırt dekoltesinden de belliydi ama… Yerimden doğruldum utançla. Dün gece odak hiç göğüslerime kaymamıştı ki? Kaymamıştı… Kaymasa da anlaşılır ve akıl edilir miydi? Ne bileyim… Ne bileyim Allah’ım ne bileyim…


Açık pembe torbanın içinde diz çöktüm ve korkuyla elimi içine daldırdım. İçinde bir yumuşak bir sert, tok bir yapı vardı. Sert olanı elime geldi ve çıkarıp aldım. Bir siyah sütyendi. Bana külot aldığında, banyonun orta yerinde bu kadar utanmamıştım. Aksine öyle sevinmiştim, öyle sevinmiştim ki, o ihtiyaçta aklıma bunlar gelmemişti ama şimdi elimdeki sutyene bakarken ellerimi kulaklarıma kapatıp bağırmak istemiştim. Ecevit hayatında kaç kez sutyen görmüştü, bedenini ve modelini nasıl seçmişti? Mağazanın orta yerinde görevliyle konuştuğu aklıma gelince, bağıracağımı sandım ve elimi örttüm ağzımın üstüne. Bedenine baktım, benim göğüslerim küçüktü evet ama yine de Ecevit’in bunu gözlemlemesi, gözlemlediğini anımsaması ve o an durumu insanlara nasıl anlattığını duyunca kendimi yatağın altına itip yok etmek istedim.


Ne demişti, nasıl seçmişti, biri yardım etmiş miydi? Yoksa bu rakam ve harflerin büyük ve küçüklüğünü nasıl biliyordu? Bilmesi mümkün değildi. Ölmek istiyordum utançtan. Torbayı ters çevirdim ve korkarak çıkanları bekledim. İlk çoraplar düştü önüme. Elimin tersiyle ittim. Başka sutyen aldıysa evinde nereye saklayacaktım? Külotların varlığını daha kabul edememiştim. Allah’ım… Allah’ım kendimi bu odaya nasıl kilitleyecektim. Düşen bir diğer yumuşak kumaşı ne olduğunu anlayamadan hoyratça avuçlarımın içine aldım. Sanki bir çukur kazmalı ve bu torbadan çıkan her bir şeyi o çukura gömmeliydim, üstüne de beni gömmeliydim. Yüzüm ağlamaklı elimdekine bakarken, takımın pantolonu bu eğreti tutuşuma katlanamadı ve düştü. Gözlerimi düşene diktim. Saten, inci renginde bir kumaştı. Düşen de takımın pantolonuydu. Bu neydi? Elimde kalan parçasını açtım ve havaya diktim görmek için.


Gömlekli, inci renginde, alt üst, saten bir pijama takımının üstüydü benim ellerimde kalan.

Bana hiçbir şey, bu sutyeni sonsuza kadar unutturamaz sanıyordum. Ama ilk sutyen düştü elimden. Pijama takımı mı almıştı? Yerde olan uzun pantolonunu da aldım. Bir tane XS beden, saten bir pijama takımı almıştı. Yalnızca bir tane… Sanki dünyadaki bütün pijama takımlarını almış ve dolabını donatmıştı. Bu evinin bir başka kapısını bana açması, bir anahtar da bana çıkarması, evin içinde bir köşeyi bana ait kılıp tapuda bölüştürmesinden çok da farklı gelmişti. Komple oturdum yere. Geride aldığı parçalar, daha montuna bakmamıştım bile, umurumda değildi. Yüz şey da alsa, on parça da alsa yalnızca bu pijama takımı vardı şimdi. Gitmiş en güzelini almıştı. Bir inci gibi parlıyordu hepsinin arasında.


Bana istediğini getir deyince, öylesine gönülsüz olduğunu sanmıştım ki, mecbur kalmış gibi hissetmiştim. İlk pijama takımım, ilk bayramlığım kadar sevinç uyandırdı içimde. Yanıma asmak, başucuma koymak ve akşamı beklemek istedim. Bir an önce hava kararsın ve inci renkli, pijama takımımı giyeyim… Geriye kalan her şeyi birer mahlukatmış gibi ittim ve pijamamı katladım. Hızla kalktım yerinden. Onu evin en güzel köşesine koymak istedim. Ecevit’in yanına. Diğer elbiselerim için dolabın kuytu köşesini seçecektim, biliyordum ama pijamalar için bonkör davrandım. Ecevit’in pijamalarının yerini anımsıyordum. İlk çekmecedeydi. Açtım, onun da birkaç takım pijaması vardı zaten. Hiç giydiğini de görmemiştim. Onların yanı başına, özenle yerleştirdim pijamalarımı. Açıp gördüğünde ne yapardı bilmiyordum ama ne yaparsa yapsın, olur da bana hesap sorarsa, almasaydın o zaman Ali Ecevit diyecektim. Almasaydın, bana bu cesareti sen verdin. Öpmeseydin o zaman Ali Ecevit, bana bu cesareti sen verdin.


***


İçime giydiğim beyaz gömleği İspanyol paça mavi kotumun içine sıkıştırmış, gömleğin üzerine de yeşil, örme ve yün kazağı giymiştim. Botlarımı da evin içinde giyerken saçlarımı özenle taramış, toplamamışken Ecevit’in de evinde kalan birkaç makyaj malzememle yüzümü renklendirmiştim. Göz kalemim artık dudak kalemi, rujum artık allığım ve belki de farımdı. Annemin görse kriz geçireceği makyaj tekniklerimden sonra yüzüm şimdi yeşil kazağımla uyum sağlayacak bir canlılıkta, renkte ve kendimi çirkin hissetmeyeceğim güzellikteydi.

Üzerime şişme montu almadım elimde tuttum.

Çıktım odadan. Ecevit’in sigara ve çay içerek beni beklediğini tahmin ediyordum zaten. Başı hafifçe sağa düşmüş, tek kaşı kalkıp kapıyı izliyordu. Çıkar çıkmaz göz göze geldik. Beni sigarasının dumanını aheste aheste dudaklarından süzerken baştan aşağı sigarasının dumanı gibi süzdü. Göz göze geldiğimizde parmaklarının ucundaki sigarayı yeniden dudaklarına yaklaştırdı, dudaklarının arasına giren sigaradan parmak temasını kesti ama parmaklarını uzaklaştırmadan bir nefes çekti. Yanakları içe doğru çöktü, sigarasını geri aldı ve yanaklarını konumunu bir süre daha korudu. En sonunda yeniden kazağıma, kazağıma ve kazağıma baktı. Kazağıma baktı son kez ve sordu. “Oldu mu?”

Dudaklarımı ıslattım ve gülümsedim. “Oldu,” dedim. Her şey… “Teşekkür ederim.”


Sigarasını küllüğe basarak söndürdü. Peteğin altında günün kaç saati uyuduğunu bilmediğim kediye baktı. “Bunun akıbet ne oldu?”


Yerinden doğrulurken koyu lacivert kabanını giydi. Atkısını eline aldı sonra ve bana baktı. “Ne gibi?” diye sordum habersizce.


Atkısını kendi boynuna sarmaktan son anda döndü ve bana uzattı.


“Hayır hayır sen tak.”


Kendisi boynumdan geçirdi ve geri çekilip ayakkabılarını giydi. Artık atkısı boynundaydı. Onun gözünün önünde hemen sarıp sarmalamadım ama tüm odağım artık atkıydı. “Ne gibi derken?”


“Ne?”


“Bulmadım mı birini?”


“Kime?”


“Kime olabilir Firuze?” dedi kapının önünde çıkmamı beklerken ve çatık kaşlarımla yüzüme bakarken. “Bana birini bakacak halin yok ya hani?”

Atkısını benden geri isteyecek miydi? Dönerken gizlice katlayıp montumun içine sıkıştırırsam fark etmezdi bile. Evden çıktım ve kapıyı kilitlemesini izledim. Yüzüme baktı cevap vermem için.

“Kendime mi?” diye sordum. Odaklandığım soruda özne kesinlikle bir insan olmalıydı ve neyden bahsettiğini anlamayınca en yakın kişilerden örnek verdim.


“Kendime mi?” diye sordu Ecevit hayretle. Kapıyı kilitleyince vücudum asansöre gitme komutunu kendine verdi ve onu gerimde bırakıp asansöre gittim. Arkamı döndüğüm ilk an atkısına burnumu sürttüm. Atkı bir insanın boynuyla en yakın temasta olan eşyaydı. Bütün gün Ecevit’in sinesinde yatmaktan bir farkı yok gibi geldi bunu takmanın.

“Sana söylüyorum Firuze?” diye yüksek sesle konuştu Ecevit son anda asansöre binerken. Vallahi de billahi de düğmeye basmıştım inecektim.

“Ne oldu?” diye sordum. Çok hiddetliydi de neye bilmiyordum. “Kendine birini mi bulmayı planlıyorsun?” Asansörde bana oldukça uzak bir mesafede durmuştu, yüzüme bakıyordu.

“Ne alaka?” diye sordum. Kendime ne için birini bulacaktım ki?


“Sen benim ne dediğimi anlıyor musun?” Biraz daha devam ederse bu haline birazdan en kaba tabirle sinirden kudurmuş olacaktı.


Kestirip atmak için “Of Ecevit ne oldu?” diye kızdım hemen. “Anlamıyorum ne diyorsun? Susmadın bir ya? Ne çok konuştun!”


