top of page

xxxv- suçun tekerrürü hâlinde cezanın infazı ağırlaştırılır.

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 20 Mar
  • 76 dakikada okunur

Ben geldiiim! 

Öncelikle Ramazan Bayramınızı kutluyorum. 

Sonrasında da sizi uzun bir bölüm bekliyor ve bölüm ilahi bakış açısıyla karakter bakış açısı arasında dönüyor. Bölümü sakin ve yavaş yavaş okursanız kafanız karışmaz. Ama paragraf atlamalar, yalnızca replik okumalar buna sebep olabilir. Evi turlayarak yazdığım bir bölümdü. Sakince ve bayram kolonyasıyla okumanız tavsiye edilir. Bölüm sonuna koyulan açıklamayı da lütfen okuyun. 

Önce oy verelim mi, verelim verelim... Keyifle okuyun.

***

 

14 Ocak 2011 Cuma

Ankara Çankaya.

Takvimler 2011 yılını gösterirken, Türkiye’nin dünyanın gözünde Avrupa–Orta Doğu arasında köprü oluşu bir manipülasyon muydu yoksa dünya bu konuda samimi miydi tartışılırdı muhakkak lakin Uluslararası Barış Gecesi Resepsiyonu’nun bu yıl Türkiye’de yapılması elbette makuldü. Kaç ülke vardı ki, iki kıtayı birleştiren, tek bir yere bile ait olmayan ve konumuyla böylesine gıpta edilirken barıştan yana olan? Büyük bir özenle seçilmiş menünün içeriğinde başlangıç için; humus ve pita, İtalyan bruschetta ve Türk zeytinyağlıları tercih edilmişti.  Özenle kurulmuş masaların birinden derin bir kahkaha duyulduğunda Türk diplomatın gülüşünün altında o ince sahipleniş gözlerinden okunuyordu. Karşısında oturan Yunan diplomata gülüşünün sonundayken göz ucuyla baktı. Tatlı kısmında baklava vardı, baklavaki duymaya milli şuuru izin vermeyecekti.


Böyle bir gecede Alparslan Yiğit’in olmasında hiçbir sakınca yoktu, bu davete dört yıl önce Fransa’da da katılmıştı ama Bülent Akın başlı başına bir sakıncaydı. Herhalde Alparslan Yiğit olmasa, babasına rağmen bile davet alamazdı bu geceye. Zaten ilk defa böylesine bir ortamda bulunuyordu. İçinde büyüdüğü kültür bu ortamın aksine oldukça kaotik, kaba ve hırçındı. Bülent Akın içinde bastıramadığı medeniyetsizlikle insanları takip ediyordu. Buraya geliş amacını anımsadıkça heyecanlanıyor, taşıyordu içinde. Alparslan’ın ona rağmen sakin ve soğukkanlı tavırları vardı. İçindeki merak ve amacın aksine insanlarla hoş bir sohbet içindeydi. Yanındaki Akın ailesinin kamburundan da zaman zaman utanıyordu.


“Daha ne kadar yabancıları pışpışlamanı bekleyeceğim?” diye sordu Bülent.


Çapsız. Bu yaşına nasıl gelebildi, hayret edilesi. 


Alparslan gözlerini Bülent’e çevirdi ve her an bir noktadan kameralara yakalanma ihtimallerini gözetti. Dostuna gülümser gibi gülümsedi. Çok şey söylemek istedi ama tamamını yuttu. Nerede ne konuşulur iyi bilen bir adamdı. Bu çapsızın sıfat olarak Aylin ve Atilla Akın’a benzememesi adeta bir lütuftu. Firuze’nin yüzüne ait herhangi bir parçayı bu vasıfsızda görmek acı olurdu. Gözlerini çevirdi ve aklına gelen isimle bir boşluğa odaklandı. Firuze’nin yüzünü anımsadı. Çoğu zaman olduğu gibi. Orta yerdeki dans pistinde dans ettiklerini hayal etti. Alparslan’ın tek geç gerçekleşecek hayali Firuze’ydi. Gerçekleşecek miydi? Aksini düşünmüyordu. Bu gücün, bu aklın, bu statünün sonucunda elbet tercih edilen olacaktı. Yolun sonu ona çıkacak sanıyordu. Aksini hiç yaşamamıştı. Firuze’ye kadar.


