top of page

XL- delil susturulursa suç konuşmaya başlar

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 2 gün önce
  • 56 dakikada okunur

Ben geldim! 


Öncelikle nasılsınız? Büyük bir çoğunluğunuzun sınavı var biliyorum, hepsini güzellikle geçin diye tüm güzel dileklerimi gönderiyorum. Sonrasında yks/lgs var. Sonraki görüşmemiz o sınavlardan sonra olacağı için o günlerde size dua edeceğimi bilin. Her şey gönlünüzce olsun. Size güveniyorum, siz de kendinize güvenin. 


14 Haziranda inşallah bir İstanbul imzamız var. Yerini duyuracağım. Gelenle 41 konuşuyoruz:)))))


Sonrasında 41'de araya gireceğimizi söylemiştim zaten. Zor bir bölüm olacak benim adıma da, çünkü tüm düğümler yatıyor orada. Hemen yarın başlayacağım, aceleye getirmeden, sindire sindire yazacağım. Bu bölümde YA HAYIR dediğiniz her şeyin arka planı sonraki bölüm gelecek. Sakin olun demeyeceğim, sakin olmuyorsunuz çünkü ama siz yine de sakin olmaya çalışın olur mu? 

Sınavlarınız var biliyorum, çok çok çoook yorum yapamasanız da canınız sağ olsun ama yaptığınız her yorumu merakla bekliyor olacağım. 


Önce yıldıza basalım mı? Basalım basalım. Her yorum beş yıldıza bedel biliyorsunuz konuştuk hep bunları. 


Keyifle okuyun!

****



Dava hakkından vazgeçmek göz göre göre ikinci suça fırsat vermek değil midir? Şimdi suça zemin hazırlayan hangimizdik?


Bir çemberin içinde hissettim kendimi. Yüzüm, tepemizdeki cam tavana dönüktü. Çemberin içinde öyle bir sihir vardı ki sanki, tüm bedenim – evet bu hissi ancak sihirle açıklayabiliyordum- yükseliyor, süzülüyor ve Ali Ecevit’ten bir adım uzaklaşamıyordum. Ecevit’in elleri karnıma dolanmıştı, avucunun altında tuttuğu kumaş parçasını sıkıyor, yüzünü bütünüyle boynuma sürtüyordu. Gözlerimi yumdum, gökyüzünü izleyemedim, bir ipin üzerinde bir ileri bir geri gidiyordum.


Adımı fısıldadı, tüm boynum ürperdi, sanki suyun altındaydık ikimiz de ve sesini öylesine bir boğumda duyuyordum ki kulaklarım uğulduyordu. Kolları sıkıca bana sarılmıştı, bırakmıyordu, bırakmasını istesem de bırakmayacak gibi tutuyordu. Bırakmasını istemeyecek miydim? Tüm teması, beni kandırmaya, vazgeçirmeye, geri döndürmeye yönelikti sanki. Dudaklarını boynumda hissettim. Bu masum bir temas değildi. Öyle yoğun bir özlem bulaştı ki dudaklarından bedenime, titrememem işten bile değildi. Bir buseyi, ikinci buse, ikiyi üç takip etti. Karnımda bir karıncalanma fark ettim, Ecevit soluklandı ve ikinci kez adımı söyledi. Elimi elinin üzerine koyduğumda ne yapacağıma fırsat vermedi. Kavradı ellerimi. Belki tutacak, belki itecektim. Bir soru işareti bile bırakmadı, bedenim kendini bedenine kaptırdı.


Yaşamı ya da yaşamayı hissetmedim, yalnızca bir kıpırtıydı kalbimdeki bu hareketlilik. Verilen bir adrenalin belki, yoğun bir ağrı kesici ya da. Yalnızca beni kandırdı, oyaladı belki ve kısa bir an aklımı bulandırdı. Rahatlatacak gibi yaptı, kendimi kıyıya vurmuş bir dalgaya kaptıracak gibi hissettim. Tam o sıra, adeta Tanrı’dan bir uyarı gibi gök gürledi ve kapalı gözlerimin ardından bile gördüğüm bir şimşek çaktı. Gökyüzü aydınlandı, cam çatlayacak gibi sarsıldı ve uyandım, gözlerimi açtım. Sol gözümden kulağıma doğru bir yaş süzüldü, kalbimin atışlarını dinlerken aydınlığını tamamen kaybetmemiş gökyüzüne bakıyordum.


Kalbime vurmuş ve beni alıp götürme raddesine getirmiş o dalga çekildi, sırılsıklam kalakaldım.

Sen benim çocukluğumun katilin Firuze. O kolyeyi de, yüzüğü de çıkaracaksın… Benim saltanatım devam ettiği sürece, benden olan en çapsız insan bile herkesin istikbaline göz dikebilecek… Sen benim bugünümün de katilisin, sen benim yarınımın da katili olacaksın. Bu dünyada tek başına, hangi birimizle baş edecek Firuze? Senin için kaçımızla baş etmesini istiyorsun? O kolyeyi de, o yüzüğü de çıkacaksın! Çıkar…


Şimşek yeniden çaktı ve öylesine korkutucu bir boyuta ulaştı ki Ecevit’in beni tutuşu ve çekişi camın yarılmasından korkmasındandı. Ecevit’i korkutan bu ses beni o çemberin içinden kopardı, sarstı, adrenalini kesti, ağrı kesiciyi bitirdi ve Ecevit’in ellerinin altında kalmış ellerimi çekti. “Ecevit,” dedim tutuk bir sesle. Gözlerimi kırpıştırdım, büyü bozuldu ya da tesirinden kurtuldum, gözlerim de zihnim de açıldı, netlik kazandı, içine düştüğümüz teması idrak ettim. Ecevit’in kollarından zorlukla çıktım.


Saniyeler önce onun kollarında teslim olmuş gibiydim, biliyordum. O bile öyle sanmıştı, artık gözlerine bakarken görüyordum. Bedeni boşluğa düştü, kolları kalakaldı ve bir rüyadan uyandı benimle beraber. Bizi ıslatmayan bir yağmur yağmaya başladı tepemize doğru.


“Ben Melike için,” dedim titrek bir sesle. Korkunç bir baskı altındaydım şimdi. Gözlerimi açıp kapatıyor, elimi kalbime bastırmak, dizlerimin üzerinde soluklanmak, hatta ağlamak istiyordum. Çatık kaşlarıyla beni izliyordu. “Ne gerekiyorsa yapacağım. Onu bulana kadar da, onu bulduktan sonra da… Sen ihtiyaç duyduğun sürece…”


“Firuze…” dedi, devamında neler duyacağımı tahmin etmek zor değildi. Gözlerimi ona diktim konuşmadan hemen önce.


“Efendim Ecevit?” dedim. Kaçmadım, kaçmak da istemedim zaten. Öyle fevri, hatta ve hatta öfkeli bir çıkıştı bu. Tam şimdi ya tümüyle sinecek ya da baskın gelecektim. Yoksa kaçamazdım. O dalga bir kez daha üstüme doğru gelirse, biliyordum kaçamazdım. Nefes nefese kalacağımı hissettim. Dava hakkından vazgeçmek göz göre göre yeni suça fırsat vermekti. Ne diye buna izin veriyordu? Kendimi geçmiştim, o ne diye buna izin veriyordu?


“Baban,” dedi kendinden eminken. Başını iki yana salladı. “Ölsem izin vermeyeceğim buna,” dedi üstüme doğru adımlarken. Hiç izin vermeden ben de geriye gittim.


“Babamla ilgisi yok,” dedim. Babamla ilgisi olsa da itiraf etmeyecektim. Bunun tek sebebi babam olsa da söylemezdim. “Yapma, bunu kendine de bana da yapma. Olmayacak bir…”

“Ne olmayacak Firuze?” diye sordu. Ne zordu, ah ne zordu. Tuttu mu sıkıca tutuyor, bıraktı mı boşluğa bırakıyordu.


“Biz olmayacağız Ecevit,” dedim hiç tereddüt etmeden. İçimde bir çığlık kıyamet koptu, parça parça et kopardılar sanki kalbimden ama emindim ki Ecevit kalbimin hızlandığını bile fark etmedim. “Ben zorladım. En başından beri zorla, inatla ben zorladım. Seni de olmayacak…”


“Ne zorlasından bahsediyorsun Firuze sen?” Konuşturmuyor, cümlelerimin tamamlanmasına izin vermiyordu. Gözleri mümkünmüş gibi daha çok küçüldü. Anlayamadı ne söylediğimi. “Zorla olacak iş mi bu? Zorla mı öptüm seni, zorla mı…”


“Bana zorla güvendin Ecevit,” dedim hiç düşünmeden. Ecevit’in ağzından duymak kadar zor geldi kendi sesimden duymak. Cümlenin sonunu bile görmeden titremeye başladı sesim. “Hatta eğer ki beni sevdiysen,” Bilmem neden, bu kelimeyi şartsız söyleyebildiğim bir ihtimal düşünemedim. Belki bir başka on altı kasımda, seviyorsun derdim. Anladığım şuydu ki bir başka on altı kasımda bile sevdin demezdim. Çünkü Ecevit, bu kaderin dışındaki her hayatta beni, amasız şartsız seviyordu. Gözlerim buğulandı. “Zorla sevdin. Zorla. Her şey zorla oldu. Sen beni ittin, ben inadına senin yakana yapıştım. Ben sandım ki, zorlarsam, emek verirsem olur ama olmadı. Zorla olan her şey zamanı gelince paramparça oldu. Sevmek ve güvenmek benim sandığım gibi kazanılmıyormuş,” Aş değilmiş, iş değilmiş. “Kazanç değilmiş bunlar, kendiliğinden gelmesi gerekiyormuş. Ben

bilmiyordum, o yüzden zorladım.”


Konuştukça tüm suç bana kaldı. Ecevit’in gözümde hiçbir suçu kalmadı, zaten Ecevit gözümde ben yaşadığım sürece hiç suçlu olmayacaktı. Bir gün gerçekten suç işlese de ya da şimdi gerçekten suçluysa da, yine de suçun içine almadım onu. Dudaklarım aşağı doğru büzülüyordu, zorlukla gülümsedim. Yağmur damlaları cam tavana vuruyordu şiddetle. Gitmek istedim o an yalnızca, onunla yüzleşmek istemiyordum. Beni dinlesin bile istemiyordum. Çünkü biliyordum, tüm derdim buydu. Beni bir kez olsun dinleyemez miydin Ecevit?


Ecevit söylediğim her şeyi büyük bir inkarla reddetti. Başını cümlelerimin ortasında iki yana sallamaya başladı. Hiçbir cümlemi kabul etmedi. “Her neyse,” dedim. “Öyle işte.” Kaçmayı çok iyi bilmezdim ama kaçmak istedim. Öyle bıraktığım bir çantam, bir ceketim yoktu ama burası eskiden bana ait olduğundan bir şeyler aradı gözlerim ama bulamadı. Hiç bana ait değildi artık. Gitmeye kalktım ama Ecevit tuttu beni.


“Her neyse işte deyip gidemezsin,” dedi. Gözlerinde ilk kez bana karşı bir reddedilişin şaşkınlığı, ne yapacağını bilemeyişi vardı. Ecevit bilmezdi ki. Bana karşı direnmeyi, çabalamayı, inat etmeyi… O bunları hiç bilmezdi. O yüzden biliyordum çarçabuk pes edecekti.


“Bırakır mısın?”


“Düşündüklerinin tek biri bile doğru değil,” dedi zayıf bir inkarla. Göz göze geldiğimizde ben de tıpkı onun aksine başımı salladım.


“Hepsi doğru.” İkimiz de fikirlerimiz için meydan okuyorduk birbirimize ve meydan okuduğumuz şey birbirimizin hisleriydi.


“Sen bir çabaladıysan ben on çabaladım,” dedi elleri benim gidişimi engellemek için kollarımı sıkıca tutarken. Ansızın beden dilimiz yer değiştirdi. Bu kez ben başımı iki yana salıyorken o aşağı yukarı sallıyorken.


“Ben bir çabalarken sen mi on çabaladın?” diye sordum. Eğer ki o bana, sen on bir çabalarken ben on çabaladım deseydi, bunu yemin ederdim ki kabul ederdim ama en azından çabamı bana bıraksaydı. Yaşamak için bile bu kadar çabalamamıştım ben, nasıl hakkımı yerdi?


“On çabaladım.”


“Bırak Allah aşkına,” dedim kendimi ellerinden kurtarmaya çalışırken. Hareketlerim hırçınlaştı. Keşke tırnaklarım biraz olsun uzun olsaydı da dokunduğum her yerini çizseydim, biraz olsun yakabilseydim canını.


“Bırakmam Allah aşkına,” dedi bileklerimi sırtımda birleştirirken. “Ben on çabaladım,” dedi yine biz burun burunayken. O canla başla verdiğim emeği nasıl heba ediyordu hiç farkında değildi. Nasıl değersiz hissettiriyordu bana kendimi, nasıl aylarımı bir hiç gibi görmezden geliyordu.


“Tamam sen on çabaladın,” dedim, tek derdim bırakmasıydı artık. Çırpındıkça çırpınmaya başladım. Öfkeyle kabardı göğsüm. Nankör.


“Ben seni sevmemek için on çabaladım Firuze,” demeseydi, kendimi yerden yere vurmak pahasına kurtulacaktım ellerinden. “Ben sana güvenmemek için on çabaladım. Çabayla, zorla olsaydı bu işler ben kazanırdım benim çabam senin çabanı ezer geçerdi, ne severdim ne de güvenirdim.” Öyle kendinden emin, öyle net kuruyordu ki bu sözleri artık büzülüşünü kıvrılışıyla kamufle etmeye çalışan dudaklarıma gücüm yetmedi. Dudaklarım aralandığı an ne diyeceğimi anladı.


“Sevmedin mi diyeceksin?” diye sordu gözlerini kırpmadan bana bakarken. Tıpkı az önce, nankör derken ona ne hissediyorsam bir ayna gibi yansımıştı hislerim ona. Aynı hayal kırıklığı vardı. Sonra neyi fark etti bilmem, “Sevmiyorsun mu diyeceksin?” dedi. Elimde bir cımbız yoktu, bu kez ne işle, ne azimle, ne çalışarak ne de çabalayarak duydum bu sözleri ondan. Öyle savunmasız, öyle çıplak hissettim ki kendimi, emek vermeden alınca, benim değil sandım. Sahiplenemedim bile.


Bizi seviyor muymuş? Seni zaten hep seviyordu. Seni de mi seviyormuş? Değildir öyle. Yalan mı söylüyor? Yalan söylemez ama… Ama ne? Bizi mi seviyormuş?


Günler önceye kadar kan oturmuş gözleri yeniden kızardı. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi, el ele tutuştu benimle. “Ben bu kadar yapabildim Firuze,” dedi. O yetememişliği onu öylesine kahretti ki, uzun uzun konuşamıyordu bile. Sanki çocuğunun elinden tutmuş, pazar gezmiş, avucunda ne kadar para varsa hepsini harcamış ama kızının gözünün kaldığı hiçbir meyveye gücü yetmemişti.


“Elimde avucumda bu kadar vardı, fazlası yoktu. Olsaydı, bilseydim, öğrenseydim, bulsaydım bir yerden onu da sana verirdim. Bu kadar biliyorum, yemin ederim bu kadar biliyorum. Ben…”

seçemedi ne diyeceğini. Alamadığı meyvenin kederi bir babanın yüreğinde ne kadar kalırsa, Ecevit’in de bana olan bakışları şimdi o kadar kederliydi. “Olsaydı… Yoktu. Ne varsa hepsini verdim.”


Ama bilmeliydi, o çocuk babasına nasıl içerlemediyse ben de Ecevit’in sevgisini hiç az bulmamıştı. O taş kesilmiş kalbine dokunmuştum, sert dememiştim hiç. Biliyordum, fazlasını bilmiyordu. En son on yaşında bir çocukken sevilmişti, nereden bilebilirdi, nereden bulabilirdi, ben öğretmesem kim öğretecekti? Benim derdim hiç bana duyduğu sevgi olmamıştı. En çok onu kirletmiş bir bataklıktan yükselen bir çiçeğe ne kadar güzel bakabilirse o kadar güzel bakmıştı bana.


“Ecevit sen bana hiç güvenmedin,” dedim. Sevgisinde ne kadar eminsem, güvensizliğinden de emindim. Başımı eğdim sonra duramadım. İçim içime sığmadı. Alnım tam iki göğsünün arasına geliyordu. Defalarca kez alnımı vurdum orta yere. “Beni bir kez olsun dinleyemez miydin Ecevit?” dedim. Hiç bilmiyordu, beni bir kez olsun dinlese, bana neler vereceğini hiç bilmiyordu. “Beni bir kez olsun dinleyemez miydin? Bana neden inanmadın demiyorum ki ben sana. Beni bir kez olsun dinleyemez miydin? Aylarca çabaladım,” dedim. Artık ağlıyordum, kelimelerimi parça pinçikti. Ne dediğim bile belki anlaşılmıyordu. “Aylarca çabaladım ben. Sen bana gözün açık güven diye aylarca çabaladım. Canla başla… Yandım bile, gözümü kırpmadan, ne gerekiyorsa yaptım. Beni bir kez olsun dinleyemez miydin? Ya ben…” Alnımı vurup durduğum noktaya bastırmak istedi, o noktada vazgeçtim vurmaktan. Yaslanmasına izin vermedim. Avucundan kayıp gittim.


Ecevit’in avucundan kayıp gitmiştim.


“Ya ben senin içinde nasıl bir şüphe bile olamam?” dedim öfkeyle. Bana neden inanmadı demiyordum. Benden nasıl şüphe etti de demiyordum. Lakin, tek bir saniye bile bunu yapmayacak oluşumu nasıl düşünmemişti? “Sadece şüphelenseydin yeterdi bana. Aylardır tek bir şüphe bile yaratmadım içinde. Sen beni kimseden ayırmadan sevdin Ecevit,” Atölyenin içine baktım. Her yeri özenle hazırlamıştı, her yerde onun işçiliği vardı. Bana bir başka zaman bir tahta parçası getirse dünyaları benim sanar, o tahta parçasını en özel yere koyar, en kıymetli hazinem gibi davranırdım ama şimdi bu emek bana çok canımı yakan bir şeyi hatırlattı.