“Ne çok mu konuştum?” diye sordu şaşkınca. Onu esir alan şey bana şu an uğramamıştı bile. Başımı salladım. Asansörden ondan önce indim ve sanki arabayı nereye park ettiğini biliyormuşum gibi topuk tıkırtılarımla yürümeye kalktım ama ensemden tutar gibi tuttu beni ve “Nereye?” dedi. Kaşlarım çatık gittiği yönden yürüdüm. İkimizin de huysuzluğu üzerindeydi. Üstelik arabaya binip “Nereye gidiyoruz?” deyince ve cevap alamayınca iyice girdik birbirimize. Cevap vermedi bana sadece arabayı sürdü.


Bacak bacam üstüne attım ve inattan bu kez ben sormadım bir daha. O da soru sorarsa cevap vermeyecektim.


İkimiz de hiç dün gece öpüşmemişiz gibi birbirimize kurula kurula tamamladık yolu. Bacağımı sallıyor, beni nereye götürürse götürsün içimden bir illet gibi davranacağıma yeminler ediyordum. Surat asacak, asla memnun kalmayacak, en ufak da laf ederse ben gelmek istemedim ki sen getirdin diyecektim. Öyle surat asacaktım ki ah lanet olsaydı da getirmeseydim seni diyecekti. Ben de ona diyecektim ki getirmeseydin. Öyle bütün yol içimdeki öfkeyi azdırarak gittim. Biz dün gece öpüşmüştük. Tamam hiçbir şey olmamış gibi davranmayacaktık ama bir şey olmuş gibi de nasıl davranılırdı ki? Sanırım öyle davrandığımız için birbirimize tahammül edemiyorduk.


Salladığım bacağıma baktı ara ara. Rahatsız olduğunu fark etsem de durmadım o da bana müdahale etmedi. Arabayı sonunda park ettiğinde geldiğimiz yere baktım. Nezih bir semtte, dört katlı bahçesi büyük bir apartman dairesinin önündeydik. Her ne kadar apartman dairesi olsa da biraz dikkatli bakınca iş yeri olarak kullanıldığı anlaşılıyordu. Oranın önündeydik şimdi. Melike için de burada değilsek, ne için buradaydık?


“Üçüncü katta seni bekliyorlar,” dedi ve kolundaki saate baktı. “Beş dakika sonra randevun var.” Sesi yoldaki halimize rağmen oldukça yumuşamış, sakinleşmişti. Yüzüne baktım. Belki de o yolda çoktan halletmişti ama ben kendi başıma çok kurmuştum kafamda.


“Ne randevusu?” diye sordum şaşkınca. Bir korku sardı bedenimi, herhangi bir şey anladığım için değil. Yalnızca beklemediğim herhangi bir şeyin içinde bulunduğum için. Kendimi hazırlamadığım her şey beni mahvederdi. Ellerim titremeye başlayacaktı neredeyse. Bacaklarımın arasına sıkıştırdım hızla. Kalbim çok kötü bir şey olacağını hissetmiş gibi çarpmaya başladı.


“Psikolog Özge Meral, seni bekliyor,” dedi sakin bir sesle. Korkum ne derse tetiklenmez ve azalırdı bilmiyordum ama kesinlikle söylediği bana iyi gelmedi. Döndüm baktım binaya ve “Neden?” diye sordum. Dudaklarım kurumuştu, nasıl renk attığımı görmesem de tahmin edebiliyordum.


“Firuze,” dedi. “Sakin ol.”


“Annem mi yaptı?”


“Annen umurumda değil,” dedi yalnızca. Nedense her şeyin sorumlusu o gibi geldi bana. “Bu kadını da ben buldum, buraya da ben getirdim, burada da ben bekleyeceğim. Annen umurumda değil. İşin erbabına gitmek istiyor musun diye sana sormuştum hatırlıyor musun?” dedi. Annemin atölyeye geldiği ve babamın adaylığını açıkladığı günden bahsediyordu. Soluklarım hızlanmıştı. Kolumdan tutup beni sürüklemiyordu ama sürükleyecek kadar tetikteydim. Çünkü hep böyle olmuştu. O odaya hep kolumdan sürüklenerek getirilmiştim. Başka türlüsü nasıl olur bilmiyordum. Koşullamıştım kendimi.


“Ben de istemiyorum demiştim.”


“Bu bir istek mi tavsiye mi demiştin.”


“Sen de tavsiye demiştin,” diye devam ettim.


“Bu bir istek,” dedi kendinden eminken ve gözlerime bakarken. Halbuki bu o zaman bir tavsiyeydi, tavsiyen reddedildi demiştim ve konuyu kapatmıştım. Ellerime baktı, dişlerim birbirine çarpıyordu. “İsteğimi reddetme hakkın var. Geri sürebilirim arabayı,” Kolumdan sürüklemeyecekti, ben biliyordum ama içimdeki bu dürtü bilmiyordu. Ecevit’in elleri bile bana uzansa, onun elleri olduğunu unutacak kendimi korumaya kalkışacaktım. “Ama bana yeniden bu istek mi tavsiye mi diye sorarsan, istek. Gitmeni istiyorum.” Yeniden ellerime baktı. “Sıkma ellerini,” diye uyardı. Hem sıkmış hem de bacaklarımın arasında baskı uyguluyordum. Uyuşmaya başlamışlardı. “Firuze,” dedi. Elleri bana uzandığında, az önce ona karşı bile geliştirdiğimi düşündüğüm koruma içgüdüsü baş kaldırmadı. Hareketsizce durdum ve sıcak ellerinin soğuk ellerimi açmasını bekledim. İki elimi de tek avucunun içinde tuttuğunda, ne oldu bilmiyorum ama iki elimin de tek avucunda olması beni gözyaşı dökmeye itti. Dudaklarım aralandı ve kesik kesik nefeslendim. “Gitmek istemiyor musun?” diye sordu yalnızca. Bana burada tek önemli olanın benim kararım olduğunu anlatıyordu adeta. Sanki ben ne desem o olacaktı bu kez. Bunu Ecevit söylüyordu ama emin olamıyordum.


“Bir kez git, sonrakilere öyle karar ver.”


“Ecevit,” dedim tutuk bir sesle.


“Her şey yolunda, güvendesin,” dedi. Bu belirtilerin ona olası bir panik atak öncesini anımsattığını biliyordum. Sanki Ecevit artık benim panik atağımı kavramıştı. Doktor olan annemden daha hızlı ve uyumlu olmuştu bu konuda. Annem hâlâ kriz geçirdiğimi anlamaz, kalp krizinden korkardı. Ecevit hakimdi, her şeye, sanki senelerdir benim ataklarıma maruz kalmış gibi sorgulamıyor kontrol ediyordu.


“Üzerimdeki kazak hangi renk?” diye sordu. İstemsizce güldüm. Komik geldi.


“Kahverengi.”


“Sabah kahvaltıda ne hazırladım?”


“Çakallı menemeni.”


“Kaç dilim ekmek yedin?”


“Saymadım.”


“Ben saydım? Beş dilim ekmek yedin.” Ellerimizden ona kaldırdım gözlerimi. Ciddi miydi? Tüm odağımı çekti bu.


“Saydın mı?”


“Merak ettim,” dedi usulca. Bu beni bir kez daha gülümsetti.


“Bana pijama takımı almışsın,” deyiverdim. Konudan konuya bir kuş gibi atlıyordum. Sadece o an bana niçin pijama takımı aldığını bilmek istedim.

“Evet, hangi renkti?”


“İnci rengindeydi.”


“Niçin aldın?” Dişlerim kontrolsüzce birbirine çarpmaktan kurtulmuştu.


“Getirmeyecektin,” dedi tek kaşını kaldırıp. Ellerim avucunun içinde duruyordu.


“İstemedin.”


“Öyle bir şey söylemedim Firuze,” dedi gülümseyerek. İkimiz de birbirimizin düşündükleriyle hareket etmiştik. İkimize de sorsak haklıyım derdi. “İstemesem istemiyorum derdim, çekinmezdim.” Çekinmezdi. Doğru söylüyordu. Ecevit’in açık sözlülüğünden ne zaman eksik kalmıştım ki? Yine de işte… Ne bileyim dün gece öpüştük diye söylememişti belki de.


“Benim bir tane daha getirme hakkım var mı yoksa yok mu?”


Ecevit daha çok güldü. Ona saçma sorular sorduğumu hissettiriyordu ama hayır oldukça önemli bir soruydu bu, neden böyle yapıyordu ki?

“Var,” dedi güldükten sonra. Kaşlarımı çattım kızdığımı anlasın diye. Sessizleştik, soluklarım düzene girdi. Müdahale öylesine erken ve yerinde oldu ki, kalbim bile çok geçmeden yavaşlamaya başladı. Ben tamamen sakinleşince yeniden konuştu. “Kimse seni hiçbir şeye zorlamıyor, istersen git, istersen kal. Ben sadece istiyorum dedim. Karar senin.”


Kafamı çevirip geldiğimiz yere baktım. Annemin parmağı yoktu. Olsaydı eğer, böyle mütevazi bir ofisin önünde olamazdık. Biliyordum. Karman çormandım. Ecevit’in inersem ne düşüneceğini, nasıl bir beklentiye gireceğini bilmiyordum.


Beklentiye mi girecekti? Bir şey istemenin sonu beklediklerimiz değil miydi zaten? “Ben bir sigara içeyim,” dedi kendimle olan çatışmayı, somutmuş gibi görüp fark ederken. “Sen de o ara karar ver.”

