top of page

xxxııı- herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 14 Şub
  • 69 dakikada okunur

Ben geldim! 

Yarın saat 14.00'te Ankara Vega AVM'de imza günüm var. Ankara'da olup da gelmeyenle Kuğulu'da bozuşuruz:)))))

Önce oy verip bol, bol, bol yorum yapalım mı? Çoook hasta ama çoook hissederek yazdım bölümü. Buyurunuz sizindir. 

Keyifle okuyun. 

***

Tepede olan aşağı iner, aşağıda olan yukarı çıkar. Ve buna insanoğlu kader çarkı der. Çarka meydan okuyup çarkı durdurmak mümkün müdür? Yoksa asıl başarı çarkın akışında dönmekten, ona sadık kalmaktan mı geçer? Çarkın dönüşü engellenemez ise Tanrı babamdan mı yanaydı yoksa bizim çarkımız babamın elinde miydi? Babamın yalancı peygamberlikle yürüttüğü siyasi hayatı kendi özüne döndüğünde yalancı Tanrılığa mı evriliyordu? Aksi hiçbir durum babamın bir adımının daima bizim önümüzde olduğunu açıklamıyordu. Atilla Akın, benim ya da Ecevit’in, Atilla Akın belki de istediği herkesin kader çarkına müdahale ediyordu. Bazı şeraitleri, bundan böyle tesadüf diye açıklamak babama teslim olmaktan başka neyi ifade ederdi ki?

Ecevit’ten yeni bir mesaj daha aldım.


Ali Ecevit; Ekranın ışığı hâlâ yanıyor. Odadan çık.


Başımı iki yana salladım ve telefonun ötesindeki adama seslendim. “Acele et!”


Ali Ecevit; Firuze odadan çık!


Hemen ardından telefonun ötesinden de, “Odadan çıkman gerektiği iletildi bana.” Cümlesini duydum. Midemdeki kramp artıyor, stres tüm bedenimi ele geçirmişken titriyordum. “Ne kadar sürecek işin?”

“Her yerde şifre var, uğraşıyorum. Çık odadan hemen yapabileceğim bir şey değil.”


“Yapacaksın!” diye çıkıştım ve benimle aynı anda kapının ötesinden de bir ses geldi.


“Firuze!” Kerem’in sesi daha yüksek geliyordu. Bana yaklaştığı için değil endişeyle bağırdığı için. Hızla Kerem Asa için mesaj kutusuna girdim ve titreyen parmaklarımla yazdım.


Kerem, kadınsal bir durum var. Bana birkaç dakika müsaade edip sonra anneni anneni çağırır mısın?


Mesajımın iletilmesiyle, “Firuze,” diye bu kez daha kısık sesle konuştu.


Çok utanıyorum. Lütfen gider misin Kerem? Konuşacak durumda değilim. Birkaç dakika sonra anneni gönder yanıma yalnızca. Lütfen.


Mesajım iletildikten sonra birkaç saniye ses gelmedi. Ardından Kerem’in zorlukla sesini duydum. “Firuze utanmanı gerektiren bir şey yok,” dedi. Ayağımı yere vurdum ağzımın içinde dolanan küfrü mırıldandım. “Tamam ben iniyorum ve annemi gönderiyorum.” İndiğine emin olamazdım ama hislerime güvenebilirdim.


“Bir buçuk iki dakikan var! Çabuk!”


“Üstten beni sıkıştırıyorlar, çık odadan!”


“Sana şunu hallet dedim!” Ecevit’in araması üstten gözüktü ama hiçbir şey yapmadım. “Bekliyorum,

hallet şunu. Hadi!”


Ali Ecevit; FİRUZE ÇIK!


Dönen ve artık babama hizmet ettiğine emin olduğum çarkın içine elimi attım. Dönmeye programlı bir makinenin engel karşısında yapacağı ilk şey durmak değil engeli yok etmekti. Burada durdukça makinenin parmaklarımı parçalayacağını biliyordum ama elimi çekmedikçe onu durdurma ihtimalimin olduğunu da biliyordum. Tam bu gece, burada hedefimize ulaşmazsak bundan sonra atacağımız hiçbir adım bir bu kadar daha etkili olmayacaktı. Kader çarkı dönecek, tepede olanı aşağı çekecek, aşağıda olanı yukarı çıkaracaktı. Ve belki de tepede olanı da aşağı ineceği de babam seçiyordu. Elimi çekmedim, çarkın önüne koydum. Kadere bu gece müdahale etmezsem babam bizi dilediği gibi oynatmaya devam edecekti.


Bir dakika, belki de iki dakika belki de üç dakika… Artık çıkmam gerekiyordu. Emindim ki Kerem beş dakika sabretmeden söyleyecekti annesine. Bir cama, bir kapıya, bir ekrana, bir de telefona bakıyordum. Başım dönüyordu, gözlerimi sabit tutamıyordum. Pes etmek üzereydim. Burada olduğumu kimseye açıklayamazdım. Bana ne olacağını düşündüğümden değil, Melike’ye gidecek yolu kapatacağımdan korkmaya başladım. “Tamam,” sesi duydum pes etmenin kıyısındayken. Çarkın arasına sıkışmış elimden kanlar süzülüyordu ama elimi çekmek üzereyken durduruldum. “Tamam hallettim. Mail hesabını açtım, çık!”


“Emin misin?”


“Çık!” diye yükseldi adam ve çark durdu. Başardım, babam engel olamadı. İbreyi bizden taraf döndürdüm ve hızla bilgisayara taktığım aleti aldım. Ayağa kalktım ve telefonu kapattım. Hızla odadan çıkarken merdivenlerden gelen topuk sesini duymamak mümkün değildi. Ayağımdaki ayakkabıları tek hamlede çıkardım ve ellerimin arasına aldığım gibi koşarak tuvaletin içine attım kendimi. Belki bir kıpırtı fark etti belki de saniye farkla girebildim tuvaletin içine. Çantama yöneldim hızla. Kan kırmızı bir rujum vardı, ruju açtım ve lavabonun içine sürdüm, üzerine su akıtırken kanın rengine daha çok yaklaştı. Kapım tıklatıldı ve tatlı bir ses, “Firuzeciğim,” dedi.


Elime aldığım peçeteleri hızla lavabonun içine sürttüm ve çöpün içini kanlı peçetelerle doldurdum. “Mehtap Hanım,” dedim adeta inleyerek. “Benim çok acil pede ihtiyacım var.” Bu onu yeniden kapıdan uzaklaştırmak için söylediğim bir yalandı. Ecevit’i arayacaktım ve iyi olduğumu söyleyecektim.


“Anladım canım, getirdim,” dedi ama o. Göz devirdim ve suyu iyice açtım, tamamen temizlenmesi için bekledim. Kapıyı açtığımda yüzümde korkunç bir utanç, mahcubiyet ve ağrı vardı. Kadın tam olarak böyle bir halde bekliyor olacak ki beni gözlerini kıstı ve şefkatle bana baktı.


“İyi misin kızım?”


“Ben… Yani çok ani oldu. Anlayamadım. Çok utanıyorum şu an.”


Elindeki paketi bana uzattı ve gülümsedi. “Bunda utanılacak ne var Firuze? Ben de kadınım. Kıyafetine bulaştı mı? Bulaştıysa hemen halledelim, değiştirelim.”


“Yok hayır,” dedim hızla. “Ped yeterli hallettim ben. Birkaç dakikaya iniyorum,” dedim. Kadın beni baştan aşağı süzdü ve ihtiyacımın olup olmadığına bir kez de kendisi baktı.


“Aşağıda seni bekleyen bir sürpriz var,” dedi. Neredeyse göz devirecektim, babamdan bahsediyordu.


“Nasıl yani?” demek zorunda kaldım tabi göz deviremediğim için. Gülümsedi içtenlikle. Babamın gelmesini belki de babasıyla arasında bir barış olarak görüyordu ve bunu benim sağladığımı düşünüyordu.


“İnince görürsün,” dedi. Zoraki gülümsemek ölüm gibiydi. “Burada seni bekleyebilirim dilersen.”

“Daha çok utanırım, lütfen inin,” dedim yalnızca. Anlayışla başını salladı ve indi. Kapıyı geri kapattığında yere çökmemek için zor tuttum kendimi ve hızla kapağını kapattığım klozete oturdum.

Ali Ecevit’in aramalarının ve mesajlarının içinde dolandım. Aramaya cesaret edemedim ya da şu an sırası değildi. Bilmiyordum.


Başardım.


Bana çok kızacaktı, başarsam da bana çok kızacaktı.


Şimdi aşağı iniyorum. Her şey yolunda. Sen arabaya bin ve dön. Seni müsait olunca arayacağım. Babam seni gördü mü?


Ecevit’in araması göründü ekranda ama açmadım. Meşgule attım ve yeniden mesaj attım.

Aşağı iniyorum. Vaktim kalmadı. Git. Arayacağım seni.

Ellerimi yıkadım ve lavabodan çıktım. Bir yeni mesaj düştü ekranıma.


Ali Ecevit; Ömrümü yedin.

Ali Ecevit’ten bir yeni mesaj daha.


Firuze sen benim ömrümü tükettin.


Bu mesajlar indiğim merdivenlerin orta yerinde duraksattı beni. Firuze sen benim ömrümü tükettin. Bu mesajı yazarken o da duraksamış mıydı? Yutkundum ve yoluma devam ettim. Telefonu çantama sıkıştırdım. Saçlarımı omuzlarımdan geriye doğru atarken yüzüme birazdan hissetmediğim bir şaşkınlığı yerleştirmek zorundaydım. Yemek masasının olduğu yere doğru dönerken başımı kaldırdım ve insanlara baktım. Oturduğum yerin tam karşısına, Mümtaz Asa’nın yanı başına açılmış servin tabağını ve babamı gördüm. Şaşırmak zorundaydım, dudaklarım aralandı, kaşlarım çatıldı ve adımlarım duraksadı.


“Baba?” dedim şaşkınca. Tek kolunu oturduğu sandalyenin köşesine yaslamışken bakışları bana döndü ve gülümsedi. Ve sanırım babam şaşırdığımı anlamadı.


“Güzel kızım,” dedi karanlığını bir tek benim hissedebildiğim bir sesle. Yavaşça yerinden doğrulduğunda şefkatli kollarını bana doğru açtı ve iki adım yaklaştı. Babama doğru adımladığımda, “Sen…” dedim ne diyeceğimi bilemiyormuş gibi. Halbuki tek amacım ilk onun konuşmasını sağlamaktı. “Bu bir tesadüf mü?” diye sordum.


“Bilmem, bu bir tesadüf mü?” diye sordu o da saçlarıma bir buse kondururken. “Kızımı eski dostumun evinde görüyorum.” Kollarının arasından çıkmadım ve aramıza mesafe açmadım. Mümtaz’a baktım. O mu haber göndermişti yoksa babam zaten buraya geldiğimi biliyor muydu? Biliyorsa geldikten sonra öğrenmişti, Mümtaz Asa’nın haberi her halükârda yoktu.


“Yoksa siz mi çağırdınız babamı?” diye sordum açıkça. Burada asıl germek istediğim kişiler babam ve karşımdaki adamdı ama Kerem gerildi.


“Olur mu öyle şey?” dedi mahcup bir sesle. Sonuçta bana söz vermişti babamın kulağına gitmemesi için.


“İkiniz de bana sürpriz oldunuz,” dedi Mümtaz yüzüme bakarken. Ardından babamın yüzüne baktı ve aynı anda gülmeye başladılar. Bu korkutucu bir uyumdu, tüylerim ürperdi ve babamın kollarından çıkmak istedim. Dişlerimi birbirine bastırdım.


“Bizim aramızda sürpriz mi olur tesadüf mü?” diye sordu babam onlara göre oldukça samimi ve dostça.


“İkisi de olmaz eski dostum,” dedi Mümtaz gülümserken. Gözlerinin etrafında kırışıklıklar gülüşünün önüne geçiyor, öylesine yaşlanmıştı ki gülümserken bile dudakları titriyordu. Yutkundum ve korkutucu adamı izledim. “İkisi de olmaz,” dedi ve torununa döndü. Elini hafifçe kaldırdı, lekelenmiş ve titreyen eline baktım. “Kızının gelişini fırsat bildim oğlum. Mazur gör,” dedi. O mu çağırmıştı babamı? Babamdan neredeyse onu iterek kurtuldum ve usulca yerime adımladım. Ne doğru ne yalan, ne gerçek ne uydurma seçemiyordum. “Hem fena mı oldu? Hadi oturalım da eski günlerdeki gibi yemeğimizi yiyelim. Hadi,” dedi keyifle.


Alçak, şerefsiz. O ilk maili de aldığında, aynen böyle bir piç kurusu gibi gülersin umarım.

“Annemi neden getirmedin baba?” diye sordum rahatlıkla masaya otururken. Ben öndeydim. Babam hiç bilmiyordu ama çarkın dönüşünü engellemiştim. Kader bizden yana dönüyordu tam şimdi. Bu iki hain hiç bilmese de inlerindeydik.


“Burada soruları ben sorayım istersen kızım, sen niye hiç söylemedin geleceğini?”

Benden önce Kerem girdi araya ve, “Çok ani gelişti,” dedi. Konuşmasına izin verdim. Babamı inandıramayacağımı hissediyordum ama yine de elimde okkalı bir yalan olsun istiyordum. “Yani biz tesadüfen bir restoranda karşılaştık bugün.”


“Tesadüfen,” dedi babam bastıra bastıra.


“Tesadüfen,” diye destekledim Kerem’i. “Mümtaz amca çok hastaymış,” dedim. Bunun söylenmesi absürt oldu, belki iki güzel söz etmem gerekiyordu ama umurumda değildi bu. Çok da önemliydi sanki Mümtaz Asa’nın yaşlı kalbinin üzülmesi. “Sen biliyor muydun baba? Biliyorsan niye söylemedin bize?”


Babam başını Mümtaz’a çevirdi ve dikkatle onu izledi. Bu haber onun da beklediği bir şey değildi. Şaşırdı. “Neyin var?” dedi.


“Yaşlılık,” yanıtını verdi adam. Geberesice. “Hangi yaşlı sağlıklı ki? Yaşlılık benimki de.”

“İşte ben de duyunca çok üzüldüm ve Kerem de davet edince geldim. Senin gelmek isteyip istememenden emin olamadım. Belki Mümtaz amca da istemezdi hem. Ben gelip görüp gidecektim. Ama görüyorum ki o da seni özlemiş. Barışma vakti gelmiş.”


Mümtaz Asa aniden elini bana doğru uzattığında, tetikte bekleyen bir korku geldi ve buldu beni. İrkildim, neredeyse geri çekilecektim. Kaskatı kesildim o kolumu okşarken. “Güzel kızım, ne büyük bir şeye vesile oldun,” dedi. Kalbim çok kısa vakitte hızlandı, ne yapacağımı bilemedim ama bedenim o el aniden tuttuğu kolumu koparacak kadar bana kaç uyarısı verdi. Adam kolumdan elini çekene kadar da zaten konuşamadım.


“Ne mutlu bana,” dedim titrek bir sesle. Çenemi sivri başımı dik tuttum her şeye rağmen. Bana en kötü ne yapabilirlerdi ki? “İki eski dostu yeniden bir araya getirdiysem ne mutlu bana… Babama bakınca gurur duyuyorsundur sen Mümtaz amca. Görüyor musun? Ellerinde yetiştirdiğin kişi şimdi nerelerde?”


Ellerinde yetiştirdiğin kişi derken var gücümle vurguladım. Bunun babamın o korkunç egosuna tırnak atacağını biliyordum. Gülümseyen yüzümle babama baktım ve gözlerinin önünde bana çekilen perdeyi izledim. Buraya Mümtaz Asa onu çağırdıysa buraya geldiğimi kendi çabasıyla öğrenmemişti. Bir adım önümüzde olan kişi o değildi belki de. Kafam allak bullaktı.


“Ben babanla daima gurur duydum Firuze,” dedi Mümtaz. Yeniden ona baktım. Yaşlılığına rağmen yüzünde gizleyemediği bir kötülük vardı. “Ama sende durumlar hâlâ karışık mı? Son açıklamanı üzülerek dinledim, senin gibi bir Akın’ın yanlış insanların yanında doğru diye durması benim için bile çok acı olmuştu. Babanı düşünemiyorum.”


Önümdeki suya uzanmıştım. Bardak ağzıma yakın bir noktada havada kaldı, kaşlarım çatıldı ve gülümsemeyi bıraktım. “Bende durumlar hiçbir zaman karışık olmadı ki Mümtaz amca? En başından beri, net ve kararlıyım. Sizden yana değilim. Babam senin için gurur duyulacak bir konuma geldi, benim için değil. Aradan seneler geçti hâlâ ne çok benziyorsunuz birbirinize.”

“Bu gece bunları konuşmanın sırası değil,” dedi babam ve kesti önümü.


“Babanı tam da senin söylediğin gibi ben yetiştirdim, elbette benzeyeceğiz birbirimize.”


“Yetiştirdiğin kişiyi niye yarı yolda bıraktın?” dedim ve apaçık bir nifak tohumu attım ortaya. Belki bir ihtimal bu iki adamı birbirine düşürürüm diye. Bunu elde etmeme izin vermezlerdi biliyordum ama yine de yapmış olmak istedim.


“Kimse kimseyi yarı yolda bırakmadı Firuze,” dedi babam dişlerinin arasından. Onu sinirlendirmiştim. Bu bile yeterdi. “Bunlar böylece konuşulacak mevzular değil ayrıca. Kapat konuyu.”


“O zaman sen Mümtaz Asa’yla daha fazla yol yürümek istemedin. Bunun sebebi onun gölgesi altında kalırsan yeterince büyüyemeyecek olman mıydı yoksa çıkarlarınız mı ters düştü? Kim bilir… Sizi yan yana görünce merak ettim doğrusu.”


Masadaki tüm hava değişti Mehtap Hanım, araya girmeye çalıştı. “Babam artık siyasetten uzak bir adam, eminim bu konular da ona iyi gelmez Firuze,” dedi. Çok da umurumdaydı sanki babasının artık siyasetten uzak olması. Uzak da değildi ayrıca. İşlediği suçların günahları yakasını bırakmış olamazdı.

“Babam siyasetçi olunmaz der. Ya siyasetle beraber doğarsın ya da hiçbir zaman siyasetin içine giremezsin babama göre. Mümtaz Asa da toplumda kabul gören çok iyi bir siyasetçiydi, bu da demek oluyor ki siyasetle doğdu. Yani siyasetten istese de uzaklaşamaz.”


Mümtaz Asa’ya olan kinim her geçen saniye parsel parsel artıyordu. Bugünkü Atilla Akın’da onun unu suyu vardı. Babamın mayası özünden geliyordu ama bu adam yoğurmuştu babamı. Belki bir ihtimal, daha güçlü bir isim babamın gençliğini kullanıp zamanında ayağını kaydırıp onu yok edebilirdi ama bu adam izin vermemişti. Hınçla doldum. Tarhanları yok etmeye giden her adımda bu adamın da izi vardı. Biliyordum.


Babamın elindeki bardağı masaya sertçe vuruşuyla iplerin koptuğunu anladım ama Mümtaz’ın o mide bulandıran gülüşü girdi aramıza. “Firuze, Firuze…” dedi gülerek. “Hiç değişmemişsin. Hatırlar mısınız?” dedi o çirkin ellerini hafifçe açtı. “Küçükken masada hoşuna gitmeyen şeyler duyunca dizlerinin üzerine sandalyede yükselir ve çocuk aklıyla bize kızardı. Kimse de susturamazdı Firuze’yi. Bilmiş bilmiş konuşurdu,” dedi. Korkunç bir rahatsızlık duydum o bunları söylerken. Ecevit’i almadıkları masalarda tek amacım huzursuzluk çıkarmaktı o zamanlar. Her şeye laf yetiştiren çirkin bir çocuktum.


“Küçük bir çocukken bile sizden yana değilmişim. Siz bile çizginizden kaydınız belki ama ben kaymadım. Taktir edilesi,” dedim gülümseyerek. “Çünkü siz siyasetle doğdunuz ben doğruyla büyüttüm kendimi. Değil mi baba?” Babam beni izlerken geriye doğru yaslandı ve başını hafifçe eğdi.

“Seninle tartışmamı istiyorsun,” dedi babam açıkça.


“Buraya gelirken bunu göze almadın mı baba?” En az onun kadar açık sözlü oldum ben de.

“Neyse ki nerede ne konuşacağını, nerede kiminle tartışacağını benden iyi bilen yoktur,” Yanı başındaki adama baktı. “Bakma sen benim kıza. Konuşmayı hâlâ çok seviyor. Böyle masalarsa onun için paha biçilemez alanlar. Demek Kerem’le karşılaştınız, ne kadar büyümüşsün evlat,” dedi gözlerini Kerem’e çevirip. Bu beni apaçık görmezden gelmekti. Kerem’e baktı. İnsanları sahte bir gülümsemeyle kandırdı.


“Hepimiz büyüdük. Firuze’yi gözlerinden tanıdım bugün, o beni tanımadı başta.” Babam ilgiyle başını salladı ve dönüp gözlerime baktı. O an yalnızca gözlerime baktığını ve odağının yalnızca göz rengim olduğunu hissettim. Kısa bir hayranlık geçti bakışlarından sonra bunu kamçıladı ve “Tam olarak nerede karşılaştık dediniz siz?” diye sordu.


Kerem’in ağzını açmasına izin vermeden hızla konuştum. Mekânın adını öğrenecekti. “Mümtaz amca babama olan desteğini açıklayacak mısın?” diye sordum hemen. “Geçen bir haber kanalında dinledim, senin babamı desteklemediğin konuşuluyor. Sessiz kaldığın için.” Dilimi damağıma bastırdım ve ellerim masanın altında yumruk oldu. Babama bir kez bile bakmadım. Amacımı sezdiyse eğer bu olayın üstüne gidecekti ama benim siyasetlerinden konuşmakta inat ettiğimi de düşünüyor olabilirdi. Bilmiyordum. Her ihtimalin üzerine gitmem lazımdı. Ve sanki bu soruyu sormam babamın da işine geldi. Cümlemden sonra hemen araya girmedi. Sanki o da cevabı bekledi. Hatta sanırım Mümtaz Asa da babamı bekledi ama istediğini alamadı. Tırnaklarımı bacağıma sürttüm. O kanalın haber kaynağı demek ki çok da fena değildi.


“Babanın geldiği noktada benim desteğime ihtiyacı yok,” dedi babamın sessizliğine karşılık. “O dinlediğin muhalif kanallar bunu çok iyi biliyor ama babanın başarısına bir noktada gölge düşürmek için canhıraş çalışıyorlar. Bunu sorgulaman onların ekmeğine yağ sürecektir.”


“Yani babamı destekliyor musun? Doğru mu anladım?”