“Burayı bana kolyemi almaya çalıştıktan sonra yapmışlardı sen de kolyemi almak istedikten sonra tamir etmişsin. İstemiyorum ki ben bunları,” dedim. Sonra sanki yapabilecekmişim gibi her şeyi toplamak istedim. Her şey onundu, hangi birini toplayacaktım? Ama yine de çabalamak istedim. “Çok hadsizsiniz. Önce beni mahvedip sonra bir çocuk gibi kandırmak istiyorsunuz. Ben çocuk değilim, topla bunları, hiçbirini istemiyorum. Çizmek istemiyorum, çizmeyeceğim. Yarın da çizmeyeceğim, istemeyeceğim de. Al bunları. Ben çocuk değilim! Beni çocuk gibi kandırmayı bırakın artık!” Tıpkı bir çocuk gibi topluyordum ama eşyaları. Bir tanesini yakalıyor üç tanesini elimden düşürüyordum.


Ama bize yapmış buraları hep. Kes sesini aptal, kes! Burası mezar olacaktı bize. Kes sesini. Seni kandırıyorlar! Senin yüzünden beni de kandırmak istiyorlar. Ama bak, ne güzel ciciler almış. Süslemiş hep. Ecevit sanırdı ki bu giderek tuttuğunu parçalamak isteyen öfkem onaydı. Tümüyle kendimeydi halbuki. İçimdekineydi. Ecevit mezarımızı süslese, mutlu olacaktı yine. Bize çiçek aldı diye sevinecek, zıp zıp zıplayacaktı. Kaç gün küs kalabilmişti ona? Kaç gün yanımda durabilmişti? Elimde olsa ağzını sıkıca kapatacak onu dört duvar arasına kilitleyecektim. Bana senelerce tek bir an bile gülmemişti, içimi çürütmüştü özlemiyle, hayalleriyle, ağlayışlarıyla, olmayana var gibi davranarak, olana yok gibi davranarak.


Elimin altında artık hiçbir eşya durmuyordu. Onu mutlu eden, onu benden alıp yine Ecevit’ten yana düşüren her şeyi o mezardaki çiçekleri yolar gibi kavrıyor ve yok etmek istiyordum. Ecevit sıkıca ellerimden tutana, beni sarsana kadar, bizi burun buruna getirene kadar durmadım. Islak saçlarım yüzüme doğru dökülmüş, nefes nefese kalmıştım. Öyle çirkin, öyle bakılmaz hissettim ki kendimi kafamı çevirmek istedim ama Ecevit’in izin vermedi. Burnunu burnuma bastırdı. “Ben sana gözüm açık en başından beri güvendim,” dedi kızgınlıkla değil ama hiddetle. Sanki o da ben parçalamayayım diye çabalarken yorulmuştu.


“Güvenmedin,” dedim bastıra bastıra. Yalancıydı. Gördüğüm en kötü yalancılarındaydı. Söylediği her yalan ona iki gömlek büyük geliyordu.


“Ben sana gözüm kapalı güvendim sonra,” dedi. Bu cümleyi duymayana kadar önceki cümlenin yapbozun ilk parçası olduğunu fark etmedim. Ecevit gözlerini de kapattı bunu söylerken. “Gözümü kapattım da güvendim Firuze.”


“Beni bir kez olsun dinlemedin.” Niye yalan söylüyordu? Niye sevmem güvenmeme yetmedi demiyordu? Niye kalbime dokundun ama yerleşemedin demiyordu? “Benden şüphe bile etmedin.”


“Sonra,” dedi ama o. Söylediklerimi duymamazlıktan geliyordu. Alnını alnıma bastırdı. “benim iki gözümü çıkardılar avucuma bıraktılar Firuze!” Elimde avucumda kalmış birkaç parçayı o aldı ve yere bıraktı. “Beni yine on altı yıllık kapının eşiğinden geçirdiler. Benim gözümü çıkardılar. Günlerce benim ensemde bağırdılar, on yıldan başlattılar. Benim gözümü çıkardılar,” dedi. Öfkesinin önüne acısı geçti bu kez. O dört duvar arasında da acı çekiyordu ama ilk kez öfkesini değil acısını avuçlarının arasında uzattı bana.


“Senin adını vermeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Sonra gittiler beni ikinci kere senin ifadenle sınadılar. Sen bunun ne demek olduğunu bilmiyorsun Firuze. Bir on yaşımda bir otuz yaşımda… Senin ifadenle sınandım ben iki kere. İki kulağımdan oldum. İki kere satır satır senin cümlelerin geldi önüme. Sen beni neyle sınadılar farkında değilsin,” dedi, sitemle değil. Sadece avucundaki acıyla önümde dikiliyordu. Al da demiyordu, senin olsun hiç demiyordu. Amacı sadece görmemdi. Zihnimde bir resim belirdi. Bir tane adam vardı, yanında da küçük bir çocuk. Aynı kişiydiler, dört duvar arasındaydılar. İkisi de birbirinin yüzüne bile bakmıyordu.


Benim saltanatım devam ettiği sürece, benden olan en çapsız insan bile herkesin istikbaline göz dikebilecek. Dünyanın en yanlış adamının kurduğu doğru bir sözdü bu. Hüseyin Tarhan’ın oğlu ikinci kez o kapıdan geçmişti. Benim de payım vardı bunda, iki kez üstelik. Akınlar istemeseler de Tarhanlara zarar veriyordu.


“Güvenmedim değil. Güvenmedin diyemezsin. Ben başımı koyduğum yastığa güvenmezken sana sırtımı dönüp uyudum gecelerce. Ben güvenmeyi de bu kadar biliyorum Firuze. Sırtımı dönüp uyumak benim için güvenmek. Başka bilseydim, bulsaydım, öğrenseydim onu da sana verirdim ama yok. Bu kadar, elimde başka yok.”


Başka bilseydi, bulsaydı, öğrenseydi; ne olursa olsun, sevgi de, ekmek de, güven de hepsini bana verirdi. Hiç şüphe etmedim. Ecevit’in olanı benden sakınmayacağını biliyordum, olmayana mı kızıyordum? Ama yok diye kızılır mı? Ama ben elimde avucumda ne varsa hepsini ona vermiştim. O da verdi. Az mı geldi? Çok olması mı mühim yoksa olanı vermesi mi Firuze? Bir ekmeği seninle bölüşmesi mi asıl mesele yoksa ikinci ekmeği bulması mı? Benimle ilk lokmasını düşmanken bölüşmemiş miydi? Bir bankın üzerinde yediğim iki lokma yine geldi boğazıma dizildi.

“Beni kör sağır ettiler. Dört duvarın arasındaydım ben, Firuze ben dört duvarın arasındaydım. Duy beni, dört duvarın arasındaydım,” dedi adeta seslenir gibi. Onu anlamadığımı sanıyordu belki de. Keşke benim adımı verecek kadar benden nefret etseydi. İşte o zaman, güvensizliğine de, sevgisizliğine de belki bir nebze göğüs gererdim. “Diri diri toprağın altına gömselerdi seni duyardım ama dört duvar arasında beni kör sağır ettiler. Ben duyamam. Yine al, yine koy, yine duyamam. Dört duvar, bir değil iki değil, toprak değil su değil, cehennemin dibi değil. Dört duvar. Önüme tonla kâğıt yığdılar. Tek kelimesi bile değişmemiş tonla kâğıt yığdılar. Dört duvar Firuze! Cehennemin dibi bile değil. Annemin babamın sesini duyamıyordum. Yine yapamam, benim… Benim orada…”


Cümlesinin devamını getiremedi. Kolyemi almaya çalıştığı an geldi aklıma.


İnsanlar bana saldırıyor sanmıştı. Oraya binlerce kişi yığsak, hepsi bana saldıracağını sanırdı. Bir ben anlamıştım o kolyeyi çekip aldığı gibi uzaklaşacağını. O an fark ettim, Ecevit intihar etmeyi de bilmiyordu. Şayet bilseydi, hayatının sonlandırılabilir bir şey olduğunu keşfetseydi çok kez kalkışırdı. Onlarca soyut intihar gördüm sözlerinde.


“Özür dilerim,” dedim sesim ayaz yemişim gibi titrerken. “Sana yaşattığımız, engel olamadığım her şey için özür dilerim.”


“Benden özür dileme,” dedi tuttuğu ellerimden birini bırakıp belimi sıkıca sararken. “Bu konumda benden özür dileme, benim özrümü affet. Ben sana güvendim. Benim gözlerimi oydular, ben sana güvendim. Ben sana önüne silah koyarken de güvendim.” Ecevit’in belimdeki eli baskısını arttırdı. Alnını alnımdan ayırdı önce, hemen ardından saçlarıma sürttü burnunu. Dudaklarının temasını hissettim çok geçmeden. “Özür dilerim,” dedi. “Seni bir kere de ben bu noktaya getirdim.” Boynuma dokundu sonra kasti olarak mı bilmem şah damarımın yakınlarındaki, o başkaları için silik ama varlığını hiç unutmadığım dikiş izlerini okşadı. Gözlerimi sıkıca kapattım.


Beni o noktaya hiç o getirmedi. Yalnızca beni o noktadan belki bir karış, belki yarım adım uzaklaştırdı bir süre. Uçurumdan bir karış uzağa gitmek ne fayda sağlardı ki? Ecevit’e tek kızgınlığım, o uçurumdan düşmememi o uçurumun kıyısında yaşamama tercih etmesiydi. Hatanın en büyüğü bendeydi, uçurumda yanı başıma kadar gelmesine hiç izin vermemeliydim. Eğer ki bir uçurumun kıyısındaysanız sevdiğinizi kendi yanınıza çekmemeliydiniz, siz sevdiğinizin yanına gitmeliydiniz ya da vazgeçmeliydiniz.


“Bulalım kardeşini sonra da gidebildiğin kadar uzağa git,” dedim. Ona ne uçurumun kıyısına seni çekerim diyebilirdim ne de babamın haklı olduğunu. Beni uçurumun kenarında bırakmamak için yine yanıma gelirdi. Babam ihtimalini düşünmek bile istemiyordum. Korkunç bir hırsa dönüşürdü işte o zaman her şey. Ben bile. Gözlerinde bir hırs olmak ve babamın hırslarına kurban gitsin istemedim.

Belimi daha sıkı tuttu, uzaklaşacağımı anladı belki de. “Seni kaybetmeyeceğim Firuze,” dedi inatla. “Kazanırken seni vermeyeceğim.” Bunu da hırsıyla söylüyordu. Zaten o çaresiz tutuşu değişti. Beni koparmak isteyen kimseye vermeyecek gibi tutmak istedi. İlk kez kendimi böylesine iradeli görüyordum onun yanında. Ama eğer ki başarsaydım, en başından beri iradeli olsaydım, bunlar olmazdı. Bir aptalın bile zaafımı kullandığı o noktaya gelmezdim. Hangi an Ecevit’in o kapı eşiğinden geçmesine değmişti ki? Hangi zevkim, hangi mutluluğum, hangi halim Ecevit’in yeniden aynı şeyi hissetmesine değmişti?


“Ben kayıp değilim, kazanç da değildim. Biz her şeye rağmen denedik, olmadı,” dedim. Ancak ve ancak sesim titriyordu şimdiye kadar. Sonra bu cümleyi kurunca bir şey oldu. Biz denedik… Biz denemiştik değil mi? Öyle ağlamaya başladım ama sanılmasaydı ki üzüntüden, kederdendi. Yemin ederim mutluluktandı. Seneler önce hayallerimde, aylar önce ihtimallerimde olmayan şeyi yaşamıştık. Biz denemiştim. Gırtlağıma kadar doldum, çatlayacağımı sandım. Biz denemiştik. Denemek bile, öyle güzel, öyle eşsiz, biricikti ki, kim bilir olsaydı… Kim bilir?.. Olsaydı… Ecevit’in kollarından uzaklaşmak istedim ama izin vermiyordu. Onun nadide çiçeği olma ihtimalim bile beni senelerdir bir santim gerisine gitmediğim uçurumdan yarım adım uzaklaştırmıştı. Yalan söylemiştim. Bu mucizeydi. Biz denemiştik. Olmamıştı ama olsun, denemek bile bana kendimi bu dünyadaki en nadide çiçek gibi hissettirmişti.


Biz her şeye rağmen denedik, olmadı. Olsun, denemek bile bir mucizeydi. Tattım. Ya hiç tatmasaydım? O savaş meydanına kısa zamanlı da olsa uğruna savaştığım bayrak asıldı, ağaçlarım meyve verdi, o okuma yarışında kurdeleyi kazandım. Sonra o bayrak indirildi, ağaçlarım kurudu, kurdelem geri alındı ama varsın olsun. Hepsini biraz tattım. Hiç doymadım ama aç da kalmadım. Bana şükretmeyi de Ecevit öğretmemiş miydi? Yedi yaşından sonrası karanlık olan bir hayatın içine Ecevit gelip perdeyi araladı. Biraz olsun güneşi gördüm. Isınmasam bile yeterdi. Kim bilir doymak, kim bilir ısınmak ne güzeldi. Ama olsun, varsın olsun.


“Tamam, Ecevit. Bitti dedik. Bul Melike’yi, bizden uzağa götür.” Hiçbir şeyin garantisi yoktu artık gözümde. Bir noktada babamın, Bülent’in ne kadar çirkinleşeceğinin sınırını kim çizebilirdi? Hem şimdi, yeniden kendimi bir dalgaya bıraksam, beni kapmasına izin versem önüne geçemeyeceklerimin sonunu kim görebilirdi? Olur da Melike’yi kötü bir hayatın içinde bulursak Ali Ecevit’in gözlerindeki hıncı, yeniden o dalgaya kapılmışken nasıl kaldıracaktım? En başından görmezden geldiğim her şey ensemden bağırıyordu.


“Ben bitti demedim!” dedi öfkeyle. Öfkesinin bir kısmı da banaydı biliyordum.

“Bitti. Babama güvenmiyorum, Bülent’e güvenmiyorum. Bir daha canın yanarsa ne yaparım bilmiyorum. Kaldı ki Melike nasıl bir hayatın içinde bilmiyoruz. Bir daha bana öyle bakarsan ne yaparım bilmiyorum. İzin ver Melike’nin senin sonunu görebilecek kadar dayanayım Ecevit,” dedim apaçık. “Lütfen. Hadi, izin ver bana bunun için ama bir daha kendimi kandırmama izin verme. Senin tutunacak dalın var ama inan ki benim hiç yok. En azından senin Melike’yle bir hayat kurduğunu görmeliyim.”


Sonra aniden, aklıma babamın söylediği geldi yine. Kızımdan uzak dur demişti ya hani, Ecevit de bir daha işim olmaz demişti onunla. Bilmem neden o cümle şimdi geldi aniden kırdı beni. Biliyordum, Melike’yi çiçekli bir bahçenin içinde bulmazsak benim kimliğimdeki Akın yeniden hatırlanacaktı. Kollarından çıkmayı başardım ama onun öfkesinden kaçamadım.


“Bitmedi, kimse için de bitmeyecek. Biz halledeceğiz.”


“Bitti,” dedim inatla. Hemen şimdi kaçmalı ve gitmeliydim ama kolumdan tuttuğu gibi beni kendine çevirdi. Melike’yi istiyordu, Melike’yi istediği gibi beni de istiyordu. Yalnızlıktan mı? O kadar mı değersizsin Firuze? Burun buruna geldik. Kör bir inatla hareket ettiğimi sanıyordu.


Sonra aniden, belki öfkesine yenildi, belki gerçekten öyle düşündü bilmiyordum. “Sen benden vazgeçemezsin,” dedi açıkça. Öyle de emindi kendinden. Dudaklarıma yaslamak istedi dudaklarını ama izin vermedim. Temas yoktu ama çok yakındık birbirimize. “Sen benden vazgeçemezsin Firuze.”

“Beni paramparça etsen bile mi?” dedim, öfkesine mi yenik düştü yoksa sahiden bunu düşünüyor mu diye. Sahiden bunu düşünüyordu.


“Seni paramparça etsem bile,” dedi. Öfkeyle değildi. Ne olursa olsun, bir şekilde yine gelirim sanıyordu. Halbuki biz bunu konuşmuştuk, ben bunu anlatmıştım. “Sen benden vazgeçemezsin.” Dudaklarıma uzandı, bu kez öpmeyi de başardı. Bedeninde kaybedişin korkusu vardı. Seziyordu ve bu tümüyle yirmi sekiz yaşında genç bir adamın korkusuydu. Onu itmiyordum ama onu öpmüyordum da. O kendinden eminliği öylesine zoruma gitti ki, az önceki tüm çaresizliğini kısa bir an unuttum. Nedenlerimi bile unuttum, neden olmadığımızı neden gitmek istediğimi… Unuttum. O böyle emin konuşunca beni de insani bir hırs bürüdü.


“Yedi yaşındaki çocuk senden vazgeçmez demiştim,” dedim nefes nefese. Öpüşüne karşılık alamadıkça o bedenindeki sezgi artıyordu biliyordum. Yalnızca Firuze’yi değil hayatındaki kadını da kaybetmek istemiyordu. Bu ana kadar konuştuklarımız Firuze ve Ecevit’ti. Konumumuz aniden yirmi beş yaşındaki kadın ve yirmi sekiz yaşındaki bir adama evrildi. “Senden vazgeçmeyecek olan yirmi beş yaşındaki bir kadın değil ki, ben sana söylemiştim bunu.” Dedim gözlerinin içine bakarak. Kaşları çatıldı.


“Beni bu noktaya getirdikten sonra mı?” dedi hiddetle.


“Seni hangi noktaya getirdim Ecevit?” dedim. Daha az önceye kadar onun beni paramparça edişini konuşmuyor muyduk?


“Benim kalbimi yumuşattın sen!” dedi sanki ona dünyanın en büyük kötülüğünü yapmışım gibi. Ama yanılıyordu, bu bir kötülükse ben ona bu kötülüğü etmemiştim. “Geldin sızdın benim içime, bu saatten sonra mı?” diye tekrar etti.


“Senin kalbin hala taş gibi Ecevit,” dedim işaretparmağımı kalbinin üzerine bastırırken. “Ben seni hangi noktaya getirdim?” Kalbi çok hızlı atıyordu. Parmağımın ucunda öylesine hızla atan bir kalp hissetmeyi beklemedim. Anlaşılmadığını hissedince kendisi benden uzaklaştı. Başını iki yana sallıyordu. Bu kadar zorlanacağına ihtimal vermedim. Hayatı bu kadar zorken beni de bu kadar zorluk haline getirmesi akıl işi gelmedi. Sendeki Ecevit akıl işi mi? Değil. Neden ondaki Firuze akıl işi olsun?


Hesap sorarcasına parmağını yüzüme doğru salladı. “Seni aradığımda yaptım ama pişmanım desen seni içimde aklayacağım noktaya! Senin aklın alıyor mu? Ben seni, pişmanım de diye aradım! Beni kandır diye aradım! Bu noktaya!”