Elimi yavaşça kucağıma bıraktı. İndi arabadan ve sırtını bana döndü. Kabanını ve omuzlarını izlemeye başladım. Üşüyor muydum yoksa vücudum mu öyle sanıyor bilmiyordum. Üşümek bir refleksse bunun duygularımla bağımlı çalışıyor olması beni çok kızdırıyordu. Tırnaklarımı kot pantolonuma sürttüm. Dişlerimi birbirine bastırdım. Gitmek istiyor muydum? İstemiyordum. Kendimi o koltuğa hiç ait hissetmemiştim, annemin kendince bulduğu o en iyiler bana iyi gelmemişti değil ben iyi olmak istememiştim. Her psikoloğun anneme, Firuze iyileşmek istemiyor, dedikçe annemin delirmesini hatırlıyordum. Ben iyileşmek istemiyordum, içine itildiğim tedaviyi de kabul etmiyordum şimdi de etmek istemiyordum. Yirmi beş yılın, on sekiz yılında verilip vazgeçilmiş bir mücadele vardı. O mücadelenin hiçbir anında isteyerek yoktum, bir noktadan sonra beni dahil edememişlerdi. Şimdi de girmek istemiyordum ama arabaya yaslanmış sırtını izlediğim adamı izlemek beni hayatım boyunca hiç girmediğim bir sorumluluğa itti.


İyileşme sorumluluğu değil, beni buraya getiriyorken, benden ilk kez bir şey istiyorken onu hiç olmayacak bile olsa yapma sorumluluğu. Önümdeki adamın bana bir dağ gibi siper olduğunu hissettim. Sanki hayır desem, o dağ yıkılmayacaktı elbet ama üzerinde tutmuş kar birikintileri görecektim. Ecevit bir sigaranın ardından ikinci sigarayı, sonra üçüncü sigarayı içti. Gözyaşlarım ardı ardına akıyor, anne ve babamın cümleleri kulaklarımda yankılanıyordu. Onların psikologlarla, psikiyatristlerle yaptığı tüm kavgaların başrolü bendim. Bana nefret kusamadıkları için, bu olayda tek suçu olmayan insanlara saldırıyorlardı. Babam insanları kariyerlerini bitirmekle tehdit eden bir canavara dönüşüyor, annem bana ulaşamayan her insana nefret kusuyordu.


Dakikalar sonra kornoya bastım ve ıslak kirpiklerimi sildim. Makyajım akmıştı, tüm renkler güzelliklerini kaybedip çirkin bir renk cümbüşüne dönüşmüştü. Doğal afet gibi geldi bana bu hal. Doğanın tüm güzelliğini yine kendisiyle beraber yitirmesi, güzel olan her şeyin yine kendi içinde bozulması. Çalan korna sesiyle yarım kalan sigarası elinde bana döndü. Göz göze geldik. Sigarayı bitirir sandım ama yere atıp söndürdü ve araca geri yürüdü. Bindi. “Neye karar verdin?” diye sordu. Yutkundum. Makyajın kirlettiği parmak uçlarıma baktım.


“Ecevit,” dedim.


“Dinliyorum Firuze.”


“Şimdi gideceğim,” dedim önce. İyi olandan başlamak daha rahat geldi çünkü devamında boğazımda art arda düğümler birikti, yutkunamadım, şiddetli bir ağlayışın içinde buldum kendimi. Kendimi bir başkasına karşı sorumlu hissetmek istemiyordum. “Ama bana kızma tamam mı?” dedim. Ona kendimi başka nasıl açıklarım bilmiyordum. Tahtaya kaldırılmış ve söylenen harfi yazmayan bir ilkokul öğrencisinin ne kadar cümlesi varsa benim de o kadardı. “Yapamayacağım. Kızma tamam mı Ecevit bana?” İşin aslı bana kızması değildi beni korkutan ve böyle ağlatan, onu hayal kırıklığına uğratmaktı. Benden hiçbir şey beklesin istemiyordum. Bunu bilerek bugün burada bekleseydi.


Ecevit’in yüzüne çöken kederi gördüm. Hiç abartısız, telaşsız ve oturup kalmış bir kederdi yüzündeki. Neden böyle söylediğimi anladı. O ilkokul öğrencisine bakar gibi baktı bana, şimdi kısa boyumla ayakta durmuş, bir ileri bir geri sallanıyordum onun gözünde. “Şimdi git,” dedi yalnızca. “Sonrasına sonra bakarız. Hadi git.”


Başka da tek kelime etmedik. Neden buradaydık? Dün gece… Biliyordum, tek sebebi değil ama bugünü böyle emrivakiye çeviren dün geceydi. Dün gece üç derece olan havaydı. Ona sarılmak istedim ama arabadan indim. Sarılmadım. Bir sarılma hakkı biçtim kendime ve onu buradan çıkarken kullanmak istedim. Kapının önünde duran tabelaya baktım. Avukat, diş hekimi, psikolog… Psikolog Özge Meral. Üçüncü kat. İçeri girdim ve asansör kullanarak üçüncü kata çıktım. Kapının önünden tam üç kere dönmek istedim. Elim kapıya gitti ama çalmadı, zaten benim çalışımla da açılmadı. Bir kadın açtı ve gülümseyerek bana baktı. Güvenlik kamerasından görüldüğümü biliyordum. Sekreter olacaktı.


“Merhaba hoş geldiniz,” dedi abartılı bir gülümsemeyle. Halbuki ben ona gülümsemiyordum bile. Bana bu kadar gülümsemesi bile beni rahatsız etti.


“Merhaba,” dedim yalnızca ve bana açılan kapıdan geçtim.


“Firuze Hanım değil mi?”


“Evet benim.”


“Tekrardan hoş geldiniz,” dedi. “Buyurun. Özge Hanım sizi bekliyor. Dilerseniz direkt geçebilirsiniz,” dedi ve odalardan birini gösterdi. Etrafı inceledim yalnızca. Gözlerim bir cam aradı. Ecevit’in gidip gitmediğine bakmak istedim.


“Tamam,” dedim titrek bir sesle. “Bir camdan bakabilir miyim?” diye sordum. Kadının gözünde çok kısa bir an, tedirgin bir ifade geçti ama gülümsemesini soldurmadı. “Elbette. Bir problem mi var?” Başımı iki yana salladım ve cama doğru ilerledim. Arkamdan geldiğini anlıyordum adım seslerinden. Camın önüne gittim ve ağaçların arasında kalan arabayı gördüm. Gitmemişti. Bekliyordu. Birkaç saniye durdum, belki hareket eder gider diye ama hayır gitmedi. Kadının yanından geçtim ve bana gösterdiği odaya ilerledim. Kapıyı çaldım ve içeriden komut alınca girdim. Beni toprak tonlarında bir oda karşıladı. Odada kullanılan renkler göz yormuyor ve özellikle dikkat çekmiyordu.


İçeriye girdiğimde, beni sıcak bir gülümsemeyle karşılayan, boyu benden biraz kısa, saçları siyah ve çok gür, beyaz tenli, yumuşak bir ifadeye sahip hoş bir kadın karşıladı. Benden büyüktü ama aramızda çok fazla yaş farkı olacağını da sanmıyordum.

Ayağa kalktı ve gülümsedi. “Hoş geldiniz Firuze Hanım,” dedi. Kaşlarım çatıktı, cesur ve büyük adımlar atmıyordum. Beni kapıda bekleyen kadından daha abartısız bir gülümseme vardı yüzünde. Beni başta biraz daha iyi hissettirse de onun bir psikolog olduğunu, gülümsemesinin bile profesyonel olarak ayarlandığını hissettim.

Kaşlarım çatıkken, “Hoş buldum,” dedim yalnızca.

“Şöyle geçebilirsiniz,” dedi koltuklardan birini gösterdi. Gözlerim odadaki camlara kaydı. En yakın cama oturmak istedim. Camın direkt önünde bir koltuk yoktu, en yakın olanı işaret ettim.


“Şuraya oturabilir miyim?” diye sordum. Her davranışımdan bir şeyler çıkardığını biliyor olmak, bir alt yazı gibi geçip gittiğimi bilmek canımı çok sıkıyordu.


“Tabi ki, nasıl rahat edecekseniz oturabilirsiniz.”

Söylediğim yere oturdum ve ellerimi önümde bağladım. Kadınla göz göze geldiğimizde birbirimize baktık. Konuşmak istemiyordum. Onun da ben konuşmadan konuşmayacağını, hatta önceliğinin daima beni konuşturmak olduğunu biliyordum. Konuşacak, anlatacak bir şeyim yoktu. Gözlerimi kaçırdım ve saate baktım. Beş dakika geç kalmıştım. Onu da düşecek miydim seans saatimden? Düşsün istiyordum. Başımı cama çevirdim ve dikkatle bir araba sesi gelecek mi diye beklemeye başladım. Saat nasıl geçecek bilmiyordum.


Bülent’in benden önce ölmesini istiyordum.


***


Elimdeki peçeteler, buruşmuş, ezilmiş ve kullanılmayacak haldeydi ama inatla yeni peçete almıyor, onu tampon olarak kullanıyordum. Şimdi camın önünde dışarı bakıyordum, beni orada bekleyen aracı izliyordum. Ağzımın ucuna gelen cümleyi dönüp söyleyecekken benden önce Özge Hanım konuştu. “Önümüzdeki hafta için bir randevu oluşturacak mıyız?” diye sordu. Gözüm buraya geldiğimden beri daha sık baktığım saate takıldı. Geç kaldığım beş dakikayı seanstan kısmamıştı. Ona döndüm, gözlerine baktım yalnızca. Söylemek istediğim şeyden vazgeçtim.