Babama çevirdim gözlerimi. Eğer ki seneler önce aralarını açan mevzu, Mümtaz Asa’nın üstüne kondukları kimliklerse, geneleve yediği haltlarsa babam bu noktada Mümtaz Asa’nın onu destelemesini istemeyecekti. Bu kartlaşmış ihtiyarın dünyada son seneleriydi, on altı yıldır ortaya çıkmayan gerçekler vardı. Bir gerçek uzun zamandır ortaya çıkmıyorsa elbette beklenti bundan sonra da çıkmayacak olmasıydı ama babam böyle ufak riskleri göz ardı eden bir adam değildi. Aksine büyük oynadığı kadar küçük de oynardı. Zaten en iyi bu şekilde oy toplardı. Kimin babama oy vereceği bu yüzden belli olmazdı. Bazen asla babamla aynı ideolojide olmayacak birinin babamı desteklediğini öğrenirdiniz. Çünkü babam küçük bir oyunla, ayrıntıyla kendisinden olmayanı da kandırmıştı.


“Katılıyorum,” dedi babam Mümtaz Asa’ya bakarken. “Bu ilerisi için alelade bir plan. Elde edeceğim başarıyı kendi aralarında bölüştürmek istiyorlar. Kazanacağım seçimden sonraki ilk seçimde başarımı başka etmenlere bağlayıp benim, aslında sandığım kadar güçlü olmadığımı iddia edecekler. Algı yönetimi. Atilla Akın bir başına kazanmadı, Atilla Akın’a kazandırdılar. Elde etmek istedikleri tam olarak bu. Firuze bunu kaçırıyor, siyasette öncelik önündeki seçim değildir. Önündeki seçimin sonucu daima bellidir, iyi bir siyasetçi en az iki seçim sonrasının hamlelerini yapar. Bunu anlamamasına şaşırmıyorum elbette, o Atilla Akın’ın kızı da olsa bir sanatçı,” dedi ve beni işaret etti gurur duyarcasına. “Ve kendi alanının en parlağı,” Masaya baktı göğüs kabarttı ve keyifle gülümsedi. “Akın olmanın ilk şartı bulundukları yerde parlamaktır. Firuze de bunu sanatıyla sağlıyor.”


“Değil mi?” dedi Kerem hayranlıkla. Babamın bu sözleri konuyu kapatmak için ustaca yapılmış bir manevraydı. İnsanlar da bile isteye de bilmeden istemeden babama ayak uydurdular. “Buraya da eli boş gelmedi. Birkaç saate muhteşem bir tablo çizip getirmiş.”


“Öyle mi?” dedi babam coşkuyla. “İşte benim kızım,” diye ekledi gururla ve gözlerimin içine baktı. “Ben de görebilir miyim tabloyu?”


İşte yalancı bir güven, yalancı bir sevinç ve yalancı bir tavırdı bu. Babam tablomu görmek istiyordu. Muhtemeldir ki, takıntıların adamı olan Atilla Akın o tabloda buradakilerden fazlasını görecekti. Babam tablolarımı senelerce didik didik etmişti. Zaman zaman içimdeki ölme isteğimin çok şiddetli olduğunu tablolarımdan anlamıştı. O yüzden ölmeme engel olabilmişti. Annemin gözünden kaçacak ve ihmal olacak bir sürü an varken babam korkutucu bir şekilde kontrolcüydü. Çizdiklerimi hep yakından takip etmişti. İlgisiz görünürdü ama fırça darbelerime kadar bakardı. Tam da şimdi o tablonun babama gösterilmesine engel olmak isterdim ama olamadım. Tablom hızla babama sunuldu ve alttan bakışlarla izledim o tabloyu yorumlayışını.


Gözünün devrilmiş sandalyede takılı kaldığına adım kadar emindim. Kaşları çatıldı, yüzündeki kırışıklıklara onlarca duygu doluştu ve babam bu tablonun sürrealist bir tablo olmadığını fark etti. Gözleri korkutucu bir hal aldı, bana baktı. “Demek bugün sizler için çizdi bunu,” dedi. Parmaklarını çenesine yakın bir yerde birleştirdi ve yeniden tabloyu izledi. Bir şeyden şüphelendi ya da direkt anladı. Bilmiyordum. Dişlerini birbirine bastırdı.


“İlk kez sürrealist bir tabloyu evimin duvarına asacağım,” dedi Meltem Hanım. “Normalde hiç hoşlanmam ama bu tabloya hayran kalmamak elde değil. Sanki her bakıldığında bir başka ayrıntı yakalanıyor.


“Sürrealist,” dedi babam ve güldü.

***


Babamla tek bir kelime kurmadan geçirdiğimiz yolun sonundaydık. Telefonuma değil bakmak, çantamdan çıkarmaya bile cesaret edemiyordum. Tek temennim Ecevit’i görmemiş olmasıydı. Ölümcül bir sessizlikle yanıma oturduğundan beri soru sormuyordum. Yüzleşmek amacım değildi. Eğer ki başarabilirsem hızla odama çıkacak ve bu geceyi derin boşluğa fırlatacaktım. Hiç yaşanmamış sayacaktım. Araba durduğunda benimle babamın kapısı peş peşe açıldı. Öne geçmek için hamla yapamadım çünkü babam öne geçti bile. Bir adım gerisinde kalayım dedim ama gölgemi takip ettiğini biliyordum. Kapı bize açıldı. Annem birkaç saniye sonra solondan çıktı ve aradaki üç merdiveni açıp bize baktı. İkimizi arka arkaya görünce şaşırdı, ilk şaşkınlığının ardından gözleri parıldadı. “Baba kız nereden geliyorsunuz?” dedi.


Anne? Anne…


Sinsice merdivenlere yönelmekti amacım ama babam, “Salona,” diye emretti. Duymamazlıktan geldim, tek hamleyle bana döndü ve “Salona dedim,” dedi bastıra bastıra. Üzerimdeki kabanın kuşağını bağladım çaktırmadan. Yanıklarımı görmemesi gerekiyordu. Omuzlarıma dokunduğu ilk anda fark ederdi. Direnmedim, çünkü kaybedecektim. Direnmeden kendi isteğimle yaptım sayılmak istedim. Salon kısmına geçtim.


“Ne oluyor size yine?” diye sordu annem.


“İnci nerede?”


“Uyuyor.”


Babam kabanını çıkardığı gibi koltuğun üzerine fırlattı. “Ne yapmaya çalışıyorsun, amacın ne senin?”


“Bana ne olduğunu anlatacak mısınız?”


“Senin bu kızını bugün nerede bastım biliyor musun?”


Annem başını bana çevirdi. Emindim ki Ecevit’le ilgili bir şey sandı. O yüzden fıldır fıldır gezindi gözleri. “Mümtaz Asa’nın evinden!” diye bağırdı babam hiddetle.


Yutkundum, annem eğer ki o gün bu konuyu açtığımı söylerse babam bunun kendisinin yokluğunu fırsat bilip ağız aramak olduğunu anlayacaktı. Annem de anlardı ama annemi manipüle edebilirdim.


“Kerem’le karşılaştık.”


“Ne tesadüf!” diye bağırdı var gücüyle babam. Üzerime doğru yürüdüğünde annem araya girdi. “Sakin ol!” dedi elini havalandırırken. Aralarında bir bakışma geçti. İki aptal gibi kendi aralarında beni üzmeme sözü vermişlerdi muhtemelen. Çok acınasıydı. İyileşmeyecek olan benden daha acıydı, bunca şeyden sonra iyileşmemi beklemeleri.


“İster inan ister inanma. Kerem’le karşılaştık. Bana dedesinin çok hasta olduğunu ve aranızdaki bu bozukluğun onu daha da etkilediğini söyledi. Merhametli bir anıma geldi, sizin aksinize onlardan nefret etmiyorum. Yemeğe çağırdı ve ben de kabul etmiş bulundum.”


Annem başını bana çevirdi ve inanmayan gözlerle beni süzdü. Nereden tutulsa elde kalacak bir açıklamaydı. Benim böyle bir konuda merhametli bir anım olmazdı, onlardan nefret etmiyor oluşum onları sevişim anlamına gelmezdi ve ben başka bir eve yemeğe misafirliğe gitmezdim. Annem bunları çok iyi biliyordu.


“Nefes almaya çalışıyorum!” dedim tümüyle annemin üzerine oynarken. “Geçmişte iyi anılarımın olduğu insanlarla vakit geçirip nefes almaya çalışıyorum. İzin verirseniz bana söylenileni yapmayı deneyeceğim. Anlıyor musunuz beni?”


Halbuki bu hafta zihnime bırakılan soru, yaşamak bir ödül müydü?


Annemin bakışlarındaki o inançsızlığa gölge düştü. “Psikoloğun mu söyledi?” dedi titrek bir sesle. Bedenini tümüyle bana çevirdi. Umut dolu gözleriyle bana bakıyordu, psikoloğun söylemesi değil benim bunu aklımda tutuşum hatta uygulamaya çalışmam onun için bu dünya üzerinde gücüyle satın alamadığı tek şeydi. Annem titrek bakışlarıyla ağzımdan çıkan bir cümleye muhtaçtı. Ona bu gece dünyaları verebilirdim ama benden alınan dünyaların ortağıydı.


“Ama senin kocan çıktı ve geldi, beni orada rencide edecek her şeyi yaptı. İnsanların içinde kendimi yakalanmış suçlu bir çocuk gibi hissettim. Geldi yine o siyasi konuşmalarıyla birkaç saatlik iyi anımı mahvetti!”


Babam kısmen yapmadıklarının etkisiyle annemin arkasında beni izliyordu. Ne yaptığımı görüyordu ve bu bana korkunç zevk veriyordu. Propagandanın tek kıstası başarılı olmasıydı. Annemin bakışlarındaki kırılmayı döndüm. “Firuze odana çık,” dedi bana sakin bir tonla. Annem bu saatten sonra babamı bana tercih etmezdi. Babamın onsuz yaşayacağını farkındaydı ama tek bir hatasında beni kaybedecekti. Bunu göze alamazdı.


“Hiçbir yere çıkmıyor!” diye bağırdı bana. Annemi aştı ve üzerime doğru yürüdü. “Ben annen değilim,” dedi açıkça. Kolumu tuttu ve kaçıp gitmemi engelledi. “Duydun mu beni ben annen değilim!”


“Bırak kızımı!”


“Aklından geçeni sana yaptırmam. Anneni manipüle edersin, beni edemezsin! Ben annen değilim.”


“Keşke babam da olmasaydın,” dedim açıkça. Kolumu tutuşu sertleşti. Çenemi dikleştirdim ve ona baktım. İçimden geçenleri söylemekten hiç vazgeçmemiştim, senelerdir, büyük bir hınçla konuşuyordum ama son birkaç aydır, dışa yönelik tüm öfkem onlaraydı. Kendime olan çıkışım bitmemişti ama azalmıştı. Artık kendime harcayacağım her anı da onlara harcıyordum. İçimde Ecevit’in de, Ecevit’le yaşama ihtimalim olup yaşayamadığımın da hırsı vardı. Eskiden bu ihtimaller zihnimde yoktu. Yalnızca geçmişin içinde çırpınıyordum şimdi yaşanmayacak gelecek de kalbimde öfkeydi.


Babamın yüzünden körkütük kötü bir gülümseme geçti. “Ama babanım,” dedi başını ağır ağır saklarken. Zihnimde şimşek gibi çaktı bu cümle. Yüzümdeki meydan okuma kamçılandı, yutkundum. “Senin baban benim Firuze. Sen ne yaparsan yap, bunu asla değiştirmeyeceksin. Ölene kadar benim kızım olarak kalacaksın. Firuze Akın.”


“Atilla bırak!” dedi annem koluna asılırken. “Bırak diyorum sana!”


“Mezar taşımda Akın yazmayacak.”


“Yazacak, bunu da sağlayacağım.”


“Ya sen ne diyorsun?” diye bağırdı annem. Sesi yankı yapıyordu bizim sessiz konuşmamızın üstünde tepiniyordu. Babamı var gücüyle itti, parmak salladı. “Kes sesini! Kesin sesinizi! Firuze odana çık.”

“Yazmayacak. Akın olarak da ölsem sadece adımı yazdıracağım o taşa. Soyadım yazmayacak.”


“Yazacak!” diye bağırdı baba. “Sen benim kızımsın. Duydun mu beni? Bu dünyadaki tüm çocuklar babasız kalsa bile sen benim gölgemden çıkamayacaksın. Piçlerle mezarsız ölü araya araya şuurunu kaybettin.” Son cümleyi kurmasaydı annem bu kadar aramıza girmişken yukarı çıkacaktım.

“Ecevit hakkında düzgün konuş!” diye bağırdım. Ecevit’in her o çirkin kelimeyi kullandığında, kendi içimde bile Ecevit’le yan yana kullanamıyordum, bedenimde korkunç bir titreme geçiyordu. Babamın üzerine yürüdüm, “Hüseyin amcayla denk bile düşmez senin babalığın, düzgün konuş!”


Anneme baktı ve beni işaret etti. “İnkâr etmedi gördün mü? Fıldır fıldır ölmüş çocuğu arıyor o herifle.”


“Melike ölmedi!” diye bağırdım. Babama vardım, ne yapacaktım bilmiyordum ama aramıza annem girmese adeta yakasına yapışacaktım. “Melike ölmedi! Duydun mu beni? Sen sadece aramak istemedin. Hayatını mahvettiğiniz adama iyiliğin dokunmasın diye aramadın. Melike ölmedi!”

“Bulacağınız tek şey mezar, o herif de seni kullanıyor.”


Annem bana döndü. İnkâr bekledi benden ama benden göreceği tek yalanlama Melike’nin hayatıyla alakalıydı. “Firuze,” dedi bana yaklaşırken. “Öldü o kız. Adama umut verme, öldüğünü öğrenince ilk sana saldıracak.”


“Melike ölmedi bunu senin o kocan da biliyor!” dedim hırsla annemin bana uzanan ellerini ittim. Annemi kandırabilirdi ama beni kandıramazdı. Babam yerini biliyor mu bilemezdim ama ölmediğini biliyordu. Belki Ecevit çıkıp geldikten sonra o da bu işin peşine düşmüş ve ölüp ölmediğini kontrol etmişti. Belki de seneler önce Mümtaz Asa’yla bu işte de ortaktı ve Melike’ye ne olduysa onlar yüzünden olmuştu. Şimdi de korkusu Ecevit’in bunları öğrenmesiydi.


Annemin vereceği karşılığı arka tarafımızdan gelen alkış sesi böldü. Daha dönmeden o pis kokusunu aldım. Puşt. “Ben de diyorum evin huzurunu kim sikip attı,” dedi arkamdan. Ona dönmedim gözlerimi yumdum hırsla. Tam şimdi Melike konuşuluyorken onun bu ortamda olması bile kaldırabileceğim bir şey değildi. Tek yorumunu bile duymaya tahammülüm yoktu bu konu hakkında. Gözlerimi açtım ve döndüm arkamı gitmek istedim. Ben burada kaldıkça bu konu da uzayacaktı. Geçip gidecekken yanından kolumdan tuttuğunda, kolumu söküp atmak istedim.


“Bırak!”


“Dur bakalım evimizin prensesi, bak ne getirdim sana,” dedi ve ters dönmüş bir fotoğrafı gösterdi. Ne olduğundan bağımsız çekip almak, yırtmak istedim. Merak bile etmiyordum çünkü bu pislikten gelecek olan her şeyden hayır gelmez biliyordum. Almama izin vermedi ve kurtardı fotoğrafı.


“Evin huzurunun amına koyan güzeller güzeli kardeşim sokak aralarında kimlerle neler karıştırıyor görmek ister misiniz?”


Fotoğrafı yüzü dönük şekilde havaya kaldırdı ve arkamdakilere gösterdi. Hızla kaldırdım başımı ve ne olduğuna baktım. Seher’in evine gitmeden önce Ecevit’le arabanın önünde çekilmiş fotoğrafımdı. Dudak dudağa yakın bir çekim değildi ama o konumda öpüşmüyor bile olsak yine de öpüştüğümüz düşünülecek bir açıydı. Ve zaten muhtemelen de öpüşüyorduk. Ecevit belimi sıkıca kavramışken, parmak uçlarıma yükselmiştim. Kollarımı Ecevit’in boynuna sarmış, öpüşüyorduk. Bizi ilk defa dışarıdan gördüm, içim titredi kısa bir an her şeyi unutup. Kar da yağıyordu, karenin önüne kar taneleri karışmıştı.


“Ben engel olmasam çarşaf çarşaf haber olacaktı bu fotoğraf biliyor musun baba?” dedi. Hızla ona saldırdım, etini tırmaladım ama fotoğrafı alamadım. Babam beni Ali Ecevit’in odasından pijamalarımla çıkarken görmüştü, bu fotoğrafla mı tedirgin olacaktım? Ya da babamın herhangi bir şey için tepkisi mi umurumda olacaktı? Kimseyi zerre ilgilendirmezdi Ecevit’le münasebetim. Ağzını açana tüm gücümle saldıracaktım.


“Ver şunu!”


“Dur daha anan baban bakmadı,” dedi ve itti beni. “Kardeşini aradıkları da yok, bakmayın siz bunlara. Bunların niyeti farklı. Ya da bizim saf salak kızımızı o pezevenk,” Bülent’in suratını tuttum ve tırnak geçirdim.


“Kes sesini!” diye bağırdım. “Aptal beyinsiz! Kes sesini!” Ne söyleyeceğini, neyi ima edeceğini tahmin edebiliyordum. Nefretle saldırdım ona ve çok geçmeden karşılığını da aldım. Saçlarıma asıldı ve “Bana bak!” dediği an çığlık attım. Annemi ve babamı çığlığım harekete geçirdi.


“Ayrılın birbirinizden!” dedi annem.


“Bülent bırak!” dedi babam. Fırsatını bulduğum ilk an elindeki fotoğrafa uzandım. Çekip almak istedim ama ikimiz de bırakmıyorduk. İki koca insan aramıza giremedi zira ikimizden birinden kan akacaktı. Saçlarıma öyle bir yapışmıştı ki anne ve babası burada olmasa bana ne yapacağını tahmin etmiyordum. O iğrenç suratını yüzüme yaklaştırdı. Hınçla birbirimize baktık.


“Belanı sikeceğim senin! Sen o soyadla sokaklarda sürtemezsin.” dedi gözlerimin içine baka baka.


“Sen bana bir bok yapamazsın. Senin gibi eskortlarla takılmıyorum en azından, erkek orospusu.” Saçlarımı avucunda bırakacak kadar asıldı, tüm başıma korkunç bir ağrı sapladığında dizimi kaldırdım ve kasıklarına tekme attım. Acıdan o bok atsam yapışmayacak suratı şekilden şekle girdi ve annemin ilk işi parmaklarını saçlarımdan ayırmak oldu, babam iki büklüm olmuş Bülent’i gelişine geriye doğru itti.


“Kendine gel!” diye bağırdı babam üzerine yürürken. Bülent artık onların yanında da bana dilediğini söyleyecek ve yapacak konuma gelmişti. Eskiden tüm tehditleri babam üzerinden olurken artık elini kaldırıyordu bana. Babamı yok saydığından değildi bu, babam onu yok saydıkça varlığını kanıtlamaya çalışıyordu. “Kendine gel lan, kendine gel!”


“Onun o kardeşi dua edin geberip gitmiş olsun,” dedi. Annem beni uzaklaştırmaya çalışıyor, yolunmuş saçlarımı okşuyor ve adeta yalvarıyordu. O vakte kadar tüm bilincim açıktı. Her şeyi görerek, bilerek ve planlayarak yapıyordum. Tıpkı Ecevit’e, gider yirmi yıl da işlediğim cinayet için yatarım dedirten his bir uyuşturucu gibi damarlarımdan sızdı. Titredim, kendimi kaybettiğimi hissettim, bir yerden sonra hislerim de söndü. Yalnızca Bülent’i görüyordum.


“Seni öldürürüm!” dedim açıkça. Bunun birazında bile ne bir abartı, ne de tedirgin edici tek bir harf vardı. Buz gibiydi sesim, elimde bıçak olsa gözümü kırpmadan saplayacağıma yemin ederdim Bülent’e. Korkunç bir kan akıtma ihtiyacı doğdu içime. Bir katil gibi korkunç hisler doğdu içimde. O saniye tek istediğim Bülent’in ölmesiydi. “Seni öldürürüm,” dedim. Bugün Ali Ecevit’in gençliği yoksa, çocukluğu dört duvar arasında çürüdüyse, Hüseyin Tarhan yaşamıyorsa, Melike kayıpsa, Tarhan ailesi bir hiç uğruna, yaşamayı hak ederken yok olduysa bu alçak yüzündendi. Pişman olmadığını biliyordum. Bülent’in ilk günden bugüne, o çocuğu öldürdüğüne bile pişman olmadığını biliyordum ama bugün bu noktada, yaşamasının ya da ölmesinin ona bir fayda sağlamayacağı bir kız çocuğunun ölümünü dileyecek kadar canavar oluşu beni duvardan duvara vurmaya başladı. Zihnimde Bülent’i bin bir işkenceyle öldürmeye başladım.


“Geberip gitmediyse onu beceren çok olmuştur.”


Annemin elinden, bir çocuğun elinden kurtulur gibi kurtulup Bülent’in üzerine gitmem birkaç saniyemi aldı. Gözümün önü kıpkırmızıydı. Yalnızca kan görüyordum. Bülent’in damarından akacak tüm kan ayaklarımın dibine bulaşacaktı. Arka tarafında duran cam vazoyu aldım, durmadım, duraksamadım, düşünmedim, korkunç bir soğukkanlılıkla Bülent’in kafasına geçirdim. “Orospu çocuğu,” dedim. Elimde tek bir cam parçası kalmıştı, gırtlağına bastırmak istedim, bir tehdit olarak değil, gırtlağına tutmayacaktım, batıracaktım ve Bülent Akın ismini silecektim bu dünya üzerinden. Babam bileğimi sıkıca tuttuğunda nefes nefese birbirimize baktık. Konuşmak istedim, onu öldüreceğimi, öleceğini söylemek istedim ama dilim tutmuyordu.


“Bırak,” dedi, avucumdaki camı aldığında eli başında, düşmemek için babama tutunan Bülent’i babam var gücüyle itti ve Bülent büyük bir şiddetle yere kapaklandı. “Aylin Firuze’yi al,” dedi babam. Yirmi beş yıllık hayatımda Atilla Akın bana ilk kez bu denli korkuyla baktı. Belki de bir katil babası olduğundan, ikinci çocuğunun gözünde de aynı hırsı gördü.


“Öldüreceğim onu,” dedim.


“Aylin Firuze’yi al,” diye tekrar etti. Elimi hâlâ sıkıca tutuyordu. Ancak annem gelip tutunca bıraktı.


“Çıkar şunu evden,” diye bağırdı annem babama yerdekini işaret edip. “Çıkar şunu evden, gözüm görmesin. Çıkar şunu evden!” Yanından geçip gidecekken “Seni mahvedeceğim,” diyebildim. “Keşke öldürseydi diyeceksin seni mahvedeceğim.”


“Ölümlerden ölüm seçtireceğim sana Firuze!”


“Seni yok edeceğim Bülent! Seni yok edeceğim! Yemin ederim seni mahvedeceğim!” Annem sıkıca tutuyordu beni. Hızla çıkardığında beni salondan merdivenlerden çıkarken üç kere takıldım. Annemin ağladığını görebiliyordum, benim yaşlarım akıyor muydu bilmiyordum. “Sizin yüzünüzden!” dedim. “Sizin yüzünüzden. Bu canavarı siz beslediğiniz sizin yüzünüzden.”