Hiçbir şey değiştirmeyecekti, o an öyle olsa sonrasında yaşanacak hiçbir şeyin önüne geçmeyecekti bundan emindim ama tıpkı öğrendikten günler sonra gelip kalbime düşen ve beni ansızın kıran işim olmaz sözü gibi bir söz daha kırdı beni. O anlar hiç tesiri olmamıştı halbuki. Şimdi canım daha az yandığı için mi yoksa şimdi acıyı daha çok hissettiğim için mi bilmem yine ilk o geldi aklıma.


“Neden yaptın dedin, yaptın mı bile demedin. Konuşacak hale geldikten sonra bile neden yaptığımı sorguladın, yapıp yapmadığımı değil,” dedim kırgınca. Konuştukça, deştikçe beni kırmamış her şey de görevini yerine getiriyordu. Zararlı çıkardık, biliyordum. O neden anlamıyordu. Ali Ecevit hiçbir şey söyleyemedi. Uzaktan bana baktı. Gözleri kızarıktı, göğsü şiddetle inip kalkıyordu.


“Zararlı çıkarız Ecevit. Keşke pişmanlığımı bile kabul edeceğine yapmadığım ihtimali bir kez olsun düşünseydim. Binlerce kez bunu isterdim. Sana ihanet edebileceğimi bile düşündün, kabullendin, beni affedecek konuma geldin ama yapmayacağımı düşünmedin. Sen istediğin kadar aksini iddia et içinde hep eksiktim ki ben. Yarın öğrendiğimiz kötü bir şeyde yine bana hınçla bakacaksın. Ve haksız da olmayacaksın belki. Benim soyadım Akın. O kötü şeyde yine benim payım olacak ama benim de bir kere daha kaldırmaya zorlanacak halim kalmadı. Kaldırmayışıma bile izin vermiyorsunuz. Evet sen de,” dedim. İlk kez bu kadar korkusuzca çoğul konuşuyordum onunla.


“Ölene kadar izin vermeyeceğim,” dedi tam da tahmin ettiğim gibi açıkça. Babam ölmeme izin vermeyen bir düşmandı, Ecevit’se ölmeme izin vermeyen bir sevgili. Yapamayacağımı bir kez daha kabullendim ama bu canımı yakmadı. İçimde aksine bir ferahlık vardı. Derin bir nefes aldım ve Ecevit’e baktım, gülümsedim. Ne gördü bilmiyordum ama gülümsememden çok rahatsız oldu. “Ölene kadar izin vermeyeceğim, bir adım yanında da olsam, aramıza kilometreler de soksan izin vermeyeceğim.”


İstediği tepki alamadı benden. Ona kızmadım, meydan okumadım. Evet bunu istedi, sessizliğim hiç hoşuna gitmedi. Üstüme doğru yürüdü, gözlerimin içine bakıyordu, tek bir şey bile kaçırmak istemiyordu. Alimlik oynamak istiyordu, bakışlarından tanıdım. “Yirmi beş yaşındasın!” diye bağırdı aniden yüzüme doğru. Çenemden tuttu ve kaldırdı. “Yirmi beş yaşındasın! İki kez daha bir bu kadarlık ömrün var. Yirmi beş yaşındasın. Duydun mu beni? Sakın bir daha…” Kafasını çevirdi, beni geçen sefer zorlukla bıraktığı yere baktı. Beni değil belki ama onu tetikledi burada olmak. Solukları hızlandı, yüzü beyazladı. “Sana söyledim, konuştuk biz bunları. Yirmi beş yaşındasın!”


“Ölenin arkasından, ölenin ölmesine değecek kadar ağlanmaz Firuze. Annen evlat acısı çekse bile, senin istediğin kadar üzülmeyecek. O yüzden başkası senin acını çeksin diye ölmeyi dileme. Hiçbir acı senin ölmenden daha büyük olmayacak,” demişti. Ama ben başkaları acı çeksin diye yapmamıştım. Hiçbirini. Onlar acı çeksin istiyordum ama sonuç buradan doğmuyordu. Ecevit’in nefesleri tamamen bozuldu. Yakasını gevşetti, bu dört yandaki camlar üstüne geliyordu sanki.


“Ben halledeceğim,” dedi nefes nefese. “Ben her şeyi halledeceğim,” Gökyüzüne baktı, yağmurlar düştükçe yüzüne düşecek gibi gözlerini kısıyordu. “Sen şans versen de vermesen de halledeceğim. Bir daha sakın,” dedi bana parmak sallarken. “Aklının ucundan bile geçmeyecek, bir daha sakın. Ben halledeceğim, her şeyi halledeceğim. Sen de şans verme, ben şansla mı geldim bu güne? Şansla mı hallettim işimi? Halledeceğim.”


Tam da bu gecenin başlangıcında söylediği yere geldi. Ona hayatının neresinde şans tanımışlardı ki? Hangi fırsatı değerlendirmişler ya da fırsat vermişler miydi? İki taraftan çekiştirilmeye başlandım. Ecevit beni de kendine tanınmamış bir şans olarak anlayacaktı ama değildi. Ben Ecevit’e şans tanıyacak konumda değildim. Bunu ona anlatamazdım, bak böylesi daha iyi, daha az can yakan, benim için sensizliğin hiçbir türlüsü değil ama senin için benim olmadığım o hal daha güzel, desem de anlamazdı.


Sonra yaptığı bu yer ona bir çıkmaz gibi geldi. Senelerdir odamı bile değiştirmeyen ailemden sonra Ecevit için burası hiç doğru gelmedi. Annemler duvardaki kanın üzerine sıva atınca ben çok hissizleşmiştim. Babamın da bile isteye yaptığını düşünüyordum bunu. Bak ölmedin, ölmeyi denedin ama ölmedin. Ölemeyeceğini hatırla ve bir daha deneme, demekti bu. Babamın siyasetiyle babalığı hep çok benzemişti zaten. Tıpkı yönetmeye çalıştığı halka yaptığı gibi yapmıştı bana da. Bakın bana mecbursunuz derken halka bana da yaşamaya mecbursun diyordu.


O yüzden bu atölyede bulunmak Ecevit kadar bana dokunmadı. “Buradan da gidelim,” dedi. “Ben senin evinde bir odayı yapacağım.”


“İstemiyorum!” dedim bastıra bastıra. Elimden tuttu, düşürdüğüm eşyalarımı topladı yerden, çok kısa bir vakitte çıkardı beni atölyeden. Elleri buz kesmişti, atak geçirmek üzereydi sanki. Çıkar çıkmaz bir sigara yaktı, ne beni duyuyordu ne de söyledikleri anlaşılıyordu. Beni arabasına bindirdi, tümüyle zorla, kendisi de bindi ve sigarasını bitirene kadar arabayı sürmedi, kapıları da kilitledi. “Ben halledeceğim.”


“Ya sen demedin mi terk eden sen olsaydın o zaman başka diye. Ecevit bitti, terk ettim bitti.”


“O benim problemim,” diye ısrarla konuştu. Elini başına yasladı sigarasının külleri saçlarına düşüyordu. “Ben terk edildim sen terk edilmedin. Ben terk etmedim.” Sigara izmaritini attı ve son kez atölyeye baktı. Sonra da bastı gaza. Tüm yol alt dudağını kemirdi, soymaktan tahriş etti. Bir sigara yaktı bir sigara söndürdü. Söylediğim hiçbir şeye cevap vermedi. Eve kadar sürdü yalnızca konuşurken. Hiç beklemeden inmek istedim ama yakaladı. Daracık yerde sarıldı bana, yüzünü boynuma bastırdı. Nefesimi tuttum, saçlarını okşasam sakinleşecekti bir nebze. Ellerimi yumruk yaptım bastırdım dizlerime.


“Ben seni terk etmedim,” dedi. “Almadığım kararın sorumlusu ben değilim. Seni de kimseye vermeyeceğim, o aklından geçen korkulara da yem etmeyeceğim bizi. O alçağa da söyledim, kızımdan uzak dur dedi, bu benim bileceğim iş dedim. Sana gelip bir daha bir şey söylerse, bu bizim bileceğimiz iş diyeceksin. Duydun mu beni?”


Sinesinde, nefes bile almadan onu dinliyordum. Bu cümleyi duyana kadar nefes almadan ineceğime de emindim. Bu kadar yakınımda bir kez kokusunu alırsam biraz daha kalmak isterdim. Ecevit’e karşı direnebilmemin tek şartı ondan mahrum kalmaktı. “Kızınla bir daha işim olmaz demişsin,” dedim ama ben. Şüphe ettiğimden değil, nedensizce o an yalancının teki olan babamdan şüphe etmedim. Ecevit’e yalan söyleme, ben gerçeği biliyorum demek istedim yalnızca.


“Şerefini sikeyim onun,” dedi Ecevit ve bana baktı usulca. Dememiş mi öyle? Baba, baba… Bak dememiş öyle. “Ne yapmaya çalışıyorsa onun birer birer elinde patlatacağım. Gelirse bunu da söyle. Bizim bileceğimiz iş. Ben seni terk etmedim, gerisi benim problemim.” Dudaklarını dudaklarıma bastırdı, öpüşmedik, yalnızca biraz durdu orada. “Halledeceğim,” dedi son kez. Sonrasına fırsat vermedi. Eğilip arabanın kapısını açtı ve çıkmam için bekledi. Bu sus ve git demekti. Sustum ve gittim. Apartmana girdim, saçlarım daha ıslaktı. Evin içine girdiğimde Demlik yine kapının önünde bitti. Kapıyı kapattım beklemeden. Yüz yüze bakındık biraz. Biraz miyavladı. Bir şey anlatıyordu sanki, çatık kaşlarımla onu izliyordum. Suyuna ve yemeğine baktım. Vardı ama yetmiyordu demek. Karın tokluğuna yaşanır mı ki Firuze? Senin karnın hiç aç olmadı ama ne kadar yaşadın? Dön de bak kendine.


“Yarın gelecekmiş,” dedim mesafeli bir sesle. Müjde gibi söylemedim bunu. Kalbinin karnı doysun diyeydi bir nebze. Ecevit’in varlığı karın tokluğuydu çünkü, biliyordum. Ve o da biliyordu. Kendi tokluğum için demedim bunu, onun için dedim. Tekrardan miyavladı, anladı sanırım. Bana bir adım atmaya kalkıştığında geri gittim. “Söyleyeceğim seni de alsın artık,” dedim. Zaten sen de beni hiç sevmedim. Hiçbir şey söylemedi. Evden yoğun bir temizlik kokusu geliyordu, yalnızca Demlik’in mamasının suyunun orası kirliydi. Bir şey söylemedim, geçtim odaya. Üstümü değiştirdim, yatağa yattım.


Ecevit’in kendime mahrum ettiğim kokusu burnumda tüttü. Dudaklarının tadını almak için dudaklarımı yaladım defalarca kez. Beni kandırmaya çalışıyordu. Kandırıkçılık mı yapıyor, diye sordu. Evet dedim, kıkır kıkır güldü. Dökülmüş dişlerini eliyle örttü. Bu benim için ne kadar kötü bir şeyse onun da o kadar hoşuna gitti. Parmak uçlarında yürüdü kandırıkçı Ecevit, kandırıkçı Ecevit dedi durdu. İçimde hiç hareket etmeden dönüp duruyor, beni uyutmuyordu. Ecevit’ten yine vazgeçmedi. Bir çocuk küslüğü ne kadar sürerse o kadar sürdürdü o da. Bir çikolataya kanmadı belki ama iki güzel söz yetti. Halbuki öfkesi de bir çocuk öfkesi kadar çirkindi. Demlik’in bile evine göz koymuştu. Kıskançtı, hasetti. Şimdi ona sorsam Demlik’i de unutmuştu. Kötü olan bir bendim zaten.

Yine yapayalnız kaldım hislerimde. Rüyamda yine Ecevit’i gördüm. Piknik yapıyorduk, diğer rüyalardan topladıklarımı yiyorduk sanki. Boylu boyunca yere serdiğimiz örtüye yatmıştım. Üzerimde sarı askılı bir elbise vardı. Saçlarım eskisi gibiydi. Çok güzel hissediyordum kendimi. Ecevit de oldukça erkeksi bir tavırla üzerime doğru eğilmişti. Üzerinde beyaz keten, yazlık bir gömlek vardı. Gözlerime bakıyordu, beni öpeceğini anlıyordum. Gözlerimi kapatıp kendimi ona teslim ediyordum. Hiç uyanmak istemedim, gecenin bir vakti uyandığımda da kokusunu da, dudaklarının tadını da alıyordum. İyi ki yanımda değildi, olsaydı, bu rüyanın üzerine yenilirdim, bu kez kokusunu doya doya içime çeker, dudaklarından öperdim. İyi ki yanımda değildi. İyi ki. Karnım açtı. Kalbim gibi.


***

O güzel ve beni kandıracak rüyanın üzerinden çok kötü kabuslar gördüm. Kapım o kabusların üzerine çalınca artık ne yenilecek ne de kandırılacak haldeydim. Çalan kapı kabusların orta yerine çökünce, biraz korktum, gerildim ve gözlerimi kocaman açtım yatağın içinde. Evde değildim belki, kimdi bilmem ama büyük bir ısrarla çalıyordu. Kimdi biliyordum, ilk andan anladım. Yorganımı iterken çıktım yataktan. Ev ilk kez bu kadar temizdi, ayaklarımı yere basarken bile fark ettim. Annemin midesi kaldırmamıştı benim dün temizlediğim kadar temizlemeye, eve temizlik için birini sokmasına da izin vermemiştim. Gelenin kim olduğun Demlik sokak kapısını o patileriyle eşeleyince emin oldum.


İki ayağının üzerinde durmuş, diğer ayaklarıyla kapıyı eşeliyordu. Yemin ederdim ki tuvaletini yaparken bu kadar iradeli yapmıyordu. “Çekil açayım,” dedim. Diyecektim. Al götür bunu diyecektim. Kapı eşeliyor, evi kirletiyor, beni de zerre sevmiyor. Ne yapacağımı anlayınca çekildi. Kilitlemediğim kapıyı açtığımda kapının önünde üç şey gördüm. Biri Ecevit’ti, diğeri geçen halı taşıyan çocuklardan biriydi, sonuncusuysa bir masaydı. Bu masa dün atölyeye konulmuş masaydı ama şimdi fark ettim ayrıntılarını. Dün tamamen ahşap sanmıştım ama hayır. Masanın bir kısmı ahşap bir kısmı camdı.


Doğal kenarları korunmuş ahşap ile şeffaf reçinenin birleşiminden oluşuyordu. Ahşabın damar yapısı, budakları, girintileri çıkıntıları bırakılmıştı. Reçine bölümünün içine kurutulmuş çiçekler yerleştirilmiş ve bu bölüm camdan farksız duruyordu. Simetrik bir yapıya sahip değildi; bir seri üretim olmadığı belliydi. Kurutulmuş çiçeklere odaklanmadan Ecevit ayakkabısını çıkardı ve eğilip Demlik’i aldı.


“Bekle kardeşim,” dedi ve Demlik’i uyuduğum odaya kapattı. Sonra döndü ve masaya uzandı. İki ucundan tuttular, masayı salona doğru taşıdılar.


“Nereye bırakalım yenge?” diye sordu geçen sefer bana abla demişti. Lakin her eşya taşıdığında muhtemelen burayı bizim evimiz sanmıştı. Cevap vermedim. Yenge demesi de… Bilmiyordum, çok yadırgadım, benimseyemedim. Ecevit yön verdi ve salonun bir köşesine koydu. “Şimdilik yerleştirelim buraya,” dedi. Ecevit duruşunu düzeltti biraz ve gence baktı. “Firuze bir bardak su verir misin?” diye sordu çocuğu işaret edip. Onları izliyordum uykudan yeni uyanmış halimle. Gözlerimi kırpıştırdım. Duydum ama yapmadım değil, duydum ama anlamadım. Ecevit de ikilemedi, gidip kendisi aldı, kendisine de aldı. Çocuğu suyunu içtikten sonra parasını verip gönderdi. Dün temizlik yaparken kullandığım bezlerden birini buldu. Islatıp getirdi ve masanın ayaklarına kadar özenle sildi.

Kurutulmuş çiçeklere baktım. Lale, lisianthus ve deniz lavantasını seçebildim. Diğerlerini

anlayamadım. “Ben sana halılarını da al diyorum sen bana masa da getiriyorsun.”


“Kolum kötü,” dedi Ecevit tek elini masaya yaslarken. “Tansiyonum düştü,” Gözlerini kıstı ve soluklanırken koltuğuna baktı. “Kanıyor mu bu baksana bir.” Yeşil, onun kanının izini taşıyan koltuğa oturdu ve üzerindeki kazağı tek çırpıda çıkardı tek kolundan çıkardı. Gelmediğimi fark edince kendi kendine bakmaya kalkıştı. Doğru söylüyordu, kanıyordu. Kanlanmıştı hep pansuman. Zaten bu pansuman da benim yaptığım değildi. Kendisi yapmıştı, bir başka el bu kadar rezil saramazdı.

“Bekle,” dedim. Zaten dün temizlik yaparken pansuman için kalanları tek yerde toplamıştım. Makas bile içindeydi. Biliyordum zaten yine gelecekti. Yanına vardım ve küçük kaş makasıyla pansumanını kestim.


“Kim sardı bunu?”


“Sen olmadığın kesin.”


“Kim sardı?”


“Ben sardım Firuze, kim saracak? Gidecek başka bir yer olsa o gece giderdim,” dedi. Hiç elimde olmadan ters bir bakış attım. Ne diyeceğini, ne konuşacağını bilmiyordu. Sinirlendiğimi anladı. Yüzüm asıktı, kana iğrenerek bakıyordum. “Ne oldu?” dedi. “Gelip sana dibine kadar açık yara göstermeye dünden meraklı değildim. Başkası olsa ona giderdim.”


Aklıma o an istemsizce bir kadın geldi. Farah. Evinde havlu isteyecek kadar iyilerdi bir dönem. Sanki orayı gitmeyi düşünmüş gibi hissettim. “Cehennemin dibine kadar yolun vardı, bulsaydın,” dedim kendimi tutamadan. Halbuki gitmemişti, biliyordum bir daha o kadının evine de gitmemişti. Ona söylemiştim açıkça istemediğimi. Bunu çiğnemezdi ama yarayı bana göstermemek için ona gitmiş kadar öfke duydum o an. Elimde değildi.