“Devam edip etmeme kararı elbette sizde ama ben sizi görmeyi kesinlikle isterim.” Hiçbir cevap vermedim. “Ben devam etmenizin çok daha olumlu sonuçlar doğuracağını düşünüyorum ama elbette son karar sizin.”


Kadını izliyordum. Üzerimdeki montu çıkarmıştım. Hiçbir şey söylemeden onu alıp çıkmakla ona aklımdan geçen soruyu sormak arasındaydım. “Mesleki tatminkârlık sizin için önemli değil mi? Benimle zaman kaybedeceksiniz,” dedim açıkça. Tepkisini ölçmüyordum. Mevzu paraysa benim yerime bu saati dolduracak ama onu işin sonunda tatmin edecek başka bir danışan alabilirdi. Bu bir saat ona benim için fikir vermemiş miydi?


Yüzünden yine tek bir ifadeyi bile seçemedim. Bu korkunç derecede sinir bozucuydu. Bana acımasını, bana umutsuzca bakmasını ya da bir başka şey ama muhakkak insani bir duygu görmek istiyordum. “Elbette zamanı gelince sürecin sizin için faydalı olup olmadığına karar verme hakkım var ama ben bu süreci sizinle beraber anlamak konusunda istekliyim. Nasıl ilerleyeceğini birlikte keşfedebiliriz, bir şans verilmesi gerektiği kanısındayım,” dedi ama o. Hiçbir netlik yoktu. Kendi fikrini söylemiyordu beni yine düşünmeye itiyordu yalnızca. Bu benim için şimdi bile yorucuydu.


Kadına cevap vermedim. Montuma ilerledim ve onu giydim. Benim tüm nezaketsizliğime rağmen, “Görüşmek üzere Firuze Hanım,” dedi. Kapıyı açıp çıktım, sekreter de ayaklandı ama benim direkt hedefim dış kapıydı. Elim kolyemde, kolyemi sıkıca tutmuşken kapıdan çıkmak üzereydim. Bu ana kadar böyle emin adımlarla buraya gelen bir insanın aniden arkasını dönüp gideceğini kimse tahmin edemezdi. Durmam bile davranışıma aykırıydı. Döndüm ve kadının yanına gittim.

“Ödemem var mı?” diye sordum merakla. Halbuki beni durdururdu aksi olsa.


“Hayır Firuze Hanım, seans ödemeleriniz önden yapılıyor.”


“Kim tarafından?” diye sordum. Tek bir cevaptı istediğim. Bir Akın soyadı duyacaksam buraya bir daha asla girmeyecektim.


“Hemen bakıyorum,” dedi kadın ve faturaların olduğu bir dosyayı açtı. Bacağımı sallıyorken, parmakları bir satırda dolaştı ve yanıt verdi.

“Ali Ecevit Tarhan.”


Keşke, keşke bir Akın soyadını duysaydım onun adını duymaktansa. Hayatını yakıp yıktığımız bir adamdı o, hayatını yakıp yıkarken payım var diye, hayatını yakıp yıkan benim ailem diye buradayken, beni buraya getiren maddi manevi güç Ali Ecevit Tarhan olmamalıydı. İçeride ağlamamış mıydım? Hem de nasıl ağlamıştım ama hiçbiri alnımı bir ahşap mobilyaya yaslayıp hüngür hüngür ağlayışım kadar içli değildi. “Firuze Hanım,” denildiğini duydum. Benim burada uzun uzun ağlayışım beni Ecevit’e geciktirmeyecek olsa, hiç başımı kaldırmazdım bu yasladığım yerden. Buraya gelmekten daha zordu burayı kiminle geldiğini bilmek. Neden bunu yapıyordu? Tamam Leyla, Hüseyin Tarhan’ın oğluydu, tamam o bir Tarhan’dı, biliyordum Ali Ecevit’i kendimden çok biliyordum ama bu çok fazla değil miydi?


Başımı kaldırdım, Özge Hanım’ı da gördüm. İçimde herkese karşı bir utanç vardı. “Ne zamana oluşturacaksınız sonraki seansı?” diye sordum sadece.


“Önümüzdeki hafta bugün, aynı saat uygun mu?”

“Bir aksilik olursa?” diyebildim. Bir hafta sonrasına plan yapacak bir hayatım yoktu. Melike’yi arıyorduk. Tek önceliğim oydu.


“Bizi ararsanız yardımcı oluruz,” dediler bana. Başımı salladım ve “Seans ücretini önden almayın, bitince ben vereceğim,” dedim yalnızca. Kadın önündeki deftere not alırken sanki az önce hiç öyle ağlamamışım gibi uğurladılar beni. Asansöre bindim, başım çok ağrıyordu, alnımı birkaç saniye de olsa aynaya yasladım. Kendime bakmadım ne makyajım vardı artık ne de sabah saldığım saçlarım. Tokasız karman çorman toplamıştım. Bir tane sarılma hakkım var demiştim. Aşağıya sadece bunun gücüyle indim. Yoksa asansörün ortasına çömelecektim ve kendimi sıkabildiğim kadar sıkacaktım hüngür hüngür ağlamamak için. Katları zor bitirdim. Beni gören harpten çıktığımı sanırdı. Halbuki ne konuşmuştum ki? Ne duymuş, ne anlatmıştım? Boşu boşuna geçen bir saatti.


Kapalı alandan çıktığım gibi adımlarım hızlandı. Arabaya varana kadar gözyaşlarımı da sildim ben. Lakin, kalbim Ali Ecevit’i görmek istiyordu. Adeta tahtada öğretmeni tarafından azarlanmış, tek ayak cezası almış ama sırasına geçtikten sonra kibrinden kendini tutmuş, çıkışta onu almaya gelen anne babasını görünce ağlayarak koştura koştura onlara koşup tüm çirkinliğiyle ağlamış bir çocuk oldum. Tek farkım ben o çocuk kadar dirayetli değildim, sınıfta da ağlamıştım. Koşarak gittim ve arabaya bindim. Beni bu ana o itti diye bilmiyorum belki, izinsiz, açıklamasız, bu zaten hakkımmış gibi davrandım ve Ecevit’e yaklaştım. Ona sardım diyemezdim kollarımı. Yüzümü koynuna bastırdım sadece. O bana sarıldı. Sanki o da sarılma hakkımızı çıkışta kullanacağımızı içinden geçirmiş gibi. Sanki fırsatı olsa, konumumuz uygun olsa beni kucağına çekecekmiş gibi sarmaladı hem de. Karman çorban toplanmış saçlarımı önce parmaklarıyla açtı. Öylece hüngür hüngür ağlıyordum. Beni buraya getirdiği, alın teriyle kazandığı paradan bana pay biçtiği için de ağlıyordum ama neye ağladığımı söylemiyordum.


“Tamam,” dedi yalnızca. “Tamam bitti.” Neyin bittiğini bile bilmiyordu. Yanımda otursa, neden ağladığıma daha çok anlam vermeyecekti. Ne oldu ki Firuze diyecekti. Ne oldu, niye böyle etinden et koparmışlar gibi ağlıyorsun? Bıkmadın mı usanmadın mı? Yemek yer gibi su içer gibi ağlıyorsun, dur artık.


Saç diplerimi okşadığını hissediyordum. Boynunda soluklana soluklana sakinleştim. Gerimde bıraktığımı hissettim. “Ecevit,” dedim sessizce. Karnımda bir ağrı vardı. İkimiz de anlaşmadan geri çıktık ama uzaklaşmadık birbirimizden.


“Ağlama,” dedi gözlerime bakarken. Elinin yüzüme yaklaştığını hissedince gözlerimi kapattım. Islak kirpiklerimi sildi. Çok mu erkendi? Daha yirmi dört saat bile olmamıştı. Çok mu geçti? Saatler geçmişti. Ona yaklaştırdım yüzümü, burunlarımız artık çarpışıyordu.


“Bu senin içindi,” dedim bilsin diye. Mutlu olmazdı, bu onun için bir anlam da ifade etmezdi ama bilmesini istiyordum. Benim mutlu mesut bir hayatın peşinden gitmediğimi bilsin istiyordu.


“Kendin için.”


“Senin için Ecevit.”


“Önce kendin için, sonra benim için,” dedi bu kez. Yumuşatıyor ama vazgeçmiyordu.


“Sadece senin için,” diye tekrar ettim. İstediği kadar dikte etsin, içimde biraz bile yeri olmayan şeyi almayacaktım. Elim havalandı ve yanağına dokundum. “Önce senin için, sonra dün gece beni öptüğün için,” diye itiraf ettim. Belki şimdi bu kadar ağlamak, belki onun tarafından teselli edilmek ya da bir arabaya sıkışmış bu an beni cesareGeri çekilecek gibi oldu ama yanağındaki baskım arttı. İzin vermedin.


“Sadece ben öptüm galiba,” dedi. Alaydan da çok uzaktı.


Dudaklarına yaklaşmak istiyordum ama o beni öpsün istiyordum yine. Öpecek cesareti bulamıyordum kendimde gündüz vakti diye. “İlk ve en çok sen öptün. Ecevit biliyor musun,” dedim. Burnumun akmasından korktuğum için çektim. Bu konumda yaşansın istemezdim.


“Neyi?” dedi.


“Biz başka bir 16 Kasım’da yaşasaydık şimdilerde hep öpüşürmüşüz demek ki.”


Bu cümle, öyle çıkarsız, alaysız ve düşünülmüş çıktı ki ağzımdan, gülünse gülünmez, ağlansa ağlanmazdı. Ecevit’in de çok dikkatini çekti. İlgisinin daha çok bana kaydığını hissettim. Ne diyecek bu kadar merak etmesem onu öpmeye belki cesaret ederdim. Yine de ne diyeceği benim için daha önemliydi. Meraklı, belki biraz alınmış bir ses duydum. “O zaman ilk ve en çok kim öperdi?” diye sordu. Alt dudağını okşadım.