Minicik bir bebekken bizim yüzümüzden öksüz ve yetim kalan, süt ve şekerle beslenen bir bebek vardı. Ali Ecevit’i yollara düşürmüş, ölmüş annesinden medet umdurmuş, kusturmuş, yolunda ayakkabı eskittirmiş bir bebekti. Şimdi aşağıdaki orospu onun ölmesini diliyordu. Ali Ecevit’in genelev gerçeğinden sonra çöküşü geldi gözümün önüne. Bülent’in cümlesi yankı yaparken zihnimde Ali Ecevit zihnimin tam ortasına kusmaya başladı.


Annem benimle odaya girmeye kalkıştığında, “Çık dışarı!” dedim tüm öfkemi ona yöneltmekten geri durmazken. “Siz yaptınız.”


“Firuze…”


“Siz yaptınız. Onu siz beslediniz. Siz yaptınız!” Nefes almıyordum, oksijene muhtaç kalmış her

yanım morarıyordu hissediyordum. Kapıyı yerinden sarsılacak bir şiddetle kapattım ve kilitledim. Elimi kulaklarıma kapattım.


Yaşamak hak edilir bir şey midir Firuze Hanım? Bülent yaşamayı hak etmiyor. Dua edin geberip gitmiş olsun. Yaşam ödül müdür? Kim yaşamayı hak ediyor? Bülent hak etmiyor? İyi insanlar… Tarhanların hepsi öldü, Akınların hepsi yaşıyor. İyi insanların hepsi öldü, kötüler yüzünden. Onu beceren çok olmuştur. Dua edin geberip gitmiş olsun. Ya yardım et ya canımı al. Ali Ecevit… Ya yardım et ya canımı al. Zorlaştırma, kolaylaştır. İşim çok zor. Anne sen korumuş ol kızını. Ben koruyamadım sen korumuş ol anne. Sen Melike’yi korumuş ol. Dua edin geberip gitmiş olsun. Koruyamaya gücün yetmediyse, yanında olsun. Öl Ecevit, niye yaşıyorsun ki? Öl.


Bir krizin orta yerinde devirdiğim, paramparça ettiğim eşyaların ortasına düştüm. Daha fazla ayakta kalmaya gücüm yetmedi, gözlerimi açık tutamadım, oturduğum yerden başım da öne doğru çöktü. Alnımı halıya yasladım, hıçkıra hıçkıra ağladım. Boynumda prangalar vardı sanki, nefes alamıyor, Ecevit’in o halini zihnimden atamıyordum. Yirmi yıl daha yatarım demişti. Melike’nin adını ağzına alırsa yirmi yıl daha yatarım. Ölmesini dilediğini duymadı, başına gelmesini istediği şeyi duymadı ama onları duyar gibi en az yirmi yıl verdi kendine. Şimdi fark ettim, Bülent’in ölmesi için kırk yıl feda etmemi isteseler kırk yılımı birden verirdim. Ecevit yirmi yılından geçmişti çok muydu? Benim gözümü bu denli kararttığım yerde Ecevit’in gözünde tek bir aydınlık kalır mıydı?


Ecevit, Bülent’i yok eden olacaktı. Çocukluğunun, gençliğinin ve ailesinin katilini öldürecekti ve kendinden bir katil yaratacaktı. Görüyordum, görmezden geliyordum.


Bir ateş çemberinin içindeydim şimdi. Bülent senelerdir, yaptıklarını rağmen o ateş çemberinin etrafında, çemberimde gül oya diyerek şakıyor, cirit atıyordu keyifle. Ben Ecevit’in yanışını izliyordum, ben yanıyordum ama Bülent’e hiçbir şey olmuyordu.


Alnımı yere vura vura dakikalarca ağladım. İnleye inleye sustum, yeniden ağladım. Melike ölmüş müydü? Ölmemişti? Yalan söylüyorlardı ama ölmesini diliyorlardı. Biliyordum, hepsi Melike’nin ölmesini diliyordu. Ali Ecevit’e otuzundan sonra uğrayacak mutluluğu bile kabul etmiyorlardı.

Ellerim yumruk oldu, defalarca kez kendimi ve yeri yumrukladım. Kimseler istemiyordu. Ecevit’in kardeşinin yaşamasını bile istemiyorlardı yaşamayı hak etmeyen insanlar. Hırsla çığlık atmak istedim, bu evi hepsine mezar yapmak istedim ama gücüm yetmedi. Elimi cebime götürüp telefonumu aramam belki de yarım saate tekâmül etti. Sürüne sürüne kalktım yerden. Çekmeceme kaldırdığım iki yırtık kâğıdı aldım. Rehbere girdim ve Alparslan’ın numarasına baktım. Ya yardım et ya canımı al. Zorlaştırma, kolaylaştır. İşim çok zor. Anne sen korumuş ol kızını. Ben koruyamadım sen korumuş ol anne. Sen Melike’yi korumuş ol.


Korkunç bir muallakta kalmadım. Bir saate yakın krizin sonucunda ne yapmam gerektiğine çok çabuk ulaştım. Bülent’i öldürememiştim. Başaramamıştım. Ali Ecevit’in eline bir alçağın kanı bulaşıyordu. Geliyordu. Zihnimde çığlık çığlığa tek bir gerçek yankılanıyordu. Ecevit, fırsatını bulduğu ilk an Bülent’i yok edecekti. Telefonu kulağıma yasladım gözlerimi kapattım. İkinci çalışta açıldı.


“Firuze.”


“Borcumu kapatmam için ne istiyorsun benden?” diye sordum hızla.

Ses soluk çıkmadı bir süre, ardından “Firuze iyi misin?” diye sordu telaşla.


“Bülent’in ne bok yediğini söylemek için ne istiyorsun benden?” Ne isteyeceğini tahmin edemiyordum ne kadar ileri giderse kabul etmem onu da bilmiyordum. Ama yapamayacağım bir şey isterse tek çıkış yolum o cam parçasını Bülent’in boğazına benim geçirmemdi ve Ali Ecevit’in feda ettiği yirmi yıl için ondan hızlı davranmamdı. Alparslan yanıt verene kadar gözlerim kapalı, yanaklarım sırılsıklamdı. Hiç bilmedi ama dudağının arasındaydı geleceğim. Yine de, yaşamak önceliğim olmasa bile, Ecevit’le geçirdiğim vakit iki elimin parmağını geçsin diye çok dua ettim.

“Üç gün sonra özel bir davet var, bana orada eşlik et,” dedi. “Başka bir şey istemiyorum, bir gece, bana eşlik et.”


Korkuyla kapanmış gözlerim aralandı. Kendimi öylesine alçak, berbat ve Bülent’i öldürmeyi yeğleyeceğim ihtimallere hazırladım ki, Alparslan’ı bir canavar bellediğimi ilk kez fark ettim. Firuze ben baban değilim demişti, ilk kez bunun böyle olabileceğini hissettim. Eline geçen fırsatı kullanmadı ya da ben çok iyi niyetli bakıyordum eline yüzünü bulaştırmadı. Ama yine de, biraz olsun insan olduğunu hissettim. Beni zorlayabileceği sınırı iyi seçti.


“Tek bir fotoğrafımız bile sızdırılmayacak.”


“Basına kapalı bir davet. Aksi bir pürüze de asla izin vermem.”


“Elinde avucunda ne varsa vereceksin.”


“Bana borçlu olmasaydın, Bülent’i senin bir dakikalık mutluluğun için de harcardım Firuze.”


“Son bir şey daha…” dedim önümdeki kağıtlara bakarken. “Bülent bir hastanede, kendisine ya da bir başkasına test yaptırmış. Ne testi olduğunu bilmiyorum. Sadece hastanenin adı var elimde. Ne olduğunu bulabilir misin?”


“İçeriğini değil ama ne olduğunu bulurum. Hastanenin ismi yeterli.” Gözümün önündeki ismi okudum iki kere. “Beş dakikaya döneceğim sana,” dedi. Telefonu kucağıma düşürdüm. Yere çökmüştüm, sırtım yatağa yaslıydı ve elim ayağım tutmuyordu. Omuzlarım sarsılmaya başladı, telefonum çaldı. Ecevit’ti. Açamadım. Onun telefonunu açmazken Alparslan’dan telefon bekliyordum. Şayet bilseydi ona ihanet ettiğimi hisseder miydi? Zira benim içimdeki his ihanetten başka bir şey değildi. Aldattığımı hissettim, daha şiddetli ağladım, ağız dolusu küfürler, beddualar ettim Bülent’e. Tek parça ölmeseydi. Tek parça bile kalamasaydı.


Alparslan dört dakika sonra aradı beni. Ecevit’i açmayan parmaklarım, Alparslan’ı açarken titredi ama tuttu. “Neymiş?” dedim hızla.


“DNA testi,” dedi.


Anlayamadım duysam bile. “DNA testi mi?”


“DNA testi. Halalık durumun olabilir mi?” dedi ve hiç de eğlenir gibi değildi. Oldukça ciddiydi. Önümdeki kağıtlara baktım. Moleküler… Moleküler biyoloji ve genetik…


“İçeriği?”


“Bunu öğrenirsem kulağına gidebilir, dilersen öğreneyim.”


Tüm eskort söylemlerim gerçekti, hiçbirini kışkırtmak için söylememiştim. Bülent’e kimse parası için de uzun süreli katlanmazdı. O yüzden onun ancak tek gecelik paralı ilişkilerde yeri olurdu. Bunu biliyordum. DNA testi… Benim de aklıma yalnızca bu geldi. Benim halalığım değil, aşağılık Bülent’in korunmayı bile beceremeyip bir kadını hamile bırakması tüm zihnime yattı. “Hayır,” dedim hızla. “Şu an hiçbir şey yapma. Haberi olmasın.” Eğer ki öğrenirse elime kanıt geçmeden her şeyi temize çıkarırdı. Kaldı ki Alparslan’ın bana söyleyecekleri daha önemliydi. Bülent dört bir yandan sonunu yazıyordu. İçime birkaç damla su serpildi.


Şayet bir eskortu hamile bıraktıysa, hayatında bir kadın olmadığına ve olmayacağına adım kadar emindim, bu hayatta herkesin bir alıcısı olabilirdi ama Bülent Akın’a iki gün kimse tahammül edemezdi, babamın onu paramparça edeceğine, bu ülkeden süreceğine adım kadar emindim. Kullanmayıp cebime attığım bu bilgi bile Bülent’i hayatımızdan sürüklüyordu. Ama benim amacım, Bülent’in başka bir ülkede keyif çatması değildi, yok olup gitmesiydi. İçim ancak o zaman, bir nebze soğuyacaktı.


“Bana söyleyeceklerinin bununla alakası var mı?”


“Bülent’in yatağını konuşabileceği bir adam değilim Firuze,” dedi. Kabul, katıldım.


“Tamam, haber vereceğim sana,” dedim yalnızca. Ona kalsa konuşacaktık biliyordum. Fırsat da

kolladı, davet hakkında bir şey söylemeye kalkıştı ama izin vermedim. Tam o vakit Ali Ecevit’in de araması düştü zaten telefonuma. Onun telefonumu açmayıp bir başkasıyla konuştuğumu biliyordu artık. Daha da aceleyle kapattım telefonu ve görmemek için adeta kendimden sakladım. Gözlerimi kapattım, alnımı dizlerime yasladım ve bir ileri bir geri sallamaya başladım bedenimi.


Kimler yaşamayı hak eder Firuze Hanım? Bülent yaşamayı hak etmiyor. Dua edin geberip gitmiş olsun. Yaşamak ancak bir ceza. Kim yaşamayı hak ediyor? Bülent gibiler değil. İyi insanlar… Onları yok ettikten sonra geldiği kapı önünde, oğlu için yalancı şahitlik yapmış bir kız çocuğunun saçlarını okşayan Hüseyin Tarhan yaşamayı hak eder. Bin Bülent ölsün, bir Hüseyin’in tırnağı kırılmasın. Tarhanların tırnağı kırılmadı. Tarhanların hepsi öldü. Bir Bülent bile ölmedi. Akınların hepsi yaşıyor. İyi insanların hepsi öldü, kötüler yüzünden. Onu beceren çok olmuştur. Dua edin geberip gitmiş olsun. Ya yardım et ya canımı al. Zorlaştırma, kolaylaştır. İşim çok zor. Anne sen korumuş ol kızını. Leyla teyze sen korumuş ol kızını. Ne yüzsüzsün Firuze, nasıl yüzün tutuyor bunu isterken. Öl. Ben koruyamadım sen korumuş ol anne. Sen Melike’yi korumuş ol. Dua edin geberip gitmiş olsun. Koruyamaya gücün yetmediyse, yanında olsun. Öl Ecevit, niye yaşıyorsun ki? Öl. Yaşamak bir ceza. Yaşamak bir ödül değil, ancak ceza.


Dakikalarca beynimin içinde hırpaladılar beni. Kimler? Birden çok kişi, birden çok anı. Ali Ecevit iki kez daha aradı beni. Açmak için biraz olsun ağlamam dursun diye bekledim ama bu çıkmaz bir sokaktı. Durduramıyordum kendimi. Bir elim yüzüğümde bir elim kolyemde ağlamam durmuyordu. Üçüncü aramayı açtım. “Ya sen bu telefonu niye açmıyorsun Firuze?!” diye bağırdı bana. “Telefonu eline alıp başkasıyla konuşmayı biliyorsun da benim telefonumu mu açmıyorsun? Bana bak Firuze, bana bak-”


“Her şey yolunda Ecevit,” dedim kırgın bir sesle. Ona kırgın değildim. Bir tek ona kırgın değildim. Gözlerimi sıvazladım. Nefes almak için çabaladım. Bir süre yanıt gelmedi karşı taraftan.


“Ağlıyor musun sen?”


“Yarın arayacağım seni,” dedim titrek bir sesle. Onunla konuşmak utandırdı beni. Şimdi burada olsa yüzüm yoktu yüzüne bakmaya. Bülent’in dedikleri çınlamaya başladı yine kulaklarımda. Karnıma kramplar girdi. Engel olamamıştım. O lafları etmesine engel olamamıştım. Melike’nin adını ağzına yama yapmıştı. Sırtıma yük gibi bindi bu. Hüseyin ve Leyla’nın kızını koruyamamak, yer yaşımda kalbimi yaşlandırıyordu.


“Niye ağlıyorsun? Baban bir şey mi yaptı?”


“İyiyim, kimse bir şey yapmadı. Uyuyacağım sadece. Biraz yorgun-”


“Kes şunu Firuze!” diye çıkıştı bana. Sesi çok huzursuzdu. Sanki hissediyordu kardeşi hakkında söylenilenleri. Ona uzun zamandır iyi olup olmadığını sormamıştım. Kim bilir nasıl yorulmuştu. Fiziken bir yorgunluktan bahsetmiyordum ama. Onu arabadan indirip asfalta çöktüren, kusturan o yorgunluktan bahsediyordum. Asfalta mı çökmesi gerekiyordu yorulduğunu belli etmek için? Kim bilir geceleri kendini nasıl yiyip bitiriyordu. Artık öfkesini kustuğu bir ben de yoktum. Biraz olsun atamıyordu içindeki endişeyi, nefreti. Bu bile kim bilir nasıl zarar veriyordu ona. Görünenin aksine iyi gelemeyeceğimi o an fark ettim. Ecevit’in kan kustuğu bir duvarı bile kalmamıştı.


“Ben kapatıyorum,” diyebildim için için ağlamak üzereyken.


“Ben geliyorum.”


“Ecevit saçmalama!”


“Kapat telefonu.”


“Ecevit nereye geliyorsun? Evdeyim. Gelme, yarın geleceğim.” Telefonu suratıma kapattı. Bu kez onu arayan ama telefonu açılmayan ben oldum. Defalarca kez aradım, mesaj attım. Gelsen bile çıkmayacağım evden dedim. Gelmesin diye yalvardım, aradım durdum. Ama açmadı. Bu gece, babam bu kadar tepemdeyken evden çıkamazdım ama ayaklanıp Ecevit’i engellemek için çırpınacak takatim da yoktu. Ancak üzerimdeki kıyafetleri çıkarabildim. Ecevit’e uyuduğumu yazdım. Birazcık hatırım varsa gelme yazdım sonra mesajı atmadan sildim. Yüzümü sıcak suyla yıkadım, pijamalarımı giydim. Uyudum yazmıştım, gelse bile cevap vermeyecektim, uyuduğumu sanacak ve geri dönecekti.

Planım bu yöndeydi. Ecevit gelince beni arar sandım ama Ecevit’in geldiğini bana söyleyen annem oldu. Kapım tıklatıldığında yanıt vermedim ama ne zamanki annem fısıltıyla, “Firuze, Ecevit kapıda,” dedi o vakit yerimden sıçrayarak kalktım. Anneme bu gece hiçbir koşulda açılmayacak kapı açıldı ve korkuyla anneme baktım.


“Nasıl kapıda?” dedim korkuyla.


“Kapıda! Dışarıdan haber geldi. Ara söyle gitsin, baban görmeden gitsin.” Hızla aşağıya inerken onu aradım tekrardan. Babam nasıl Ecevit’in evinden beni alamadıysa, Ecevit de bu evden beni çıkaramazdı.


“Kapıdayım.”


“Sen delirdin mi?”


“İn, göreceğim seni.”


“Yalvarıyorum git.”


“Tamam bekliyorum,” dedi ve telefonu suratıma kapattı. Annem arkamdan geliyorken “Bak ben

kapıdakilere dokunmayın dedim ama tek çıkaracağı sorunda babanı arayacaklar ve zor kullanacaklar.”


“Babam çıkmasın,” dedim yalnızca ve ayağıma ayakkabılarımı giyer giymez koşa koşa evin bahçesine çıktım. Hava çok soğuktu ama korkudan üşümüyordum bile. Koştur koştur çıktım bahçe merdivenlerini. Kapılar elbette Ecevit’e açılmamıştı.


“Aç kapıyı.”


“Firuze Hanım.”


“Açın kapıyı!” diye çıkıştım. Büyük demir kapı üçüncü sözüme gerek kalmadan açıldığında Ecevit kapının önünde durmuş sigara içiyordu. Şu an evdeki tüm güvenlik ekibini Ecevit’i vücuda giren bir virüs olarak algıladığını biliyordum. Bir hareketlilik vardı. Babamın anlaması ya da direkt babama gitmesi an meselesiydi. Annem biraz olsun geciktiriyordu. Beni görünce elindeki sigarayı attı ve ayağının ucuyla ezdi. Ters ters ortalığa bakınıyordu, bakışları yumuşamadı. Bu kez bana baktı. Süzdü baştan aşağı ve ellerini kemerinin iki yanına koydu.


“Ne yapıyorsun sen?” diye çıkıştım.


“Kapıdakilerle sohbet ediyorum,” dedi Ecevit ve etrafa baktı. “Muhabbetleri hiç sarmadı ama neyse.”

Arabasını nereye park ettiğini görmeye çalıştım. “Ecevit git.”


“Yok.”


Ona vardım ve ceketinin iki yanından tuttum. “Gider misin?”


“Yok,” dedi ve gözlerini bana çevirdi. Yüzümü inceledi. Ama bu öylesine bir inceleme değildi. Dudağımdan, şakağıma, gözlerimden, çeneme kadar her zerreme baktı. Gözleri ansızın arkama kaydı ve işaret parmağını salladı. “Ben seni uyarmadım mı?” dedi. Arkama baktım korkuyla. Yalnızca annemdi… Ceketinden karnına kaydı ellerim ve ittim.


“Ecevit hadi.”


“Firuze hadi,” dedi o da benim gibi.


“Saçmalama!” dedim. “Saçmalama. Git artık!”


Üzerime baktı, sonra anneme. “Uyardım ben seni,” dedi başını sallarken. Annemi ne konuda uyarmıştı, ne zaman uyarmıştı bilmiyordum ama bu soru annemi sessizleştiriyordu. “Kocanı idare mi ediyorsun yoksa selamı mı söylüyorsun bilmiyorum o kadarını,” dedi Ecevit. Omuzlarımdan tuttu ve arabasının olduğu yeri işaret etti.


Anneme döndüm. Susup kalmıştı, bir şey yapmıyordu. Tam bu noktada belki de Ecevit’i benimle beraber vazgeçirmeliydi. Ecevit’ten gözlerini alıp bana dikti. “Bir saat içinde dön Firuze,” dedi annem. “Gelince de eve girmeden bana haber ver.”


“Gönderirsem gelir,” dedi Ecevit beni yürütürken. Pijamalarımla önüne aldı beni. Kimse de engel olmadı bize. Dönüp iki kez anneme baktım. Bize bakıyordu yalnızca. Hiç de bir şey yaptığı yoktu. Çevresini sarmış güvenliklere bir şeyler söylediğini gördüm yalnızca.

“Nereye gidiyoruz?” dedim Ecevit’e bakıp.


“Seni biri kaçırsa sen tıpış tıpış gidermişsin,” dedi adımlarımı hızlandırırken. Kendi irademle yürümüyordum. Yalan söylüyordu. Arabasına bindiğimizde tepemizdeki ışığı açtı ve bana yaklaştı. Özürler diliyordum ki öpeceğini sandım ama hayır ışık altında yüzümü kontrol etti. Bir sağa bir sola çevirdi yüzümü. Gözlerime, şakaklarıma, alnıma, çeneme, yanaklarıma… Ardından boynumu açtı, orayı da kontrol etti. Ense köküme kadar baktı. Pijamamı çekti biraz kendine ve pansumanlarıma baktı. Kollarımı sıvadı, bileklerimi kontrol etti. Bir kızarıklık ya da morarma aradığını biliyordum ama o Bülent’in kafasını dikişlik yaptığımı hiç bilmiyordu. Saçlarımın nasıl çekildiğini de hiç bilmeyecekti.


“Ecevit iyiyim,” dedim kollarıma bakarken o. Kontrol edebileceği her yere baktı. Sonra çekti ellerini üzerimden.


“Niye ağladın?”


“Kavga ettik. Mümtaz haber vermiş babama. Niye orada olduğumu sorguladı, söylediklerime

inanmadı, konu konuyu açtı ve kavga ettik. Sinirlerim bozuldu ve ağladım. Bu kadar. Kanıtlanabilir hiçbir şüphesi yok, kendi kendine söylendi durdu.”

“Sinirlerin bozuldu diye ağladın?”


“Evet. Ağlamak istedim ve ağladım. Bu kadar. Sonra zaten odaya çıktım.”


“Telefonlarımı niye açmıyorsun?” Bana inanmıyordu. Görebiliyordum. Ama aksini kanıtlayamadığı sürece inanmamak onun problemiydi benim değil.


“Ağlıyordum, açmak istemedim.”


“Benim yerime kimin telefonunu açtın?”


“Annemin. İnci’nin sesimize uyanıp uyanmadığını sordum. Sesli ağlıyordum çünkü.”


Gözü telefonuma kaydı ama herhangi hamle yapmadı. Yapsa da şifre vardı ve açmazdım. “Yalancı,” dedi yüzüme baka baka. Gözlerimi devirdim ve yola baktım. İkimizden de bir süre ses soluk çıkmadı. Bir saati bu arabada geçirmek en makulüydü. Sonra da inip eve geri gidecektim. Bu akşama babamın ikinci baskınını sıkıştırmak hiç planımda yoktu. Bu sessizliğin sonunda arabayı çalıştırmasını beklemiyordum, kabul.