“Sabır selamet,” dedi acıyla ve başını geriye attı, nefesi kesildi. Belki o ilk geceki kadar yoğun bir kan yok diye, belki kas liflerine kadar görmüyorum diye ya da bilmiyorum daha sakindim. Canı acıyınca da o geceki kadar elim ayağım boşalmadı.


“Ben doktor değilim. Niye doktor gibi davranıyorsun bana?” Farah’a gitmeyi içinden geçirmiş miydi? O gece doktora gidememişti, nedenini bilmiyordum tek emin olduğum şey buydu tamam. Peki doktor da mı bulamamıştı? Behçet’e gitseydi, hiç sanmıyordum ki Behçet gibi bir adamın doktorun ayağına gideceğini. Ona neden gitmemişti. Kardeşine tahammül edemezdim ama ona gitseydi en azından doktor görseydi kolu. Behçet’e bile gidemeyecek ne olmuştu? Farah’a gitmeyi düşünmüş müydü? Kafam yine allak bullak oldu.


“Sanki ben de ameliyat istiyorum, abart!” diye tepkisini koydu bana. Yarasını temizleyince ama yine o açıklığı görmeye başladım. O dakika benim de tansiyonum düştü, içim bulandı ve hızla başım döndü. Gözlerimi yüzüne çevirdim. Kazağının tamamını çıkarmamıştı. Yanıklarını görmemi istemiyordu. Ellerimi de çektim kısa bir an, midemdeki krampın geçmesini bekledim. Bu kadar açık bir yaraya bedenim hayır diyordu avaz avaz. Ecevit başını arkaya yaslamış, gözlerini kapatmıştı.

“Yapamayacaksan banyoda yapayım,” dedi. Yapabileceğini bilsem, az önce iyi şekilde sarılmış halini görsem yapmazdım zaten ama o zaman da kendisinin yapmadığına inanmazdım. Sesimi çıkarmadan devam ettim. Gözlerimi tek bir noktaya odakladım ve tamamladım. Ecevit hiç beklemeden lacivert kazağını geri giydi.


“Kimin yaptığını söylemeyeceksen bir daha gelme kapıma,” dedim. Bunu ilk seferde de söylemiştim. Eğer ki bu sefer yapmasaydım söylemedi diye bir daha gelmeyecekti. Ama ben ne söylemekten ne de yapmaktan geri duruyordum. Hiçbir şey söylemedi. Elime uzandı. Yıkamamıştım daha ama hiç oralı olmadı. Zaten kan da onundu. Avucumun içine bastırdı dudaklarını, bu teşekkürdü. Biliyordum. Saçlarına baktım. Şimdi okşasam daha az canı yanardı ama yalnızca izledim onu.


“İçim bulanıyor,” dedi elimi yüzüne yaslarken. “Gel otur, dikilme öyle ayakta.” Atacaklarım vardı, kirli sargıları eline aldı ve köşeye bıraktı. Beni de biraz çekince oturdum, Demlik de ayağımızın dibine gelince ayaklarımı da çektim koltuğun üzerine. Ecevit bana baktı, başka zaman olsaydı alırdı. Yatağa aldığı gibi ama bu kez sadece eğildi ve başının üzerini okşadı. Almadı koltuğa. “Götür onu bugün.”


“Onun evi burası artık.”


“Bakamıyorum Ecevit.”


“Keyfi yerinde gayet, uydurma,” dedi ve Demlik’i izlemeye koyuldu. Gülümsedi de. Ben de kediyi izledim. Tüyleri uzun, parlaktı. Oldukça sağlıklı duruyordu, gün geçtikçe de büyüyordu. “Mutlu değil burada,” dedim inatla. Biliyordum ama Ecevit’i arıyordu. Eskiden yatakta Ecevit’le uyurdu. Ben varken bile. Ecevit benden uzak bir yere koyardı, uyumasına izin verirdi. Hem onlar arkadaş gibi olmuşlardı. Ecevit de ona alışmamış mıydı? “Ecevit hiç yokluğunu aramıyor musun?” dedim konuşmayınca. İyi gelirdi ona, en azından evinde bir hareketlilik olurdu. Ecevit halinden memnundu onunla.


Demlik’e bakarken yüzüne oturan gülümseme soldu, iç geçirdi. Bak işte arıyordu yokluğunu. Alıp götürseydi. Evine gitseydim, o nasıl benim kapımdan içeri bıraktıysa ben de gider onun kapısından salardım. “Onun yokluğuna sıra gelmiyor,” dedi o iç geçirişten sonra. Halbuki çok inanmıştım Demlik’i içerlediğine. Anne babası ya da Melike de değildi bahsettiği. Olur da onlarla alakalı bir teselli cümlesi kurarsam bozacaktı beni. O yüzden sustum. Benim yokluğumdan bahsediyordu besbelli.


“Sen yine de al götür.”


“Seninle yaşayacak, götürmek istediğin yere kendin de geleceksen, al nereye istiyorsan gel,” dedi.

Varla yok arasında söyledi bu cümleyi. Biraz çekinerek belki. Göz göze geldik. İlk an anladım ne dediğini. Al, gel diyordu. Tek bir zerremi bırakmamıştım oraya, tek bir zerrem de yine gitsin istemiyordum. Gitmek, yerleşmek, sahiplenmek, ait hissetmek kolaydı. Güzeldi, keyifliydi. Ama kopmak, sökülmek, ayrılmak ölüm gibiydi. İkisinin de tadını biliyordum. Gözlerimi kaçırdım, anlamamazlıktan, duymamazlıktan geldim. O acı tadı tekrar göze alamazdım. Anladı beni, “Ya da kal evinde, senin sorumluluğunda artık,” dedi.”


Kalktım gittim yanından. Hiç ihtiyacım yoktu ama duşa attım kendimi. Ben çıkana kadar gitsin istedim ama gitmeyeceğini de bildim. Lakin banyodayken ben, kulağım pür dikkat da dışarıdaydı kapının kapanma sesini duydum. Beklemediğim ama istediğim şey oldu. Gitti. Hemen çıktım banyodan üzerimde havluyla. Bornoz yoktu. Saçıma takacağım bir havluyla beraber iki havlu vardı sadece. Annem gelirken isteme isteği doğdu sonra vazgeçti. İdare ederdim, fazlasına niye ihtiyaç vardı ki. Demlik yine evin orta yerinde kalmıştı. Masasına baktım. Kullanmayacaktım onu da. Koltuğuna da oturmadım, gittim mutfak masasına oturdum. Dün gece gördüğüm rüyaları düşündüm sonra dün geceyi. Pes edecekti. Melike’ye de çok az kalmıştı. Çok az görecekti beni. Son bir kez daha elimden geleni yapayım sonra da görmezdi beni. Pes ederdi zaten. Baksana hemen gitmişti zaten.

Tamamen gidince Demlik’i ne yapacaktım? Belki o zaman onu da alırdı. Belki Melike’yle beraber bakmak isterdi. O vakte kadar hiçbir samimiyet kurmayacaktım, her geldiğinde istemiyorum al diyecektim. Şimdi gelip görürken kolaydı ama gelip göremeyince aklı kalırdı, alacaktı. Biz ne yapacağız peki? Yutkundum. Bekleyeceğiz. Neyi? Bekleyeceğiz.


Ben yine bir iç savaşa düşecekken kapının açılma sesi geldi. Bir an her şeyi unuttum, kimin gelebileceğini, anahtarın kimde olduğu, gelen bir yabancıysa ne yapacağımı, buranın kirasını ödediğim bir ev olduğunu, bir yabancının giremeyeceğini… Her şeyi unuttum. Korkunç hissettim kendimi, savunmasız ve ne yapacağımı bilemez haldeydim. Elimi direkt olarak havlumun üzerine bastırdım ve çok geçmeden Ecevit gözüktü kapı eşiğinde. Sanırım o da beni beklemiyordu bu halde mutfakta. İrkildik. Ben elindeki torbalara o benim üstüme baktı. Gözleri arkadan mutfağa bağlı olan cama ve balkona kaydı.


“Firuze,” dedi ters bir sesle. “Perden açık ne yapıyorsun?” Hızla ilerledi ve elindekileri bırakmadan perdeyi kapattı. Karşıda da apartmanlar vardı. Onların evi gözüktüğü gibi bu ev de gözüküyordu ama yine de onun kadar telaş yapmadım. Umursamadım bile. “Olmaz böyle,” dedi, kaşlarını çatmış dikkatle bana bakıyordu. “Burası öyle kimsenin olmadığı, sakin bir semt değil ki. Ne yapıyorsun sen? Dikkat et perdelerine.”


Elindeki torbaları bıraktı masanın üzerine. Ayaklandığımda beni baştan aşağı süzdü kızan yüzünü bozmadan. “Çıplak değilim,” dedim ancak o zaman umursayacağımı belli ederken.

“Saçmalama!” diye bağırdı arkamdan. “Saçmalama, öyle mi olman gerekiyor? Odanın perdesi kapalı mı?” Cevap vermedim ben kapıyı örtemeden de geldi peşimden, perdeye baktı.


“Ecevit ne yapıyorsun?” diye sordum. Perdeden emin olunca elini çekti ve kapıdan çıktı. Zaten kapalı olan perdeye baktım. Pijama takımı giydim yine, saçlarımı taradım, boya çok kurutuyor, çok karıştırıyordu saçı. Kuruttum da bu kez, içeriden kokular geliyordu alabiliyordum. Menemen yapıyordu. Saçlarımı kuruttum, hafif dalgalanmışlardı, sağa doğru atmak ortadan ikiye ayırmaktan daha iyi gözüktü o an, öyle yaptım. Ucuz bir nemlendirici vardı. Bitikti, kalan kızlar muhtemelen ellerine kullanıyorlardı. Sıyırabildiğim kadar sıyırdım ama pek nemlendirmedi beni.


Odadan çıktığımda kokular arttı. Ecevit mutfağa masayı kurmuştu bile. Kapı eşiğinden onu izliyordum. Ben de onun evinde kalırken kahvaltı hazırlamaya çalışırdım. Benim de elim kesikti. Zorlanırdım, her şeyi kötü doğrardım ama yine de o sofraya oturur benimle yerdi. Tıpkı şimdi de benim yapacağım gibi. Beni fark etmedi, arkası dönüktü. Masaya da ne var ne yoksa koymuştu. Evde tost makinesi yoktu ama sanırım tavada tost da yapmıştı. İçindeki salçadan anladım sanayi tostu olduğunu. Dumanı tüten çayı izledim. Ecevit gelmese hiç tütmeyecekti o duman. Hiç kurulmayacaktı o sofra ve ben kahvaltı etmeyi düşünmeyecektim. Uyumaya devam edecektim. Onu terk de etsem şimdi o sofraya oturmak benim görevimdi. Çünkü o benimle hiç sofrasını ayırmamıştı. Düşmanken bile.


Çaylarımızı dökerken beni fark etti. Kollarım önümde bağlı onu izliyordum. Bana baktı uzun uzun sonra pijamalarıma ve masayı işaret etti. İki bardak çayı da yerleştirince oturdu, bir tek ben kalmıştım masada olmayan. Ben de yerimi aldım. Annemler yarın mı geleceklerdi kahvaltıya?

Hatırlamıyordum. Ecevit’e baktım ve itiraf ettim kendime. Hiç konuşmayacak olsak bile bir başkasıyla yapacağım yüz kahvaltıya değişmezdim Ecevit’le yapacağım bir kahvaltıyı. Tostları dilimlemişti, iki tanesini benim tabağıma ekledi.


Başparmağıyla yüzüme dokundu. “Nemlendirici alalım sana,” dedi. Fark etti yüzümün kuruduğunu. Halbuki onun evinde ondan ilk nemlendirici istediğimde nedenini bile anlamamıştı. Şimdi yokluğunu fark ediyordu. Gözlerimi kaçırdım, bakmak istemedim. İçimde yine bir kıpırtı hissettim. Kandırıkçı Ecevit, kandırıkçı Ecevit. Zıp zıp zıplıyordu, seksek oynuyordu içimde.


“Yok, boş ver. İhtiyacım yok,” dedim. Ecevit ona inat olsun diye söyledim sandı ama hayır tek amacım içimdekinin hevesini kursağında bırakmak, ona çelme çakmaktı. Duydu da zaten beni. Sesi değişti ama susmadı. Tostlardan birini aldım ve ucundan ucundan ısırmaya başladım.


“Alacağım,” diye üsteledi. Alacaktı da zaten. Onun evinden gittikten sonra yanıma gelmek için ilk sebepti nemlendirici. Belki de bahane. Şimdi yine aynı görevdeydi. Bir sonraki gelişine sebebi olmuştu. Kısa bir süre sadece kahvaltımı ettim, Ecevit’in lokması yine su gibi aktı boğazımdan. Hiç duraksamadı, dizilmedi. Haram karışmamıştı işte, nerede yendiğinin ne önemi vardı? Babamın lokması her yerde batardı boğazıma. Sonra o kısa bir huzurdan, sessizlikten koptum gerçeğe döndüm. Ecevit’in artık beni uzak tuttuğu gerçeklere.


“Raşit’e her şeyi vereceğim dedin,” dedim bizi eskiye benzeyen bir andan kopardım. Ecevit’in de hareketleri yavaşladı. Konuşmak bile istemiyordu benimle anlıyordum.


“Öyle,” dedi kısaca.


“Sen değil belki ama ben vereceğin her şeyin kopyasını seve seve polislere söylediğin an veririm. Hiç bulaşma, Melike’yi al ve git ama ben bunu yapabilirim. Kaybedecek hiçbir şeyim yok, kaldı ki babam bana zarar vermelerine engel olur.” Ecevit artık bana bakmıyordu ama biliyordum ki beni dinliyordu. Onun bu geçiştirici tavırlarını izliyordum. Çok bir şey değişmemişti aslında. Beni zamanında geneleve de, pavyona da götürmek istemeyen adam artık uzak tutmak için fırsatını bulmuştu.

“Hayır,” dedi yine yalnızca. Önüme döndüm, kahvaltılıkları izledim. İçime bir kurt düştü diyemezdim, o kurt hep vardı. Yalnızca dün geceden beri o kurda kulak kesilememiştim.

“Peki Raşit sana nasıl güveniyor?” diye sordum dakikalar sonra. Tamam Ecevit, belki Melike’den sonra risk alamayacak ve sahiden bir şey yapamayacaktı ama bunu ben biliyordum, Raşit nasıl güveniyordu?


“Başka şansı mı var?” dedi bir sigara yakarken. Sandalyesini benden uzaklaştırdı. Pür dikkat beden dilini izliyordum. Göz temasından alabildiğine kaçıyordu.


“İşini şansa bırakacak bir adam mı?” diye sordum bir kez. Pamuk ipliğindeydi. Ecevit’le yüz yüze gelmişti, kaçaktı, suçluydu. Sonu idama gidecek bir adam işini şansa mı bırakacaktı?


“O da öyle bir şey dedi, ben de her gece yatmadan iki rekât namaz kılıp dua et seni yakmayayım diye dedim.” Sigarasını bana bakarak içine çekti, burnundan dumanı üflerken sigara dudaklarındaydı. İkinci nefesi de çekti ve bu iki nefes arasına sigarayı dudağından çekecek kadar bile boşluk bırakmadı. Benim ciğerlerim yandı.


Göz kırptı bu uzun bakışıma. “Küllük lazım,” dedi ağzından duman süzülürken.


“Kriz anında yine verebileceğin en gevşek cevabı vermişsin,” dedim açıkça. Gözlerini yine kaçırdı benden. Yalan söylüyor.


“Biz buna psikolojik üstünlük diyoruz. Rakibi sikip atacak tek kesin hamle.” Yerinden kalktı ve küllüğü aldı, masaya koydu. Oyalanacak bir şey daha arayacaktı. Biliyordum. Sigara paketinin şeffaf ambalajını çıkardı. Yalan söylüyordu.


“Neyse ne, Raşit sana nasıl güvendi?” dedim. Çok olasıydı. Ecevit işin sonunda yanmazdı. Alacağı da vereceği de yoktu. Kardeşinin yerini bulduktan sonra ona ne şekilde zarar vereceklerdi?


“Güvenmedi mecbur kaldı.”


“Ve siz bu mecburiyet üzerinden anlaştınız öyle mi?”


“Öyle Firuze,” dedi inatla. Elimdeki çay bardağını altlığına vurduğumda Ecevit’in gözleri sesin çıktığı yere sabitlendi.


“İki ihtimal var ya elinde avucunda ne varsa aldıkları gibi seni öldürecekler ya da sen yalan söylüyorsun bana.” Yüzüme baktı ama artık çok geçti. Yalan söylüyordu. “Sen seni öldürecekleri o ihtimali düşünmeyecek kadar aptal bir adam değilsin.”


“İyi tamam öldürürlerse her şeyi git ver polise savcıya. Sende o iş.”


“Çocuk pışpışlama!” diye çıkıştım. Melike’ye bu kadar yaklaşmışken kendi canını mı gözden çıkarmıştı? Aptal olan bunu yapmazdı. Yalan söylüyordu. Ne olmuştu, nasıl anlaşmışlardı. “Yalan söylüyorsun.”


“Kafanda kurma Firuze,” dedi ve adeta yemin etti yalan söylediğine. Bir noktada dümdüz bir erkekti, bu salak savunmayı yapıyordu.


“Nasıl anlaştınız cevap ver.”


“Herkes elindekini verecek ve köşesine çekilecek. Başka da bir şey yok.”


“Bu adam senin kardeşinin yerini biliyorsa işin içinde. Ve sen alacağını alıp yoluna bakacaksın, bir şey yapmayacaksın, hadi onu da geçtim bu adam senin bir şey yapmayacağına güvenecek, kafasının üstünde sallanan idam ipini görmezden gelecek,” Elimi ayağımı her şeyden çektim ve ellerimi iki yana kaldırdım. “Çok kötü bir yalancısın. Ya oturup yalan düşünseydin ya da ayrılığımızı sebep gösterip benden uzak dursaydın. Sana bunları hiç sorma hakkı bulmasaydım kendimde.”


“Biz ayrılmadık.”


“Konuyu saptırma!” diye bağırdım.


Hiç altta kalmadı o da sesini yükseltti. “Her şeye bunu dahil etme!”


“Sen suç örgütü lideriyle ne anlaşma yaptın? Benim bilmediğim ne var?”


“İki lokma yemek yedirmedin,” dedi çatalını tabağına çarpıp. Hiç umurumda değildi boğazına dizilen lokmalar. Aklıma gelmiyordu. Raşit’in nasıl ikna olacağı aklıma gelmiyordu. Kim nasıl ikna olurdu ki böyle bir riske? Tek çıkış Ecevit’in ölmesiydi. Benim aklıma gelen Ecevit’in mi aklına gelmiyordu? Bir şekilde kendini koruyacağına mı ikna olmuştu?