“Bence sen,” diye itiraf ettim. Hiçbir şey söylemedi. Kabul de etmedi reddetmedi de. Yalnızca aramızdaki elimi indirdi ve dudaklarımız arasındaki mesafeyi sıfırladı. Dudakları dudaklarımı kavradı, birbirimizden süre bile istemedik. Kaçamak, varla yok arasında, hızlıca başlayan ve hızlıca biten, ikimizin de başını döndüren bir öpüştü bu. Birbirimizden kopmamız da birleşmemiz kadar hızlı oldu.


***


Yeşil göz kalemi ellerimde birden fazla tona ayrılmıştı. Ecevit’ten ayrılıp eve yürürken sokak lambalarının altında fark ettim bunu. Ağlamanın verdiği o dinginlik mi, yoksa yorgunluk mu bilmem çok sakin ve yavaş yürüyordum eve. Artık eskisinden de yabancıydım buraya. Sanki evlenmiş gitmiş, yazdan yaza vakit bulabiliyorsam birkaç haftalığına geliyor sonra bir sene boyunca bir daha uğramıyordum. Ve o gelişmelerimin nedeni de özlem değil, laf söz olmasın diyeydi. Burası benim gitmek için gün saydığım o baba eviydi. Gitmeye de kurtulmak olarak bakmıştım.


Annemin geleceğimden haberi olmadığı gibi umudu da yoktu. Kapıyı çaldım ve açılmasını bekledim. Üzerimde yine Ecevit’in aldıkları vardı, bunları unutmayıp yanımda götürmeliydim. Dudaklarımı yaladım. Ecevit’in dudaklarının tadı kalmıştı sanki, silinmiyor, her defasında artarak kendini muhafaza ediyordu.


Sevinç abla, “Hoş geldiniz,” dediğinde gülümsedim. Bana bazen Firuze diye seslenir bazen hanım olurdum. Sanırım o da artık beni bu evde misafir olarak görüyordu, sen demiyordu, kızım da demiyordu. Montumu aldı benden, çantamsa zaten yoktu.


“Kim var ve ne yapıyorlar?” diye sordum.


“Atilla Bey hariç herkes evde, akşam yemeğindeler,” dedi. Herkes dediğine göre o muşmula suratlı da evdeydi. Babamın olmaması da işime geldi. Zaten belki de benim en büyük şansım buydu. Babamın kariyerinin en karmaşık, yoğun ve koşturmacalı zamanına denk gelmiştim. Geçen sefer geldiğimde, Bülent’i dövdüğüm gece, İnci’nin aritmisi olduğu kesinleşmişti. Annem oldukça rahatlamış gözüktüğü için belki de, bir de İnci’yi çok sevdiğine emin olduğumdan o rahatlayınca ben de rahatlamıştım. İlaçlarına bakmıştım, kardeşimle vakit geçiremesem bile saçlarını okşamıştım. Şimdi, en azından bu gece, onunla olabilirdim.


Ellerimi yıkadım giriş katındaki lavaboda ve geniş salona doğru geçtim. Yemeğe yeni geçilmiş olunmalıydı. Üç kişilik servis açılmış herkes yerli yerine oturmuştu. Kimse geldiğimi fark etmedi, geçtim ve hiçbir şey olmamış gibi İnci’nin yanına oturdum. Piç kurusu babamın yerine en başa oturmuştu.


“Firuze,” dedi annem beni görünce şaşkınlıkla. “Firuze,” dedi ve ne yapacağını bilemediği için kalktı sofradan. “Kızım hoş geldin, Sevinç! Firuze’ye servis açın hemen.” Annem çabucak yanıma geldi sanki bana o yemek yedirecekmiş gibi. İnci’ye gülümsediğimde bana doğru uzandı. Kısa bir an İnci’yle annem arasında kaldım. Beni fiziksel olarak sevdiler ama İnci’ye karşılık verdim bir tek. Zaten o da kısa bir fasıldan sonra olması gerektiği gibi geri çekildi. Annem kaldı. Gözlerim Bülent’in yüzündeki tırnak izindeydi. Suratıma bile bakmıyordu bok çuvalı.


Telefonuna aniden dört kez üst üste mesaj geldi. Gözlerimi diktim, merakımdan değil sadece bu mala bu saatte kim yazar diye. Baktığımı fark edince telefonunu ters çevirdi, yine de çekmedim bakışlarımı.


“Dön önüne!” dedi aniden. Elbette ona baktığımı görüyordu. Annem başımı çevirip bir şeyler söylemeye çalıştı ama izin vermedim, Bülent’ten gözlerimi tek bir an bile çekmedim.


“Güzel Firuze’m,” dedi annem. “İstediğin bir şey varsa hemen yaptırayım.”


“İstemediğim bir şey var,” dedim Bülent’e bakarak. “Firuze lütfen,” dedi annem.


Zerre de umurumda değildi huzurlarının kaçması. Aksine huzurlu olmaları benim için sorundu. Bülent’in bakışları bana döndü “Siktir git o zaman masadan.”


“Yok,” dedim düz bir sesle. “Sen siktir git.”


“Bülent sus. Sus. Sen sus!” Annemin hedefi artık tümüyle oydu. Onun için beni harcadığını fark ediyordu belki artık ya da işin doğrusu kabulleniyordu. Bana olan agresif tavırları azalmıştı.

“Ya ne diye susacağım anne!” diye bağırdı.

Elindeki çatalı kendini bir halt sanıp tabağa çarpışını izledim. “Aylardır onun bunun yanında sürtüp canı isteyince gelip evin içine ediyor!”


Annem adeta masadaki bardakları titretecek şekilde “Bülent!” diye bağırdı. Nereye takıldığını nereye delirmiş gibi bağırdığını biliyordum.

Annemin aksine olabildiğince sakin bir sesle, “Sen bana orospu mu diyorsun?” diye sordum. Annem ağzıma yapıştı engel olmaya çalıştı ama söylemiştim bile. Bülent yüzüme baktı yüzünde iğrenç bir sırıtışla. Herhalde beni bir tek buradan vurmamıştı. “Senden ala erkek orospusu mu var?”

İnci ağzındakini adeta püksürttü. Bana dokunan annem donup kaldı, Bülent’in yüzündeki o leş gülümseme soldu. Hiç pişman olmadım, hiç utanmadım da. İçimi nasıl soğuturdum bilmiyordum. “Burada herkes senin ne bok olduğunu biliyor merak etme. Gidip test versen HIV pozitif çıkarsın sen.”


Annem artık ağzımı tutuyordu. İnci de Bülent’i tutmaya kalkıştığında kardeşime hor davranmaya kalktı. “İndir o elini, dokunma İnci’ye!”


“Kızım ben senin kabusun olacağım!” Diye bağırıyordu.


“Bok olursun.”


“Firuze ben senin kabusun olacağım,” diyordu delirmiş gibi. Neye bu kadar sinirlenmişti ki? HIV pozitif oluşuna mı? Annem kontrolden çıkacağını anlayınca yaka paça neredeyse dışarı çıkardı onu. İnci’yle ben kaldım masada.


“Ne çorbası var?” diye sordum.


“Abla sen iyi misin?” dedi hayretle.


“Açım,” dedim yalnızca. “Başım ağrıyor. Sen?”

“Abla neden böyle yapıyorsun?” dedi bu kez. Anlam veremiyordu bu tavırlarıma. “Göz göre göre kışkırtıyorsun.”


“Kasten yapıyorum. Sevinç abla servis getiriyor musun?” diye bağırdım. “Bakma bana İnci. Kimse pislik dolu bir masaya oturmak istemez. Temizledim. Abinle yemek istiyorsan, ona alıştıysan söyle, ben gelmem bir daha.”


Bana evet derse gelmezdim. “Abla,” diye sızlandı. Kollarını boynuma sardığında “Abla ne alakası var?” dedi sitemle. Hiçbir koşulda Bülent’i seçmeyeceğini biliyordum zaten. İnci ona bağlı büyümemişti, tüm bağı hep benimleydi. Bülent’i maalesef ki seviyordu ama asla ben kadar olamazdı. Bülent gitsin ve gelmesin bir gün onu aramazdı ama beni arıyordu biliyordum.


“Babam nerede?” diye sorduğum sıra annem geri döndü. Yüzü kızarmış, gözü seğiriyordu ama masaya geri dönüyordu. Karşıma oturdu ve elini alnına bastırıp su içti.


“Yozgatlı bir çiftçinin evinde akşam yemeğinde bence,” dedi İnci. Şaka yapmıyordu, ciddiydi.


“Yarın fotoğraflar servis edilir medyaya,” dedim anneme bakarak. Amacım onun tadını kaçırmak değildi, bana ne kadar tepkili onu görmek istiyordum sadece. Ne kadar sabredecekti mesela onu görmem lazımdı. En son aramız iyiydi galiba.

“Bunda nasıl bir sakınca var ki abla? Kimin servis edilmiyor?” Diye sordu İnci kızgınlıkla. İşte bence, babamı benden çok seviyordu.


“İnsanları kandırıyor,” dedim annemin yüzüne bakmayı sürdürürken. Gözlerini kapatmıştı bitirmemi bekliyordu ve sabır taşı olmaya niyetliydi. “O sofralara istediği için değil, oy toplamak için oturuyor.”