Tüm bu düşüncelerinin orta yerine bomba gibi düştü Bülent’in sözü. “Bu gidişle sana yakın zamanda Firuze’nin soyadının değiştiğini söyleyeceğim,” dedi. Bülent, akıllı bir adam değildi. Çapsızdı, beceriksizdi, vasıfsızdı ama kötüydü. Kötülük kurnazlıkla aynı yoldan yürürdü. İnsanları nasıl kışkırtacağını çok iyi biliyordu. Alparslan’ın boşluktaki anlamlı bakışları değişti ve sertleşti. Bülent bunu tek bir sözüyle yapmanın gururuyla sırıttı. Devam etti.


“Firuze Tarhan…”


“Ne saçmalıyorsun sen?”


“Hepimizin olmaz dediği oldu; Ali Ecevit Tarhan, Firuze’yi kabul etti. Hanginiz daha çok seviyorsunuz acaba kardeşimi? Senelerdir yüz almamasına rağmen ille de Firuze diyen sen mi yoksa on altı yıldan sonra bile Firuze diyen Ecevit mi?”


Alparslan buraya zaten bazı şeylere ortak olmaya gelmişti. Firuze’yi bir çocukluk takıntısının avucuna mı bırakacaktı? Akıl alır gibi değildi.


“Kes sesini.”


“Sanki bu sorunun cevabı Ecevit. Ne buluyorsunuz o meymenetsizde hayret ediyor insan.” Alparslan ani şekilde nükseden öfkesiyle beraber elini masaya bastırdı ve başını Bülent’in kulağına yaklaştırdı.

“Seni kendi ellerimle gebertirim.” Bülent kısık kısık güldü ve insanlara baktı.


“Ha şöyle, at şu Batılı maskeni. Biz bizeyiz,” Eli şampanyasına uzandı ve iki yudum aldı. Artık insanlara keyifle bakan, üstelik onunki sahiciydi, Bülent’ti. Dışarıdan iki yakın dost gibi gözüküyorlardı. Zaten gazeteler de yarın tam olarak böyle yazacaktı. “Sen bir bardak soğuk su iç, bu saatten sonra Firuze’yi Ecevit’ten kimse koparamaz.”


“Atilla Akın izin vermez,” dedi Alparslan kendinden eminken. Haddini aşmamaya özen gösteriyordu. Korkunç bir hırsla istediği kadına ulaşmak için yine de kendi sınırlarını aşmıyor, Alparslan Yiğit çizgisinden çıkmıyordu. Bülent yeniden güldü, Alparslan’ın içinde bir apse gibi büyüyordu şu sıfatı dağıtma isteği.


“Bir gün ansızın evlenip çıkacak karşımıza,” dedi rahat bir tavırla. Halbuki bu cümle onun geceleri uykularını kaçırıyordu. Babasının karşısına geçmiş ve korkularından bahsetmişti. Aldığı o tepki Bülent’te ipleri koparmıştı. Atilla Akın’ın o küçümseyici, aşağılayan tavrı bu kez Ali Ecevit için değil, bizzat kendi oğlu içindi. Zira Ali Ecevit’i küçümseyemiyordu. Bülent izin verirse engel olabileceğini söylediği noktada, Atilla’nın bir aşağılığa bakar gibi Bülent’i süzmesi dün gibiydi. Sen mi engel olacaksın, demişti. Bu çapsızlıkla sen mi engel olacaksın? Otur oturduğun yerde, beni etkileyecek tek bir şey yaparsan seni kendi ellerimle yakarım, senin beceriksizliklerine tahammülüm kalmadı.