“Behçet mi akıl verdi sana? O mu seni koruyacak?” diye sordum. Tek aklıma gelen isim oydu. Cengiz Atmaca’nın gölgesi mi koruyacaktı onu? Hayır bu öylesine basit bir şey değildi.


“Aklımı peynir ekmekle mi yedim ben?”


“Ne idüğü belirsiz bir mafyaya güvendiysen evet! Behçet bir bok yapamaz. Biz aylardır kimin peşindeyiz farkındasın değil mi? Bu adamı bizzat devletin içinden gelen insanlar korudu. Behçet de, ölmüş gitmiş Cengiz de bir şey yapamaz. Mümtaz Asa nasıl korkunç bir adam haberin var mı?”


“Tablo yapıp evine gittiğin Mümtaz Asa mı? Haberim var, ölüp dirile dirile bekledim kapı önünde.”


“Beni kendinle bir tutma!” diye bağırdım ve bu gerçeği yüzüne vurmaktan çekinmedim. “Bana bir şey yaparlarsa hesap verecekleri bir Atilla Akın var. Behçet mi peşine düşecek? O alçak, senin arkandan kılını kıpırdatmaz. Kendine gel! Aklındakini bana söylemek zorundasın, kafana göre iş yapamazsın.”


Sigarasını küllüğe bastı ve ayaklandı. Hayır, ölüm ihtimalini bu sefer göze alamazdı. Başka şekilde anlaşmışlardı. Söylemiyordum. Önüne geçtim. Kaçacaktı. Kavga bile etmeyecekti benimle. “Sana soru soruyorum!”


“Melike’ye dair elime ne geçerse geleceğim senin yanında açacağım. O zamana kadar bu konu hakkında seninle konuşacağım tek bir şey bile yok.”


Kararını çoktan vermiş bana açıklıyordu. Dudaklarım aralandı şaşkınlıktan. Daha iki gün önceye kadar ulaştığı adresi de ben bulmuştum. Ben olmasam bulamaz mıydı? Bulurdu ama ben bulmuştum. Benim de hakkım vardı bildiği her şeyde. “Bunu yapamazsın. Şimdi bildiğin her şeyde benim de hakkım var!”


“Var,” dedi inkâr etmeden. “Melike’ye dair her şeyde hakkın var. O yüzden bana verildiği gibi soluğu yanında alacağım.”


Kendince bir sınır çizmişti. “Buna mı karar verdin?” diye sordum. “Bu mu? Kafana göre bir şey belirledin ve benim de uymamı mı bekliyorsun?”


“Seni koruyorum. Duydun mu beni? Seni koruyorum.”


“Beni koruma!” diye bağırdım. Göremiyordum, kendisini ne kadar riske atıyor göremiyordum.

Bilinmezliğin sancısı beni hırçınlaştırdı. Tüm kötü senaryolar birbirine girdi. “Beni koruma! Bu yola böyle çıkmadık. Belki şu an aldığın yanlış bir karar Melike’yi tamamen kaybetmene sebep olacak. Bunu yapamazsın. Hayır söyle bana, nasıl anlaştınız Ecevit. Söylemek zorundasın. Karışmayacağım, sadece bileceğim. Bela olmayacağım sana. Hadi söyle, ne oldu? Ne konuştunuz? Ne istedi senden?”

Söylemiyordu. Çevirdi başını. Bir sigara daha yakmaya çalıştı ama ona da izin vermedim. “Çık git evimden,” dedim hınçla. Ne kuruyordu aklında? Buraya gelecekti, beni iyi edecekti, benimle iyi olacaktı ama arkada bir ateş çemberinde yürüyecekti. Vurulacaktı gelecekti, ölüm tehlikesi atlatıp gelecekti ve ben bunları bilmeyecektim bile. Yalnızca gelip gönlünü dinlendirecekti, beni sevecekti burada. Beni yaşatmaya çalışacaktı kendini ölüm kıyısına getirirken. “Belki de bana güvenmediğin için bu gizem. Seni gambazlarım…”


“Saçmalama Firuze!” diye kesip attı söylediklerimi. İnanarak mı söylemiştim? Sanmıyordum ama şimdi onun canını acıtmak için ağzımdan çıkanların bir sonu yoktu. Koluma yapıştı. “Seni bir daha isteseler de kendi çıkarları için kullanmayacaklar. Bir daha kimsenin hedefine koymam seni.”

“Hedef sensin aptal!” Beni kullanırlarken de Ecevit’i ortadan kaldırmak değil miydi amaç?


“Bana bir şey olacaksa da kendi elleriyle yapacaklar o zaman!” Her cümlesi önceki halimi aratıyordu. Panik atak geçirecektim. Bana bir şey olursa ne demekti? O ihtimali de hesap ediyordu. Biliyordum ki güçsüz bir ihtimal değildi. O ihtimali de düşünmüş, olursa Melike için kim ne yapacak planlamıştı. Ecevit’i kaybedeceğimin korkusu bir karabasan gibi çöktü bünyeme.


“Ya söyleyeceksin ya da çıkıp gideceksin bu evden. Bir daha da asla gelmeyeceksin.” İşe yarayacak mıydı bilmiyordum ama kendimle tehdit ediyordum. Gözlerinin içine bakıyordum, adeta yalvarıyordum. Görmüyor muydu?


“Geleceğim,” dedi ve uzaklaştı benden. Gidiyordu. Söylememeyi gitmeye tercih etmişti. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Kafama göre hareket edeceğim bir şey bile yoktu avucumda.


“Gelmeyeceksin! Açmam kapıyı Ecevit! Gelmeyeceksin!” dedim ama nafileydi. Çıktı gitti. Günlerdir çabaladığı şeye rağmen bile, öylesine söylememeye kararlıydı ki, girmek, kalmak için can attığı evden çıktı gitti. Nefes nefese orta yerde kaldım. Çığlık atarken buldum kendimi. Arkasından ağzıma gelen bir ton hakareti ettim. Yine de durulmadım.


***

Ecevit gideli yarım gün devrildi ve ne o ne de ben aradım. Ev getirdiği tüm eşyaları toplayıp kapının önüne koymamak için kendimle savaşıyordum. Vakit gece yarısını geçmişti. Mutfakta, loş bir ışığın altında sabah demlenen bayat çayı içiyordum. Uykum geliyordu ama olur da iyi ya da kötü bir haber gelir diye uyuyamıyordum. Başım bir yerden sonra mutfak masasına düşmeye başladı. Vazgeçtim beklemekten ve gidip yatağa girdim. O kadar çok uykum vardı ki, başım yastık görür görmez de uyuyakaldım zaten ama çok geçmeden kapı çaldı. Zaman kavramını yitirecek kadar derin bir uykuda değildim. Korkuyla araladım gözlerimi ve kapattığım kapıma baktım. Kapı tekrar çaldığında hızla odadan çıktım ve kapı deliğinden baktım gelene.


Ecevit’ti.


“Delikten baktığını görebiliyorum,” dedi aniden. Sinsi ucube.


“Niye geldin?” Açmam kapıyı demiştim. Lafımdan dönmemin tek yolu bana söylemesiydi her şeyi. Olur da buna karar verdiysem açacaktım kapıyı ama tam da sabah düşündüğümü yapacaksa, gidip bir ateş çemberinin etrafında dolanacak sonra gelip beni sevmek isteyecekse açmayacaktım.


“Açsana kızım kapıyı.”


“Açmayacağım kapıyı, dedim. Niye geldin?”


Bir kez daha delikten baktım, yaralı olup olmadığını kontrol ettim. Gözle görülür büyük bir şey fark edemedim. Tekrardan arka arkaya çaldı kapıyı. “Açsana kapıyı!” diyordu.


“Niye geldin? Kararından vazgeçtiysen…”


“Nemlendirici getirdim.”


“Ecevit siktir git!” dedim hızımı alamayıp. Kalakaldı, sesi soluğu çıkmadı birkaç saniye.


“Tövbe estağfurullah. Açsana kapıyı!”


“Açmayacağım dedim, git. Git açmayacağım. Asla açmayacağım.” Ne kadar kararlı olursam onu o kadar kararından vazgeçirirdim sanıyordum ama Ecevit değil kararından dönmek blöf bile yapmıyordu. Arka arkaya kapımı çalmaya başladı. Bir tokmağa vuruyor bir de zile basıyordu.

“Ne oluyor gece gece ya?” diye bir kadın sesi duyduğumda korkuyla kapı deliğinden baktım. Geçen gün beni azarlayan karşı komşuydu. Ecevit de kadına döndü. Kulağımı yasladım.


“Çok özür dilerim,” dedi Ecevit. “Uyuyakalmış da, telefonu da kapalı. Anahtarımı unuttum, uyandırmaya çalışıyorum.”


“Ya siz ne kadar sorunlu insanlarsınız,” diye bağırdı kadın. “Ben her gece sizin sesinizle mi uyanacağım? Sabahın köründe işe gidiyorum. Bunu yapmaya hakkınız var mı?”


“Çok haklısınız,” dedi Ecevit ve yeniden kapıyı çaldı. “Firuze,” diye seslendi. “Kusura bakmayın uykusu ağır. Şimdi uyanır.”


“Ya bu sese ben uyandım, kadının uyanmaması mümkün mü? Bir saniye ya siz burada yaşamıyorsunuz ki? Kadın kapıyı mı açmak istemiyor? Ne yapıyorsunuz?” Delikten baktığımda kadının yaklaştığını gördüm. Geçen sefer de beni kapı önünde ağlarken görmüştü. Muhtemelen zor bir aşk hayatım olduğunu düşünüyordu.


“Firuze Hanım açmak mı istemiyorsunuz kapıyı, orada mısınız? Polis çağırmamı ister misiniz?”


Bir kaos çıktı kısa zamanda. Ecevit yeniden kapıyı çaldı. “Firuze, güzelim uyanır mısın artık?” dedi ama o sesinin altında yatan siniri görmemek mümkün değildi.


“Beyefendi, ben hemen gitmezseniz polisi çağırıyorum.” Beni de korkuttu kadın kendisi korktuğu gibi. Polis kelimesi bile yetti donakalmama. Ecevit niye gitmiyordu.


“Hanımefendi yanlış anladınız siz olayı,” demeye kalmadan kadının sesi de yükselmeye başladı apartmanda. Kontrolden çok çabuk çıktı olay, kapıyı nasıl açtığımı anlamadım. Tam araladığım an esnedim kadını inandırmak için. Ecevit’ten şüphe etmişti, sandığı gibi bir şey olmadığına ikna olmazsa polisi çağıracaktı. Ağzım kocamanken gözlerimi kırpıştırarak onlara baktım ve uykulu, yumuşak bir sesle “Ecevit,” dedim. Elimi saçlarıma daldırdım ve gözlerimi kapatıp yeniden esnedim. “Geldin mi? Anahtarın yok muydu?” Ecevit hızla ayakkabısını çıkardı ve eve girdi. Bana yöneldi ona sarılırken buldum kendimi.


“Geldim,” dedi. “Hiç uyanmayacaksın sandım,” dedi şakaklarıma buseler kondururken. Karnından bir et parçası kıstırdım ve parmak uçlarıma aldım. Ecevit’in bedeni kasıldı ama tepki vermedi. Ben de bırakmadım. Kadına baktım başımı eğip.


“Siz bir şey mi isteyecektiniz?”


“Sizi yarın yönetime şikâyet edeceğim!” diye yükseldi hiddetle. “Burası bunu yapabileceğiniz bir apartman değil. Herkes çalışıyor, herkesin bir düzeni var.”


“Anlayamadım?”


“Tekrardan özür dileriz,” dedi Ecevit. Etini biraz daha sıktığımda nefesi kesildi. “Bir daha olmayacak.”


“Ben yine de şikâyet edeceğim. Aklıma neler geldi ya! İnanamıyorum, gece gece nelerle uğraşıyorum delireceğim!” Söylene söylene evine gitti ve kapısını çarptığımda Ecevit’in etini koparacak kadar çektiğimde acıyla inledi ve beni evin içine doğru itti. Hiç beklemeden karnına yumruk attım “Sen manyak mısın?” diye sordum.


“Niye açmıyorsun kapıyı?” dedi o da. Elindeki torbayı o saniye gördüm. Eczane torbasıydı. İçinden iki tane nemlendirici çıkardı. “Nemlendiricini getirdim.” Bir tanesi onun da evinde olanken diğeri bir eczane markasıydı.


“Kararını değiştirmeden sana gelme dedim! Çık!”


“Hangisini alacağımı bilemedim,” dedi bana uzatırken. Polis çağıracağım diyemiyordum, tek bir şey diyemiyordum. Aklımı kaçıracaktım. Ne istediğimi söylüyordu ne de istediğimi yapıyordu.

“Ne halin varsa gör! Bana doğruyu söyleyene kadar da tek kelime konuşmayacağım seninle. Ne halin varsa gör!” dedim. Demlik’e takılıp düşecekken son anda yakaladı belimden.


“Eziyordun,” dediğinde kalbim ağzıma Demlik’e bakıyordum. Çok korktum bir yerine bastım diye. O da öyle kaçınca çabucak daha a dehşete düştü.


“Bastım mı bir yerine?”


“Hayır.”


“Niye kaçtı, canı mı yandı?” Belimi bırakmamıştı.


“Korktu,” dedi sakince.


“Ecevit git bak, git bak belki patisine basmışımdır git bak. Hadi git bak.” Çok küçüktü patileri, çok hızlı geçmişti. Bassam da bilemezdim. İkimiz de tamamen doğrulduk ve Ecevit, Demlik’in geçtiği yere doğru yürüdü. Adını seslendi ama Demlik ondan da kaçtı. Sadece karartısını görebildim.

“Basmışım değil mi?”


“Bassan incinir, bu kadar hızlı koşamaz. Korktu.”


“Belki sıcağı sıcağına hissedememiştir. Sanki ayağım çarptı bir yere. Bastım. Kuyruğuna değil ama patisine bastık.” Ben de gittim peşlerinden. Pisi pisi yaptım defalarca kez. Ecevit’e gelirdi. Zaten zor buluyordu, bulunca yapışıyordu ama bu kez gelmedi. “Yaş mama var evde onun kokusuna gelir,” dedim ve gidip hızla mamayı aldım. Ecevit’e uzattım. Sanırım ben bu kadar korktum diye o da tedirgin olmaya başladı. Mamayı açtı ve koltuğun arkasına doğru tuttu gelsin diye. Demlik gelecek gibi de oldu ama ne zamanki beni gördü yerine sindi.


Benden korkuyordu.


“Ben varım diye gelmiyor.”


“Gelir Firuze, sakin olur musun?”


“Ben yan odaya gideyim sen bak tamam mı? Adımı da söyleme. Gerekirse koltuğu kaldır. Tamam mı bak.” Hızla odayı terk ettim yatağa oturdum. İncindiyse ne yapacaktım? Nasıl bakacaktım? Nefesim daraldı düşündükçe. Zaten sevmiyordu beni ama şimdi bir de korkarsa… Ne yapacaktım? Ecevit alıp götürmeliydi, bu böyle olmuyordu. Hayvana eziyetten başka bir şey değildim. Ne hissediyorsa çok uzun bir zaman Ecevit’e de gelmedi. Bir kez kapının ucundan kontrol ettim. Adeta sinmişti yerine, gelmiyordu, kaçıyordu. Yatağa geri gittim, dudak kemirdim uzandığım yerden. Biraz daha çıkmazsa meydana Ecevit gerekirse zorla yakalamalıydı ve doktora götürmeliydik.


Dakikalar sonra Ecevit’in elinde kollarından tutulmuş bir Demlik gördüm. Ağzını kocaman açıp esnedi, gerindi ve boyunu uzattı. “Aslan gibi,” dedi. “Oyun oynayası tuttu.” Yere bıraktı ve hole doğru döndürdü. Birkaç adım attığını gördüm. Sağlamdı, hiçbir şeyi gözükmüyordu. “Bak ikimizden sağlam,” dedi gülerek.


“Odaya gelsin mi?” diye sordu. Başımı hızla iki yana salladığımda Ecevit ayakkabılığa doğru yürüdü. Gidecek sandım ama bıraktığı kremleri aldı bana doğru yürüdü. Kapıyı da kapattı. “Yok Ecevit al, yok sokağa gidecekse gitsin, ben bakamam, umurumda değil…” diye benim cümlelerimi tekrarladı. Yatağın ucunda yatıyordum. Usulca yanıma geldi ve kremin kapağını araladı. Biraz parmaklarına aldı ve yüzüme dokundurdu. “Senin ellerin daha temiz, sen sür,” dedi ama ellerimi yüzümün altından bile çıkarmadım.


“Sabır selamet,” dedi kendisi sürdü kremi yüzüme. O kadar kılımı kıpırdatmıyordum ki, korku beni yormuştu, başımı bile hafifçe o kaldırdı ve yastığın altında kalan yanağıma da sürdü. Sonra ellerimi yakaladı, ellerimi de kremledi. Tepki vermedikçe yer ediniyordu değil tepki vermesem de yerleşiyordu. Boynuma bir buse kondurdu.


“Konuşmayacak mısın?”


Cevap vermedim. Kapıyı açtırmayı başardı ama bu kez lafımdan dönmeyecektim. “Tamam konuşma,” dedi sakince. Biraz daha kayacak gibi oldum yatağın ucuna ama izin vermedi. “Hiç mi özlemedin?” diye sordu sonra. Saçlarımın üzerine yattı, eskiden daha rahat yapardı bunu. Yine nefesimi tutmuştum. “Özledin,” dedi benim yerime. Sonra derin bir nefes oldu. “Varsın konuşma,” diye devam etti o. “İkimiz de diyeceğimizi dedik.” Gözlerimi kapattım yeniden nefes almaya başlayınca. Sıktım kendimi ona dönmemek, koynuna yaslanmamak için.


“Bir pijama takımı getirebilir miyim? Dolabında var mı yer? Sadece bir tane,” diye sordu tıpkı benim gibi. Burnumun direği sızladı. Nasıl getirme diyecektim? O benim pijama takımımı kendisi almıştı. Sızlandım çaresizlikten. Ne olacaktı, nereye gidecekti? Ben kaç gece Ecevit’e bir şey olacak mı korkusuyla uyumaya kalkacaktım? Kaç gece sonra bir şey alıp yanıma gelecekti? Gelebilecek mi diye kaç gece düşünecektim?


“O gün bir kitap gördüm kitaplığımda tesadüfen. Annemin okuduğunu hatırladım. Mahbube’ye Hâl Beyânı. Okudun mu?”