“Sen bir doktora para kazanmak için hasta bakıyor diyor musun?” Diye çıkıştı annem. Ama ne zamanki gözlerini açtı yüzüme baktı, ne gördü bilmem öfke ve nefreti yanaştırmadı kendine.


“Kendi yaptığın işle kocanın yaptığı şovu bir tutman senin için çok üzücü.”


“Lütfen bu konuları konuşmayalım,” dedi annem gözlerime bakarken. “Lütfen konuşmayalım. Bülent’i istemedin ve gönderdin,” dedi. Önüme servis açılmaya başlanmıştı.


“Artık benim olduğum yerde o huzurlu durmayacak.”


“Şimdiye kadar duruyordu zaten!” dedi annem ağlak bir sesle.


“Şimdiye kadarkine huzur diyecek artık.”

Annem gözlerime baktı. Bu nefreti bana Ali Ecevit verdi sanıyordu. Adım kadar emindim. Onu suçluyordu. Hayır Ali Ecevit sadece bana ben mutsuzken diğerlerinin neden mutlu olduğunu sorgulatmıştı. Sözlerini yuttu ve saçlarıma ve üstüme baktı. Beni inceledi.


“Çok güzelsin,” dedi yine en alakasız şekilde. “Seni çok seviyorum, çok güzelsin. Seni çok seviyorum.” Ne şaşırıyordum ne de garipsiyordum onu. “Şu hırçınlığın bir sanatçının hırçınlığı.”


“Tabi anne, bugün yeterince çizmedim o yüzden senin oğluna saldırdım.”


Çorbamdan içmeye başladım. Annem dudaklarıma temas eden bir çorbada Ali Ecevit’in dudaklarını anımsadığımı bilse ne düşünürdü acaba.


“Firuze’ye Brüksel lahanası pişirir misin Sevinç çok hızlı şekilde? Seviyor o.”


Hayır desem de yaptıracaktı, karışmadım. “Hemen Aylin Hanım.”


Sessizce yemeğimi yiyordum ve aniden aklıma gelmiş gibi yapmak için doğru anı bekliyordum. Bülent’i masadan kovmamın ilk sebebi de buydu. Konuşulanları babama söyleyecekti biliyordum. Brüksel lahanam geldikten sonra laf lafı açmış gibi konuştum. “Bu aralar çok rüya görüyorum,” dedim. Acaba Ecevit sever miydi Brüksel lahanasını? Kesin bunu duysa yine benimle alay ederdi.


“Neler görüyorsun?” Dedi annem, tedirgin olmuştu çünkü ben rüyamda çok sık öldüğümü görürdüm.

“Çok alakasız kişileri. Bazen dedemi mesela, bazen ilkokul öğretmenimi, dün gece Mümtaz amcayı gördüm. Hatırlıyorsun değil mi?”


“Mümtaz Asa’yı mı?” diye sordu. Evet şüphe etmemişti.


“Evet. Yine böyle akşam yemeği yiyorduk. Ama o yaşlanmıştı torunu falan büyümüştü.”


Annem önümdeki tabağa itiyordu servis tabaklarını. “Senin yaşlarında bir torunu vardı. Büyümüştür evet. Adı neydi?” Dedi ve boşluğa odaklanıp düşündü. “Hı Kerem evet. Rüyanda Kerem’in büyümüş halini mi gördün gerçekten?”

Konu bu muydu? Yine gitmiş en absürt yere takılmıştı. “Yüzünü hatırlamıyordum ya. Mümtaz amca hastaydı ama. Ölecek galiba diye kendi aranızda konuşuyordunuz. Siz görüşmüyor musunuz artık?” diye sordum. İlginiz görünmek için lahanalara bakıyordum.


Annem cıkladı. “En son seneler önce gördüm. Görüşmüyoruz da sana doğdu mu acaba hasta mı, ölecek mi?”


Ne olmuştu da görüşmüyorlardı? Üstelik babam bu kadar yükselmişken? Hedeflerine ulaşmışlardı işte. “Bilmem. Belki de. Ama babam bilirdi ya. Bu aralar sık sık konuşup akıl alıyordur ondan.”


Annem başını geriye doğru attı. “Eskisi gibi değiller. Konuşsalar ben bilirdim. Kızını da hiç sevmezdim zaten.”


Annem be kadar işin magazin kısmına odaklansa da benim derdim başkaydı. “Bence konuşuyorlardır, babam sana söylemiyordur. Onlar ayrılmaz ikiliydi. Dedemden daha çok görüyordum o adamı.”


Annem yeniden başını geriye attı. Saçları savruluyor, her davranışı hoş bir edayla süzülüyordu. “Araları iyi değil, olsa bilirdim. Aman neyse. Boşver onları sen. Bak sana ne diyeceğim.”

“Niye araları iyi değil?” Annem bana baktı dikkatle. Evet, normal koşullarda çoktan bu konuyu kapatırdım. “Öküz öldü ortaklık bitti mi?” dedim derdim babama musallat olmakmış gibi.


“Ne alakası var Firuze?”


“E öyle? Niye kızdın ki? Babam amacına ulaştı ve adamı unuttu mu ne oldu? Tam babamlık hareket. O insanlara saygı duyarken bile çıkar gözetir.”


“Firuze!” Çok geç bile kalmıştı bana bağırmak için. “Belki de baban sandığının aksine iyi bir adamdır da, yanlış insanlarla yanlış yollarda yürümeye devam etmiyordur kızım?”


Altı çizilesi ve üzerinde düşünülesi bu cümleye görünürdü bir kahkaha attım. “Bak sen şu işe kötü bir adam olduğunu sonra mı anlamış. Kaldı ki Mümtaz amca çok iyi bir adamdı. Siz ne kadar da çıkarcı insanlarınız.”


Düşündüklerim bunlar değildi. O adamı küçükken de sevmiyordum. “Ya da sen babanın aleyhine konuşmak için herkesi övmeye yeminlisin.”


“Neyi vardı anne adamın?” Diye sordum inatla. “Babam kadar etik anlayışı geniş bir adam neyi kabul etmemiş olabilir? Boş işler. Çıkarı bitmiştir.”

Annem ağzını açtı kurduğum bu net cümleler karşısında ama sustu. Zorlukla zapt etti kendini. “Sinirlenmeyeceğim,” dedi defalarca kez ağzının içinde. Onu da Bülent gibi çıldırttmaya çalıştığımı sanıyordu ama hayır aksine onunla konuşmak istiyordum. “Mümtaz Asa için seninle kavga etmeyeceğim.”


Neredeyse paçasına yapışacaktım etsin diye ama niyetli değildi. En azından biliyordum ki babamla araladı iyi değildi. Belki de, babamı iyi bir insan sandığım için değil, Mümtaz Asa’nın bu çocuk çetesiyle olan bağıydı aralarını bozan. Belki babam bu durum duyulursa kariyerimi kaybederim diyerek arasına mesafe açmıştı. Bilmiyordum, her konuda koltuğunu öne koyardı. O vakte kadarki yardımları umurunda olmazdı.


Kabul biraz içim ferahladı. Ecevit’e gidip babam uzun zamandır o adamla görüşmüyor diyebilecektim. En azından buradan çıkmadı diyebilmek bile lütuftu bana.


***


Dün gece İnci’yle aynı yatağı paylaşırken Ali Ecevit’ten iki mesaj aldım.


Seher’i aradım. Yarın öğlen saatinde bir restoranda gideceğiz yemek yiyecekmiş gibi. Seni atölyeden alacağım.


Birinci mesaj buydu.


Uyu, geçe kalma.


İkinci mesaj da buydu. Uyumuştum o öyle yazınca, geçe kalmamıştım. Şimdi üzerimde evden giydiğim kıyafetler varken onun aldıklarını torbaya koymuştum. Yanımda götürecektim.

Hazırlanıyordum. Yüzüme günlük, allığı biraz fazla bir makyaj sürdüm. Saçlarım kendiliğinden kuruyunca, diplere doğru dalgalıydı ama kabarmıyordu. Hanımeli kokan vücut spreyimi hem saçlarıma hem de vücuduma sıktım ve kabanımı giydim.


Benim odanın kapısından çıkışımla Bülent’in da girdiği odanın kapısını kapatması denk geldi. Tek bir saliselik fark bile bozabilirdi bu denk gelişi. O sıfatsızın nerede ne yaptığı umurumda değildi ama girdiği odanın kendi odası olmadığını bilmek ve telefonla konuştuğu için kapıyı kapatıyor oluşu içime kurt düşürdü ya da ben zaten kuruntu yapıyordum artık yer bir şeyden.


Topuklarımın üzerine basa basa kapattığı kapının önüne geldim ve kulağımı yasladım kapıya. Ya karşı taraf konuşuyordu ya da telefonu kapatmıştı. Dürüst olayım, dünkü o kavgadan sonra şimdi gizli saklı konuştuğu kişiyi bir eskort sandım. Zaten bu kapıyı da sadece onu rezil etmek için dinliyordum. Vazgeçmem de an meselesiydi ama ne zaman ki dudağından, “Kırk milyon dolar,” cümlesini duydum o vakit duraksadım. “Hayır hayır kimse yok. Babamı bile tanımam.”


Önüne koysak yüz bin liradan fazlasını sayabilir miydi emin olamadığım bu zekasızın ağzından çıkan bu parayı sonunda dolar olmasa kırk lira sanacaktım. Konuştukça sesi yükseliyordu, kulağımı tümüyle dayadım kapıya ama tam o vakit, annem, “Firuze çıkıyor musun?” diye hol başından bağırırken içerideki ses çok net bir şekilde kesildi.