“Ecevit ben döneceğim,” dedim. İkimizin de kemeri bağlı değildi. “Sana söylüyorum. Ecevit ben

döneceğim. Uyuyacağım. Ecevit. Döneceğim ben. Gitmek istiyorum. Ecevit. Sana söylüyorum duymuyor musun beni? Uyuyacağım başım çok ağrıyor. Ecevit. Ecevit. Ecev-”


“Ya açım aç!” diye kesti beni. “Açım bir dur, açım.” Adeta açlık gerginliğiyle azarlıyordu beni.


“Yemek ye o zaman!”


“Sabır selamet,” dedi yola bakarken. Sonra bedenime baktı ve “Kemerini bağla,” dedi. Direksiyonu kısa bir an bırakıp kendi kemerini bağladı. Tekrar etmesin diye ben de kemerimi bağladım. Gecenin bu saatinde nereye ne yemeye gidiyorduk bilmiyordum. Zaten ben aç da değildim. Bunca derdin sıkıntının içinde o niye açtı onu da bilmiyordum. Elimi saçlarıma daldırdım ve sızlayan yerlere dokundum, biraz masaj yapmaya çalıştım. Başım çok ağrıyordu. Ne yaparsa yapsaydı beni bir saat sonra aldığı yere bıraksaydı. Boş yollardan geçip gittik. Nereye gittiğimizi sormadım, durunca ancak dönüp baktım.


Kokoreççiye gelmiştik.


Omuzlarım düştü. Biz tam olarak hangi anda çaydan ve kokoreçten vazgeçecektik? Bilmiyordum. Kapıyı açıp indiğinde ben de indim peşinden. Hava soğuktu ve benim üstüm inceydi. Alıp arabaya geçecektik herhalde. Ali Ecevit’in kabanını çıkardığını gördüm.


Bana yaklaştığında, “Saçmalama giy onu, alıp arabaya geçelim,” dedim ama kollarımdan çoktan geçirdi o. Önden düğmeleri ilikledi. Saçlarımı çıkardı ve kabanın üzerine bıraktı.


“Ya sen üşüyorsun böyle de.”


“Kazağım kalın.”


Arabasını kilitledikten sonra “Hadi,” dedi beni gerisinde bırakmadan. Üzerimde benden üç tane alacak kabanla peşine takıldım. Ayakkabılarımın bağcıkları bağlanmamıştı. Çocuk gibi hissettim kendimi. Ecevit’in selamından sonra ben de selam verdim ve oturduğu yerin karşısına oturdum. Ecevit iki el hareketi, iki tane de eylemsiz cümleyle derdini anlattı ve kokoreç söyledi bize. Ellerimi kabanının cebine koydum. Birkaç kâğıt, bir tane sigara ve çakmak, bir de sert, kaygan, taş gibi bir şeye dokundum ama çıkarıp bakmadım. Merak da etmedim pek. Omuzlarımı kaldırdım ve yüzümü de gömdüm kabanın içine. Başımıza gelmeyen kalmamıştı bu gece, kokoreç yemeye gelmiştik. Aklımı kaçıracaktım. Dakikalar önce alnımı zemine vura vura ölmeyi ve öldürmeye diliyordum.


“Mümtaz’ın bilgisayarını hallettim.”


“Beni delirte delirte hallettin,” diye düzelttim.


Omuz silktim ve asılı olan kokoreçlerine baktım. İğrenç duruyordu. “İlk maili ne zaman atacağız?”


“Sabah olsun hayrolsun. Hemen atarsak okları sana çekme ihtimalimiz var.”


“Hiçbir şey kanıtlayamazlar. Ben çok iyi idare ettim.”


“Ona ne şüphe?” diye sorduğunda önümüze ayranlar konuldu. Ecevit benim şişe ayranıma uzandı ve çalkaladı. Paketi açarken içine pipeti yerleştirdi ve önüme koydu. Kendi ayranını da açtı ama pipetsiz bıraktı. Ayrana uzanmaya erindiğim için başımı iyice eğdim ve birkaç yudum çektim. Ellerimi çıkarmak istemedim. Her ne kadar iğrenç dursa da kötü kokmuyordu. Midemde gurultular hissetmeye başladım. En son gündüz o tatlıyı yemiştim. Emindim Ecevit’te öyleydi. Siparişlerimiz çok gecikmeden geldiğinde Ecevit’in tam ekmekten biraz küçük bir ekmeği vardı. Evet yememişti…

Ellerimi gönülsüzce çıkardım cebimden kokorecime uzandım. Ecevit büyük bir ısırık aldı, o koca ısırığına rağmen oldukça kibarca çiğnedi. Ekmeğin boş tarafını ısırmak istemediğim için kopardım elimin ucuyla ve önümdeki kâğıda koydum. Ecevit’in gözleri o ekmek parçalarında kaldı. Birkaç lokma aldıktan sonra bile onlara bakmayı sürdürünce rahatsız oldum ve ufak ufak onları da yedim. Halbuki o olmasa yemezdim. Bırakırdım. Sessiz sedasız yemeğimizi yerken o benden çok önce bitirdi. Ayranı kokoreciyle beraber bitse de benimki yarısına gelmeden bitmişti. Bir tane daha ayran istedi. Kokorecin kokoreç olduğunu düşünmeden yedim. İki tane de turşu yedim, burnumu çekmeye utandığım için sık sık peçete bastırdım. Sondaki o kuru iki lokmayı da bırakmak istedim ama Ecevit beni izlerken bırakamadım. Lokmam bitince bir ıslak mendil de bana açtı. Uzattı. Ellerimi sildikten sonra onun gibi tüm çöplerimi tek kâğıdın içinde topladım ve büzüştürdüm. Dudaklarım yanıyordu, acıdan şişmişlerdi de. Ecevit’in dudaklarına baktım. Hiçbir şey yoktu. Ben tam saate bakarken o iki tane çay istedi. Çok vaktimiz yoktu. Yola çıkmamız gerekiyordu. İki tane de çay geldi önümüze kondu. Bu kez çayını içti. Bitirince hemen kalkalım diyecektim ama çayından sonra da sigarasını yaktı. Dirseklerini dizlerine yaslarken yüzüğüme baktı sigarasını içerken. Saklama ihtiyacı duydum sebepsizce ama saklayamadım anlar diye.


İkinci sigarasına giriştiği an, “Ecevit kalkmamız lazım,” dedim hemen.


“Niçin?”


“Bir saat dedik.”


“Yok demedim ben öyle bir şey.”


Omuzlarım yorgunca düştü, “Neden böyle yapıyorsun?” diye sordum sitemle. Saç derim bile çok ağrıyordu. Ali Ecevit’in kabanı bile bana yetmiyordu şimdi. Sigarasını dudaklarının arasına aldı ve yine ellerini çekti sigaradan. Uzaklaşmadan bir nefes çekti, gözlerimin içine bakıyordu ve anlıyordum ki ya yanıt vermeyecekti ya da umursamaz bir söz edecek beni kızdıracaktı. Sigarasını geri çekti ve çökük yanakları bir süre bana baktı. Ciğeri patlayacaktı, nasıl böyle haşır neşir olmuştu sigarayla?

Sigarasının dumanı, kurduğu cümleyle süzüldü dudaklarından. “Gitmeni istemiyorum,” dedi. Öylece, öylesine değil. Bilakis, tüm samimiyetiyle, tek dileği buymuş gibi. Sonra kaçırdı gözlerini benden ve uzaklara baktı. Orada da beni gördüğünü bilmek, harap olmuş halime neşeyle el çırptırabilirdi. Engellemediğim bir gülümsemeyle baktım ona. Ecevit’e değil belki ama kabanına sarıldım. Ecevit’in gitmesini istemediği olmak… Bir şehrin en zengini olmak gibi değildi. Anne ve babasının arasında dertsiz tasasız uyuyan bir çocuk olmak gibiydi. Her türlü sıkıntıdan bir haber, anne babasının sıcak yatağına sığınmış, karnı tok, sırtı pek, güvende ve korkusuz olmaktı. Annesinin duasını duyarak uyumak gibiydi. Babanın koca ellerini saçlarında hissetmek gibiydi. Ecevit’in gitmesini istemediği olmak, ne de güzeldi.


“Keşke,” diye mırıldandım kendi kendime. Duydu, “Ne keşke?” diye sordu çatık kaşlarıyla. Etrafa bakındım. Kokoreç cızırtısında ne güzel şeyler konuşuyorduk. Her kokoreç gördüğümde anımsayacaktım şimdi.


“Keşke sadece seninle yaşadığım bir hayatım olsaydı,” dedim. Bu kez ben gözlerimi kaçırdım. Gözlerin ne bitmek bilmeyen çilesi vardı öyle. Kulakların derdini bile çekiyordu. Keşke Ecevit’e gitmek bir lüks olmasaydı. Keşke Ecevit’in evi evim olsaydı. O evin bitmiş ekmeğini, gelmiş faturasını, kırılmış bardağını, asılmış çamaşırını, akan musluğunu, yumuşatıcı kokan çarşafını, kirlenen camlarını, temizlik gününü, yerleştirilmesi gereken bulaşığını düşünmeyi Ecevit’le bölüşseydim. Öyle bir lokma ekmeği böler, bir bardak suyu bölüştürür gibi hem de.


“Kalkalım mı?” diye sordum. Başka çarem yoktu, çünkü bahsettiğim o dertlerden hiç mustarip olmayacaktım. Yavaşça ayaklandığımda Ecevit de kalktı ardımdan. Hesabı öderken usluca yanında bekledim. Zaten beş kuruşum da yoktu yanımda. Sallandım biraz, sıkıldım beklerken. O bana nasip olmayan küçük dertlerin hayaline daldım. Ecevit elini belime yerleştirmeyene kadar da açılmadı algılarım. Keşke eli belimdeyken bir kilometre yürüyebilseydik ama yalnızca birkaç adım yürüdük.

Aç karnımızı doyurunca, başka da sebebimiz kalmamıştı. Hiç kimse ve hiçbir şey şu aç karın kadar etkili olmuyordu. Ecevit başta yolu uzatmak için Kızılay tarafına uğradı sandım. İşin doğrusu üzerime alındım, biraz komikti bu ama elimde değildi. Lakin sonra bir yerde durduk. Bana bir şey söylemeden arabadan indi ve dükkâna girdi. Öyle tabelası olan bir yer değildi. Gecenin bu vakti de seçemedim ne dükkânı olduğunu. Ecevit sessizce indi sessizce bindi. Ne yaptığını sormadım, aman aman merak da etmedim açıkçası. Eve yaklaştıkça arabanın hızı düştü. Bunu da üzerime alındım açıkçası. Ve sanki bu sefer doğru bir alınganlıktı. Kızmadım ona. Olabilirdi. Demek ki arabanın da kuvveti bu kadardı.

Eve belli bir mesafe kala arabayı sağa çekti. Aslında biraz daha ileride indirebilirdi. Kafasından ne geçti de burada durdu bilmiyordum. “Teşekkür ederim,” dedim bu gece için son kez. Bana dönsün de yaklaşsın diye bekledim. Belki ufak bir buse, belki uzun bir öpüşme. İkisi de başım gözüm üstüneydi. Lakin ikisi de yoktu. Yine bana içten içe kızmak için bir sebep bulmuştu sanki. Git ve gitme demeleri hep bana kızmalara çıkıyordu. Bense uzanamadım. Uzanmadım değil, öyle kibirden, o yapmıyor diye yapmamazlık değil. Bu akşam beni yerden yere vuran mevzular, sesler, Ecevit’e uzanma cesaretimi kırdı. Sanki ona yaklaşsam duyacaktı, görecek ya da hissedecekti. “İyi geceler,” diyebildim ancak.

Kapıyı açıverdiğim an ayağımı dışarı atmadan elimden tuttu ve “Firuze,” dedi.


“Ay kabanın,” dedim farkındalıkla. “Unutuyordum onu, kabanını al.” Bunu da alırsam iki kabanım olacaktı ondan bana kalan. Çıkarışımı izledi. Ben kabanını çıkarırken üzerime doğru eğildi ve araladığım kapıyı geri kapattı.


“Gitmek zorunda değilsin,” dedi derdinin kaban olmadığını belli ederken.


“Zorunda olduğumdan değil, böylesi daha iyi diye gidiyorum.” Bir o yana bir bu yana çekiştirdiğim kabanı sonunda çıkardım ve Ecevit’in kucağına bıraktım. Verdiğim cevap yüz çevirmesine neden oldu bana. Yüz çevirmesi nasıl incitiyordu bilse beni, bir daha yüz çevirmeden önce bir kez daha düşünürdü. Belki yine çevirirdi ama yine de duraksardı.


“Ecevit,” diye sızlandım ve çenesine doğru uzandım. Küçük bir çocuk gibi burun kıvırıyordu. Böyle yaptığını farkında olup olmadığını bile bilmiyordum. Çocukken de vardı bu burun kıvırmaları. Öyle çok söylenmezdi, hiç ağlamazdı istediği olmadı diye ama burun kıvırır kaş çatardı. Hiç değiştirmemişti bu halini. Tavır yapmıyordu, apaçık gönül koyuyordu bana. Yüzünü çevirmeye çalıştım ama izin vermedi. Bunu küçükken yaptığında sırtına atlar canını acıtırdım. Ne cins bir çocuktum öyle, nasıl tahammül ediyordu bana bilmiyordum. Ama büyüdüm, sırtına atlamak ve canını yakmak yerine yanağını okşadım ve içimden geldiği gibi, sonuçta yapacağım hiçbir şey dilini ağzımın içinde hissetmem kadar arsızca olmayacaktı, burnumu sakallarına sürttüm.

Bana mısın demedi, yüz vermedi, koyduğu gönlü geri almadı.


Hiç umurumda değildi. Çok güzeldi ona böyle… Sırnaşmak? Evet sanırım sırnaşmaktı bu. Öpmek ya da nefret kadar keskin olmayan, arada kalmış bir duygu olduğunu fark ettim. Sırnaşmak… Ne tatlıydı. “Bir evim olsun, o da senin evin olsun çok isterdim,” dedim. Halbuki bir evim bile yoktu. Yine de olmasını isteseydim bu Ecevit’in evi, Ecevit’in kendisi olsun isterdim. Çünkü Ali Ecevit, tek başına bir ev ediyordu kalbimde.


Dudaklarımı burnumu sürttüğüm yerlere dokundurdum. Sanırım onu ilk defa yanağından öpüyordum. Bu gece bir haysiyetsizin kafasını yaran kadınla şimdi burada bunu yapan kadın aynı kişi olamazdı. Şimdi elime bıçak geçse Bülent’i öldüremezdim. Ecevit yanağında konulan buselerle sıktığı çenesini istemeden ya da isteyerek gevşetti.


“Keşke,” dedi kendi kendine.


“Ne keşke?” diye sordum merakla. Yanıt vermedi ve başını bana çevirdiğinde burun buruna kaldık.


“Öyle,” diye mırıldandı yalnızca. “Gel bana. Böylesi daha iyi değil, korktuğun için böyle yapıyorsun.”


“Korkmuyorum Ecevit.” Evde nasıl terör estirdiğimi duysa inanmazdı kimselere. Ama duysun da istemezdim zaten. Onu duyması, sebepleri öğrenmesi de demekti. Boşta olan elimi yakaladığında dönüp bakmadım ne yapacak diye. Ne yapacaksa razıydım, gözlerine bakmak daha cazipti şimdi. Birazdan öpüşecektik ve içimdeki zilli zıp zıp zıplıyordu. Başparmağı avucumun içini okşadı bir süre. Öyle bir etkisi oldu ki, cazip gelen Ecevit’in gözlerinden koptum ve gözlerimi yumdum. Avucumun içinde bir soğukluk ve yük hissettim. “Firuze,” dediğinde avucumu parmaklarımı bükerek kapattı.


“Hım?”


“İstediğin zaman çık gel.”


O an fark ettim avucumun içine batan çıkıntıları. Gözlerimi açtım ve başımı eğdim ve Ecevit’in kapattığı avucumu açtım. “Ne bu?” diye sordum merakla. Bir anahtardı avucumdaki. Ecevit’in bana ikinci kez anahtar verişiydi bu. İlkinde kendisi eve gelmiyordu, kapıyı açmam içindi. Peki şimdi evine giden oydu, benim bu anahtara ihtiyacım yoktu.


“Yedek anahtarım. Sende kalsın.”


“Neden?” dedim anahtara bakarken.


“Evde olmazsam kapıda kalma. İstediğin zaman çık gel,” dedi. Bu ben evde olmasam bile çıkıp gel demek miydi? Başımı Ecevit’e kaldırdım.


Sanki bu dünyadaki bütün pijamalar bana ait oldu ve Ecevit’in evine yerleştirildi. Senelerce dişinden tırnağından biriktirip, çocuğundan arttırdığı parasıyla bir ev alabilmiş kadının mutluluktan öte o yorgunluğu kederi çöktü kalbime. Gözlerim yaşardı, ben o kadın gibi dişimden tırnağımdan kısmamıştım ama dişimi tırnağıma takmıştım, çocuğumdan da arttırmamıştım ama kendimden çok arttırmıştım. Ali Ecevit’in bir zamanlar beni almamak için kırk takla attığı evine önce misafir olmuştum, şimdi anahtarım vardı. Tıpkı o kadın gibi çektiğim çileye ağlamak istedim. Burukça baktım anahtara. Ne mutluydu o kadına ve bana. Ne mutluydu bize.

“Ecevit,” dedim titrek bir sesle.


“Konuşalım istemem,” dedi açıkça. Kendine engel olamadığını hissettim. Bu anahtarı çıkarırken, kendisiyle savaştığını ama bana yenildiğini hissettim. Bazı yenilgiler zaferlerden daha iyi olabilir miydi? Bilmiyordum ama Ali Ecevit’in bana yenildikleri daima zaferlerden iyiydi. Soluklarım hızlandı ve kalbim beni zorlayacak bir hızda çarpmaya başladı. Avucumu sıkıca kapattım alamasın diye. Sanki veren o değilmiş gibi. Hayatımdaki ilk kez bir şeye sahip olduğumu hissettim. Sahiplik, tümüyle sahiplik, bir çocuğun kalemi gibi, çiftçinin toprağı, askerin silahı gibi bir sahiplikti bu. Aidiyetti. Üzerimde resmiyette tapu vardı halbuki, hiçbir şeyin bana ait olmadığını, bir anahtar bana ait olunca fark ettim.


Bir daha asla Ecevit’in evine gittiğimde kapıyı çalmayacaktım. Evde olsa da, uyanık olsa da, kapıyı çalmayacaktım. Kollarımı boynuna doladım hızla. Yine o küçükken üstüne atlamalarım gibi canını yakacak kadar hoyrattı sarılışım. “Teşekkür ederim,” dedim. Teşekkür ederim Ecevit. Bana bu yaşımda aidiyeti öğrettiğin için teşekkür ederim. Teşekkür ederim o kadınla beraber beni ev sahibi yaptığın için ve teşekkür ederim Ecevit. Bana kalbinin anahtarını verir gibi evinin anahtarını da verdiğin için. Ölsem de gam yemem artık. Ölsem de gam yemem.


“Git ya da ben basacağım gaza,” dedi usulca. Boynuma bir öpücük kondurdu. Bir zaman sonra geri çekildim. Dudaklarına üç ayrı yerden buse kondurdum ve hiç yüzüne bakmadan indim arabadan. Neredeyse koşar adım eve doğru gitmeye başladım. Annemi aradım, “Geldim ben,” dedim. Beni iç kapıda karşıladı. Annem bir şeyler söylemeye çalıştı ama hiçbir şey duyduğum yoktu. Hızlı hızlı odama çıktım, kapımı kapattım ve kapattığım kapının önüne çöktüm. Anahtarıma baktım, önce avucuma sonra kalbime sakladım.


İçimde kocaman bir yer açtım anahtara. Herkesin mülkiyet hakkı vardı. Ben de sahiptim artık. Anahtarımı bir oraya yerleştirdim buraya koydum. Bir türlü yettiremedim. Çiçeğinin yerini beğenmeyen pimpirik bir insan oldum, içimde en güzel yeri seçemedim. Öyle çok şey yazmak istedim, konuşmak istedim, anlatmak istedim ki bu gece. Sokağa çıkmak benim artık bir anahtarım var dememek için zor zapt ettim kendimi. Günlüğümü çıkardım. Anlatmak istedim, cümlelerimi süsledim. Bir sürü cümle yarım kaldı yetmediği için. İçimde kadim bir halka Cumhuriyet’i müjdelemek gibi müjdelemek istedim günlüğüme bu güzel haberi. Sonra başaramadım. Ne yapsaydım? Kelimelerim yetmedi. Ama öğrenecektim elbet. Benim bir anahtarım olduysa, cümlelerim de elbet tamamlanırdı bir gün. O kadim halk da tek bir gecede öğrenmemişti herhalde abece’yi. Onların da cümleleri benim gibi yarımdı. Onlar da okuma yazma bilmiyordu. Ne farkım vardı ki onlardan? Onların da yeni vatanı olmuştu, benim de ilk kez evim olmuştu. Ben de onlar misali, adım adım öğrenecektim. Evim vardı artık benim de, değil mi? Vatanım vardı sanki. Öyle şen, öyle hür, öyle mutluydum. Bu gece bile. 


***

O gece Akın malikanesinin tüm ışıkları söndüğünde, herkes derin bir uykuya daldığında ve evden bir pislik eksik olduğunu ansızın gördüğüm kabusla uyandım. Anahtarla uyudum ama zihnim anahtardan öncesini sıkıca tutmuştu. O bedenimi titreten ve gözümü karartan his benimle uyumuş olacak ki bir karabasan gibi çöktü üzerime, rüyamda Bülent’le boğuşuyordum.


Nefes nefese uyandığım andan sonra kalkıp çantama koyduğum anahtara baktım sanki kaybolma ihtimali varmış gibi. Ya da onun da gerçekliğinden şüphe ettim. Bir bardak suyla mutfaktan yukarı doğru çıkarken Bülent’in odasının önüne gittiğimde odanın içinde olup olmadığına emin değildim. Tıpkı rüyamdaki gibi ortalık çok karanlıktı ve ben Bülent’in odasındaydım. O kapıyı açtığımda şayet orada olsaydı ve uyansaydı, beni sağ çıkarmak istemeyecek kadar hırçınlaşırdı biliyordum. Yine de o kapıyı açtım, çünkü rüyada onu boğmak üzere olan bendim o değildi.


Kokusunun sindiği odaya girdiğimde elim ayağım titriyordu. Kâbus bir gerçek gibi ensemdeydi sanki ama geçen seferlerde her seferinde yarım kalan bu an için şimdi iyi bir vakitti. Kapıyı kapatıp yalnızca telefonumun fenerini açtığımda saat gece üçü gösteriyordu.


Bu belki de Bülent’in odasına hayatım boyunca üçüncü girişimdi. İkisi yakın tarihte gerçekleşmişti ve o bir diğeri de doğruluk payını arttırmak için eklediğim bir sayıydı. Midemi bulandırıyordu. Kokusu, saçı, bakışı, kıyafetleri, üzerinde uyuduğu yatak… Midemi bulandırıyordu.