Bülent Akın, Atilla Akın’ın en büyük kamburuydu bu dünya üzerinde. Bir meclis sahnesinde de, bir köşe yazısında da kendisine ziyandan başka bir şey değildi.


Yine de bunların aksine, keyifle devam etti Bülent. “Babamın tek umursadığı koltuğu. Firuze’nin ne kadar ileri gidebileceğini gördü. Seçime kadar elini bile sürmeyecek. O vakte kadar da çoktan evlenmiş olurlar. Ecevit bunu muhakkak farkındadır. Ne yapacaksa seçimden önce yapacak. Asıl engel babam değildi, Ecevit’ti. Engel kalktı. Ecevit, Firuze’yi kabullendi.”


Alparslan sıktığı yumruğunu masa altına itti, tüm yüzü kas katı kesilmişti. Bu artık engel olabileceği bir hal değildi. Atilla Akın’a güveniyordu. Hiç Firuze için babasıyla konuşmamışlardı ama Atilla’nın kendisini fark ettiğini, kendisine karşı attığı her adımda gelecekteki potansiyel akrabalığı hesapladığını farkındaydı.


“Bülent benimle oynadığını farkındayım,” dedi bilinçle. “Sadede gel.” Bunlar babasından kaptığını sandığı basit manipülasyonlardı.


“Sadet bu zaten. Bu saatten sonra Ecevit var oldukça Firuze ondan kopmayacak. Ecevit kendi iradesiyle yok olursa da Firuze sana yâr olmayacak. Ecevit’le olabilecekleri o ihtimali gördü. Eskiden ihtimal veriyordum size, artık vermiyorum. Firuze o ihtimalle ölene kadar yaşar, yine de bir başkasına gitmez.”


Bülent Akın aylardır bu işin peşindeydi. Şimdi Alparslan’la konuşmak istediği planı aylardır tek başına iteliyordu. Firuze’nin kapısına ilk gittiğinde, Melike’yi arıyorum demişti. Bu ilk yemdi. Firuze düşmemişti. Değil peşine düşmesi, tek bir kez bile yeniden sormamıştı. Onlarca emare bırakmıştı, Firuze ya fark etmiyor ya da umursamıyordu. Ali Ecevit ve kardeşini bir fanusa almış, dışarıdan hiçbir etkiyi kabul etmiyordu. Ecevit’e bile bahsetmediğini biliyordu Bülent. Firuze’yi ağına çekemiyordu. Yoksa canı cehennemeydi o adam da geriye kalan ailesi de. Tek bir dakikasını bile onun faydasına harcamazdı. Varlığının eninde sonunda onun sonunu getireceğinin bilincindeydi, yok etmek istiyordu. O ve ona dair her şeyi yok etmezse- Firuze de dahildi buna, hatta en çok o dahildi Firuze’ye yaklaştıkça Akınlara da yaklaşıyordu- yok olacaktı.


Şimdi birden fazla motivasyonu vardı. Ali Ecevit’i tümüyle yok etmek istiyor, hayatının geriye kalanını güvence altına almak istiyor, Firuze’nin canını yakmak ve babasına kendini kanıtlamak istiyordu. Halbuki aylar önce Firuze’nin kapısına gittiğinde bunlardan yalnızca bir ya da iki tanesi vardı onun için. Aylar sebeplerini arttırmış, gözünü karartmıştı. Başardığında, babasının gözünde o gurur olacaktı. İşte o vakit kibirle babasına bakacak oydu.


Alparslan kısık gözlerle Bülent’e baktı ve tek nefeste sordu. Hırsla, hınçla. “Kendi iradesiyle yok olmazsa?” Bülent hiç zeki bir adam olmamıştı ama hep zeki insanların yanında bulunmuştu.

“Mesela yine Akınlar sebep olursa…” dedi Bülent eğlenir bir tonda. “İşte o zaman senin ancak şansın olur.”