Sustum, okumamıştım.


“Sayfa on yedide diyordu ki,” Bu kez o sustu. Ne diyordu? Bekledim bir süre, söylemeyecek miydi? Çok sonra, çok çok sonra, “Biz de o bankta oturmuşuz Firuze,” dedi. Anlayamadım, soramadım da. Öyle kaldı, hiç bilmedim ne demek istedi. “Biz de oturmuşuz Kâlu Bela'dan beri.”

***


İLAHİ BAKIŞ AÇISI


Ali Ecevit oturduğu kahverengi deri koltukta sigara içiyordu. Her halde onun için en zor olan işlerden biri için buradaydı. Bir faniden yardım istemek. İnsanlara karşı içinde öylesine aşmaya fırsat aramadığı bir mesafe vardı ki oturup bir bardak su bile içmek istemiyordu insan denen varlıkla. İki çift lafın belini kırmak bir kenara, Allah’ın selamını vermek bile zulüm geliyordu.


Elbette Allah’ın selamından bile gocunan adam, bu bencil, çıkarcı, hain, felfena kötü insanoğlundan yardım da istemek istemiyordu.


Behçet’in evinin salonundaydı. Buraya en son geldiğinde Firuze bir yangının orta yerinden çıkarılmıştı. Belki biraz bu yüzden, belki de yüzünden meymenet akmayan bir adamın evi diye hiç iyi hissetmiyordu burada. Bacak bacak üstüne atmış, küllüğünü koltuk koluna koymuş sessizce bekliyordu. Behçet’le olan iletişimleri Ali Ecevit cezaevinden çıktı çıkalı günden güne azalıyordu. Ali, Behçet’in her yüzüne baktığında ona teklif edilen o vaadi hatırlıyor, teklife rağmen kendisinin ondan istediğini anımsıyor kendini ucunu göremediği bir kuyuya itiyordu.


Behçet, Firuze’yi öldürmeyi teklif etmişti. Ecevit’in yüzünden korkutucu bir ifade geçti, sigarasını küllüğe bastırdı.


Ecevit, Firuze’yi onu öldürmeyi teklif eden bir adamdan istemişti. İkinci sigarayı yaktı. Dişlerini birbirine çarpıyor, sigarasını dudaklarından hiç uzaklaştırmıyordu. Çenesini sıktı. Mafya babası, dümdüz, alçak, kötü, masum suçlu ayırmayan, vatanına hain, devletine hain, bu dünyaya hain bir mafya babasıydı. Cengiz’den ne farkı var? Eksiği bile var. En azından Cengiz kontrol altındaydı. Cengiz mi kontrol altındaydı? En azından benim gördüğüm bir şey yoktu.


Kötülük sen görmeyince yok olur mu Ali? Toprağa düşen tohum say kötülüğü, eninde sonunda boy vermez mi? Sen sulama kabul, sen bakma tamam. Yağmur yağmaz mı, bakan olmaz mı? Kafanı çevirdiğin yerde kötülük biter mi? Kötülük… Kötülüğün ne farkı var o tohumdan?


Ecevit’in içindeki karmaşa beklemeye devam ettikçe büyüyordu. Şimdi buradaydı, ilk kez böylesine

elle tutulur bir şey isteyecekti. İyilik mi? Pek tabi hayır, kötülük isteyecekti. Namussuzlarla namusunla, kötülükle iyi olarak baş edemezsin. Senin baban iyi bir adamdı. Benim babam kötü olsaydı savaşabilir miydi? Senin baban kötü olamazdı Ecevit. Sen mi kötü olacaksın Ali? Ensesinden terlemeye başladı. Buraya gelmeden önce dindirdiği çarpıntısı başladı. Hiç fark etmiyordu ama panik atak geçiriyordu son zamanlarda sık sık. Yakasını gevşetti. Çenesi sabit durmuyordu, tırnakları morarmaya, başı uyuşmaya başladı


Gözlerini yumdu ve yudum yudum su içercesine sigarasını içmeye devam etti. Nikotin onu bir nebze sakinleştiriyordu. Onu çok nebze bir şey daha sakinleştiriyordu. Bir şey... Hanımeli kokusu. Üst dudağı dişlerinin arasında sıkışıyordu. Ne garipti. Ali Ecevit pisliğin içinde büyümüştü. Öyle çok annesinin evinin kokusunu bilmezdi. Kötü kokuya, neme, pisliğe çok aşinaydı. Bunca yıllık alışkanlığın içinde bir güzel kokuya içinin gitmesi ne garipti. Akıl işi değildi şimdi o kokunun burnuna çalınması. Gözlerini aralayınca o yalancı kokuyu kaybetti.


Kötülük benden bitecek bu kez. Son kötü elimde can verene kadar ben kötü kalacağım, babamın yapamayacağını yapacağım. Tüm kötüler yok olunca sen iyi mi kalacaksın? Kötünün iyisi olacağım. Kötünün iyisi mi olur Ali?


“Vay vay vay, paşa gelmiş,” diye bir nida duydu. Behçet Atmaca elinde siyah bir saç havlusuyla yürüyordu Ecevit’in yanına. Öyle çok işi kalmamıştı bu adamla. Laf dinlemiyordu, kirleniyorsa da bir başına kirleniyordu. Cazibesini kaybetmişti Behçet’in gözünde. Ayak işlerini yapacak değildi, abisinin vasiyeti de bir yere kadardı. Bu herife de güven olmazdı, bir kadının pençesinden de kurtulamıyordu. İşi zordu. Behçet’e de minnet duyacak, gün sonunda kul köle olacak bir tip değildi. Dendi ya, ölmüş adamın vasiyeti de bir yere kadardı.


Ecevit gözlerini araladı ve sıfatı gördü. İçinden okkalı bir küfretti. İstifini bozmadan onu izledi. Behçet Ecevit’in sigarasından bir dal aldı. Oturmadan yaktı. Üzerinde siyah dar bir tişört, altında siyah bir eşofman vardı. Saçlarından damla damla su düşmese de ıslaktı. Behçet ciğerlerine kadar çektiği sigaranın dumanını üflerken oturdu. “Kamyoncu sigarası mı bu amına koyayım,” diye söylendi. “İyi tütün verelim sana da onu sarıp iç, ciğerin söner lan bununla otuz olmadan.”

“İyi böyle,” dedi Ecevit çok uzatmasına izin vermeden. Tahammül bile edemiyordu konuşmaya. Bu öyle tümüyle Behçet kaynaklı değildi. Sosyal becerisi düşüktü, kimseyle konuşmak istemiyordu. Behçet’e hiç tahammülü yoktu, bir süre sigarasını içişini izledi. Ali Ecevit’i zorlayan isteyeceği şey miydi yoksa istediği kişi miydi? Ayırt edemiyordu.


Bir zaman sonra, “Beni mi özledin?” diye sordu Behçet alayla. Yanındaki adamın bir şey isteyeceğinden bile emin değildi. Akıl mı danışacaktı? Onluk değildi. Bir şey mi soracaktı? Arar sorardı. Gelmesi şaşırtmıştı onu


“Geceleri adını sayıklıyorum,” dedi Ecevit aynı alayla.


“Ooo,” Çekti Behçet kahkaha atarken.


“Sikik Behçet, sikik Behçet… Kulakların çınlıyor mu?” diye sordu. Arka arkaya konuşuyorlardı. Ecevit’in stresi parmak hareketlerinden belliydi de bunu anlayabilecek olan yoktu burada. Belki Firuze anlardı ancak.


“Mesele ne?” dedi Behçet ağız dalaşını uzatmadan. Ne yapar ne eder üste çıkar, canını sıkacak bir şey söylerdi bu mahlukat. “Hayırdır, niye geldin?”


Ecevit bir sigara daha yaktı. Başka şansı mı vardı? Yoktu. İki gece düşünmek yetmemiş miydi? İki gece bu karar için yeter miydi? Yetmeliydi. Kötülükler öyle uzun uzadıya düşünülen, karar kılınan, vicdan masasına yatırılan şeyler değildi elbet. Planlı programlı olan kötülük değildi, kötülüğü yapandı. Kim sana acıdı? Kimse. Kim gecelerce düşündü? Kim uyku uyumadı babandan başka? Yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin. Kimin kuyruğunu kesmen gerekiyorsa kes, hadi. Bir gün gecikme bile sana zarar. Neyi düşünüyorsun Ecevit? Satmadın mı ruhunu soysuzun birini yerin dört kat dibine kilitlerken? Bırakmadın mı soyadını toprağın altına kendi adaletini kendin sağlarken?


“Senden bir şey isteyeceğim,” dedi Ecevit donuk bir sesle. Gözünü kararttı. Bir perde çekti, yaptığı yapacağı her şeye. Annesinin babasının adını sildi. Soyadını unuttu. Zaten tek hatırlayan o değil miydi? Yetmez mi Ecevit? Yetmez, neye yetti?


Behçet’in tek kaşı kalktı, bu kadar açık mıydı? Laf dolanmadan ona vardı. Öyle yaparsan yap, yapmazsan ben bir yolunu bulurum denmedi. “İste bakalım,” dedi, kabul biraz da merakla.

Ecevit sakallarını kaşıyordu, soluklandı. Bir Tarhan gibi hissetmedi kendini, bir Ecevit ismini anımsadı. Çırılçıplaktı şimdi. Yalnızca Ecevit olarak kaldığı her an her şey daha kolaydı. Bülent’i, bir hücreye tıkarken de yalnızca Ecevit’ti. Bir tek Ecevit olmak ona her şeyi yaptırıyordu.


Ecevit, ele avuca sığmaz demek.


“Öldürülecek adam lazım bana,” dedi tek nefeste. Behçet’in başı tümüyle Ecevit’e döndü. Ele avuca sığmaz bakışları gördü, çekilmiş perdenin arkasında kalmış adam görünmüyordu şimdi. Ecevit sigarasından bir nefes çekti, küçülmüş gözlerini yaktı dumanı. “Bir tane de ölüm belgesine, en kısa zamanda.”


Sesinde ne bir şaka, ne de bir abartı vardı şimdi. Aldığı kararı olduğu gibi sundu ve gelebileceği en makul adama geldi. Behçet Atmaca, bundan olmaz diye tanımladığı adamın isteği karşısında tutuldu, öylece baktı. Ciddi miydi? Çatık kaşlarıyla bir süre Ecevit’i izledi. Bir açıklama, daha fazlası için bir söz bekledi. Belki başka bir anlam. Hiçbiri gelmedi. “Ciddi misin sen lan?”


Ecevit başını salladı hızla. “Bir de görüntü alınacak,” dedi. Kalbi kasılıyor, sıkışıyor ve bedeninin her zerresine dikenler batıyordu bunları söylerken ama tek birini belli etmiyordu. Behçet gerildiğini bile göremiyordu. Atmaca, Ali Ecevit’in renginin değiştiğini, gözünün karardığını, o kendisi için su gibi akan ama ona bir ömürden farksız gelen bir haftadan sonra aynı bakmadığını farkındaydı ama yine de… Yine de maya işte. Ne kadar ekşiyebilirdi? Niye, insan kemiklerinin arasına yaşayan bir insanı hapseden de bu herif değil miydi? Demek… Demek yeterli zeminde her insan kötü olabilirdi.

İnsan kötülükle mi doğardı?


Behçet önce güldü sonra gülüşleri yavaş yavaş kahkahaya dönüştü. Kötülükten uzak duran herkesin bir dur noktası elbet vardı. Karşısında dur noktasını geçmiş bir adam vardı şimdi. Ona bakıyordu, ondan bir iyilik değil, kötülük istiyordu.


***

Annem kahvaltıya geleceklerini söylerken kahvaltı hazırlayacağımı düşünmüş müydü bilmiyordum ama ben tek bir şey bile yapmamıştım. Tam da düşündüğüm gibi, Ecevit’in olmadığı bir evde, çaydanlıktan bir duman bile tütmüyordu. Mutfak masasında oturmuştum, Demlik ayaklarıma sürtünmesin diye bacaklarımı kendime çekmiş Ecevit’in halısını izliyordum. İnci geliyor diye sanırım, içimde çoktan fazla bir huzursuzluk, hatta belki mutsuzluk vardı. Bu onunla, haftalar sonraki ilk karşılaşmamızdı. Bir daha ne zaman karşılaşırdık bilmiyordum. Ben nasıl insanlar tarafından zorla affediliyorsam bir o kadar da ben affedemiyordu.


İnci’nin yüzüne her baktığımda ihaneti gelecekti aklıma biliyordum. Eskiden onun yüzüne bakarken yalnızca kardeşimi görüyordum şimdiyse bir Akın’ı görecektim.


Kapım çaldığında yavaşça ayaklandım ve kapıya gittim. Kapı deliğinden baktım, onlardı. Araladığımda annem beni görünce gülümsedi. İkisinin de elleri dolu doluydu ve annem nefes nefeseydi. Bu merdivenler için bile zamanla gelmeyi bırakacaktı biliyordum. “Güzelliğim,” dedi neşeli bir sesle. Anladım, hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı. Ayakkabılarıyla eve girmeye kalkıştı. “Anne ayakkabıların,” dedim net bir sesle. Yüzündeki bozulmuşluğu görmemek imkansızdı. Saçlarını boyamıştı, fönlemişti, eski Atilla Akın olarak karşımdaydı zaten. Bu evden çıkarken çok solgundu, zaten o bu hayatın içinde benimle yaşayamazdı. Elindeki torbaları aldım. Bazılarının kıyafet olduğunu fark ettiğimde onları ayırdım ve odaya götürdüm. Buna biraz olsun ihtiyacım vardı artık.


Annem topuklu ayakkabılarını çıkardığında İnci de zerre istemeden çıkardı o ayakkabılarını. Annem bir noktada normal insanlar gibi yaşamıştı, tamam o da varlıklı bir aileden geliyordu ama öğrenciyken mesela, aile evindeyken evine eminim ayakkabılarıyla girmiyordu. Ama İnci bununla doğmuştu.

Kardeşime hissettiğim tüm bu hisler bir Akın’a karşıydı. Bunun kırgınlığıyla onları izledim. Annem içeri girer girmez bana yaklaştı sıkıca sarıldı. “Firuze,” dedi içi giderek adeta. Yine abartılı bir tepki içindeydi. Görüyordum. Saçlarımı sevdi, diplerini kontrol etti. “Uzamaya başlamışlar bile. Ben saçların için birçok şey getirdim yanımda. Çok özledim seni, Firuze. Güzel kızım…” Sayısız buse kondurdu saçlarıma ve yüzüme. Gerçekten annemi içimde affedemediğim için mi yoksa İnci’nin varlığından dolayı mı bilmiyordum ama hiç karşılık veremedim ona. Yine de biliyordum, bu evdeysem şimdiye kadar, onun sayesindeydi. Babamı tüm kuvvetiyle bastırıyordu. O gün Ecevit’i görmesine rağmen üstelik ikinci bir atılım olmamıştı. Annemin korkunç bir saldırıda olduğunu tahmin edebiliyordum.


Yutkundum ve mutfağa geçmesini izledim. İnci’ye bakmıyordum. Onun da sesi soluğu çıkmıyordu.

“Siz büyüyeceksiniz de, eve çıkacaksınız da annenizi kahvaltıya çağıracaksınız. Kesin görürüm ben bunu ölmeden, kızım bari çay suyu koysaydın!” dedi ve kendisi gömleğinin kollarını sıvadı. Saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı, çaydanlığı gördü.


“Tek misin?” diye sordu. Elbette Ecevit’in aldığını tahmin ediyordu.


“Ecevit yok,” dedim ismini vere vere. O üstlerinde olan gerginliği izledim, annemden çok İnci gerildi ismini duyunca. Akın olmanın ilk kuralı, Ali Ecevit’in adından rahatsız olmaktı. İnci’ye baktım. Küçük Akın.


Annem cevap vermedi ama dolabı açınca pek memnun oldu ve bunu hiç gizlemedi. Yerdeki halıları da görmüştü. Daha solonu da görecekti bunların her birinden mutluluk duyacaktı. Hiç utanmıyorlar, hiç çekinmiyorlardı. Annem belki Ecevit’i görünce teşekkür bile edecekti. “Hadi bana yardım edin! İnci, aldığımız peynirleri çıkar! Hadi kızım!” dedi. Öyle keyifliydi ki bunları söylerken, sanki bambaşka bir ihtimalde evime gelmiş, kızlarıyla kahvaltı sefası sürüyordu. İnci annemin dediklerini yaptı bense elimi tek bir şeye sürmedim. Masaya geçtim ve oturdum. Onlar kahvaltıya gelmek istemişlerdi ben çağırmamıştım. Annem durmadan bir şeyler anlatıyordu. Getirdiği şeylerden bahsediyordu, konudan konuya atlıyordu. Ne babamdan ne de kötü olan herhangi bir şeyden söz ediyordu. Bana kendince laf çarpıyordu. Kötü bir ev sahibi olduğumu iddia ediyordu. Sık sık dönüp tepkimi ölçüyordu. O gösterişinden ödün vermeden hazırlıyordu kahvaltıyı.


Hazırladığı peynir tabağına baktım. Çünkü benim tek ihtiyacım bu kadar çeşit peynirdi çünkü. Yarım saat kadar sürdü tamamlaması. Her şeyi hazır alıp gelmişti zaten. Ünlü bir pastaneye uğramıştı gelmeden önce. Şimdi evimde çeşit çeşit ekmek, glutenli glütensiz ürünler vardı. Çayı da zaten Ecevit’in getirdiğinden demlemedi. Gidip dünyanın en pahalı çayını da alsa, o içten içe burun kıvırdığı çay kadar mutlu etmeyecekti beni. Sonunda herkes sofraya oturduğunda herkes kaçtığı o soğukluğa kapıldı ve masa buz kesti.


Tesadüfen İnci’yle aynı şeye uzandık, ben hızla elimi çektiğinde İnci kendisine almadı benim önüme koydu ama hızla engel oldum. “İstemiyorum,” dedim net bir sesle. Ne olduysa o an oldu, şimdiye kadar zor dayanmış olacaktı. Ağlamaya başladı için için. Bu dünya üzerinde yaşayan en illet insan olurdum bazen. Biraz kalbi olan ve biraz benimle bağ kurmuş her insanı sadece susarak bu hale getirirdim. Bülent’le olan o şiddetli kavgaların çoğu da benim sessizliğimden sıçrıyordu bir dönem. Babamla olanlar da. Ben Ecevit geldikten sonra bu kadar dillenmiştim, böylesine hırçınlaşmıştım. Yoksa konuşmaktan vazgeçtiğim zamanlar da çok uzundu. İşte o zamanlar bir parazit gibi davranıyordum onlara. Bülent çılgına dönüyordu, babam kalkıp gidiyordu.