Alparslan bana ne verecek bilmiyordum. Kullanabileceğim bir şey miydi onu da bilmiyordum. Bana vereceği her ne olursa olsun fazlasını bulmamdan bir zarar çıkmazdı. Şayet o gece odadan elim boş da çıkmamıştım. Tam yirmi sekiz tane, her birinde milyonların döndüğü dekontların fotoğrafları vardı elimde. Tam iki gündür adı geçen araştırma şirketini araştırıyordum. Tek bir şirket ismi dönüyordu dekontta. Açıklama kısmı boştu. Zihnimde üç parça vardı, DNA testi, 40 milyon dolar ve yirmi sekiz dekont. Yapacağım tek yanlış hamle, aceleci adım, zamansız hareket beni elimdekilerden edecekti.

Babam oğlu Bülent Akın’ı göz göre göre ikinci kez aklamıştı. Suçsuz çıktığı davada, içten içe onun yolsuzluğu karışacak bir zekasının olmadığına kendimi inandırmıştım. Aksi olsa bile babam oğlunu kurtarırdı biliyordum ama Bülent gibi fındık kadar zekâsı olmayan bir adamın böyle büyük ve bir noktada kurnazlık, akıl gerektiren işlerde yeri olabileceğine inanmamıştım. O zaman inansam, şüphe etsem üzerine gider miydim bilmiyordum. Babamın çoktan el koyduğu bir olaydı, kendimi yıpratmış olurdum ancak. Lakin şimdi emindim ki babam işin hiçbir yerinde yoktu, habersizdi. Bu bile yeterdi bana. Hiçbir şey yapamayacak olayım, Bülent’i bu dönemde babamın eline avucuna bırakacak olmak bile yeterdi. Babam kimseyi öldürmezdi, babam ya zorla yaşatır ya da ölmekten beter ederdi. İsterdim ki Bülent’in en iyi hali babamın onu ölmekten beter ettiği haliydi.


Bülent’i, tereyağından kıl çeker gibi, Ecevit’in tek bir zerresini bile bu işe karıştırmadan yok edecektim. Bu uğurda neyi feda edecektim bilmiyordum, babamın eline kalmadığı her ihtimalde babam da zarar görüyordu. Atilla Akın bu zararın karşılığını bana nasıl ödetirdi bilmiyordum ama tek tesellim olan olduktan sonra bana en fazla ne yapabilirdi ki? Bülent’in yok olup gittiği bir ihtimalde neye katlanamazdım.


Boşluğa düştüğüm her an, zihnimi bunlar kemiriyordu. Yarın Alparslan’la görüşecek olmanın bile bende tesiri büyük değildi. Alacaklarımın yanında boşa gitmiş bir ömrün üç saati daha boşa gitmiş çok muydu? Tek zorlandığım. Yarın Ecevit’e yalan söyleyecek oluşumdu. Her şey olup bittiğinde ona yalan söylediğimi itiraf edecektim. Belki bir nebze, sonucun verdiği zevk onu rahatlatırdı ya da vereceği tepkiyi azaltırdı. Kaldı ki Melike’yi aradığımızı Atilla Akın’ı oğluyla meşgul etmek bize yine uzun vadede kazandıracaktı.


Çünkü Mümtaz Asa’nın mailine düşen ilk mesajdan ya da bir sonrakinden babamın muhakkak haberi olacaktı. Ve babam benden şüphe edecekti. Mümtaz Asa’ya söylemeyecekti ama benden şüphe edecekti. Şimdi ortadaki sehpada o gece telefonun ucundaki adam vardı yine. “Hadi bir şekilde buldu adresi, olmaz diyorsun ama oldu. Buldu.” Belki de buna karşılık o mail adresi bizim bilgisayarımızda açık değildi.


“Amerika’da kendi halinde bir aileye ulaşır.”


Karşı tarafımızda oturan Behçet, “Güzel,” dedi keyifle.


“Sonraki maili ne zaman atacağız?” diye sordu telefondan adam. Ecevit’in evindeydik.


“Önce bir fırsat verelim tepkisini versin, korksun, kara kara düşünsün.” Yalnızca Seher’in ifadesinde de geçen bir tarihi ekleyip genelevin adresini eklediğimiz kısa bir mail atmıştık. Yaşlanmış da olsa, gebermek üzere de olsa elbette ki hatırlayacaktı.


“Ya maili kapatırsa bilgisayarından?” diye sorduğumda Behçet, “Mümkünatı yok,” dedi. Yine bacak bacak üzerine atmış babasının evi gibi yayılmıştı.


“Kapatmaz,” diye destekledi Ecevit. “Tek korkum senden şüphelenmesi.” İhtimal dahilindeydi ama arada babam varken beni ortadan kaldıramazdı. Bu noktada yine olan Ecevit’e olurdu.


“Şüphelenmeyecek. Her şey çok doğal akışındaydı o akşam. Kaldı ki iki gün bekledik. Şüphelenmeyecek.”


“Şüphelenirse de babası korusun kızını,” dedi Behçet, benim aklımdakini daha kaba bir şekilde dillendirirken. O cümledeki rahatsız edicilik uzaktan bile hissediliyordu. Ecevit’i de rahatsız etti zaten.


“Sana artık müsaade,” dedi Ecevit açıkça.


“Daha çayımı içmedim.”


“Hadi. Gittiğin yerde içersin.” Onun da kalkması için Ecevit ayaklandığında yerimdeydim ben hâlâ. Behçet telefonunu ve sigarasını aldı ve ayaklandı. Bana baktı kısa bir an, “Tabii,” diye konuştu kabanını giyerken. “Çifte kumruları yalnız bırakmak lazım.” Ecevit itercesine koluna dokunduğunda içim bulandı o bakışı ve sözüyle. Yaptığı imayı anlamamam mümkün değildi, zaten bu lafı da Ecevit’e değil banaydı. Avuçlarımı sıktım ve o evden çıkıp gidene kadar gözlerimi tek bir noktaya sabitledim. Şu adama muhtaç olduğumuz her an yük gibi sırtıma biniyordu. Kapı kapandıktan sonra da daldığım yerden gözlerimi çekemedim. Ecevit geldi, boşalmış çay bardağını aldı ve kendine çay koydu. Benimkinin yarısı duruyordu henüz.


“Sana evde en ufak bir imada bulunulursa gelip bana söyle,” dedi. Bana evde en ufak bir imada bulunulması demek, Mümtaz’ın bunu babamla paylaşması demekti. Ve böylesine bir olayı babama da söylüyorsa babam biliyor demekti. İşte o vakit bunu nasıl sindirecek ve bunu nasıl Ecevit’e söylemeye cesaret edecektim bilmiyordum. En başından beri babamın Melike’nin kaybolmasıyla bir ilgisi olmadığını savunmuyordum ama sanıyordum, umuyordum, diliyordum. Aksi durum bir felaketti. Benim için ya da Ecevit için değil. Bizim için.


Yanıma oturduğunda dizlerine yattım usulca. Saçlarımı tokadan kurtarması geç olmadı. “Yarın psikoloğa gideceğiz,” dedi dalgın bir sesle. Bunca olayın içinde yine geldi ve tek bir noktayı hatırladı. Yarın… Yarın için ilk hayırı burada kullanmam çok riskliydi. İşim var dersem o işimi yok etmek için çok kurcalardı. “Duydun mu?”


“Tamam,” dedim sıkıntıyla.


“Sonra da marangoza diye düşündüm. Boyanacaklar var.” Psikolog paranı buradan çıkar derken ne ben şaka yapıyordum sanırım ne de o. Ecevit’le yeniden o marangoza gidebilmek benim için canıma minnetti. Lakin, “Ben yarın atölyeme gidip çizmek istiyorum yalnız başıma,” dedim. Tüm bedenimi başım onun kucağındayken sıktım.


Tam da tahmin ettiğim noktaya takıldı, “Yalnız başına?” diye sordu. Gözlerimi yummamak, bacaklarının arasında gizlenmemek için zor tuttum kendimi. Sanki dokunsa bana yalan söyleyeceğimi anlayacaktı. Dilim sızlıyordu konuştukça. Yalanın zehriydi dilime bulaşan.


“Ben hep yalnız çizerim Ecevit,” dedim. Bu yalan değildi. “Çok uzun zamandır çizmiyorum. Yarın kapanıp gece yarısına, hatta belki sabaha kadar çizmek istiyorum. Perdeleri çekerim, hatta belki telefonumu da kapatırım. Yarım kalmış çok tablom var, birkaçını tamamlarım. Psikologdan sonra beni atölyeye bırakırsın olmaz mı? Ya da ben geçerim.”


“Telefonunu kapatma,” dedi parmakları saçlarımda süzülürken. Bana doğru eğildi ve yüzümü kontrol etti.


“Dikkatimi dağıtacak hiçbir şey istemiyorum,” dedim. Sesim titreyecek diye çok korkuyordum. Aniden parmaklarını yanağıma koyunca kalbim adeta tepinmeye başladı göğüskafesimde. Nefesimi tuttum yüzüne bakarken. Anlamış mıydı? Ciddi bakışları bendeyken, “Beni?” diye sordu. Eğilmişti bana doğru, yüzü yüzüme yakındı. Tuttuğum nefesi usulca bıraktım ve omzumun üzerinden sırtımın üzerine geçtim. Dudaklarına baktım Ali Ecevit’in.


Tümüyle dürüst olarak, “En çok seni,” dedim. Mevzu bahis dikkat dağıtmaksa ondan daha çok bunu başaracak yoktu. Bunun haklı gururu mu oldu onu böyle, serseri bir havayla gülümseten. Tek kaşı kalktı ve çenemdeki parmaklarıyla baskı uyguladı.


“Diyorsun,” diye sordu. Başımı salladım ağır ağır. Artık yalnızca dudaklarına bakıyordum ya da günah çıkarıyordum. En olmadı onu da günaha bulamak istiyordum.


“Diyorum,” diye mırıldandığımda başını biraz daha eğdi. Ensesine dokundum, saçlarını okşadım.


“O zaman gelmeyeyim.”


“Gelme Ecevit,” dedim dudaklarına uzatırken. Gelme… İlk defa gelmemeni istiyorum. Gelme.

***

Ecevit’le konuşmayalı sekiz saat, Ecevit’e yalan söyleyeli neredeyse bir buçuk gün oldu. Üzerimde pansumanını çıkardığım ama hâlâ izi duran yanıklarımı kapatsın diye önü kısmen kapalı ama sırtı açık, gece mavisi, saten, ayak bileğimin bir karış üstünde bir elbise vardı. Saçlarım düzdü, ayağımda topuklu ayakkabılar vardı ve yüzümde hafif bir makyajla birkaç saatlik bir tiyatroya hazırdım.

Alparslan’ın gelip beni alma teklifini çok net bir şekilde reddetmiş yalnızca adresi istemiştim ondan. Ellerim buz gibiydi, boynum ve kulaklarım çok sıcak, dilim damağım su içsem de kupkuruydu. Kalbim istemediğim bir yere gideceğimden mi bu kadar hızlı atıyordu yoksa öğreneceklerimden mi? Belki de vücudumun verdiği her tepki Ecevit’e ihanet etmişim gibi hissettiğimdendi. Bu beni yaklaşık dört saat önce bir panik atak eşiğine getirmişti. Ali Ecevit’i arayıp her şeyi söyleyecek konumdan son saniye uzaklaşmıştım.


Kafamdaki saate telefonumda gördüğümde çıktım ve arabama bindim. Tam üç kez geri dönmenin eşiğine geldim, iki kez Ecevit’i aramak istedim. Vücudum bir krizin orta yerindeymişim gibi tepki veriyordu ama bu iki saat bittiğinde hayatım boyunca ilk kez belki de bu kadar rahatlamış olacaktım. Sandığım gibi değildi hiçbir şey. Korkacağım bir şey yoktu, sandığım hiçbir şey gerçek değildi ve bedenim bana oyun oynuyordu. Gidecektim ve bitecekti. Her şey yolundaydı… Her şey yoluna girecekti. Bu ana hayatım boyunca her zaman şükran duyacaktım. Her şey yolundaydı. Olup bitince yalnızca rahatlayacaktım.


Alparslan, söylediklerime büyük bir dikkat gösteriyor olacaktı ki mekânın arka kapısından girecektik. Muhtemelen ön kapıda gazeteciler vardı. Gece hakkında tek bildiğim şey Uluslararası bir organizasyondu. Bu benim işime gelirdi. Ne kadar az beni tanıyacak kişi o kadar iyiydi. Alparslan’la araçlarımız eş zamanlı olarak karşı karşıya geldi ve ikimiz de oldukça dakik şekilde söylediğimiz saatte söylediğimiz yerde olduk. Arabanın içinden kısa bir an birbirimize bakarken Alparslan’ın kapısı açıldığında arabadan inmeden beni işaret etti. Benim kapımın açılmasını istedi ama adam bana gelene kadar çoktan indim araçtan ve buna izin vermedim. Anahtarı adama uzatırken “Hoş geldiniz,” dediğini duydum. Alparslan benim arabama doğru geldi. Lacivert bir takım elbise giymişti, bu duruşuna yakışmayacak bir hayranlık geçti gözlerinden.


“Muhteşem görünüyorsun,” dedi tek nefeste. Mavi elbisemin üzerine beyaz kısa bir kürk giymiştim. Bu gece burada benden güzel onlarca kadın bulurdum. Biliyordum. Giydiğim hiçbir şey ne birbirine ne de bana yakışmıştı. Bunu elbette ki kasten yapmıştım. İnsanlar önce kıyafetime sonra yüzüme bakacaklardı bu gece. Kolunu bana uzattığında, “Deneme bile,” dedim ilk sergimdeki patavatsızlığını anımsarken. Aniden koluma girmiş ve yürümüştü kırmızı halının üzerinden. Bir adım önünden yürüdüm ve dönüp de bakmadım. Halbuki bu gece buraya girmek için bile ona ihtiyacım vardı.

Neyse ki o da bana yetişti, yanımdan yürüdü. “Ne zaman çıkacağız?” diye sordum bizi karşılayan insanların arkasından yürürken. Üzerimden kürküm alınmıştı.


“Daha girmedik Firuze,” dedi. Adımlarım sağlam, duruşum dik gözüküyordu ama mideme giren krampların haddi hesabı yoktu. Ankara Palas’ı mimari olarak neredeyse kopyalamış bir solon karşıladı bizi. Yer yer yemek masaları varken bir kısımda tümüyle kokteyl masasına ayrılmıştı. İki alanın orta yeri boştu, sanırım burası insan kalabalığı için ayrılmıştı. Tüm bu alanın karşısında kalan ve yüksekte olan bir sahne vardı. Dekorlar özenle yerleştirilmiş, şatafat içinde yüzen, beni rahatsız eden gösterişte bir aydınlatması vardı. Tam orta yerinde parıldayan pırlantalarla göz alan kocaman bir avize vardı. Alparslan yer yer durdu, yer yer durduruldu. Konuştuğu insanlarla çoğunlukla yabancı dilde konuşuyordu. İngilizce olanları çok hızlı ve aksanlı konuşmuyorsa anladım, diğer dili seçemedim. Ne diyor bilmiyordum. İki kişiye yalnızca başımla selam vererek kurtuldum ama babam yaşlarında bir adam, muhtemelen Fransız’dı, elimi yakaladı ve üzerine bir buse kondurdu. Gözlerimin içine bakarak, iltifat etmişti muhtemelen, bir şeyler mırıldandığında usulca elimi çektim ve başımı sallamaya çalıştım.


Bu ışıklandırma, zarif ama sinir bozucu kahkahalar, gösterişli kıyafetler bana annemle zorla katıldığım davetleri anımsatıyordu ama orada, bir noktada Atilla Akın’ın kızı olduğum bilindiğinden insanlar kolaylıkla yaklaşamıyordu ama burada birbirinden nazik yabancıların tadımı çıkaran samimiyetleri vardı. Elimi sıktım ve soluklandım. Bir an önce bir masaya geçmek istiyordum. Alparslan’a ben işaret edildim ve bir şey soruldu. Alparslan ne dedi anlamadım. İnsanlara beni ne olarak tanıtıyordu bilmiyordum. Son adamdan da kurtulduğumuzda sonunda bir kokteyl masasının önüne geldiğimizde küçük çantamı bıraktım ve dirseklerimi masaya yasladım. Alparslan yanı başımdaydı, başını aniden bana doğru eğdi. “Somurtarak insanları kendine yaklaştırmamayı mı hedefliyorsun?” diye konuştu kulağıma doğru.


O her böyle yaklaştıkça bana zihnim yalnızca Ali Ecevit’in kusursuz tablosunu çiziyordu. Boynuma temas etti adeta kelimeleri kendimi geri çektim ve bir adım uzaklaştım. Sakin ol. Kimseye ihanet etmiyorsun, sakin ol. Elimde olsa aramıza beş adımlık mesafe açacaktım ama bu mümkün değildi. Ancak bir adım uzaklaşabilmiştim. Ecevit’in yüzüne nasıl bakacaksın diyordu içimden kuvvetli bir ses. Nasıl nefret ettiğini bile bile nasıl bakacaksın yüzüne? Tırnak etlerimi çekiştirmeye başladım. Bulunduğum yer umurumda değildi.


“Tam olarak bunu hedefliyorum,” dedim Alparslan’ın gözlerinin içine bakıp. Duruşunu dikleştirdi ve geniş salonda gezdirdi gözlerini.


“Korkunç bir auran var, onu destekliyor somurtkan yüzün.”


“Alparslan kes sesini,” dedim açıkça. Ondan iltifat duymak istemiyordum. Hatta ondan hiçbir şey duymak istiyordum. Sözümde durmayacaktım. Alacağımı aldığım gibi onu bırakıp gidecektim. Hiçbir şey içimdeki ihanet hissi kadar mühim değildi. Ona hiç çıkışmamışım gibi gözlerime baktı hayranlıkla. Sonra salonu işaret etti. “Konuştuklarımızın çoğu şimdi ne kadar şanslı olduğumdan bahsediyor,” dedi. İstemsizce dönüp masalara baktım. Kimsenin bize dikilen gözleri yoktu ama içimden bir ses Alparslan beni hiç istemeyeceğim şekilde tanıttı diyordu. “Hepsine katılıyorum,” dedi.

“Bülent’in kasasında otuza yakın dekont buldum,” dedim ve hızla telefonumu açtım. Hızla galeriye girdiğimde Ecevit’e ait bir fotoğraf gördüm. Demlik’in başını okşarken habersizce çekmiştim. Tam o an gözlerim sebepsizce doldu. O bugün beni tetikleyen his bir başak gibi boy gösterdi yine. Yutkundum, hızla o resmi görmeyeceğim hızda kaydırdım. Dekont fotoğraflarını açtım ve Alparslan’ın önüne ittim. Alparslan dikkatle telefona eğildi. Dekontları yaklaştırdı ve inceledi. Kaydırdıkça kaydırmaya, her bir dekontu incelemeye koyuldu. Hepsinde tek bir yere özellikle bakıyordu. Açtığım o bir adımı daha rahat görebilmek için geri kapatmak zorunda kaldım. Yakınlaştırdığı yeri anlamaya çalışırdım. Bu şekilde tüm dekontları dakikalarca inceledi. Sonra bir tane daha var olduğunu sanarak çevirdi ama Ali Ecevit’in fotoğrafı açıldı. Yakalansam ancak bu kadar telaş yapardım. Hızla aldım önünden ve kilitledim ekranı. Alparslan’ın bozulan suratı telefonun yarattığı boşlukta durdu.


“Ne düşünüyorsun dekontlar için?” diye sordum telefonumu sıkıca tutarken. “Hiçbir para küçük değil. Bülent’in bu kadar parası olamaz. Böyle bir kazanç sağlayacağı bir iş yapmadı. Şirketi araştırdım. Elle tutulur bir şey bulamadım. Paravan şirket olabilir mi?” Önümüze konulmuş şampanyalara uzandı. İnce parmakları şampanya kadehini tuttu ve bir yudum aldı sakince. Ben ne haldeysem taban tabana zıttı bana.


“Buradan hiçbir şey çıkmaz,” dedi tek elini cebine koyarken. Başını bana çevirdi, o hayranlık yoktu artık gözlerinde. Daha resmi bakıyordu. Ben de tam olarak bunu istiyordum. Çello sesiydi arkada olan, insanların tepkileri kulak gıcırdatıyordu. “Para toplamda küçük bir para olmayabilir ama araya zaman konularak atılmış paralar. Soyadı Akın olan birinin yüklü bir parası olması dikkat çeken bir şey değil. Deden Türkiye’nin sayılı zenginlerindendi.” İstediklerimi duymadıkça kolyemin sivri uçlarını batırıyordum parmak uçlarıma. Alparslan uzunca bir süre gerdanımdaki parmaklara baktı. Kolyeme bakıyor sandım ama elimi ne zamanki çektim, gözleri aynı noktayı takip etti. Yüzüğüme bakıyordu. Saklamak istedim.


“Tamam bu kadar parası olsun, ki yok biliyorum, bu paranın nereden geldiğiyle ilgilenmeseler de nereye gittiğiyle ilgilenmezler mi?”


Yüzüğümden sonunda aldı gözlerini ve bir devlet adamı ciddiyetiyle bana baktı. Küçük Atilla. “Kim?” diye sordu.


“Herhangi bir yetkili,” diye geçiştirmek istedim.


“Amacın ne Firuze?”


“Bu akşam soruları ben soruyorum Alparslan bunun karşılığında buradayım. Hatırlatmak isterim,” dedim açıkça. Açıkça bir meydan okumaydı bu. Dudağının kenarı kıvrıldı ve yükselişime gülümedi.

“Hay hay,” dedi keyifle. “Bu kadar dekont biriktiren adam elbette o paranın kaynağına da kılıf uydurmuştur. Hisse almıştır mesela, en basit ve işe yarar yöntem. Dediğim gibi o dekontlarda işe yarar hiçbir şey yok, her şey usulüne uygun şekilde gözüküyor. Çok kurcalarsan sorgularlar ama cevabı alınmayacak şekilde yapıldığını hiç düşündürtmedi bana.”


Ayağımı istemsizce yere vurdum. Başımı masaya eğdim ve soluklandım. Öylesine bel bağlamıştım ki bunlara, hiçbir şey olmasa bile bunlar işime yarar sanıyordum. İlk ihtimali kaçırdım ellerimden. Dişlerim sıkı sıkıya birbirine mıhlanmıştı. Alparslan uzak bir masaya hafifçe elini kaldırarak selam verdi ve gülümsedi. Dönüp bakmadım. Elimde avucumda iki şey kalmıştı. “Bülent senden ne istedi?” diye sordum hiç uzatmadan. Alparslan’ın ilgili gözleri masadan ayrılmadan “Çok şey,” dedi bana. Kalbim kesesinde ölüme kadar olan atışları biriktirmişti sanki. Şimdi hepsini büyük bir hızda kullanıyordu. Birazdan duracak kadar hızlı atıyordu. Dudaklarım aralandı. Koşuyor gibiydim, adeta nefessiz kalıyor, soluklanmak için çabalıyordum ama olmuyordu. Düzene sokamıyordum.

“Anlat,” dediğim an arkadaki çello sesi kesildi ve romantik, klasik bir müzik başladı. İnsanlardan benim midemi bulandıran ve kulak tıkamak istediğim hoş mırıltılar duymaya başladım. Dans etmek için birkaç çift sahneye doğru adımladığında Alparslan bir kez parmak şıklattı ve elini bana uzattı.