Bülent benim varlığımı hissetti ve sustu.

Hızla kapıdan uzaklaşırken anneme doğru yürüdüm. Anne… Anne… “Çıkıyorum anne. Atölyeye gideceğim.”


Bülent benim varlığımı hissetmiş ve susmuştu. Odaya girişi de gizli miydi o vakit? Amacı ortalıkta konuşmamak değildi, gizli saklı mı konuşmaktı?

Sözde temize çıktığı yolsuzluk davası geldi aklıma. O dönem o vasıfsız yolsuzluk yapabilecek akılda bile değil demiştim. Yapmak ister, beceremez demiştim. Kırk milyon dolar ne kadar büyük bir paraydı?


“Akşam yemeğe geleceksin diye hazırlık yaptırıyorum. Lazanya da yapacağız tamam mı, gel. Olur mu Firuze?”


Arkamdan henüz bir açılan kapı olmamıştı. Neden çıkmıyordu?


“Çalışmam biterse gelirim anne,” dedim uzatmadan.


“Lütfen gel,” dedi tekrardan. Saçlarımı okşadı, yüzüme birkaç buse kondurdu. “Seni bu aralar daha iyi görüyorum. Kimin yanında kendini nasıl daha iyi hisseceksen onun yanında ol. Tamam mı? Kim olursa olsun, sen orada mutluysan.”


“Ecevit’in beni psikoloğa götürdüğünü biliyorsun,” dedim açıkça. Hiç beklemedim. Annemin ciğerini biliyordum ben. Donup kaldı karşımda, ağzını bile açamadı.


“Benim bu halimin sorumlusu Ecevit mi ki sen Ecevit’i buna dahil ettin?”


“Ben kimseyi dahil etmedim,” dedi telaşla. Her şeyin nasıl ince bir ipte dolaştığını biliyordu ve korkuyordu. Ecevit mi ona haber vermişti dün? İhtimal vermiyordum. O aramıştı. “Firuze bak ben hiçbir şey yapmadım. Onun da fikriydi. Ben onu zorlamadım. Lütfen ben bilmiyormuşum gibi davran, duymadım bilmiyorum. Seni etkilemek değil amacım, ağzımı bile açmayacağım bu konuda sana.”


Bana ağzını açmayacaktı ama Ecevit’i aramaktan çekinmeyecekti. “Onu arayıp yüzsüz gibi sormandansa bana aç anne bu konuyu. Ecevit’i sakın arama!”


Adım gibi emindim bunu inkar edeceğine. Hiç dinlemeden geçip gittim yanından. Arabama bindim, atölyeme gittim erkenden. Ecevit kaçta gelecekti bilmiyordum ama saat öğlene geliyordu. Ecevit gelene kadar dolabımı kurcaladım. Ezilmiş olanları çöpe attım, biraz bir şeyler yedim. Gideceğimiz yerde yiyebileceğimi sanmıyordum. Uslu uslu Ecevit’ten gelecek bir mesajı beklerken onu aramamak için zor duruyordum.


Elim kolyemde beklerken bana saatler gibi gelen yirmi dakika geçirdim. Bir de Ecevit 10 dakikaya oradayım deyince vakit hiç geçmek bilmedi. Elim vücut spreyimde bekliyordum gelmesini. Mesajı aldığım gibi bir sürü kez ardı ardına sıktım üzerime ve çıktım atölyeden. Kokunun gitmesinden korkuyordum. Biraz saçımın bozulmasından, biraz dudağımdaki rengin dağılmasından. Tuhaf, adını sanını bilmediğim, hiç rastlaşmadığım bir heyecandı bu. Ana, duruma, işe bakmadan sarıyordu insanı. Bizi öldürmeye ant içmiş bir kadınla görüşmeye gidiyorduk. Benim derdim birkaç dakikalık da olsa Ecevit’in kokumu alması oluyordu.


Ön tarafa bindim ve sanki hiç kokmuyormuşum gibi normal davrandım. Kemerimi taktım, saçlarımı iki yanıma aldım ve “Geldim,” dedim.


Ecevit soluklandı.


Gülümsedim.


“Hoş geldin.”


Ona baktım, engellenemez bir heyecanla. Bak hoş gelmişiz. Duydun mu? Hoş olmuşuz. Ne tatlı bir hoş geldindi. Sanki gerçekten çok hoş gelmişim gibi.

“Hoş buldum,” dedim. Ellerimi önümde bağladım ve aracı çalıştırana kadar hiç bakmadım ona. Kendinden yana olan cam açıktı ama kapattı öyle sürdü.


“Nereye gidiyoruz?”


“Çankaya’da bir restoran. İçeride Behçet’in diktiği kişiler de olacak.”


Özellikle merkezi bir yer seçmiş olmalıydı. Muhtemelen onu evinin önünde gördüğümüz gibi gelecekti. Hiç o pavyondaki kadın değilmiş gibi.

“Bu kadın gerçekten korkuyor galiba.”


“Korksun,” dedi Ecevit. “Onlardan korkmazsa bizden korkacak. Ona her türlü korku müstahak.”


“Bence kızı için korkuyor,” dedim. Ecevit kadar ketum düşünmüyordum. Her insanın zaafı olurdu. “Kadın çocuğunu senelerce saklamış, kimliğine kadar ayarlamış. Biz geldik ve kucağına bombayı bıraktık.”


“Patlatmamamız için için her şeyi yapacak mı bu?”

“Bence evet. Ama sadece korkuyor. Sen kızı konusunda çok sert çıkma. Bize istediğimizi verirse kızına zarar vermeyeceğimizden emin olsun. Aksi halde rahat durmaz,” dedim. Ecevit öyle bir rol yapıyordu ki sanki zarar verecekti o küçük yelloza. Bana yanıt vermedi ama söylediklerimin ona vardığını ve dikkate aldığını biliyordum.


Yol boyunca ikimiz de yine sessizliğe gömüldük. Zaten ne zaman böyle yola çıksak susar ve sessiz sedasız düşünürdük. Ölçüp tartardık. Ecevit uzun uzun soluklandı yalnızca. Onu fark ettim.


Kapıdan girenin sınıf atladığını hissettiği bir mekana geldik. Seher bu lüks yaşamı elbette karşılayacak bir hayat yaşıyordu. Onun ismineydi rezervasyon. Geçtik oturduk. Biz ondan önce gelmiştik. Yan yana garip duracağız diye ben karşısına oturmak istedim ama o fırsat vermedi bana yanımda oturttu. Kadınla yan yana mı oturacaksın diye kızdı bir de.


Siparişleri de beklettik. Biz beş dakika kadar erken gelmiştik Ecevit’in söylediğine göre. Seher tam dakikası dakikasına girdi. Burada tanınıyordu, kapıda karşılandı ve masaya kadar eşlik edildi. Seher tüm şeytanlığı bir kenara bırakıp, o varoş hallerinden eser yokmuş gibi davrandı ve bizimle öncesinden tanışıyormuş gibi rol kesti. Ona ikimiz de uyum sağlamadık, kendi kendine yaptı bunu. Siparişleri de sanki çok yakın dostlarına yemek ısmarlıyormuş gibi davranarak verdi. Onu izliyorduk öylece.


Masaya siparişler gelene kadar bu oyununu sürdürdü. Ne zamanki garson yanımızdan uzaklaştı, Seher bize o pavyon sahibi gibi baktı. İstediği kadar her şeyi değiştirseydi o bakışlarındaki varoşluğu silemezdi.


“Ne istiyorsunuz benden?”


“Bırak şu ayakları, mekan falan demem seni rezil ederim burada,” Ecevit hiç beklemeden sert bir giriş yaptığında bunu yapacağını ben de biliyordum. “İfaden nerede? Ne buldun? Çıkar ne varsa elinde!”


“Bana bir güvence vermeniz lazım. Benim size somut kanıt vermem için sizin de bana bir güvence vermem lazımdı.”


Ecevit soluklandı, bana baktı sabrı biter gibi. “Çocuğun babasını değiştirme şansım yok. Ne bekliyorsun tam olarak benden ben anlayamadım?”

Seher çantasından bir yelpaze çıkardı ve kendisini yellemeye başladı. Küfürler edemiyor, bize saldıramıyordu şimdi, bunun yerineydi bu yelpaze.

“Ben size ifademi verdim senin benim kızımı ifşalamayacağına nasıl emin olacağım?”


Ecevit sakallarını kaşıdı ve bana bakıp göz kırptı. Öne doğru yavaşça geldi. “O konuda şöyle yapacaksın,” dedi ciddiyetle. Ben de onu dinliyordum sunacağı çözümü bekliyordum. “Her gece uyumadan iki rekat namaz yarım saat dua. İnşallah Ecevit denen adam insanlıktan nasibini almıştır diye. Elimizden sadece bu geliyor.

Yani… Yani karşımızdaki kadın da sanıyordu ki bunlar sadece ona sürprizdi. Gözlerimi devirmemek için zor tuttum kendimi. “Konuş ya da ben konuşturayım seni.”


“Mümtaz Asa geneleve geliyordu, gizli müşteriydi,” dedi. Bu Ecevit için değil belki ama benim için kısa bir şaşkınlıktı.


“Geç oraları.”


“Bu işte! Bu ortaya çıksa ne olur senin haberin var mı?”


Ecevit derin bir nefes aldı ve bana döndü. “Ne olur Firuze? Konuş bilirkişi olarak.”


Dudak büktüm. Ne olabilirdi en fazla. Sadece bir müşteriyse… “Partiden ihraç edilir.”