“Ben şansa inanmam,” dedi Alparslan net bir sesle. “Firuze’yi de tehdit etmem, ettirmem.”

“Firuze de boyun eğeceğine boynunu koparır,” dedi. Halbuki anne ve babasına da güvenmiyordu. Firuze’yi başka bir erkeğe itelemezlerdi biliyordu. Kaldı ki Bülent de istemiyordu. Aksine Firuze’yi buna itmek kuduz bir hayvanı doğaya salmaktı ona göre. En azından senelerdir gözlerinin önünde, evlerinde kontrol altında tutulabiliyordu. “Ama bizden kurtulmak için her şeyi yapacak konuma gelirse…” dedi, Alparslan’a baktı. Kardeşini tanımıyor muydu? Atilla Akın, Firuze’nin ölemeyeceğine öylesine herkesi inandırmıştı ki Bülent, söylediği koşullarda Firuze’nin çıkışı nerede arayacağını bilse de, ulaşamayacağına emindi. İşte o vakit, sığınacak liman bir ihtimal Alparslan olurdu. Düşük bir ihtimaldi Bülent için ama umurunda olan bu değildi. Yalnızca göz boyaması gerekiyordu. “Firuze’nin elinden her şeyi yine alırsak bizden kurtulmak için bir çıkış arayacak. O niye sen olmayasın Alparslan?”


Alparslan yüzünde koca bir tiksintiyle bir düşmandan bahseder gibi Firuze’den bahseden adamı izliyordu. Halbuki ona dünyaları verebileceğini, dünyaları da onun için yakabileceğini düşünüyordu. Hak ettiği hayatın ne kadarında vardı Firuze? Yeteneğinin, güzelliğinin ne kadarını farkındaydı? Akın ailesi Firuze bir mum gibi eritiyor, yanan bir kitap gibi tüketiyordu. O adam mı mutlu edecekti Firuze’yi? Görmüyor muydu, gözünün önündeydi. Lanet gelseydi böyle işe.


“Alçak,” dedi Alparslan açıkça. Ortaklık alçaklık getirmez miydi?


“Ama Firuze’nin elinden her şeyini almazsan sığınacak liman aratamazsın ona. Firuze’nin şu an her şeyi var Alparslan. Her şeyi…”


Ali Ecevit’ten bahsediyordu, Alparslan gözlerini yumdu, kesik bir nefes aldı. İnsan yarışamayacağı şeyi yok ederdi. Alparslan ilk kez yarışmadan yok etmek istedi. Firuze’nin her şeyi olmak… Öfkesi sinesini şişirdi.


“Firuze’nin zarar görmesine izin vermem.”


“Yalnızca biraz üzülecek, e olsun o kadar,” diye karşılık alması geç olmadı. “Zarar göreceği bir şey yok. Beni yakacak. Firuze hainin tillahıdır Alparslan. Onu bu kadar isterken bil. Hainin tillahıdır. Onun zarar göreceği bir şey yapmayacağız. Beni yakacak kozu vereceğiz eline, o da hiç durmadan kullanacak. Beni yakacak. Göreceği tek zarar, biraz üzülmek. O kadar da olur, her şeyini kaybediyor.”

Bu dördüncü denemesi ama Alparslan’ın onu dinlediği, kulak kesildiği ilk gündü. Bülent aylardır uğraşıyordu bu iş için. Kabullendiği tek bir şey vardı. Firuze’nin gözünü ancak, kendisini yok etmek karartırdı. Firuze ancak Bülent’i yakmak için gözünü kapatırdı. Gafil avlandı.


Firuze’nin her şeyi Ali Ecevit Tarhan mı, Firuze’nin tek şeyi Ali Ecevit Tarhan mı? Ali Ecevit’in heybeti miydi onu her şey yapan, Firuze’nin bu hayatın içinde küçücük kalması mıydı tek şeye sahip olmasının nedeni?