“Firuze lütfen,” dedi annem tüm o yalancı neşesinden sıyrılıp gerginliğiyle kalırken. İnci’ye baktım. Elini yüzüne sarmış, dirseklerini masaya bastırmıştı. Yüzüme bile bakamıyordu.


“Ne lütfen?” dedim anneme. “Bizde insanların hayatlarını mahvettikten sonra hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi davranmak atadan yadigâr galiba. Baksana, en küçüğümüz bile oturup keyifle kahvaltı yapmak istiyor.” Annemin yüzüne baktım başımı iki yana salladım. İnci hepsinin hassas noktasıydı. İnci benim de hassas noktamdı. Ama ben birinin bile tek bir hassasiyeti değildim. “Ben yaptırır mıyım? Kocana, oğluna yaptırdım mı? Ağlama, niye ağlıyorsun ki?”


Ne Bülent gibi pişkin ne babam kadar hırslıydı. İlk anda pes etti ve kalkıp gitmek istedi. Annem izin vermedi. Belki çok üzülecektim, belki kahredecektim kendimi ama bir Akın’a daha kötülüğün tadından keyif aldırmayacaktım. “Sana soruyorum niye ağlıyorsun ki? Baban sana öğretmedi mi, kötülük yapsan bile üste çıkmayı?”


“Firuze biraz daha…” demeye kalktı annem. Benden beklediğini biliyordum. Yapıcı olmamı istiyordu. Belki bir ablalık yapmamı ama ben ondan geçmiştim. Her kimliğimi kaybettiğim gibi ablalık kimliğimi de kaybetmiştim. İnci’yi Akın olmaktan koruyamamıştım. Onu da kaybetmiştim.


“Biraz daha ne anne? Hayır ağlama, konuş hadi. Yalan söylemeyi çok iyi biliyordun, konuş dinliyorum. Hain!” dedim açıkça. Elimdeki bıçağın tersini vurdum masaya. “Sana hiçbir şey yapmadı. Senin o abin olacak alçak bir cinayet işledi onun bedelini ödedi! Senin o baban olacak alçak oğlunun suçunu akladı, onun bedelini ödedi o adam! Yine de döndüğünde senin adını ağzına almadı. Ya sen? Sen tanımadığın bir adamın kötülüğünü niye bu kadar istedin?” Ben konuştukça ağlıyordu. Yalvarıyordum ki bu ağlayışının altında bir nebze olsun vicdan azabı vardı. Yoksa sırtıma bir kişinin daha çekmediği vicdan yükü düşecekti.


“Ben…” dedi hıçkırdı durdu, cümlesini bir türlü devam ettiremedi. “Ben… bilmi… bilmiyordum böyle olacağını?”


“Neyi bilmiyordun İnci?” diye bağırdım var gücümle. Korkuyordu, yüzüme bakmıyordu. Anneme parmak salladım. “Senin oğlunu öldüreceğim!” dedim nefretle. Benden hep en sevdiğim insanları alıyordu. Söke söke hem de. Annem bağırışımla gözlerini kapattı. “Sana yemin ederim cezasını bulmasını beklemeyeceğim senin oğlunu öldüreceğim. Kimseye bırakmayacağım onu, senin oğlunu öldüreceğim! Ağlama İnci. Konuş ağlama! Ne söyledi sana? Niye yaptın? Niye alet oldun buna?”

Her şeyin en başından beri mi içindeydi yoksa sonradan mı dahil olmuştu? Motivasyonu neydi? İnci kötülük nedir bilmezdi. İyilik timsali değildi ama kötülük de bilmezdi. İlk zemin oluşur oluşmaz nasıl yapmıştı? Babamın genleri bu kadar mı baskındı?


“Abim geldi,” dedi hıçkıra hıçkıra. Abim demesi bile beni çıldırtıyordu. “Yardım istedi.”


“Ne istedi?”


“Ablana gidip çocuğum olduğunu duyduğunu söyle dedi,” Elini yüzünden tek bir an bile çekmiyordu. Orospu çocuğu, yemin ederim öldürecektim onu. Bir gün Akın malikanesine kendi ayaklarımla dönersem onu öldürmek içindi. Ya zehirleyecektim, ya boğacaktım ya da deşecektim ama onu öldürecektim.


“Neden diye sormadın mı?” dedim. Akıl işi değildi. Sormuştu, biliyordum. Benim ulaştığım şey aldığı cevaptı. “Sana söylüyorum bana cevap ver!”


“Sordum!” diye bağırdı ağlarken. Bana bağırmıyordu, sonuca gittiği içindi bu öfkesi.


“Ne dedi?” İnci dakikalarca cevap vermedi, defalarca kez elimi masaya vurdum. Kalkıp kolundan

tutmak sarsmak istiyordum. Uzun saçlarını geriye doğru çekiştiriyor sonra yine yüzünü kapatıyordu.


“O adam biraz daha yaklaşırsa bize tüm ailemizi yok edecek dedi.” Annem de bu kadar açık bir cevap beklemedi. Elini alnına bastırdı. Belki gelirken tembihlemişti İnci’yi, belki bu kadar ağlarsa benim üstüme gitmeyeceğimi düşünmüştü ama şimdi anlıyordum pişmandı.


“İnci tamam hadi kalk, seni eve bırakayım,” deme cüretinde bulundu. Burnundan getirecektim, hepsinin burnundan getirecektim. Annemin eli ayağı birbirine girdi. Benim gözümü çıkardılar Firuze. Toprak değil, su değil, cehennemin dibi değil.


“Otur oturduğun yerde!” diye bağırdım ve ayaklandım. Annem de kalktı hızla ve İnci’yle benim arama girdi.


“Yalan mıydı abla?” dedi ilk kez bana bakıp. “Yalan mıydı? Size yaptıklarını bana yapmadı diye yok mu saymalıydım? O adam annemin de babamın da ölmesini istemiyor mu?”


“İnci sus kızım kalk.” Annem İnci’ye yaklaştığı an annemi geri çektim.


“O şerefsiz abine sebebini de sordun mu?” diye bağırdım çıldırmış bir sesle. “Senin o alçak babanın babasına ne yaptığını sordun mu? Biz katiliz biz! Suçlu olan biziz! Nasıl görmezden gelirsin bunu? Nasıl o adamın ikinci kez haksız yere hapse girmesine göz yumarsın?”


“Abimin bunu yapacağını bilmiyordum!” dedi. “Bu kadar ileri gideceğini bilmiyordum. Sadece uzaklaşacaksınız sandım. Yemin ederim bunu bilmiyordum. Sadece uzak dursun istedim.”

Annem kollarım yapıştı da beni geriye doğru çekti. “Öldüreceğim senin oğlunu,” dedim açık açık. Burada olsa, ilk bulduğum bıçağı saplayacaktım kalbine.


“Kendine gel!” diye bağırdı. Gözlerinden sadece pişmanlık okunuyordu şimdi.


“Sana yemin ederim öldüreceğim. Ölüsünü göstereceğim ibreti alem olsun diye herkese.” Zehirliyordu, herkesi durmadan duraksamadan zehirliyordu. Ben bunları söyledikçe İnci daha şiddetli ağlıyordu.


“Ağlama!”


“Abla yemin ederim bu kadarını bilsem yapmazdım!”


“Gelip bana söyleseydin! Gelip bana söyleseydin. Abin mi seni benden çok sevdi? Baban mı? Senin baban seni sadece zehirledi! Sana istediği şekli vermek istedi, zehirledi. Onunki mi sevgi benim yanımda?” Ben İnci’yi yalnıza İnci olduğu için sevmiştim. Babamsa istediği bir çocuk olduğu için. İnci biraz olsun aykırı olsaydı babam onu yine böyle sever mi sanıyordu? “Seni çok sevdiğinden mi inci kızım diye seviyor seni?”


“Firuze sus artık!” diye bağırdı annem. Beni mutfak dışına çıkarmaya çalıştı. “Sana çok güvendiği için mi yurt dışında okutuyor? Dur tahmin edeyim bir gece geldi saçlarını okşadı, inci kızım dedi, bak diğerlerini değil seni gönderiyorum gözüm kapalı. Bir tek sana güvenebildim. Dedi değil mi bunu?”


Ciğerini tanıyordum ben onun. Neyin ne olduğunu annemden iyi biliyordum. “Sana bu ülkede hukuk okutur mu aptal?” diye bağırdım. “Seni bu ülkede savcı hâkim yapar mı? Annemi nasıl tiyatrodan kopardıysa işlemediği pislik kalmayan babam elbette inci kızını bu ülkede hukukçu yapmaz. İdam kararını sana mı okutacak?” Annem artık ağzımı kapatıyordu. İnci yüzüme bakıyordu. “Açın gözünüzü! Açın, kör müsünüz? Hepinizi kukla gibi oynatıyor avucunda. Kendinden başkasını sevmiyor. Bizi de birbirimizden koparıyor, ona karşı birlik olmamıza bile izin vermiyor. Ecevit mi bizi yok edecek? Biz kendimizi yok edeceğiz! Bir narsistin etrafında dört dönüyorsunuz.”

Annemle birbirimizin kolunu çekiştiriyorduk. Annem sonunda beni mutfaktan çıkardı da odaya kapattı. “Senin baban hain!” diye bağırdım var gücümle. “Senin abin hain! Senin annen hain! Senin ablan da hain, sen de hainsin!” Annem ağzıma kapatmayı başardı elini ve yatağa düştü bedenim. Nefes nefese akan yaşlarına bakıyordum. Her dediğimin doğru olduğunu biliyordum.


“Yapma,” diye yalvardı adeta. “Yapma. Yapma, yeter yapma.” Gözlerine çöken yorgunluk gölgelemiyordu haklı oluşumu bildiğini. Başını eğdi hüngür hüngür ağlarken. Bu tükenişi görmek zerre üzmedi beni. Birer birer yıkılacaklardı önümde. İzleyecektim ben de. En son da ben yıkılacaktım. Ağzımdaki eli güçsüzleşti. “Niye izin verdin İnci’yi zehirlemelerine?” diye sordum. Tüm öfkemin altında yatan soru buydu. Neden? Bizden bir tek o temiz çıkacaktı, bir tek onun kurtulma şansı vardı. Yalnızca o bedel ödemeyecekti.


“Niye anne? Niye? Niye fırsat verdin buna? Niye kötülüğe bulaşacak kadar izin verdin onların kızı olmasına? Neden sahiplenmedin anne?” diye sordum. Gözlerime acıyla baktı. Her sorum kalbine kıymık gibi batıyordu biliyordum. Haklılığım onu mahvediyordu. Önce gözlerinin kaydığını gördüm. Sonra üzerimdeki elleri tamamen gevşedi ve bedeninden güç kuvvet çekildi.


“Anne!” dedim korkuyla. “Anne, iyi misin?” Dengesini tamamen kaybettiğinde artık bağırıyordum. Yatağa doğru yığıldı. Çok geçmeden İnci bağırışıma geldi.


***

Yirmi beş yıldır annemin ilk bayılışı değildi belki ama beni bu kadar savunmasız bırakan ilk bayılışıydı. Şimdi bacaklarını yükseğe dikmişken bilinci açıktı ve tavanı izliyordu. “İyiyim,” dedi tekrardan.


“Doktora gidelim,” dedi İnci tekrardan.


“İnci ben doktorum ya,” dedi annem bir kez daha. “Tansiyonum düştü. İyiyim. Anlıyorum ne olduğunu. Her şey yolunda, rica ediyorum üstüme gelmeyin şu an.” İçtiği ayran bardağını elinden aldım ve alnına bastırdım elimi. Rengi yerine gelmişti, elleri ilk andaki gibi titremiyordu ve söylediklerimizi ayrı ayrı duyup yanıtlayabiliyordu. İnci’nin ısrarına ısrar ekleyip onu daha da zorlamadım hastane için. Ki zaten bu olay babamın kulağına gidince, babam muhakkak annemi götürürdü. Tansiyonu düşmüştü, doğru söylüyordu. O ilk korkudan sonra belki baygınlık sık sık yaşadığım bir şey olduğundan İnci kadar dehşete sürüklenmedim. Sakinliğimi korudum.


“Evden çıkarken bir şey yemiş miydin?” diye sordum başucundayken.


“Kızımın evine kahvaltıya davetliydim ya!” dedi sitemle. Gözlerimi kaçırdım yeşil gözlerinden. Bilseydim, önce yemek yemesini beklerdim. Tesadüfen boynuna takıldı gözlerim. Gerdanında birkaç morluk vardı. Başta gölge sandım, yaklaştım ama hayır morluktu. “Ne oldu buraya?” diye sordum. Bir an, evet bir an, senelerdir tek bir kez bile şahit olmasam da babamın yaptığı o ihtimali düşündüm ama hayır. Boğazında değildi zaten gerdanındaydı. Annem ve İnci de benim fark ettiğim yere bakmaya çalıştığında annem fark eder etmez hızla gömleğinin yakasını kapattı.


“O bir şey değil, geçen gün kolyeyle uyudum, ucu batmış.”


Tam olarak öyle bir morluktu zaten. “Bakabilir miyim?” dedi İnci ama annem izin vermedi. Yakasına kapattı elini.


“Ya siz rahat bıraksanıza beni!” dedi ve yavaşça doğruldu. “Çok bunalttınız. Yok anne şöyle yok anne böyle. Sanki kendinize yaklaştırıyorsunuz. Kahvaltı yapmak istiyorum. Duydunuz mu beni? Kahvaltı yapmak istiyorum. Eğer ki masada sakince oturacaksanız, kahvaltı yapmak istiyorum.”


Annem bana tutunmak için elimi tuttu ve kalktı yataktan. Mutfağa geçene kadar da bırakmadı zaten.

Masaya oturdu, bu kez ben çay koydum. İkimiz de pür dikkat onu izliyorduk. Siyez unlu börekten küçük bir parça aldı. “Kahvaltı edin,” dedi yalnızca. Başka da bir şey demedi. Sadece o yedi zaten, ne ben ne de İnci doğru düzgün bir şey yemediğimiz gibi birbirimize de bakmıyorduk. Konuşmuyorduk da. Annem de bir yerden sonra zorla yemeyi bıraktı.


“Lavaboya gideceğim,” dedi ve kalktı yerinden. Masada baş başa kaldık. Ses soluk çıkmıyordu.

“Evde de bayıldı mı?” diye sordum yüzüne bakmadan.


“Hayır ama iştahı çok kapalı.” Tepki vermedim. İçimdeki huzursuzluktan da bahsetmedim. Zaten aramız iyi olsa da bahsetmezdim. “Abla,” dedi benim aklım annemdeyken. “Başvurduğum üniversiteler yakın zamanda sonuç açıklayacak. Birini tercih edeceğim sonra da gideceğim.”

Bacağımı sallıyordum. “Böyle mi ayrılacağız?” dedi annemin telefonuna bir mesaj düşerken. İnci bana bakarken benim ona bakmamak için bir nedenim oldu o mesaj. Başta sadece bakıyordum okumuyordum. Ama ikinci bir bildirim gelince ve ekran yeniden aydınlanınca yine ilk mesaja odaklandım. Telefonu ilgisizce kendime çevirdim ve mesajın geldiği yerin adını okudum. Mesajın tamamı okunmuyordu. Özel Acıbadem Hastanesi. Bugün 14.00… Annem bayıldığında içime düşmeyen korku düştü. Yutkundum. İnci’ye belli etmemem lazımdı. Bir şeyler daha söyledi ama duymuyordum. Banyo kapısı açılınca telefonu önümden sakince geri ittim.


Annem gelip oturduğunda zaten böyle sofraların alışığı olduğu için “Tamam ikiniz de sağlamsınız,” dedi ve çayını yudumladı. Telefonuna baktı sonra bildirimleri kaydırarak sildi ve devam etti. Gerdanındaki morluklara baktım yeniden. Kimse konuşmuyordu. İnci de benden karşılık alamayınca sustu.


“Kaçta gideceksiniz?” diye sordum sofranın sonuna doğru.


“Bu misafirlikperversizlik de fazla ama,” dedi annem. O hastaneye gidecekse bugün, eve uğradığı o ihtimali de düşününce en geç on iki gibi buradan çıkması gerekiyordu. Hiçbir şey söylemeden anneme baktım. “On iki gibi kalkarız,” dedi annem, masanın altındaki elimi bacağıma bastırdım ve yutkundum. Boynum ve kulaklarım yanmaya başladı.


“O kadar erken mi?” diye sordu İnci. İlk kez ona baktım bu kadar öfkeden uzakken. Bunca yediği lafa rağmen kalmak istiyor muydu?


“Önemli bir işim var ama isterseniz siz…”


“Benim de var,” dedim hızla. Annemin peşine düşecektim. Bacaklarım titriyordu içimdeki kötü hisle. Kalbim hızla atıyorken midem bulanmaya başlamıştı. İnci tamamen şahsi algıladı. Az önce böyle mi ayrılacağız demişti. Bu evet demek gibi geldi ona. Dolmuş gözlerine baktım. Yapamadım, tutamadım kendimi.


“Üniversite sonucu kesinleşince annem bana haber verir,” dedim yalnızca. Tümüyle kapıyı kapatamadım ama hiç açmadım da. Zaten şimdi zihnim hiç onunla meşgul olamadı. Gözlerimi kaçırdım ve önüme döndüm. Ecevit’ten de ses seda yoktu. Beni bir bilinmezliğe bırakmıştı. Ve ne yaparsam yapayım engel olamıyordum. İkna edemiyordum. Şakaklarımı ovaladım. Annem her şeye rağmen, “Çıkmadan bir kahve içelim bari,” dedi. Onu da İnci’ye yaptırdı, telefonunu da aldı birine bir şey yazdı. Beni bir kez boynuna bakarken yakaladı, bir düğmesini ilikledi.


“Babanla konuştum,” dedi beni kahvaltı masasından kaldırıp salona yürütürken. “Kavga ettim işin doğrusu. Tek derdi buranın onun için güvensiz olması Firuze. Ya koruma istiyor ya da daha güvenli bir ev. Sana yemin ederim tek derdi bu. Onu da anla. Hepimiz, baban bir siyasetçi olduğu için ip üstündeyiz. Başka bir şeyden değil,” dedi.