“Bu dansı bana lütfeder misin?”


“Alparslan saçmalama!” diye çıkıştım açıkça. Birinin duyacak olması umurumda değildi. Canım burnumdaydı, ellerim ve ayaklarım titriyordu, kafamın içinde bir kaos vardı, gözlerim kan topladı sanıyordum. “Saçmalama! Buraya gel dedin geldim! Konuş artık.”


“Şimdi de dans edelim diyorum.”


“Dans etmeyeceğim seninle!” dedim aynı hiddetle ama müzik artık daha baskındı.

“Son isteğim. Tek bir dans. Birkaç dakika.” Bana baktı. Bu ses tonunu duyan rica ediyor, hatta yalvarıyor sanırdı ama adeta köşeye sıkıştırdı beni. “The Blue Danube. Johann Strauss’un en ünlü eseri. Bir dansı hak ediyor.”


“İstemiyorum!” dedim titrek bir sesle. Genzime bir acı doluştu. “İstemiyorum. Beni buna mı zorlayacaksın? İstemiyorum. Alparslan istemiyorum!” Beni duyan da sert çıkışıyor, meydan okuyor sanırdı ama hayır yalvarıyordum. Dudaklarını yaladı. Gözlerinden bir öfke geçtiğini gördüm.

“Senin isteklerine göre hareket etmek çok zorlayıcı Firuze,” dedi o kaldırım köşesini anımsadığını fark ederken. “Bedeller ödüyorum ama sen hiç bedel ödemiyorsun. Halbuki güzelliğin bile bedele bağlanmış,” Yüzümü inceledi, kolyemi ve hatta yüzüğümü. Bir el boğazımı sıkıyor, tereddütsüz şekilde beni öldürmeye çalışıyordu. Dört yandan çekiştirilmeye başlandım.


“Alparslan istemiyorum,” dedim bir kez daha. Sesim titriyordu. İçimdeki ihanet hissini öylesine körükleyecekti ki bu, dayanamayacaktım biliyordum. Baş edemeyecektim, devam edemeyecektim.

“Seni istemediğin hiçbir şeye zorlayamam, tamam,” dedi. Bunu söylemesi beni kurtarmadı ama kısa bir an ciğerlerime hava verdi. Titriyordum. “Lütfen sen de bana anlayış göster, dilediğim kadar yalın olacağım, dilediğin kadar değil.” Göğsüm şiddetle titriyordu. Bu süslenmiş bir, işime gelene cevap vereceğim demekti. Onunla dans edemezdim. Buraya gelmişken elim boş mu dönecektim? Elimin boş olacağını kim söylemişti ki? Onun işine gelenlerden bir ipin ucunu tutamaz mıydım? Artık hiçbir ipin ucunu tutmak istemiyordum. Alparslan’a dans etmek istemiyordum.


Titremem kontrolsüz şekilde arttı. Düşmekten ve bayılmaktan korkmaya başladım. Öyle bir durumda binlerce kötü ihtimal vardı. Birine bile tahammülüm yoktu. Alparslan’ın eli belime dokunacak gibi olduğunda hızla geri çekildim ve elimi kaldırdım. “Dokunma,” dedim ve çantama uzandım. “Lavaboya gideceğim. Gelme!”


Çantayı kavradığım gibi hızla yürümeye başladım. Yerini bilmiyordum ama bulana kadar kaç kişiye çarptım bilmiyordum. Kendimi altın varaklı bir lavabonun içine attığımda hızla kabine girdim ve kapağı kapattığım gibi klozetin üzerine çöktüm.


Yine ihanet ediyorsun Ecevit’e. İhanet etmiyorum. Ediyorsun Firuze. Hep ettin. Hep. Bu ihanet değil. Büyüğü küçüğü olmaz, bu ihanet. İhanet etmiyorum. Ben yapmasam Ecevit yapacak. Bir Akın yüzünden mahvedecek hayatını. Tarhanların hepsi öldü, Akınların hepsi yaşıyor. Dua edin geberip gitmiştir. İhanet. İhanet ediyorsun. Etmiyorum. Alparslan’la hiçbir şey yaşamadım. Yalan söyledim. Yalan söyledim ihanet etmedim. Yalan ihanetlerin başlangıcı değil midir? Yaşamak hak edilir. Yaşam bir ceza.


Zihnimdeki kaos büyüyor, baş edemiyordum. Elim titreyerek telefonuma gitti. Birinin zihnimin içine nefesini üflemesi, adımı söylemesi, buradayım demesi, şşştt diye mırıldanması gerekiyordu. Tereddütsüzce Ecevit’i aradım. Çaldı, çaldı, çaldı… Açmadı. Pes etmedim. İki kere daha aradım. Açmadı. İhanetini sezdi. Her şeyi biliyor belki de. Yine ihanete uğradı. Dördüncü kez aradım Ecevit’i. Açmayacağına neredeyse eminken “Efendim Firuze,” dediğini duydum. Zihnimi temizlemedi ama zihnime üfledi sesi. Seste bir azalma oldu.


“Ecevit,” dedim. Ona söyleyemezdim nerede olduğumu ama bana saçma sapan sorular sorabilirdi. Tam o vakit arkadan, “Temiz havlu alt dolapta al,” denildi.

Bir kadın sesiydi.


Zihnimdeki ses tümüyle yok oldu, cümleler bir toz bulutu gibi uçuştu ve kocaman bir sessizlik oluştu tüm uzuvlarımda.


Farah?.. Tek bir isim belirdi zihnimde. Farah. O muydu?


“Firuze,” sesi geldi önce. Telaşlı, çok telaşlı ve adeta yakalanmış gibiydi bu ses. Dişlerim birbirine çarpmaya başladı. Farah’laydı. Bir şey söylemem lazımdı. Zihnim suskunlaştığı gibi kelimelerim de tükenmişti sanki. Doğru kelimeyi seçemedim değil, söyleyecek tek kelime bulamadım. Hızla kapattım telefonu. Kapatmamla yeniden çalması arasında birkaç saniye ancak vardı. Ağzım açıktı, nefes alıp veriyordum zorlukla.


Tam üç kere meşgule attım. Dördüncüye tahammül edemedim ve sessize aldım. Klozetin üzerinde oturmak bile çok güçtü, yere bırakmak istiyordum kendimi. Gözlerimi açık tutamadım, kalbimin atışlarını duyuyordum. Başımı geriye doğru yasladım ve tavana baktım. Saydım, tıbbın bana öğrettiği onlarca tekniği arka arkaya uyguladım, hiçbiri bir gömleğim hangi renk kadar etki etmedi.

İhanet.


“Sakinleş,” dedim gözlerimi yumarken. “Sakinleş, bu gece değil. Sakinleş. Bu gece değil.” Elimi midemin üzerine bastırdım acıyla. “Sakinleş bu gece değil. Firuze sakinleş. Firuze hadi, sakinleş. Firuze sakinleş.”


Dakikalar sürdü. Duyduğum o sesi zihnimde dondurdum ve bir köşeye koydum. O buz eriyene kadar vaktim vardı. Buz erimeden yapmam gerekenleri yapmalı, almam gerekenleri almalıydım. O durmaksızın arıyor, mesajlar atıyor, telefonumun ışığını tek bir an bile söndürmüyordu. Tuvaletten çıktım, ellerimi yıkadım, boynuma ve enseme su vurdum. “Tamam, o artık buz,” dedim. “Buz. Düşünme. Buz eriyene kadar düşünme.”


Yanaklarım buraya gelirken sürdüğüm allığın onlarca katı kadar kızarmıştı. Daha sakin çıkmadım tuvaletten daha sakinmişim gibi davrandım. Aynı müzik çalıyordu hâlâ. Dans eden insanlar değişmişti yalnızca. Yürüyen bir garsonun önüne geçtim. İki kadeh şampanyayı arka arkaya içtim ve soluklandım. Alparslan bana bakıyordu. Ona vardığımda, “Tamam,” dedim yalnızca. Anladı, elini bana uzattı bu anı bekliyormuş gibi. Çantamı bıraktım ve Alparslan’ın elini tuttum parmak uçlarımla. Beni büyük bir istekle sahneye çekti. Adeta bize alan açtı. Elbisemin eteği, Alparslan’ın peşinde giderken savruluyordu. Hızla elini belime yerleştirdiğinde gözlerimi tiksintiyle yumdum. Hüngür hüngür ağlamak istiyordum. Elimi avucumun içine aldı. Sadece izlediğim ama daha önce hiç oynamadığım bir valsin içindeydim diyemezdim. Alparslan içindeydi, o sadece ne yaparsa ayak uydurmaya çalışmadan hareket ediyordum.


“Anlat,” dedim.


“Bana geldi, büyük bir ticaret için.”


“Ne ticareti?”


“Uyuşturucu.” Alparslan’a baktım ilk kez. Şampanya midemde kaynıyordu.


“Ne?”


“Çok büyük bir sevkiyat. Akıl almaz paralar dönüyormuş işin içinde, bir imparatorluk kuracağı kadar büyük meblağlar. Moskova’ya ulaşacak. Türkiye başlangıç noktası. Sana ortak bir imparatorluk vadediyorum dedi. Babanın onu ötekileştirmesine meydan okuyor, gözünü hırs ve para bürümüş. Babanın üzerine çıkmak istiyor, babanı yok ezerek bunu yapmak istiyor hatta.”

Alparslan beni aniden kendi etrafımda çevirdiğinde yeniden avucuna düştüm. “Bunu neden sana söylesin?” dedim tutulmuş bir sesle. Buz artık erimiyor, Alparslan’ın ellerini hissetmiyordum.


“Babanın bana olan yakınlığı onu delirtiyor. Beni yanına çekmek ilk amacı sonrası da Alparslan Yiğit zekasına ihtiyaç duyması. Çünkü bu ortaya çıkarsa o ve hatta tüm ailesi bu ülkeden silinecek.”

Alparslan’la olan dans hızlandı tıpkı söyledikleri gibi. Başım dönüyordu. “Bana bir kanıt ver,” dedim.


“Babanın her yerde adamları var, aklımdaki şeyi yapmaya kalkışacaksan yapma. Seni yıpratırlar. O şikâyet işleme alınmadan babana ulaşır. Yok edilir. Yargı babana çalışıyor Firuze, Akın soyadının geçtiği her yere baban hâkim. Bülent kendini eninde sonunda yakacak, bırak kendisi yaksın.”


“Bana kanıt ver!” dedim bastıra bastıra.


“Aleyhine vereceğin hiçbir ifade işe yaramaz!”


“Alparslan bana kanıt ver,” dedim. Kırmızı görmüş bir boğanın hıncı, dişine kan değmiş kurdun tutkusu akıyordu damarlarımdan. Vücudum ateş gibi yanıyordu. “Babamın eline bırakacağım onu. Bana kanıt ver.” Tümüyle yalandı. Dünyanın en büyük yalancısının bile sözünde doğru olan bir nokta bulunurdu ama benimkinde yoktu. Bülent’i yok edecektim.


Bülent Akın’ın sonunu kendi ellerimle yazacaktım. Ağzımda kan tadı vardı şimdi, Bülent’in kanını emiyordum.


“Firuze!”


“Babamın engel olacağını biliyorum. Aptal değilim. Bana babama sunacağım bir kanıt ver.”


“Bu çok fazla,” dedi Alparslan. “Üzgünüm, bu çok fazla. Bırak kendi kendini yok edecek. Zaman ver, baban elbet kendisi anlayacak.”


Alparslan’ın adımlarına karşılık vermemeye başladım. “Bülent’i mi koruyorsun?”


“Ömrünü uzatıyorum.”


“Hay hay,” dedim tıpkı onun gibi. Kurnazlık, propaganda ya da bir başka şey bilmiyordum. Benimle böylesine dans eden bir adamın beni bırakmayacağını tutuşundan anlayabiliyordum. “Benden bu kadar.” Elini bırakacağım an daha sıkı tuttu. “Bitti buraya kadar. Bülent’in ömrünü uzatan şey, dansımızın ömrünü sonlandırdı. Bırak beni Alparslan.” Alparslan beni birkaç adım itti ve beklemediğim anda kendine çekti, belimden baskı uyguladı ve hafifçe eğilmiş buldum kendimi.


“Seninle bir dakika daha dans etmek için yakmayacağım adam yok bu dünyada,” dedi ve doğrulttu beni. “Sevkiyat var birkaç gün sonra. Gözünü karartmış. O da orada olacak. Tek olamayacak kadar da korkak ayrıca. Babana mı söyleyeceksin?”


İçimden korkunç bir kahkaha attım. “Babama söyleyeceğim,” dedim donuk bir sesle.


“Zorlarsam aracın plakasını bulurum. Bu babana yeter. Git ve Bülent’in bir şeyler karıştırdığını söyle. Plakayı babana ver ve Atilla Akın’ın kendisi için oğlunu nasıl yok ettiğini izle,” dedi. Şarkı bitti, nefes nefese Alparslan’a baktım. Gülümsedi. Hızla geri çekildim ve onu boşlukta bıraktım.

***


Zihnimdeki buz eriyeli belki bir belki iki saat oldu.


Arabamın ışıkları tüm sokağı aydınlatırken atölyenin kapısının önündeki kaldırıma çökmüş bedeni geç gördüm. Eğer ki daha erken fark etseydim yavaşlar, belki dururdum ya da basar giderdim. Bana atölyedeyim diye mesaj attığını okumuştum, sandığım kapının önünde beklemesi değildi. Anahtarın nerede olduğunu bilmiyor muydu? Bilmiyorsa gitmeyip kaldırıma çöküp beni beklemeyi mi seçmişti? Yaklaşık bir saattir bakmadığım telefonuma elim gitti ve ekranın ışığını yaktım, artmış aramaları ve mesajları gördüm. Hepsi tek bir kişidendi. Umursamadan geri bıraktım ve aracın farlarını söndürmeden Ali Ecevit’e baktım.


Beni fark ettiğinde değil, ben aracı durdurduğumda ayaklandı. Tam karşımda, gaza bassam onu tekte ezip geçeceğim yerde durdu. Üzerinde siyah bir gömlek, siyah bir pantolon varken pantolonuna taktığı kemerin metalik tokası parlıyordu. Saçlarında kar taneleri ve yağmur damlaları erimiş olacak ki alnına doğru düşmüşlerdi, kirli sakalları karanlığın etkisiyle daha sık gözüküyor, dimdik durduğu yerde arabanın büyüklüğüne meydan okurcasına heybetli gözüküyordu. Bu hali, içimde bir çırayı tutuşturdu ve hınçla ona baktım. Dişlerim birbirine çarptı ama alnımı açık, çenemi dik tuttum. Ali Ecevit’i, bizzat bu halde gözüktüğü için yok etmek istedim, ilk kez. Gözüme ilk kez aklımı kaçıracağım kadar karizmatik ve gözüme ilk kez bu kadar nefret edilesi geldi. Aracın farlarını söndürdüm, yaktım. Söndürdüm, yaktım ve söndürdüm yaktım o göz bile kırpmadan beni izliyorken.

Ardından içimdeki hırs kontrol edemediğim bir noktaya ulaştı, debriyaja bastım. Çalışan motor hızlandı. Vitesi bire aldım. Gaz pedalına hafifçe bastım, debriyajı yavaşça bıraktım ve bunların hepsini Ali Ecevit’in gözlerinin içine bakarak yaptım. Araç hareket etti, aramızdaki mesafeyi hızla kapattı. Ben çalıştırdığım gibi durdurmasam, sertçe frene ve aynı anda debriyaja basmasam, direksiyonu sıkıca tutmasam yerinden tek bir milim bile kıpırdamadığı gibi göz bile kırpmayan Ali Ecevit’i ezip geçecektim. Araba dizlerine temas da etti zaten. Ben öne doğru hafifçe savruldum ama o asla kıpırdamadı. Tek eli kabanının cebindeyken diğer elinde ucunu harladığı sigara duruyordu. Elini kaldırıp dudaklarına yaklaştırınca fark ettim. Sigarayı iki dudağının arasına aldı, temasını kesti ama elini çekmedi. Bir nefes çektikten sonra yeniden tuttu, geri çekti ve çökük yanaklarıyla beni izledi. Yarısı sapasağlam duran sigarayı eli havadayken yere doğru fırlattı ve dumanı gözlerimin içine bakarak üfledi. Aynı öfke onun gözlerinde de vardı, üstüme sürecek bir arabası yoktu o yüzden kendisi üstüme yürüdü. Öyle araç gibi ani fren de yapmadı. Geldi kapımı açtı ve konuştu.


“İn aşağı.”


Bakışlarımı karşı yoldan çekmedim. Amacım aracı park etmekti ama bunu basıp gidecekmişim gibi yapmayı tercih ettim. Yeniden debriyaja bastığımda Ali Ecevit ne yapmaya çalıştığımı anında fark etti ve üzerime eğildi, hızla anahtarın üzerine çöktü, anahtarı çektiği gibi avucunun içini bacağıma bastırdı ve onunla göz bağı kurmamı sağladı. Tekrar etti, “İn aşağı.”


Bacağımdaki eli kışkırtıcı bir halde kemerime gitti ve kemerimi çözdü, inmemem için en ufak bir engel bile bırakmadı bana kendince. Lakin kendisi duruyordu. Daha büyük bir engel mi vardı? Ona çekil demedim. Topuklu ayakkabılarımın birini zemine attım ve yükselerek onu ittim. Burun buruna kaldık. Tüm bedenimin hamlesine rağmen geri çekilmedi. Burun buruna kaldık, dönüp de yüzüne bakmadım, sürtündüm ve geçtim. İnce topuklarımın üzerinde başım döndü, dengem sarsıldı neredeyse ama belli etmeden ve onu da beklemeden atölyeme doğru yürümeye başladım. O daha arabayı park edecekti.


Arabamın kapısının sertçe kapandığını duydum. Adımlarımda hiçbir acele yoktu, üzerimdeki elbiseye ve ayakkabılarıma yakışır şekilde yürüdüm. Arkamda ne yaşadığı zerre de umurumda değildi. Eğildim ve paspasın altındaki anahtarımı aldım. Kapıyı açtım ve içeri adımladım. Üzerimdeki kürkü iki omzumdan yavaşça düşürürken kapıyı umarsızca kapatmak istedim. Kapıya sırtım dönükken avucumla ittim ama bir engele takıldım, yeniden ittim, oynatamadım. Beklediğimden daha çabuk gelmiş olan Ali Ecevit, ayağını kapının arasına koymuştu. Halbuki benim istediğim kapıyı çalması, kapının önündeyse biraz beklemesiydi. Omuzlarımdan hafifçe sarkan kürkü düşürmedim ve elimi kapıdan çektim. Ecevit de ben de ayakkabısına bakıyorduk. Suratına okkalı bir tokat geçiremediğim için ayağının ucuyla kapımı ittiğinde gözlerimi devirdim yalnızca.


“Neredesin sen?” dedi utanmadan. Ona tüm öfkemi kustuktan sonra içim içimden çıkana kadar ağlayacaktım. Bana nasıl bu soruyu sorabilirdi? Dişlerim birbirine çarptı, soluklandım. Lakin şimdi tek bir gözyaşı bile akıtmayacaktım.


“Efendim?” diye sordum sakin bir sesle. Bu kadar başarılı oluşuma ben de şaşırdım, gören de sahiden oldukça sakin olduğumu sanırdı.


“Sen neredesin?” diye yeniledi sorusunu.


Bir adım geriye gittim ve gözlerinin içine baktım. Çenesi taş kesilmişti, tutuktu, görüyordum. “Ne tuhaf,” dedim onu izlerken. Baştan aşağı süzdüm. Neden bilmiyordum ama sanki ayrı bir özenle hazırlanmıştı ya da zihnim şu an dur durak bilmeden kurmaca üretiyordu. “Beni, senin nerede olduğunu bilmek bu hale getirdi; seni de benim nerede olduğumu bilmemek. Bu demek oluyor ki bilsek ya da bilmesek de bir şey değişmeyecekmiş.”


“Bana ezberden ga-”


“Melike’yle alakalı bir şey mi oldu?” diye kestirip attım sözlerini. Konuşmasına dahi tahammülüm yoktu. Bana bir kere daha nerede olduğumu sorarsa, kendimi bile kandırdığım ama zorlukla ikna olduğum sakinliğim kuş gibi uçup gidecekti benden. Yakasına yapışacaktım. Farah’a gitmişti. Belki de hep gidiyordu… Bilmiyordum. Birkaç kez mezarlık ziyareti yaptıklarını biliyordum ama ev… Çok fazlaydı. Cenaze bile aklamıyordu içimde. Ecevit’in bir gece vakti, benim haberim bile olmadan bir kadının evinde olmasını, bir ölü dahi haklı çıkarmıyordu.


Küçük gözleri daha da küçüldü, düz bir çizgi halini aldı. “Ne?” dedi, şaşkınca. Yanlış duymaya ihtimal vermiş gibi.


“Melike’yle alakalı bir şey mi oldu? Olmadıysa niye geldin? Çık atölyemden. Yorgunum, uyuyacağım.” Elim apaçık kapıyı gösterdim. Aramızdaki münasebet ya da adı her ne haltsa, belki yarın kendimi paramparça edecektim ama şimdi onu parçalamak istiyorken, yok olacaktı. Avucumun içine aldım ve gözlerinin içine bakarak münasebeti yok etmek için bekledim. Münasebet? Benimle girdiği münasebetin birazını bile, buna bir başkasının evine gitmesi dahildi, başkasıyla yaşıyorsa, yaşama ihtimalini içime koyuyorsa benimle de yaşamayacaktı. Benim acı çekmem daha önemli değildi. Ben bir şekilde hallederdim.


Üzerimdeki kürkü omuzlarımdan tamamen ittim ve kürküm yere düştü. Üzerimdeki gece mavisi saten elbiseyle kaldım. Ecevit ikinci tokadı elbisemle yedi. Nereden geldiğim artık onun zihnini akrep gibi sokan bir soruydu. Nereden geldiğim artık beni rahatsız etmiyordu. Gayet bir topluluk içinde alacağımı, bizim çıkarlarımız uğruna alıp gelmiştim. Benim bir amacım vardı. Benim bir hedefim vardı ve benim sebeplerim vardı. Hiçbir şey Ecevit’i aradığımda onun bir kadının evinde açmasını karşılamıyordu, denk düşmüyordu. Üstelik Ecevit adeta bunu benden gizlemişti, ben o kadının sesini duymuştum. Midem fokurdamaya başladı tekrardan, yanaklarım ısındı ve kusmak, bağırmak, ağlamak istedim. Öyleyse bana neden anahtarını vermişti? Ecevit’in bana evini açması, atölyemde kalması benim için ne ifade ediyordu uzun uzun anlatılırdı ama Ali Ecevit’te sanırım bir karşılığı yoktu. Kan kusacağımı sandım. Sakin ol, şimdi değil. Sakin ol.


Elbisem zihnindeki soruları körükledi. “Nereden geliyorsun sen?” diye sordu. Eğildim ve kürkümü aldım, atölyenin ikinci kısmına geçmek için ilk hamlemi yaptığımda koluma kuvvetli bir el dokundu ve beni yarı yarıya kendine çevirdi. Elbisemin etekleri hafifçe havalandı ve Ecevit’le burun buruna geldim.