Bilinmezdi lakin Bülent Akın, kendi el yazısıyla yazıyordu sonlarını.


***


 Thebai kralı Laios kadere karşı gelirken başaracağına inanmış mıydı? Oidipus, kadere karşı gelirken başaracağına mı inanmıştı yoksa hiç tanımadığı babasının izinden mi gitmişti fark etmeden? Kader bir çarktan ibaret olmadı hiçbir zaman. Kader motifi, ilmek ilmek işlenirken insan dünyaya gönderilmeden önce her şeyi yaratan Tanrı; elbette insan eline açık hale getirmedi yazgıyı. O yüzden her kim ki elini o çarkın içine atacak olsa elinin kaybettiğiyle kalır.


Laios yine öldürüldü oğlu tarafından ve Ali Ecevit yine teslim oldu polislere.


Bedeni bir tezatlık içinde sabit duruyordu olduğu yerde. Yüzü buz gibiydi, ensesinden terler boşalıyordu. Ne soğuk ne sıcak, hiç anlamıyordu. Elindeki silahı düşürecekti az kalsın. Ansısın kendisine yönelen bunca silahı görünce, belki de onu tetikleyen silah olmadı hiçbir zaman, üniforma oldu, eli ayağı titredi. Dili damağı kurumuş, polislerin ona kurduğu şiddetli cümleleri işitiyordu. Sesler öyle arttı ki, zihnindeki gürültü silinip gitti, yalnızca karşısındaki polis memurlarını duyar oldu.

“İndir silahı! Yat yere, yat! İndir dedik, indir! Sakın kıpırdama!” Öyle çok, öyle fazlalardı ki, Ali Ecevit her birini duymak zorundaymış gibi kim bağırırsa ona bakıyordu, göz bağı kuruyordu. Elinde düşmek üzere olan silahı, aldığı onlarca komuta karşılık bırakmak istedi. Destursuzca bırakacak oldu ama hareketi oldukça yanlış anlaşıldı, bir çift el havaya iki el ateş etti ve Ali Ecevit’i durdurdu. O an fark etti Ali, polisler kendilerine silah çektiğini sanmışlardı. Hızla elindeki silahı bıraktı ve ellerini kaldırdı.


“Tamam,” dedi ne diyeceğini bilemezken. Size silah çekmedim, demek yersiz ve anlamsız geldi ona bile. Ellerini göğüs hizasında kaldırmış ona bakan adamları izliyordu. Tek başına aldığı bir kararla hareket etmiyor, yanlış anlaşılmak istemiyordu. Polis memurlarından ikisi tırın içine doğru tırmansa da geriye kalanlar silaha ya da üzerindeki başka bir alete yapacağı ilk hamle için tetikte duruyordu. Ali Ecevit’in tek hamlesi yanlış anlaşılabilir ve kötü şeylere sebebiyet verebilirdi. Ali, polisler dibine gelene kadar hareket etmedi. Geldiklerinde ellerini daha çok havalandırdı üzerinin aranmasına izin verdi. Memurlar emin olduklarında iki kolundan tuttular ve yürüttüler bu onlara zorluk çıkarmayan adamı. Çenesini dikleştirdi tırın dışına doğru yürütülürken. Neyin içindeydi? Ne oluyordu? Hâlâ anlayabilmiş değildi. Zihni gece vakti çıkılan bir kabristan ziyareti kadar ürkütücü ve sessizdi. Tırdan indirilir indirilmez gözleri çevrede dolandı, bir umut hâlâ Melike’ye dair bir şey bulacağını sandı.

Ali Ecevit’in bileklerine kelepçe takılırken kardeşini arıyordu gözleri. Kelepçe sesiyle irkildi, bileklerine baktı, metal parçayı gördü ve zihnindeki kaos başladı.