“Yani bu herif partiden ihraç edilmesin diye yani bunca tantana. Sen Raşit’le olan bağlantıyı çözebildin mi?” Diye bana sordu. Alay ediyordu.

Başımı iki yana salladım. “Hayır. Böyle bir ifade o dosyanın içinde bile olmaz. Alakası yok. Eksik ya da yanlış.”


Ecevit söylediklerimi başıyla onaylıyordu. “Oradan kaç gösteriyor bizim yaşlar?” dedi. “Çocuk mu duruyoruz enayi mi? Bu muhabbet çok uzamaya başladı. Tadım kaçtı benim. Senin kız okulda mı şu an? Neydi Firuze okulun adı?”


“Pınar okulları. Yakında veliler toplantısı var. Söyleyelim de babasını çağırsın Yeliz.”


Seher gözümün önünde can verecekti adeta. Tepki gösteremiyordu ama elinde tuttuğu bıçağı her an bana saplayabilirdi. “Hay ağzına sağlık ya. Tamam öyle yapalım. Anasıyla iş yürümüyor bunun.” Elleri bembeyaz kesilmişti, gözbebekleri büyümüştü.

“Kızımın canını güvenceye almadan size bir lokma ekmek vermem.”


“Sike sike vereceksin.”


“Kızımın canını güvenceye almanız lazım.”


“İstediğimizi ver kızınla şimdiye kadar nasıl yaşadıysan devam et.”


İkisi de birbirini zorluyordu. Ecevit belli etmiyordu ama o da muhtaçtı. “Bana güvence ver.”


“Nasıl bir güvence istiyorsun?” Diye dişlerinin arasında konuştu Ecevit.


“Benim kızıma kimse bir şey yapmayacak. Bana güvence ver!”


“Cengiz Resul Atmaca tarafından korunacak,” dedi. Bir ölünün ismini hiç ölmemiş gibi andı.. “Kardeşi Behçet Atmaca’yı tanıyorsun. Görüştüreceğim seni. Al ver. Senelerdir kaçak göçek yaşayan Raşit’ten korkmazlar. Kızını korurlar.” Ecevit ellerini masaya koydu. “Bana iki gün ver,” dedi. “Behçet Atmaca’yla seni görüştüreceğim. Güvencen o olacak.”


Kadının yüzünde o güvenin değil ama umudun ışığı yandığı an, Ecevit’i destekleyecek sözler edecektim. Bir kurşun sesine en son kasım ayında üzerime kurşunlar yağarken kulak kesildim. O an bile bir kurşunu direkt olarak görmedim. Ankara’nın merkezinde masadaki kadehin içinden kurşun geçti ve ben sesten öte kurşunu gördüm. Kurşun olduğunu anlayamayacağım kadar seriydi. Ecevit üzerime yatmasa adımı ardı ardına bağırmasa ben ne olduğunu yine anlamayacaktım. Beni vücudumu ezme pahasına masanın altına çekti. Uzun süreli olmadı ama bağırış sesleri öylesine fazlaydı ki kurşunlar sıkılmaya devam ediyor sanıyordum. Ecevit masa altında da bana siper olmuş, hareket etmeme izin vermiyordu.


“Hay sikeyim,” dediğini duydum. “Firuze’yi alın, Firuze’yi al!” diye bağırıyordu. Kim alacaktı beni? Bağırış sesleri devam ediyordu ama emindim ki kurşun sıkılmıyordu. Ellerim ayaklarım titriyor, midem bulanıyordu ama vücudum Ecevit tarafından sıkıştırılmıştı.


Beni aniden Ecevit’in kollarından aldıklarından çırpındım gitmemek için, yakasına da yapıştım. Kim alıyordu beni? “Ecevit!” dedim korkuyla. “Seher vuruldu!” dedi bağırarak. Başımı Seher’e çevirmeye kalkıştım ama olmadı. Birkaç adam beni o kaosun içerisinden öyle kolay, kılçıksız ve hızlı çıkardı ki Ecevit’i göremedim bile. Onu nasıl bir yerde bıraktığımı bilmiyordum, orada kurşun sıkılmaya devam ederse ne olurdu bilmiyordum, geri dönemeyeceğim kadar sarmalanmıştım. Adım atamıyordum. Bir şokun etkisinde, vücuduma kurşun yememiş ama kurşunlu bir yerde bulunmamış kadar sakin ama bir o kadar dehşet içindeydim. Dişlerim birbirine geçmişti.

Koşuşturmayı izliyordum.


Benim bindirildiğim araca çok geçmeden Behçet Atmaca bindiğinde yüzünü başta tanıyamadım. “Ecevit,” dedim korkuyla. “Ecevit orada kaldı. Orada kaldı. Gelmedi.”


“Rahatta kal, hepsini yer çıkar oradan.”


“Ecevit orada kaldı!” Diye bağırdım. “Seher vuruldu, Ecevit orada kaldı!” Behçet’in Güldüğünü gördüm.

Kapıyı açıp çıkmak istedim. Ateş sesi gelmiyordu. Ben de orada olacaktım ama Behçet’in tel hamlesiyle kapılar kilitlendi. “Bekle.”


Telefonumu çıkardım, almayacağını bile bile onu aradım. Şimdi soğukkanlılığımı koruyamazsam atak geçirebilirdim. Sakin olacaktım, Ecevit’in işine çomak sokmayacaktım.


“Aç şu kapıyı!”


Bana yan bir bakış attı ama bir şey demedi. Ansızın elini önündeki adamın omzuna vurduğunda “Sür.” emri verdi.


“Saçmalama beni ne nereye götürüyorsun?!” Beni onlara Ecevit vermişti ama ne onlarla gitmeye cesaretim vardı ne de Ecevit’i gerimde bırakmaya. Eğer ki Ecevit bana mesaj atmasaydı arabadan kendimi atmak pahasına inecektim.


Git, geliyorum. Git.


O mesajın ardından duraksadım. Bekledim. “Ecevit’in evinden başka yere gitmem. Duydunuz mu beni? Ecevit’in evine gideceğiz!”


Bu Behçet denen adam bana tepki vermemekte kararlıydı ama yol Ecevit’in yoluydu artık seçebiliyordum. O vakit sustum da sakinleştim. Ecevit’in otoparkında şimdi duruyorduk. Kimseden çıt çıkmıyordu. Başımı telefondan kaldırmıyordum. Ecevit’ten ikinci bir mesaj aldım geldiğine dair. Kimse kimseye bakmıyor, konuşmuyordu.


Dakikalar zulüm gibi geçti gitti Ecevit gelinceye kadar. Ne zamanki bir arabanın ışığı aydınlattı otoparkı, Ecevit’in araç plakasını gördüm, “Açın kapıyı!” diye bağırdım ama ne kapı açıldı ne de cevap verildi bana. Ecevit ne zamanki geldi benim olduğum kapıya asıldı, “Açsanıza kapıyı!” diye bağırdı o vakit açıldı. Arabadan indiğim gibi boynuna tutundum. Üzerini kontrol ettim kan revan yoktu. İkimiz de aynı anda sorduk. “İyi misin?”


O da benim üzerimi kontrol ediyordu. “Bak oradan çıkar dedim,” diye Ecevit konuştu arkamızda.

“Seher?” dedim bu kez ben onu umursamadan.

“Kurşun sıyırmış. Bu kadını öldürecekler,” dedi Ecevit olayın ciddiyetine vardığını ilk kez belli ederken. Raşit miydi bunu yapan? Raşit’in bundan haberi var mıydı?


“Bunu yapan Raşit’se bizi de biliyor o zaman?” dedim korkuyla. Melike’yi aradığımızı da biliyordu o zaman? İzleniyor muyduk? Behçet arkamızdan büyük bir kahkaha attığında ikimiz de ona baktık.

“Ecevit sen kurnaz mısın değil misin ben daha çözemedim,” dedi. “Kadın kendini vurdurdu amına koyayım,” dedi. Cebinden telefonu çıkardı ve havaya kaldırdı. “İki gün sonra kızını vın, ver elini Amerika. O vakte kadar iki tane enayini oyalaması lazım. Kim onlar?” Behçet telefonu bize doğru kaldırdı. “Siz! Hadi bakalım Ali Ecevit Tarhan, istersen iki gün sonra beraber bir oyun oynayalım. Birimiz Yaşamkent’teki evinden kadını, diğerimiz Esenboğa’dan kızını enselesin. İstersen tek başına oyna. Karar senin.”









***

uzumbugusuofficial

dilanduurmaz

18-19k kelimelik bir bölüm. kısa değil, bunu belirtip öyle gidiyorum. yarın gazetenizi almayı unutmayınız!


16 Yorum


Elif
Elif
02 Oca

Geldiii kooşuunnnn

Beğen

Tuğba
Tuğba
02 Oca

Daha gelmedi dimi bölümmm

Beğen

Elif
Elif
02 Oca

Hellloooo nabersiniz güzeeeelllerrrrr hazııırrr mıyıııızzz bebişşşimizin yeni bölümü için yani inşallah bugün geliiir

Beğen

Melike İrmak
Melike İrmak
02 Oca

Bölüm gelme aralığı nedir

Beğen
Elif
Elif
02 Oca
Şu kişiye cevap veriliyor:

Melike Vallahi bilmiyoruz ki her cuma buradayız gelirse yorumlarda buluşuyoruz tak diye Anında damlıyoruz buraya

Beğen

nehirumut2525
30 Ara 2025

Yeni bölüm ne zaman haberiniz var mııı

Beğen

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page