“Çık atölyemden.”


“Nereden geliyorsun?”


“Çık dedim sana. Atölyemden çık. Nereden çıktıysan gecenin bu vakti, oraya git!”


“Firuze nereye gittin?!” Sesi oldukça yükseldi ve kolumu daha sıkı tutmaya başladı. Geri çekilemiyordum.


“Aradığım anda ulaşabilseydim, belki bir ihtimal söylerdim.” Söyler miydim? Bilmiyordum. Sanmıyordum kabul ama diyordum ya ben bir çıkar uğruna oradaydım. Benim ondan gizlemem için nedenlerim vardı peki ya onun? Bir erkek neden bunu gizlerdi? “Ama sen açmamayı tercih ettin çünkü meşguldün,” Başımı salladım usulca. “Meşguldün,” diye tekrar ettim. Tırnaklarımı tenine geçirmek, etini yolmak istedim.


“Neredeydin?” dedi dişlerinin arasından.


“Kim bilir…” dedim tehlikeli bir sesle. Bu bir soruymuş gibi düşündüm ve cevap verdim. “Sen değil, en azından... Ayrıca bunu da bana soramazsın. Çık atölyemden. Ben başka bir kadının evinde sabahlayacak bir adam-”


“Ben kimsenin evinde sabah-”


“Sana çık diyo-”


“Bana bak ben kimsenin evin-”


“Çık! Çık diyorum sana! Niye geldi-”


“Sen anlamıy-”


Öylesine üst üste konuşuyorduk ki, tek bir ses duyuluyordu. Hiçbir cümle tamamlanmıyor, sesini daha da yükselten kendi cümlesini kurmaya kalkışabiliyor ama asla tamamlayamıyordu. Birbirimizin sözünü bile kesmiyorduk, aynı anda bağırıyorduk. Sonunda bir kişi baskın geldi ve bu ben oldum. “Ya neyi anlayacağım?” diye bağırdım var gücümle ve elinden kurtulmak için tüm kuvvetimle kullandım. Artık tırnaklarımı tam da istediğim gibi onun tenine geçiriyordum. Yarın kollarında çiziklerle uyanacaktı. Her şeye rağmen burun burunaydık. İkimizden de ateş gibi sıcak nefesler dökülüyordu, bu mesafedeydik ama onu öpmek istemiyordum. Canını yakmak istiyordum. “Farah’ın evindeydin. Bir gece vakti, Farah’ın evindeydin. Belki bu gece orada kalacaktın.” Tırnaklarımı daha çok batırdım. Canı yanıyordu, o belli etmedikçe, tek bir göz küçültmesi, dudak inceltmesi olmadıkça beni daha da kışkırtıyordu.


“Kimsenin evinde kalmayacaktın.”


“Yalan söyleme!” Burunlarımız çarpıştı. Kanıma alkol karışmıştı ama zerre işe yaradığı yoktu. Zihnim çok berrak, her şey çok açıktı. “Senin koynunda uyuyorum geceleri,” dedim açıkça. Nefes nefeseydim. “Başka bir kadının evine gidemezsin, her gece beni koynunda uyuturken böyle geniş geniş davranamazsın. Duydun mu beni? Genişlik dediğin budur. Duydun mu beni? Başka bir kadının evine gidemezsin.” Ellerimiz birbirine girmiş, parmaklarımızı büküyorduk. Ben bırakmaya çalıştıkça o daha sıkı tutuyordu. Topuklu ayakkabılarımla ayakkabılarının üzerine bastım. Bedenim yükseldi ama tek amacım canını yakmaktı. Alnımı hiç çekinmeden çenesine vurdum. “Gidemezsin, böyle geniş davranamazsın.”


“Gitmek mecburiyetinde kaldım,” dedi beni daha da kışkırtmak için. Daha kötü bir açıklama olamazdı. Neredeyse inledim ve alnımı çenesine daha sert vurdum. Adeta avuçlarının arasında ona dört koldan saldırıyordum. Hiç bunu engelleyecek bir davranışı da yoktu. Tek engellediği ondan uzak durmamdı. Beni aptal yerine koyuyordu.


“O zaman buraya gelmeyeceksin!” dedim açıkça. Gocunmadım. Her cümlem onda ayrı bir noktayı sarsıyordu görüyordum. Ecevit’i, yirmi beş yaşındaki Firuze olarak yirmi sekiz yaşındaki Ecevit’i, kaybettiğimde ne hissedecektim bilmiyordum ama tam bu noktada umurumda değildi. Belki de kadınlık gururu denilendi damarlarımdan akan. “Bitti! Münasebet dediğin şeyin içinde sadece ben yoksam, başka kadınları da kapsıyorsa ben yokum. Duydun mu beni? Bir daha asla…” Bir dahaların içine sıkıştıracağım bir eylem vardı. Birbirimizi öpmemiz gibi. Ben söylemeden bunu tek yönlü bir eylem olarak gerçekleştirdi. Dudaklarını dudaklarımın üzerine bastırdı ne yapacağımı anladığında. Geriye doğru sendelediğimde eli sıkıca belime kaydı, tuttu beni. Dudaklarını hissedersem karşılık vermekten korktum, en başından ittim onu. Ayırdım dudaklarımızı.


“Git diyorum sana!”


“Cengiz’in ölümünden sonra toparlanamadı, tansiyonu normalin çok üstünde yükseliyor. Kadın tansiyon hastası. Beni çağırdı.”


“Tamam Ecevit git.”


“Kimseyle hiçbir işim yok. Gittim, çıkacaktım. Kalmayacaktım evinde. Çıkınca da yanına gelecektim.”


“Bana yalan söyleme!” dedim. Ecevit yeniden dudaklarıma uzandı ama engel oldum. Öpmesine izin vermedim. “Ben öğrenmesem söylemeyecektin gittiğini. Yalancı! Arayıp söyleyebilirdin! Duydun mu beni? Arayıp gidiyorum diyebilirdin! Demedin! Çünkü bilmem senin için önemsizdi.”


O vakit, yine içim içimi kemirirdi, belki yine saatleri kendime zindan ederdim ama kendimi bir şekilde telkin ederdim. Bana söyleme gereği duymamıştı, bunun altında yatan sebebi görebiliyordum. Hesap vereceği, aksi halde vicdan azabı çekeceği biri değildim. Ali Ecevit’in yanındayken karşı koyamadığı ama yanında değilken zihnini meşgul etmediği biriydim.


“Firuze!”


“Senden asla vazgeçmem sanıyorsun değil mi?” dedim nefes nefese. Bizi allem etti kallem etti burun buruna getirdi. Gözleri kısıldı ve sorduğum sorunun cevabını aradı gözlerimde. İçim içimi kemiriyordu. “Ben senden vazgeçmem Ecevit,” dedim dürüstçe. Başımı salladım. Gözlerinde ayağa kalkmış bir duygu vardı bu sorunun cevabını ararken. Diken üstündeydi, gergindi, bilmem belki de korkuyordu. Ayağa kalmış o duygu usulca oturdu. Halbuki benim cevabım henüz bitmemişti. “Sen neyi kaçırıyorsun biliyor musun? Senden vazgeçmeyen tarafımla seninle her gece aynı yatağa giren tarafım aynı değil.”


Ali Ecevit’ten vazgeçmeyecek tarafım o içimde hiç büyütemediğim, bir zamanlar büyüt diye bana

kızdığı halimdi. O benliğimin en büyük kısmını kapsıyordu, onunla yaşıyordum ve onunla ölecektim ama Ecevit’i deli gibi arzulayan, beni onun altında kıvrandıran tarafım Ali Ecevit’ten nefret etmekle Ali Ecevit’e deliler gibi âşık olmak arasında gidip geliyordu. O yirmi beş yaşında bir kadındı, yirmi sekiz yaşındaki bir adamı istiyordu. Onu içimde yok edemezdim ama ona da rahatlıkla acı çektirirdim. Ali Ecevit’i bir başkasıyla göz göre göre paylaşma ihtimalinden daha kötü değildi acılar içinde kıvranmam.


“Gitmek zorundaydım,” dedi. Bu cümleye sığındı. Görebiliyordum. Mecburiyeti sığınak olarak kullandı. “Çıktığım gibi yanına gelecektim.”


“Yanıma geldiğinde nereden geldiğini söyleyecek miydin?” diye sordum bu kez. Söylemeyeceğine neredeyse emindim ama söylerdim diyeceğine tümüyle emindim. Yanıldım.


“Söylemeyecektim.”


Kalbimin orta yerine bir tekme yedim, tümüyle somut bir acı yokladı kalbimi ve nefesim kesildi. Aynı noktada değildik. Hiç olmayacaktık. Dişlerimi birbirine bastırdım, çektiğim acının ilk anı sonlansın diye bekledim. Tüm bedenim uyuştu, gözlerimi bile sabit tutamadım. “Defol git.”


Bir deli kuvveti geldi bedenime. Ali Ecevit engel olamadı ve kurtardım bileklerimi ellerinden. Omuzlarından ittim onu. “Defol git,” diye bağırdım. “Defol git! Çık dışarı!” İtmelerim vurmalarıma, ardından yumruklarıma dönüştü. Ben hırçınlaştıkça o da sertleşti. Baş edemeyince her yakaladığı bileğimi sırtıma sabitledi ve uzun bir vakitte kelepçeledi. Bedenlerimiz dip dibeydi. Yel esse aramızdan geçemezdi. Kafa atmak istedim Ali Ecevit’e, atamadım.


“Şerefsiz.”


“Ağır ol.”


“Şerefsiz!” diye bağırdım.


Alnını alnıma bastırdı. Parçalamak istiyordum onu, tüm saçlarını yolmak, tırnaklarımla etini koparmak istiyordum “Bana bırakılan bir vasiyet ve on yıllık borcum var benim insanlara diye gittim. Sen başka bir adamın evine gidemezsin. Bir gün karşıma geçip sen gittin ama demene fırsat veremezdim, söylemezdim.”


Gözlerim kısıldı, hayretle baktım ona. Bunu mu kurmuştu kafasında? Ben de durup dururken sırf o gitti diye bir adamın evine mi gidecektim? En fazla bana bunu gittikten sonra söylediğinden ar damarına basmak için bu yolun bana da açık olduğunu söylerdim. Günün birinde gitmem gerekirse, sen de gittikten sonra öğrenirsin derdim. Evet derdim ama gitmezdim işte. Gitmezdim. Ve çözüm Farah’ın evine gitmek değildi. Çözüm Farah’ı hastaneye götürmekti. Doktor mu sanıyordu kendini?

“Bok gidemem!” dedim açıkça.


“Bok gidersin!”


“Sen hiç kaç erkeğin de benim tesellime ihtiyacı olduğunu düşündün mü?”


“Her birini sike sike ben teselli ederim.”


“Terbiyesiz!” diye bağırdım. “Terbiyesiz! Uykuların kaçsın Ecevit, bundan sonra kimi teselli ediyorum di-” Ecevit’in boşta olan eli çenemi kavradı ve dudaklarını dudaklarıma çarptı. Dişlerim eş zamanlı olarak sızlarken engel olamadım. Dudakları dudaklarımı sömürürken bir başkasını öpme ihtimali zihnime düştü. Dişlerimi hırsla Ecevit’in dudaklarına geçirdim. İçimdeki kuşku değildi ama zihnim rahat durmuyordu. Ecevit ilk kez beni öpmüştü, son kez de beni öpsün istiyordum. Bir başkasının dudaklarının araya girmesi cehennem azabından farklı mıydı? Ağzımın içine kan tadı dolduğunda kanın bana ait olmadığını biliyordum. O beni öpüyorsa ben onu hırpalıyordum. Nefes nefese benden ayrıldığında, “Fırsatını kaçırmıyorsun,” dedi nefes almadan. “Beni sınamanın fırsatını kaçırmıyorsun. Fırsatını kaçırmıyorsun. Tam da bu sebepten,” Dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı, artık her konuştuğunda temas ediyordu dudaklarımız birbirine. “Ya tatlı dille ya zehir zemberek. Fırsatını kaçırmıyorsun.”


Başımı geriye çekmeye çalıştım ama çenemdeki eli izin vermiyordu. Ondan uzaklaşamadım diye konuşmaktan vazgeçmedim “Aramızdaki münasebet bitti. Çık git Farah’ın yanına.”

“Firuze!”


“Çık git Farah’ın yanına!”


“Farah kim, Firuze?” diye bağırdı bileklerimi sıkarken. Hiddetlendi, kızdı adeta bana hakkı varmış gibi. Yine Farah’a gitmişti, yine gidecekti. Farah’ın kim olduğunu ben ona sormalıydım. Teselli eden de, sigara uzatan da, evine giden de Ecevit’ti.


“Onun cevabını sen bana vereceksin! Bir kadının evinde gecenin bir vakti dolanan sensin!”

“Senden başkasını kadın olarak görüyorum mu sanıyorsun sen?” Ne söylemek istediğini anlayacak kadar sakin değildim. Kurcalasam kötü anlayacaktım. Beni geriye doğru itti. Tek adım geriye attığımda eş zamanlı olarak o da yürüdü. Ben onu kapıya itmeliyken o beni atölyenin daha da derinine itiyordu. “Münasebet bittiyse başka bir şey başlatırım,” dedi. Bir adım daha gittik, sonra bir adım daha. “Bana cevap ver. Bu gece hazırlanıp nereye gittin?” Aklının önemli bir kısmını eşeliyordu bu soru, biliyordum. Tüm hırsımla, öldürücü bir güçle gülümsedim. Dişlerim meydana döküldü.


“Kendini ye bitir Ali Ecevit,” dedim şuh bir tavırla.


Gözlerini yumdu alnını alnıma vurdu. “Beni yedin bitirdin Firuze.”


Keşke şimdi elimden daha fazlası gelseydi. Onu daha da mahvetseydim. Gülümsememe baktı.

Zehirledim adeta onu. “Yaşım otuz, bir kadınla yaşamayı senden öğrendim,” dedi. Çenemdeki elimi yumuşattı ve parmakları kışkırtıcı şekilde gerdanıma doğru indi. Derin bir nefes aldı, “Kokuyu senden öğrendim,” dedi. Keşke, ah keşke vücut spreyimi sıksaydım bu gece! “Kadının yaşadığı evde saç teli bitmiyor, ben bunu bile senden öğrendim.” Bacaklarım yatağa değdi ama devrilmedim. Gülümsemem soldu, gözlerimi kapattım. Ellerimi yavaşça bıraktı, sadece belime dokundu. Sırt dekoltemde dolaştırdı parmaklarını. Ürperdim. “Bu saatten sonra öğrenmediğim ne varsa da başka kadından öğrenmeyeceğim. Başka kadın tanımıyorum.”


Onun öğrenmediği her şeyi benim de öğrenmediğime adım kadar emindim. “Öğreneceğim ne varsa da ya seninle öğreneceğim ya seninle öğreneceğim,” dedi. Başka bir adam tanımıyorum diyecek oldum, vazgeçtim. Sırtıma dokundukça çenem dikleşiyordu. “Başka kadın tanımıyorum,” dedi sırtıma parmaklarıyla şekiller çizerken. “Başka kadın tanımıyorum.”


Bu, sadece seni biliyorum, sadece seni bileceğim demek miydi?


Dudaklarını bana sürttü. Öpüşmüyorduk, sürtüp geri çekiliyordu yalnızca. “Öğreneceğin ne varsa sadece benden öğreneceksin,” dedi. “Duydun mu beni, ya benimle öğreneceksin ya benimle öğreneceksin.”


Bunun kararını ben veririm demeye cesaret edemedim. Cesaretim kırılmadı, yalnızca parmakları, aklımı kaçıracağım şekilde bana dokunuyordu. O böyle temas ederken, yakınımdayken deli cesaretiydi söylemem. Dudakları dudaklarımı kavradı, öptü beni ama karşılık alamadı. Yüzümü geri çektim, “Öğreneceklerimiz için kaç dakika isteyeceğiz birbirimizden?” diye sordum. İnatla değil. Eğer ki bana süre verirse hâlâ bir oyunun içinde olduğumuzu anlayacaktım.


Tek kalemde “Oyun oynamıyorum ben,” dedi.

Fark etmeden tuttuğum nefesi Ecevit’in dudaklarına üfledim. Aksi zoruma gitmeyecekmiş gibi, “Oyunbozan,” dedim.


“Umurumda değil,” dedi bastıra bastıra. “Seninle oyun oynanmaz Firuze, artık seninle oyun oynanmaz.” Bunu apaçık kaçak dövüştüğüm için mi bana söylüyordu yoksa artık iki oyun arkadaşından çok öte olduğumuzu anlatmak için mi söylüyordu bilmiyordum. İkisi de işime gelirdi. “Bu gece neredeydin?”


“Kendini ye bitir,” dedim inatla. Söyleyemezdim zaten ama bunu onu kışkırtmak için kullanmaktan da geri durmayacaktım. Çenemi tuttu yeniden, dikleştirdi ve gözlerime baktı. “Bu gece neredeydin?”


“Nerede olmamı istemezsen oradaydım. Belki…” Altı dudağımı baş ve işaret parmağımın arasına kıstırdı ve büzüştürdü. Gözleri kararmıştı, bir perdenin ardından bakıyordu sanki. Çok tehlikeli bir yerden sesleniyordu bana.


“Beni daha fazla kışkırtma.”


“Arabayı mı üstüme sürersin?”


“Cık,” dedi kalbimi hızlandıran bir heyecanla. İki parmağını bir açıp bir kapatıyordu, dudağım gözlerinin önünde şekilden şekle giriyordu. “Seni üstüme çekerim.” Ne dediğini beynimde oturtamadan, yer değiştirdik ve yatağımda Ecevit’in kucağında buldum kendimi. Elbisemin yırtmacı tümüyle açıldı. Önüm yaralarımı kapatsın diye tümüyle kapalıydı. Sırtım da fazlasıyla açıktı. Ecevit’in bir eli sırtımdan hiç ayrılmadı. Titremeye başladım. Kalbim dört mevsimi aynı anda yaşayan bir ilkokul panosu gibiydi. Üşüyor, terliyor, yağmurda ıslanıyor ve güneşle ısınıyordum. Ecevit’le yalnızca bakışarak o dört mevsimin en doruk noktasını yaşadım. Ellerim yavaşça yüzüne ulaştı. Tırmalamak gibi bir amacım yoktu bu kez. Etinden et koparmak istemiyordum.


“Bir daha kimsenin evine gitmeyeceksin ya da şimdi bir daha gelmemek üzere çıkıp gideceksin.”


“Bu gece nereye gittin?”


“Vasiyetine saygı duyuyorum, ölüye de saygı duyuyorum. Ne yaparsan yap ama evine gitmeyeceksin.”


“Elbiseyi niye giydin?” dedi. Sakallarını okşamaya devam ediyordum. Gözlerimi tamamen kapattım ve alnımı alnına bıraktım. “Evine gitme,” diye tekrarladım. Onun yeniden konuşacağı noktada dudaklarını kapattım ve konuşmak istese de konuşamadı. Beni itip, konuşmayı seçebilirdi ama hayır itmeyi değil öpmeyi tercih etti. Yumuşak dudaklarımı aheste aheste öpmeye başladı. Bir an geri çekilecek oldu, konuşacaktı ama hiç izin vermedim. Cevap vermeyecektim ve bundan kaçmanın en iyi yolu kışkırtmaktı onu. İşte o vakit, nereye gideceğimi gizlemeyi değil onu deli etmeyi ön plana aldığımı sanacaktı. Kucağında hareket etmeye kalktım, öncelikle amacım, dudaklarına daha iyi bir konumda tutunmaktı ama çok tehlikeli bir hamle yaptım. İkimizi de yerinden oynattı bu, adımı fısıldadı ve tüm odağı ben oldum. Tutuşundan daha iyi anladım. Zihni öylesine buğulandı ki soru işaretleri de o buğunun altında kaldı. Yok olmasa da aklı yeniden oraya kayamazdı. Çok zordu. Elimi yırtmacımın açıkta bıraktığı bacağıma dokundurdu. Başta varla yok arasında bir dokunuştu ama öpüşmemiz hızlandıkça, belki isteyerek belki değil, eli de hızlanıyordu. Bir ileri bir geri bacağımda dolanıyordu.


Ben Ali Ecevit’in nadide çiçeği değildim belki, olamamıştım, olmama da izin vermemişlerdi ama hayatındaki tek kadındım. Benden başka bir kadın yoktu, tanımaya da niyeti yoktu. Ben Ali Ecevit’in kabul ettiği, buyur ettiği ve yamacına aldığıydım. Evinde bitmeyen saç teli ya da burnuna çalınan o güzel kokuydum. Belki bir nadide çiçek etmezdi ama nadide çiçeği olmayı aramadım bu saniye. Hızımız azalmadı ama öfkemiz dağılmaya başladı. Ecevit’in dokunuşları, yine de o nadide çiçeğe dokunur gibi zarifleşiyor, sonra o nadide çiçeğin sahibi olduğunu anımsıyor daha sahiplenici davranıyordu. Dudakları bir yerden sonra tesirini kaybetti çünkü dokunuşları kalbimi yerimden sökmeye ant içti. Eli usulca bacaklarımdan süzüldü ve topuklu ayakkabılarıma uzandı. Onları sabırla çıkardı. Ayaklarıma temas ede ede geri çıktı. Saçlarımı tek omzumda topladı ve boynumu tümüyle açıkta bıraktı. Bu kez benim yönlendirmem olmadan yaptı bunu.


Dudaklarını boynuma sürterken, “Hoşuna gidiyor,” diye fısıldadı. Kaşlarım havalandı ama bu öyle tatlı bir histi ki, gözlerimi bile aralayamadım. Yalnızca evet dercesine daha çok eğilip büküldüm. Boynuma sayısız öpücük kondurdu. Burnunu sürte sürte bir keşfe çıktı, sanki bir bahçenin içinde en güzel kokuyu arıyordu. Ellerim bilinçsizce gömleğine gitti ama yüksek bir bilinçle kabanını çıkardım. Kabanı niye üzerindeydi, bilmiyordum ama korkunç saçma gelmişti o an. Ben nasıl istediysem o şekilde hareket etti ve kabanı düşürdüm omuzlarından. Ecevit’in ilk kez bir kadın kabanını da çıkarmıştı. Gömleğinden birkaç düğme açtım tenine dokunmak için. Sıcacıktı vücudu. Kanımın kaynamaya başladığını hissettim. Bu hissi ancak, fokur fokur kaynamakla açıklayabilirdim.

Dişlerini çenemden boynuma sürttüğünde, “Ecevit,” dedim nefes nefese. Ne yapıyorsa ya sürdürmeli ya da kesmeliydi.


“Pansumanların?”


“Çıkardım.”


“Bakmam lazım.”


“Bak o zaman.”