“Yaktın bizi Ecevit abi,” dediğini duydu dakikalar önce yaka paça tırdan indirdiği ve hayatında ilk kez bugün gördüğüne emin olduğu adam. “Yaktın bizi abi, yaktın!” Sebze ve meyvelerin dağıtılışını izliyordu Ecevit. Dönüp o adamın adını nereden bildiğini bile sormuyordu. Onu dışarıdan gören ne soğukkanlı derdi. Yüzünden okunmuyordu içinde kopmak üzere olan kıyamet.


Hınca hınç süren arayış bir polis memurunun fark ettiğiyle durdu. Yanına diğerlerini çağırdı. Ecevit’in gördüğü hâlâ yalnızca sebze meyveydi. Yeşilliklerin hepsi artık parçalanıyor, ayıklanıyor, kasalar inip kalkıyor, sebzeler yerlerde parçalanıyor ve tırın önünden indirilen her adam Ali Ecevit’e adıyla sesleniyordu. Kemik yaşı on sekize varmadan başladığı bir sigarası vardı. Arada sırada içtiği iki bira, iki kadeh rakıdan da başka kötü alışkanlığı yoktu. Bazı pislikler Ali Ecevit’te yalnızca isim olarak vardı. Keneviri tekte ayırt edemedi. Sonra zihninde birkaç haber akmaya başladı. Görüntü netleşti, emin olmak için tıra doğru bir adım atmak istedi ama büyük bir tepki aldı. Aldığı tepkiyi bile fark etmedi.


Dünyayla olan bağı saniyeler içinde koptu. Şimdi gözlerinin önünden onlarca şey geçiyordu. Haber kanallarında ancak gördüğü bu kök şimdi ellerini attıkları yerden çıkıyor, Ali Ecevit’in ayak bastığı yerde bitiyordu. Kulakları uğuldamaya başladı, kelepçenin soğuğu damarlarından sızdı ve ürperdi, dişlerini birbirine bastırdı.


 Firuze, Melike, kenevir, kelepçe, indir silahı, teslim ol, kelepçe, Firuze, kenevir, Bülent, kelepçe, kardeşim…


Ali Ecevit’e gerçek, bir vurgun gibi çarptı. Zihninde bir zelzele başladı, yer yerinden oynadı ve ense köküne bir darbe aldı adeta. “Alakam yok,” diyebildi en başta. “Hayır hayır alakam yok!” Sesi şiddetlendi, bileğindeki kelepçenin ağırlığı arttı ve taşıyamayacağı, kurtulmak için çırpınacağı bir noktaya vardı. İşte o vakit, başından beri polis memurlarına zorluk çıkarmayan adam olmaktan çıktı, şiddetle bu saçmalığa son vermek istedi. Etki sertleşince tepki de hızla sertleşti ve Ali Ecevit bir kapana sıkıştırıldı, dört polis memuru tarafından zapt edildi ve göğsü tıra yaslandı, kontrol altına alındı.


Nefes nefeseydi, düştüğü oyunun içinde nefes nefese kalmıştı. Bir uyuşturucu tırının içinde elinde silahla basılmıştı, şimdi burada olan her yabancı onun adını veriyorken tüm oklar onun için bile artık ondan başkasını göstermiyordu. “Melike,” dedi nefes nefese. Alnını tırın paslı köşesine bastırdı. “Firuze,” dedi sonra. Gözlerini sıkıca yumdu. Parçalar birleşmeye çok uzaktı. Yalnızca bir yapboz kutusunun üzerindeki resimden haberdardı. Suçu görüyordu, konumunu görüyordu ama tek bir parçayı birleştirmiş değildi. İçinden mırıldandı, “Firuze,” dedi yeniden. Hınçla ya da öfkeyle değil. O an, belki Ecevit’in hayatında yaşayan ve sesini duyduğu son kişi olduğundan olacak onun adı dökülüyordu dudaklarından. Kabul sesinde biraz da çaresizlik vardı. Firuze’nin o yapbozda bir parça olduğunu henüz anlamış değildi. Küçüklükte bıraktığı alışkanlık gibi üçledi, başını gökyüzüne kaldırdı mırıldandı. “Firuze.”