“Beni yine Ecevit üzerinden tehdit etti!” dedim daha fazla masumlaştırmasın diye. Bunun üzerine de pek bir şey söyleyemedi zaten. Ne bir teselli cümlesi kurdu ne de açıklamaya çalıştı. Babamı her konuda ikna edebilirdi Ecevit’e kadar ama ona gücü yetmezdi biliyordum. Ne Ecevit’ten ne de babamdan bahsetti bir kez daha. Halılardan, masadan, koltuktan söz etti. Tuvali görünce heyecanlandı sonra da söndü o heyecanı.


İnci’nin okulundan konuştu. Kendi kendine konuşuyordu zaten biz dahil olmuyorduk. Saçlarımdan söz etti, getirdiği eşyaları yerleştirdi. Bir nebze daha iyi kodladı kafasında beni, bu gözlerine, tavırlarına, sözlerine yansıdı. Artık titreyerek bir o yana bir bu yana gitmiyordu. Mutfağı topladı, getirdiği her şeyi yemem için tembih etti. Geçen sefer giderken yaptığı yemekleri sordu. Yedim dedim, dökmüştüm işin doğrusu. Çok mutlu oldu. Ben gelir yine yaparım sana dedi ama benim annem evde de yemek yapmazdı ki. Niyeydi bu çabası anlam veremiyordum. Dediği gibi saat on iki gibi çıktılar. Bana sıkıca sarıldı, çok iyi olduğumu, çok iyi gözüktüğümü söyledi. Saçlarıma övgüler yağdırdı. Son ana kadar İnci’yle bir yakınlığım olmadı. Son saniye aniden sarıldı bana, boynumda ağlaya ağlaya özür diledi.


Sevdiğim insanlara karşı irademi korumayı öğrenmiştim. Gözyaşları boynumu ıslatınca içim yandı ama gıkım çıkmadı. Onu affedeceksem de yaptığının acısını çekecekti önce. Kötülüğünün bedelini ödeyecekti önce. Yanına kalmayacağını anlayacaktı. Ağlayarak ayrıldı evden.


Gördüğüm saatten yarım saat önce hastanenin önünde oldum. Taksinin içinde beklemekti niyetim. Saat öğleden sonra iki oldu, iki buçuk oldu, üç oldu. Annem gelmedi. Taksici parasını ödeyip ödemeyeceğimden şüphe edince önden yaptım ödemesini. Annem çok dakik değildi ama ben her yarım saat eklediğimde ve o gelmediğinde pes edecek gibi oluyordum. Gitsem şimdi bilgi istesem vermezlerdi biliyordum.


Orada iki saate yakın bekledim neredeyse. Vazgeçmek üzereydim ki annem geldi. Güneş gözlüğü takmıştı, yanında yalnızca şoförü vardı. Babamın haberinin olmadığını hissediyordum. Tüm ödemeyi yaptım ve hızla indim arabadan. Kapının önündeki şoför görmesin diye yüzümü saklayıp gittim. Zaten bu saçlarla yüz yüze gelmediğimiz sürece tanıyamazdı beni. Annemin bir asansöre bindiğine şahit oldum. Asansörün önünde durdum. Durduğu katlara baktım. Bir kez dördüncü bir kez altıncı katta indi ve sonra inişe geçti. Annem ya dörtte ya da altıda inmişti. Yan taraftaki boş asansöre bindim, dörde bastım. İndiğimde koridor boştu. Belki de bir odaya girmişti. Bulunun doktorların branşlarına baktım. Deri ve Zühevi Hastalıklar yazıyordu. Altıya çıkıyordum ama içimden bir ses annemin dörtte olduğunu söylüyordu. Yüzüne işlem uygulardı, belki onunla alakalı bir şeydi. Hatta hastanede yapıyor olabilirdi.


Altıncı katta asansör kapısı açıldı, karşıdaki servis adı yazan yazıyı gördüm ve aynı anda telefon çaldım.


Onkoloji Polikliniği.


Ali Ecevit Tarhan arıyor.


Telefondan başımı kaldırdım ve koridorun bir ucunda annemi gördüm otururken. Yirmi beş yıllık hayatımda, çok kez hastane yüzü gördüm. Ailem içime daima öfkeyle doldu. Babam bir kez kalp spazmı geçirdi, bir kez de suikastın kurbanı oldu. Kabul ikisinde de kendimi kötü hissettim, hatta ağladım ama hiçbirinde hastanenin çatısı üzerime doğru çökmedi. Bir bataklığa doğru çöktüm, kulaklarım uğuldamaya başladı, ensemden tüm omurgama yayılan bir uyuşukluk, karın ağrısı, kalp çarpıntısı ve yüksek ateş hissettim. Yutkunmaya çalıştım ama yapamadım. Biraz daha geç davransam annem beni görecekti ama iki doktor kapısına açılan bir ara boşluğa attım kendimi. Son saniye kaçtım, bağırsaklarıma kadar bir tuhaflık hissettim bedenimde ve annem hemen şimdi ölecekmiş gibi bir korku sardı beni. Ecevit’in telefonu açılmadan kapandı. Çok geçmeden ikinci kez çaldığında meşgule aldım telefon daha fazla elimde durmadı kucağıma düştü.


Zangır zangır titriyordum. Annemin birkaç dakika sonra ölmeyeceğini kendime kanıtlamaya çalışıyordum. Babama her üzüldüğümde ve ölmemesini dilediğimde kendimi sorguluyordum. Babama hissettiğim her korkunun nasıl küçük ve insanca olduğunu fark ettim. Bu his… Tükenmek bile değildi, erimek, yok olmak gibiydi. Ölecek miydi? Annem ölecek miydi? Daha çok titremeye başladım, telefonum çalmaya devam ediyordu. Kusacaktım. Midem ağzıma doğru kayıyordu sanki? Annem ölecek miydi? Annem sanki birkaç dakikaya ölecekti. Bunun böyle olduğunu ben biliyordum ama bedenim algılamıyordu. Annem ölecek miydi? Annem ölüyor muydu? Ölüm bana yakınken hiç böyle korkunç hissettirmiyordu.


Topuk sesini duyduğumda anladım ayaklandığını. Hızla ben de ayağa kalktım ve başımı uzattım gizli saklı. Kan ter içindeydim. Odalardan birine girdiğinde tamamen çıktım ortaya. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Saç diplerim diken gibi batıyordu. Ecevit’i bir kez daha meşgule attım ve hızla mesaj attım.


Müsait değilim arayacağım seni


Annemin girdiği kapıya doğru ilerledim kulağımı yasladım ama tek bir şey bile duyulmuyordu. Ne kadar zaman sonra cesaretimi topladım, gözlerimi açabildim de kapıyı tıklatıp içeri girebildim bilmiyordum. Gülümsemeye çalıştım ama yapamadım. Annemin elinde buruşmuş bir peçete vardı, elini alnına bastırmış sessiz sessiz ağlıyordu. Göz göze geldiğimizde önce şaşkınlık gezindi sonra tamamen çöktü. Kapı kolunu sıktım ve doktora baktım. Annem yaşlarında bir kadındı. “Merhaba,” dedim sakin bir sesle. Sakin kalmayı en azından sesimde başardım. Geçtim oturdum, annemin karşısındaki koltuğa ve onlara baktım. “Devam edin lütfen,” dedim. Kaçamazdım, artık buradaydım. Annem benim bu tavrıma karşılık sesli bir şekilde ağlamaya başladı. Doktor bana bakıyordu. Belki de annemin arkadaşıydı.


“Sizi yalnız bırakmamı ister misiniz birkaç dakika?” dedi. İkimiz de cevap veremedik, usulca kalktı, annemin de benim de önüme birer bardak su bıraktı, annemin kolunu sıvazladı ve çıktı. Evet arkadaşlardı. Doktorun önündeki kağıtlara baktım. Anlayamadım hiçbirini. Ellerim titriyordu.


“Anne,” dedim.


Kefaret,” dedi. İlk dediği şey bu oldu. “Kefarete inanıyorum Firuze.”


Kefarete inan anne demiştim. Oradaki kefaret bendim. Kader annemi mi önüme geçirmişti? Birkaç gramlık kağıdı bile tutamayacağımı hissettim ve elimden de düştüler zaten.

***


Gündüz vakti girdiğim hastaneden çıktığımda gökyüzü siyah bir yorgan örtmüştü üstüne. Annemle soğuk hava yüzümüze çarptığında hiç anlaşmadan durduk ve gökyüzüne baktık. Sanki hiç, yeniden nefes alamayacağımı sanmıştım. Annemin dakikalar sonra ölmeyeceğini bile kendime saatler sonra anlatabilmiştim. “Evdekilere ne zaman söyleyeceksin?” dedim. Ben sakin olmazsam, ben hislerimi tümüyle belli edersem annem daha büyük bir çıkmaza sürüklenecekti biliyordum. O ölmekten korkuyordu, ölümden korkuyordu.


“Bilmiyorum,” dedi artık ağlamıyorken. Annemin yüzüne baktım. Löseminin yalnızca çocuklarda olmadığını, elli yaşına varmış bir kadını bile bulacağını yirmi beş yaşında, kendi annemden öğrendim. “Önce kendimin kabullenmesi gerek.”


“Babam en iyi doktoru bulur,” dedim. Ondan ve onun gücünden medet umdum ilk kez böylesine. Dudaklarım büzüldü ama durdurdum kendimi.


“Dünyanın neresine gidersem gideyim uygulanacak tedavi aynı,” dedi. Elini karnına bastırdı yüzünü gökyüzüne kaldırdı ve yeniden ağlamaya başladı. Öleceğini hissetti sanki. Öleceğinden değil ama korkusundan.


“Anne,” dedim titrek bir sesle ve ona yaklaştım. Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Yaşları arka arkaya akıyordu ve sanki saniyeler geçtikçe yaşlanıyordu. Bu bir yanılmaydı biliyordum. “Bu bir süreç ama geçecek. Sen doktorsun, babam ne gerekirse yapacak. Bu bir süreç ve tamamlayacağız.” Bunlara kendim bile ikna olmamışken annemi ikna etmeye çalışıyordum. Yapamıyordum, görüyordum. Yere çöküp ağlamak istiyordum.


“Gecelerdir Leyla’yı görüyorum rüyamda,” dedi. Seneler sonra ilk kez Leyla teyzenin adını aldı ağzına ve ağzından bir hıçkırık koptu. Gökyüzüne neden baktığını o an anladım. Annemi ilk kez, 16 Kasım 1992’den sonraki 17 Kasım’daki kadar çaresiz gördüm. Annem vicdansız doğmamıştı, vicdanını öldürmüştü. Ben o ölüme şahit olduğum gibi yeniden doğduğuna da şahit oldum. Kefaret.

“Anne,” diyebildim ama gerisine gücüm yetmedi. Ne diyecektim? Yapma, düşünme mi? Nasıl düşünmezdi bir insan bunu? Anneme nasıl o vicdan yeniden içine girdiyse seni yiyecek nasıl diyebilirdim ya da? “En kısa zamanda eve söyle ve tedavine başlayalım.”


Başını sineme yasladı ve için için ağladı. O ne zaman ki beni görmemeye başladı ben de ağladım. Ondan önce de susmayı başardım. Saçlarını okşadım titreye titreye. Ölecek miydi? Biliyordum ölmeyecekti. Ama… Ama işte. Kolum kanadım kırılmıştı sanki. Annemin saçlarını öpmek istedim. O vakit bana tamamen sarıldı. “Sen nasıl yaşadın bununla?” dedi. Bana bu soruyu başka bir zaman, başka şartlarda sorsun çok istedim. Vicdanı ölüm ona yaklaşınca mı uyanacaktı? Şimdi nasıl cevap verecek, nasıl dürüst olacaktım? Sadece sustum. “Firuze sen nasıl yaşadın bununla?” dedi. Halbuki en çok annem benim neden devam edemediğimi anlamazdı. En çok annem sorgulardı. Neden derdi, niye derdi. Her şeyi unutmuş gibi yapardı. Unuttu kabul ederdim.


Geçecek demedim, vicdanı sussun istemedim iyileşince de. Ama, “İyileşeceksin,” dedim. Dakikalar sonra annemi bekleyen araca bindik. Onun ısrarıyla, bu kez ben de zorlamadım, ilk beni bıraktı. İlk kez eve gelmemi teklif etmedi. Etse hayır diyemezdim. İlk kez kendi irademle eve davet ettim ama bu kez o gelmedi. Son kez sarıldım ona, yeniden söyledim, defalarca kez iyileşeceksin dedim. İnandım da. Bunu söylerken inandım.


Merdivenlerden bitik bir halde çıkarken okudum Ecevit’in mesajını. Evde bekliyorum, yazmıştı. Anahtarı paspasın altında bırakmıştım. Bu eve gelmiş olmalıydı. Adımlarım hızlandı. Ecevit’ten mi teselli isteyecektim? Buna yüzüm yoktu ama hiçbir şey söylemeden, izin verirse göğsünde hüngür hüngür ağlamak istedim yalnızca. Onun bu ısrarlı aramasının altında yatan sebebi o vakte kadar düşünemedim.


Anahtarım kapının üzerindeydi. Kasten mi bırakmıştı? Hızla açtım kapıyı ve evin içine baktım. Kapının karşısı salonu ve koltuğu görüyordu. Koltuğun üzerinde oturmuş, omuzları çökmüş, yüzünü göremediğim bir adam vardı. Öne doğru eğilmişti. Saçlarından anladım Ecevit olduğunu. “Ecevit,” dedim ama başını kaldırıp bana bakmadı. Omuzları inip kalkmasa nefes almadığından korkardım. Ayakkabılarımı çıkardım ve kapıyı kapattım. Sessizdi ev. Hızla ona doğru adımladım. Dirseklerini dizlerine yaslamış başını ve gövdesini eğmişti. Korkuyla önünde diz çöktüm ve bedenine dokundum. Aklımda ne vardı bilmiyordum ama teni sıcak olunca derin bir nefes aldım.


“Ecevit,” dedim tutuk bir sesle. “İyi misin?” Önce ellerini tutup sıktım sonra kaldırmadığı başını kaldırdım. Gözleri kıpkırmızıydı, çehresi bir mezar taşı kadar sert, soğuk ve ürkütücüydü. “Ne oldu?” dedim korkuyla. Eli yavaşça koltuğun köşesine uzandı. Bir ses kayıt cihazı vardı, düğmesine bastı ve bir gülüş sesi duydum.


Önce gülenlerin en az iki kişi olduğunu fark ettim hemen ardından hepsinin bir erkek olduğunu. Ellerim usulca Ecevit’in yüzünden düştü ve dizlerine tutundu. Çok cızırtılı geliyordu ses. Ya çok kalitesizdi ya da çok eskiydi, bilmiyordum.


“Yok artık Atilla,” dedi bir adam. “Alem adamsın.”


Babamın adını duymak yetti dişlerimin birbirine çarpmasına. Ecevit’in dizlerine daha sıkı tutundum.

“Neyse hadi asıl meseleye gelelim. Neydi bu ziyaretinin sebebi? Hangi dağda kurt öldü de işin bana düştü?”


Bir süre ses seda gelmedi, sadece cızırtı, öksürük ve çakmak sesleri vardı. “Bir tane bebek var,” dedi sonra babam. Genç bir sesti, babama ait olduğuna hitabetini çok iyi bilmesem emin olamazdım. Ses kaydı kalitesiz değildi eskiydi. Babamın şimdiki sesinden daha gençti. “Onu bana getir istiyorum.”

Dengemi kaybettim ve dizlerimin üzerine çöktüm. “Ne bebeği?”


“Kız bebek. Babası hasta, ölmek üzere. Ne zaman ki öldü bebeği almanı istiyorum. Çocuk bende kalacak ama senin kaçırdığın çocuklar arasında adı silinip gidecek. Siz üstleneceksiniz”

“Sen niye bu kadar birinci elden giriyorsun böyle bir işe? Kimlik mi organ mı?”


Atilla Akın sessiz kaldı bir süre, yanıt vermedi son sorulara. “Birinci elden giriyorum çünkü ikimiz de ölene kadar ikimizin arasında kalacak. Karşılığını fazlasıyla alacaksın. Bir gün Mümtaz Asa biterse de beni bileceksin onun yerine. Tek yapman gereken bebeği alıp bana getirmek sonra da ölene kadar unutmak. Korkma, bebeğin peşine düşecek kimse yok. En rahat unutulan çocuk olur.”


Dünya dönmeyi bıraktı, ellerim ayaklarım koptu bedenimden, Ecevit’e bile tutunamadım ve ağzımdan bir feryat döküldü. Babama karşı, utanmazca, belki haince beslediğim son bir umut vardı içimde. Melike’ye o dokunmamıştı, çıktığı her taşın altından bir şekilde kalkmıştım ama Melike’nin altından da çıkarsa ben o taşın altından kalkamazdım. Kalkamadım. Babamın son cümlesini duydum. “Kimlik de bebek de lazım.”


***

Satranç masalarını kurun, 41 geliyor. Gelişmelerden haberdar olmak için;

instagram: dilanduurmaz

uzumbugusuofficial


32 Yorum


erpakayse
bir gün önce

aylinin hastane sahnesini okurken kulağımda haberin yok ölüyorum çaldı (galiba yavaştan şizofren oldum)

Beğen

erpakayse
bir gün önce

bakın inci melike değil. o 16 kasım 1992 de bülenti gören biri vardı. atilla onu susturdu ama bişey oldu o kişinin çocuğu öldü felan o ara da melikenin yaşında bir çocuğu vardı ya da hiç yoktu bunu düşünmedim ama işte sonra atilla o kişiye melikeyi verdi.çünkü koskoca atilla akının biricik kızının doğum günü partisinde biri ölüyor ve tek şahit sözde sadece firuze mi?benim ufak teorim bu

Beğen

Misliina
Misliina
bir gün önce

Baştan beri demiştim İnci aslında Melike diye apaçık belli ya Ecevitin ilk atölyeye geldiğinde İncinin resmine bakması falan o zamandan beri belliysi bence

Beğen
Leyla Kılıç
Leyla Kılıç
bir gün önce
Şu kişiye cevap veriliyor:

Ama Melike yaş olarak İnci'den büyük değil mi 😔

Beğen

melisaceelik
bir gün önce

Bence melike leylaya çok benzeyen biri inci olduğunu sanmıyorum, o saç telleri falan

Beğen
Misliina
Misliina
bir gün önce
Şu kişiye cevap veriliyor:

Yok ya net inci bence btw yrni bölüm ne zaman gelir biliyor musun

Beğen

Zeynep Duysak
Zeynep Duysak
bir gün önce

En başından beei biliyordum ya inci aslında melike abla mutlu son bitsin mutlu olsun ağlamaktan vicudumdaki suyun dörde ikisi gitti valla hadi güzelim mutlu son olsun hayatımmm

Beğen

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page