Tek kolumdan çekiştirdi ve elbisenin bir kısmını ayırdı bedenimden. Elleri çok soğuktu, her temasında ürperiyordum. Sırtı açık elbise şimdi üzerimde straplez şekilde duruyordu. Yer yer kapattığım yanıklara baktı. Dokunduğunda usulca gözleri pür dikkat tenimdeydi. Soğuk parmaklarını yanıkların üzerinde dolaştırdıkça iyi hissetmem gerekirken aksine yanıkların yangısı artıyordu. Saçlarımı geriye doğru attı ve açık gerdanımda süzüldü elinin tersi. Kolyemi tuttuğunda titreyen kirpiklerimle eline baktım. Ortadaki Firuze taşını okşadı baş parmağıyla. Yüzünde çapkın bir gülümseme peyda oldu, dudaklarını yaladı. İlk kez kolyeme bakarken böyle baktığını gördüm. Usulca geri bıraktığında, her hareketini ürkerek takip ediyordum. Yüzünü bana yaklaştırdığında öpüşeceğiz sandım ama olmadı. Dudaklarıma bir buse kondurdu. Bu çıkacağı uzun yolun ilk adımı gibiydi. İkinci adım çeneme, üçüncü adım boynuma, dördüncü adım yeniden boynuma ve devamı yanıklarımın üzerine doğru ulaştı. Saymayı bıraktım değil, dudaklarını ilk kez hissettiğim her bölgede saymak gibi aklımı kullanacağım her eylem benden hızla uzaklaşmaya başladı.


Bel boşluğuma sardı kolunu. Her yanığımın üzerine bir buse konduruyordu, bazen ansızın boynuma ulaşıyor ve derin bir nefes alıyordu. Belimdeki eli etimi kıstırmaya başladı önce, sonra yavaş yavaş yavaş yukarıya doğru tırmandı. Göğsümün altına dokundu, “Burada da bir yanık vardı,” dedi. Mideme giren kramp dudaklarımı acıyla araladı. Nefesim kesildi.


“Oraya da bakmama müsaade var mı?” diye sordu. Sesinde korkunç bir hakimiyet vardı ve hakimiyetin tecrübeden gelmediğini bu gece ansızın öğrendim. Tecrübesiz ama doğuştan lider doğan adamın, bir ülkeyi başarılı bir şekilde yönetmesi gibiydi bu.


“Ecevit,” dedim titrek bir sesle.


Kaşlarını kaldırdı ve “Var,” dedi, kendi sorusuna yanıt verdi. “Güzel.” Tutunduğum koluna tırnaklarımı batırdım ve şu saniye onunla göz göze kalmamak için dudaklarına uzandım. Kolumu boynuna doladım. Ne olacağını bilmiyordum, sonraki adımımızı bilmiyordum ama kalbim bir belirsizlikle değil, aksine ne olacağını bildiği için deli gibi atıyordu sanki. Elini bacaklarımın altından geçirdi ve beni ansızın yatağa oturttu. Dudaklarımı ayrılmadı gözlerim kapalıyken. Bir hayalin içindeysem ya hiç uyanmamalı ya da uyandığımda bu anı hatırlamamalıydım. Bir arabanın içinde Ecevit’le sabahlarken gördüğüm rüyayı anımsadım. Ecevit dudaklarını benden çektiğinde gözlerimi açtım ve altından ona baktım. Tıpkı o rüyadaki gibi elmacık kemikleri kızarmıştı, gözleri katran karasıydı. Eli önce yanığın olduğu köşeden saten kumaşı çekiştirdi ve biraz bakmaya çalıştı.


Göremedi ya da görmek istemedi.


Parmakları yavaşça kumaşın içinden tenime dokunduğunda kendimi altında gerdim, gözlerimi sıkıca yumdum. Başta yalnızca yanığın üzerinde kalsa da, elini her ittiğinde göğsüme olan teması artıyordu. İçimde sütyen yoktu. Koca eli biraz daha elbisenin içine girdiğinde sırtım bir yay gibi gerildi, başımı yastığa bastırdım ve “Ecevit!” dedim nefes nefese. Kısacık bir anda, bedenimden saatler işkence görüyormuş gibi bir titreme geçti. Kasıklarım adeta uyarı verdi, regl ağrısından uzak, ince bir akıma kapıldı vücudum. Ecevit’in saçlarına tutundum ve çekiştirdim. Dudakları şimdi kumaştan kurtardığı tenimdeydi. Göğsümün ucu sivrildi, her şey beni utandırmakla arsızlaştırmak arasında, her şey bir kusur mu güzellik mi ikileminde beni çıldırtıyordu. Başparmağı dikleşen göğüs ucuma dokunduğunda nasıl oldu bilmem ama onun kısa mırıltısı benim sesimi bastırdı. Halbuki yüksek sesle ikinci kez adını söyleyen bendim. Baş parmağının ucu hassas bir şekilde dokunuyor ama orada adeta bir şişkinlik yaratıyordu. Elbisem biraz daha sıyrıldı üzerimden. Göğsümü avucunun içine aldı ve sıktı, korkunç bir hassasiyet hissettim. İnledim ve sanırım boynuna tırnak attım.


Parmaklarıyla hassaslaştırdığı noktalara ansızın dudaklarını dokundurdu. Islak dudakları göğüs ucumda dolanırken bedenim ona doğru yükselmek istedi bana çok yakın bir çıkıntı hissettim. İkimiz de aynı anda inledik. Gırtlağıma kadar dolmuştum, ağlayacağımı sanıyordum ama hissettiğim tek bir acı bile yoktu. Ali Ecevit’in dudakları artık sol göğsümde özgürlüğünü ilan etmişçesine dolanıyordu. İstemsizce bedenimi ona doğru kaldırıp indirmeyi sıklaştırdığımda ağzının içinde seçemediğim bir kelime duydum ve hemen ardından elini karnıma bastırdı ve beni yatağa mıhladı. Başı yükseldi ve dudaklarımızı birleştirdi. Eli göğsüme ulaştı. Avcuna alıyor, sıkıyor, okşuyor ve adeta oynuyordu. Gömleğinin düğmelerini açmaya başladım. Beynim zonkluyordu, tek bir düğmeyi bile açmak, hamallık yapmak kadar yük oldu bana. Ellerim titriyordu. Sevişmek böyle başlıyorsa, devamıyla nasıl baş ediliyordu? Biz Ali Ecevit’le sevişiyor muyduk? Korkutucu bir haz, bedenimi esir almıştı. Biraz azalırsa ya da tekrar edilmezse bir bağımlı gibi hissedecektim sanki.


Öğreneceğim ne varsa da ya seninle öğreneceğim ya seninle öğreneceğim.


Gömleğinin düğmelerini daha hızla açtım pantolonunun içinden çekiştirdim. Dudaklarını benden ayırdı ve fırsat verdi. Çıkardım attım gömleğini üzerinden. İçimde gece uykusuna yatırdığım bir çocuk vardı, ne kadar gürültü çıkarsak da bu gece uyanmayacaktı. Ecevit’in geniş omuzları üzerime doğru çöktüğünde eli bu kez yırtmacımdan geçti. Göğüslerim açıktaydı. Tek eli başımın köşesinde kendisini sabitlemişti. Yıkılmıyordu. Ellerim sırtında dolaştı, gerilmiş kaslarını okşadım. Teni akıp gitmiyordu ellerimden. Yer yer kabartılar vardı ya da ben öyle sanıyordum. Bacağımı boylu boyunca okşamaya başladığında iç bacağıma her temas ettiğinde bacaklarımı kapatıyor, Ecevit’in elini sıkıştırıyordum istemsizce.


“Sikeyim,” dedi bunu üçüncü kez yaptığımda. Alnını alnıma çarptı. İkimiz de terlemeye başlamıştık.

“Aç şu bacaklarını,” dedi. Bacaklarımı ikiletmeden usulca açtığımda kavradı ve etimi sıktı. Yeniden aynı şeyi yapacak oldum ama izin vermedi. Alnı alnımdayken nefes nefese gözlerime bakıyordu.

“Neredeydin bu gece?” diye sordu.


Bacaklarımı kapattım yeniden. Cevap vermedim. Dipsiz bir kuyudaydım. Aşağı indikçe dibe batıyordum ama aşağı inmekten vazgeçmiyordum. Ecevit’in elini bacaklarımın arasında hissetmek, dünya üzerinde hissedeceğim en çıldırtıcı şeydi. Dakikalar önde de bunu göğüslerime dokunması, öpmesi olarak tanımlardım. Dakikalar sonra da ne diye tanımlayacağımı deli gibi merak ediyordum. “Seni var ya Firuze,” dedi, dizlerinin üzerine geçti ve tek dizini ayırdığı dizlerimin arasına yerleştirdi. Artık istesem de kapatamazdım. Pantolonun üzerindeki kabartıyı gördüm. Gözlerimi nasıl kaçırdığımı bilemedim. Nefesim kesildi. İkimizin de bedeni, korkunç bir hızda tepki veriyordu. Bir kalp gibi atıyordu uzuvlarımız. Kasıklarımdaki sızı artıyordu. Ecevit göğüslerime baktığında bu kez gözlerinden kaçtım. Her yer mayınlı bölgeydi. Üzerime doğru yeniden eğildi, kollarımı boynuna sardım, yeniden uzaklaşsın istemiyordum benden. Gövdesi göğüslerimi ezdi, ikimiz de inim inim inliyorduk ve bu tepkiler engelleyeceğimiz boyutta değildi.


Adımı fısıldadı, dilini ağzımın içine ittiğinde aralık bıraktığı bacaklarımın arasına sızdı yeniden elleri. Dillerimiz sevişmiyor adeta savaşıyordu. Ecevit’in eli iç bacağımı sıkarken bir yolu katetti ve sonuna geldi neredeyse. Parmakları tenimi okşarken başımı yastığa vurdum, Ecevit’in saçlarını yoldum. Öncesinde defalarca kez tecrübe ettiğim bir hissi yeniden yaşamak için bekliyordum ama hayır neyi bekliyor, neyi istiyor onu bile seçemiyordum. Sadece artık olsun istiyordum. Elleri inadına aynı noktada dolanıyordu.


“Ecevit,” dedim dudaklarından ayrılıp. Bacaklarımı kapatmaya çalışıyor ama başaramıyordum. Parmak uçları bir tüy kadar hafif, varla yok arasında kadınlığıma temas ettiğinde ikimiz de aynı anda inledik ve ben altında adeta kıvrandım. İç çamaşırımdaki ıslaklığı da o an fark ettim. Aynı anda onlarca düşünce zuhur etti zihnime. Hiçbirine tutunamadım. Kaosun orta yerinde kaldım. Çok çabuk değil miydi? Zihnim tek bir soruya cevap veremeden Ecevit’in parmaklarını daha net hissetmeye başladım. Kumaşın varlığıyla yokluğu birdi. Dudaklarımız birbirine koptu, Ecevit’in dişleri çeneme sürtündüğünde tüm kaslarımı içe doğru büzüştürdüm, bacaklarımda bir yorgunluk ve bedenimde daha şiddetli bir hareketlilik hissettim. Adını sayıkladıkça Ecevit cesaret almışçasına daha cesur dokunuyor, beni altında kıvrandırıyordu.


“Firuze.”


“Devam et.”


“Aklımı kaçıracağım!” dedi şiddetle. Ağız dolusu küfretti. Üstüme alınacağım noktada değildik. Bu anın kelimelerini tükettiğini biliyordum. Parmakları artık ıslak iç çamaşırımda sürtünüyordu. Bir ön sevişmeyi tattırıyordu bana benimle beraber tadarken. Öğreneceğin ne varsa sadece benden öğreneceksin. Bu anı bir başkasından öğreneceğime ölmeyi yeğlerdim ve bunu Ecevit’ten öğrenmeden önce ölmek benim en büyük kaybım olurdu. Bulutların üzerindeydim, boşlukta süzülüyordum ama yere çakılmaktan korkmuyordum. Bana istediği her şeyi yaptırabilirdi. Ona sanki istediğim her şeyi yaptırabilirdim.


Kumaşı parmaklarıyla iteledi ve aramızdan aldı. İçimden ya da dışımdan, içimden ve dışımdan, bilmiyordum, soyut ya da somut bir şey akıyordu. Bu his artmaya, tutamayacağım noktaya geldi. Tutmaya çalışıyordum, başaramayacağımı hissediyordum. Ecevit’in sırtında kan lekeleri olmadığından şüpheliydim artık. Bedenimin verdiği tepkinin adını biliyordum ama boşalmaktan deli gibi korkuyordum. Bu anın bitmesinden mi yoksa bittiğinde nasıl hissedeceğimden mi emin değildim ama ulaşmaya hazır olmadığım bir sondu.


Ecevit’in işaret ve ortaparmağı hassasiyetimi benim hemen ardımdan seçti. Arka arkaya olduğuna emindim, beni çılgına çeviren noktada durdu, yoğunlaştı ve hızlandı. Sırtındaki izlerimi karşılayacak boynumdaki izleri vardı. Hareketi hızlandıkça, gelgitleri arttıkça gözlerimi sabit tutamamaya başladım. Bulutların üzerinden hızla yere doğru çakılmaya başladım. “Ecevit,” dedim titrerken.

“Rahatla Firuze,” dedi. Bunu rahatlığından değil, benim gerginliğime karşılık söyledi. “Rahatla, bırak kendini.” Yoksa bunları söylerken zerre rahat değildi. Öncelik haline geldim. Bir şekilde önemli olan ben oldum. En azından bu seferlik benim rahatlamam en ön sıradaydı. Kendimi tutabildiğim noktayı çoktan geçtim, Ecevit’in hakimiyetine bıraktım kendimi, çıkardığım sesleri de, verdiğim tepkileri de kontrol etmedim. Ne kadar sürdü bilmiyordum ama belki dakikalarca ya da belki dakikadan az bir süre. Ama yirmi beş yıllık hayatımın en akıl almaz anını yaşadım. Nefes nefese bitap düştüm, bacaklarım sızlıyordu, taş taşımış kadar yorgun, uyuşmuş ve bitkindim. Ecevit’in gözlerinin baktım ilk andan son ana kadar, şimdiye kadar hissettiğim hiçbir duyguda gözleri bir ayna gibi bakmadı bana ama şimdi, bir ayna misali zevk aldığım her andan korkunç bir zevk aldı.


Gözlerimi sonunda yumdum, aralık dudaklarımdan soluklanıyordum, kalbimin atışlarını kulaklarımda hissediyordum. Boynuma dokunduğunu sonra masaj yaptığını hissettim. “Rahatladın,” diye fısıldadı kulağıma doğru. Bedenini bedenimin üzerine bıraktı, bana batan yeri farkındaydım. Masaj yapmayı sürdürdü. “Rahatladın,” dedi tekrardan. Bunu kendisine mi bana mı söylüyordu bilmiyordum.

“Ecevit,” dedim. Neyi nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum ama ne diyeceğimi kolaylıkla anladı.

“Bu gece bu kadar ikimize de yeter,” dedi. Konuştukça nefesi boynumu okşuyordu. Ona benden eksik bir şey hissettirmekten korkuyordum. Ben neyi ne kadar yaşadıysam, hangi buluttan düştüysem, aklımı kaçıracak raddeye geldiysem aynısını o da yaşasın istiyordum. Onu eksik bırakmak, beni eksik bırakacaktı sanki. Elini benden uzaklaştırdığında başını da kaldırdı. Elini kirlettiğimi hissettim ama çok geçmeden patlattığım dudağına dokundu. Ardından dudaklarına bulaşan ne varsa gözlerimin içine bakarak yaladı. Tutuldum kaldım onu izlerken. Patlayan noktaya parmak bastı.


“Gören dayak yedim sanacak,” dedi.


“Dayak yedim dersin.”


Güldü. Kalbim eridi sandım. Ecevit ne güzel gülüyordu.


“Teselli edildim derim.”


“Ha ha.”


“Ha ha,” dedi benim gibi. “Bu gece dediklerini, yüzün gözün hatırına siliyorum aklımdan ama,”


“Ama?” diye sordum soluklanırken hâlâ.


“Bir sonrakine yüzün gözün de kurtarmaz,” dedi. Utanmadan beni tehdit ediyordu. Öfke bedenime uğramadı ama ona uğramaya çok hazırdı.


“Ne ekersen onu biçeceksin. Beklentin ne benden?”


Alt dudağıma sürttü parmağını. “Bu münasebete girdikten sonra ılık ılık davranacak bir adam değilim ben,” dedi ve lügatinden yeni bir kalıp sundu bana. Ilık ılık… Sabır selamet. “Ağzını açmadan önce hayatımdaki adam ne der diye düşüneceksin.”


“Sen…”


“Hayatımdaki kadın ne der diye düşüneceğim,” dedi. Saçlarımı okşadı. Elini başımın yanına bastırdı ve hafifçe doğruldu. Bedenime baktı. “Bu elbiseyi gözüm görmesin,” dedi açıkça. Bu sorusunun cevabını almayacağını kabullendi demekti. Kalktı üzerimden, “Ben çıkana kadar çıkar,” dedi banyoma ilerlerken.


Dediğini yaptım ve elbiseyi o banyoya girdikten dakikalar sonra çıkardım. Altıma saten bir şort giydim ama üzerime Ecevit’in gömleğini geçirdim. Birkaç düğmesini de ilikledim. Bunu neden yaptım diye sorulacak olursa söyleyecek cevabım yoktu. Sadece Ecevit’in gömleği olsun istedim üstümde. Böyle bir şansım varken, onun tenine değmiş olan benim tenime değsin istedim yalnızca. Saklayamazdım, gidip iki fıs da vücut spreyimden sıktım öyle girdim yatağa. Ecevit’i bekledim istediği olmuş ve sakinleşmiş bir çocuk gibi. İlk etaptaki yorgunluğum azalmıştı. Nasıl hızla yorulduysam benzer bir hızda da dinlenmiştim. Soluklandım ve banyo kapısının açılmasını bekledim.

Dakikalar, dakikalar, dakikalar sonra açıldı. Üstü çıplak, altına aynı pantolonunu kemersiz giymiş şekilde çıktı. Ona verecek bir altım yoktu. Saçlarını kuruladı ve bana baktı. Yorgan yoktu, ne giydiğimi görüyordu.


Olduğu yerden bir süre beni izledi. İçinden ne geçiriyordu bilmiyordum. Ne hissediyor bilmiyordum. Beni izlerken ne düşünüyor yine bilmiyordum. Bir zaman sonra yaklaştı ve yatağa girdi, önce benim üzerimi örttü sonra kendi üstünü. Beni koynuna doğru çektiğinde gözlerimi kapattım. Dakikalarca saçlarımı okşadı. “Ne olacak diye düşünmüyor musun?” diye sordu bana.


Cıkladım. “Ben yarınımı hiç düşünmedim Ecevit,” dedim açıkça. “Biz yarınımızı düşünürsek, bugünü son bitiririz.”


“Biz yarınımızı düşünürsek bugünü zor bitiririz,” diye tekrarladı benimle beraber. Saçlarıma birkaç buse kondurdu. “Biz yarınımızı düşünürsek bugünü zor bitiririz,” dedi yeniden. Çıplak gövdesine sardım kollarımı ve koynunda uyudum.


Bize yarınımızı düşünmeyi bile haram kılmış kim varsa, yarını kalmayacaktı.

***

34YST3434.


Günlerdir ezberimde olan plaka.


Bize yarınımızı düşünmeyi bile haram kılmış kim varsa, yarını kalmayacak.


İl Emniyet Müdürlüğünün tam önündeyken bu kez beni bu kapıdan döndüren bir babam yoktu. On sekiz yaşında değildim. On dokuz yaşında değildim. Yirmi değildim. Ve sanki bu sefer kimsesiz de değildim. Elimdeki kağıtlarla içeriye girdiğimde kapıdaki kişiler tarafından durduruldum. “Merhaba,” dedim ve kimliğimi çıkardım danışma kısmına uzattım.


“Ben Firuze Akın, Emniyet Müdürü’yle görüşmek istiyorum.”

Bir başka vatandaş bunu söylese dikkate almazlardı biliyordum ama adam kimliğimdeki baba kısmına baktı. Beni buradan hep Akın olmamla çıkarmışlardı senelerce. Beni bu kapıdan döndüren de hep Akın oluşumdu, beni şimdi en üst odaya çıkaracak olan da Akın oluşumdu.

Lanet de gelseydi Akın oluşuma.


Adam, “Bir dakika,” dedi ve telefona uzandı. Araması gerekenleri aradı ve tek tek ismimi verdi. İsteğimin olması birkaç dakikamı aldı. “Buyurun Firuze Hanım, bu taraftan,” dedi polis memuru. Beraber asansöre bindik. Adam elimdeki kağıtlara baktı ama bir şey sormadı. Katlar çıktık, bazı kapıların önünden geçtik. Koridorun sonundaki odaya ilerken, titremiyor, ağlamıyor, belki korkuyor ama dik duruşumu bozmuyordum.


Bize yarınımızı düşünmeyi bile haram kılmış kim varsa, yarını kalmayacaktı.

Kapıyı çalan polis memurunun ardından girdim. Gözlüklü, babam yaşlarında, hafif göbekli bir adam karşıladı beni. Ayağa kalktığında ikimiz de birbirimize aynı anda ellerimizi uzattık.

“Hoş geldiniz,” dedi ciddi bir sesle. Gülümsedim ve gösterdiği yere oturdum.


“Ne içersiniz?”


“Çay olabilir,” dedim neredeyse keyifle. Bacağım stresle sallanıyordu ama bedenimde iyi ve kötü tüm duygular korkunç şekilde çarpışıyordu. Stresten karnım ağrıyordu ama çay istiyordum.


“Bize iki tane çay getirsinler, söylesene.”


Polis memuru kafasını salladı ve çıktı odadan. İl Emniyet Müdürüyle birbirimize baktık. “Hayrolsun inşallah,” dedi, hayrolmadığını bilerek. Kendi el yazımla yazdığım notlara baktım.

“Maalesef hayır değil,” dedim ve elimdeki kağıtları adama uzattım. “Çok endişeliyim, ne yapacağımı bilemedim. Hızla size geldim.”


Bize yarınımızı düşünmeyi bile haram kılmış kim varsa, yarını kalmayacaktı. Bülent Akın, Ali Ecevit’in çocukluğunu, gençliğini elinden alan dört duvar arasında, geriye kalan ömrünü tamamlayacaktı. Dünden başka hiçbir şeyi kalmayacaktı elinden. Her şeyini alacaktım ondan. Onun bizden aldığı gibi. 

***

benim için ne bölümdü ama diyeceğim bir bölümdü. sevgiler. 

ve

tik tak. 

instagram; dilanduurmaz

uzumbugusuofficial


28 Yorum


Fadile
Fadile
04 Mar

Bişey dicem Firuze Ecoyla sevişirken diyor ya sonra ne yapacağımı bilmiyorum veya yaptığı hareketlerin ne olduğunu bilmiyor ama biz ondan daha iyi biliyoruz Kitaplardan bu normal mi

Beğen

Melek TUTAR
Melek TUTAR
01 Mar

Yaaa yeni bölüm gelmicek mii

Beğen

Zeynep Kara
Zeynep Kara
01 Mar

Bölüm ne zamannnn

Beğen

Eslem Çetin
Eslem Çetin
01 Mar

Yaa ne zaman gelecek 2 haftadır bekliyor😔😔

Beğen

nehirumut2525
28 Şub

Yeni bölüm ne zamannn? Haberiniz var mıı???

Beğen
Esma Fırat
Esma Fırat
28 Şub
Şu kişiye cevap veriliyor:

Büyük ihtimalle Pazar akşamı gelecek yani inşallah

Beğen

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page