Polis sayısı zaman geçtikçe artıyor, Ali Ecevit artık olayın kendisiyle alakası olmadığını dillendirmiyordu. Zaten Ali, kendini savunmayı değil kendini nerede savunmaması gerektiğini öğrenmişti. Şimdi burada ne yapsa bir işe yaramayacak, birine bile kendini anlatamayacaktı. Büyük bir nikbinlikle olayı gözlemliyor, sakinleşmeye çalışıyor ve kontrolü ilk fırsatta eline almaya çabalıyordu. Zaten çok da geçmeden eli kelepçeli olarak polis arabasına bindirildi. Polislerin gördüğü, yakalanmayı göze alarak bu pisliğe bulaşmış bir adamdı. Ne soru soruyor ne tepki veriyor ne de sızlanıyordu. Gözleri polis arabasının arka koltuğunda akan yolu izlerken sessizdi.


Karakola getirildi, on sekiz yıl önce olduğu gibi.


Adli tıp kurumuna sevk edildi, on sekiz yıl önce olduğu gibi.


Muayene odasına alındı ve bir doktor tarafından fiziki muayenesi yapıldı, on sekiz yıl önceki gibi.


Kanı alındı, on sekiz yıl önce yapılmamıştı bu.


Karakola geri getirildi on sekiz yıl önce olduğu gibi.


Şimdi bunları yaparken arkasından bir o tarafa bir bu tarafa gelen, her fırsatta oğluna seslenen bir babası yoktu. Ne gerekiyorsa tek başına yapıyor, tüm sorulara tek başına cevap veriyor ve babasının sesini yalnızca zihninde duyuyordu. “Buradayım Ali Ecevit,” diyordu babası. “Buradayım oğlum korkma.” Ali Ecevit belindeki kemere kadar bütün fazlalıklardan olduğunda üzerinde yalnızca beyaz bir gömlek, siyah bir pantolonla kaldı. “Korkma oğlum, alacağım seni. Korkma Ali Ecevit.” Babasının sesi zihninde öylesine yoğundu ki polis memuru bağırmadan sorduğu soruyu duymadı.


“Avukatın var mı?”


“Avukat istemiyorum,” dedi tekte.


“İfaden alınırken avukatın yanında olmak zorunda.”


“Avukat istemiyorum,” dedi Ecevit tekrardan. İşlemediği suçun savunucusu istemek o suçu kabul etmek demek miydi?


“Ağır bir suçtan yargılanıyorsun, avukatın gelmeden ifade alamayız. Kendi avukatın yoksa barodan avukat atanacak. Var mı yok mu?”


Ali Ecevit pek başaramasa da soluklandı, elini ensesine bastırdı ve gözlerini kısa bir an yumdu. “Bir yakınıma ulaşılsın, o ayarlasın avukat.” Polis memuru Ali Ecevit’in aksi tavırlarını izledi bir süre.


“Telefonumda numarası var, onu aramak istiyorum. Avukat getirecek.”


“Sen arayamazsın,” diye karşılık aldı. Ali Ecevit’in telefonu alındı ve açıldı. “Behçet Atmaca,” dedi Ecevit. “Behçet Atmaca’yı arayın.”


Bu nezarethaneye alınmadan önceki son sözleri oldu. Bir kat aşağı indirildi, dar bir koridordan geçti ve demir parmaklıkları gördü. O vakit bedeninde sayısız karınca yürüdü, kulakları uğuldadı ama yine de dik duruşunu kaybetmedi. İç kısma bırakıldığı an kapının üzerine nasıl kilitlendiğini izledi. Bir kez tırın önünde suratına çarpan vurgun ikinci kez demir parmaklıklara kilit vurulunca çarptı ve Ali Ecevit’in ellerine bir titreme girdi. Gözleri nezarethanenin duvarlarında gezindi, kendi etrafında tam üç kere döndü, üstüne gelen duvarların arasında sıkıştı, elleriyle dört duvarı itmeye çalıştı, kollarında bir uyuşukluk hissetti. Midesi bulanmaya, burnuna kötü kokular gelmeye başladı. Halbuki ne duvarlar hareket ediyor ne de kötü bir koku vardı.


Ellerindeki titreme tüm vücuduna kötü huylu bir virüs gibi hızla yayıldığında kendini oturacak tek yere attı. Solukları da eş zamanlı olarak hızlanmaya başladı. Parmak uçlarını birbirine sürtüyorken gözlerini yumdu, gözünün önüne bir yüzün gelmesine engel olamadı. Firuze’yi gördü. Şiddetle reddettiği yapbozun parçasıydı Firuze şimdi. Reddettiğinin bile bilincinde değildi. Ne olduğunu algılamaya çalışıyordu. Firuze… Tuzak, diye fısıldadı bir ses. Bir rüzgar uğultusu gibiydi. İç karartıyor, ürkütüyordu. Parçalara dokunmaya kalktı ama kalbi hızlandıkça, duvarların arasına sıkıştıkça iki parçayı yan yana getiremedi. Firuze… “Sakin ol,” diye konuştu kendine. “Sakin ol, metanetini koru. Ali Ecevit, sakin ol.” Firuze…


Yapboz parçalarından ikisini birleştirecek gibi oldu, ortaya çıkacak bir parçadan şiddetle kaçtı ve gözlerini bir kabustan uyanır gibi açtı. Dudakları morarmış, yüzü bembeyaz kesilmişti. Kafasını sudan zorlukla çıkarmış gibi şiddetle soluklandı ve tek bir noktaya sabitledi gözlerini. Onu bu hale getiren o iki yapboz parçasının birleşmesiydi. Halbuki birleşince oluşacak olan şekli görmemişti bile. Tansiyonu hızla yükseliyor, bu fiziki olarak ona yansıyor ama Ali Ecevit bilincine varamıyordu.

“Sakin ol,” dedi yine ve yeniden. Kendisini telkin etmezse, bu duvarların arasında sıkışıp geberirdi.


“Yaşın otuz, sakin ol.”


Korkma oğlum… Babasıyım ben. Ali Ecevit bak bana, sakin ol. Abilerin ne sorarsa olduğu gibi cevap ver oğlum. Akıllı oğlum benim. Buradayım babam. Kurban olurum sana. Ağlama. Ağlama Ali Ecevit. Korkma!


Duvarlar tertemizdi. Zihni ona korkunç bir oyun oynamaya kalktı. Gözlerini çevirdiği her duvarda silik kan lekeleri ve harfler görmeye başladı. Halbuki ikinci kez baktığında yoktu. Atilla. Bülent. Aylin. F… Firuz… Firu… f… Gözlerini sıkıca kapattığı an yapbozları birleştirecek oluyor, açtığı an duvarlarda akan kan damlalarını görüyordu. Dişlerini birbirine çarpmaya başladı, yakasından iki düğme açtı. Dudakları ip ince, gözleri küçücük ve bedeni bir yığın gibi çökmüştü olduğu yere.


Kim? Kimler? Niye buradayım? Bir tır uyuşturucu. Melike yok, uyuşturucu var. Ben niye oradayım? Melike var diye. Kim var dedi Melike’yi? Bilmiyorum. Nasıl bilmezsen? Melike nerede? O tırın içinde değil. Dik dur Ali Ecevit. Ne olacak? Zerre alakam yok, tertemiz çıkacağım buradan. Çıkamazsan? Tertemizsin. Hep temizdin. Sakin ol. Melike yok. Firuze… Bir tır dolusu zehir. Niye oradayım? Melike için. Melike nerede? Melike yok. Hiç mi olmadı? Olmadı. Firuze… Duvara baktı, Bülent’in adını gördü. Andım olsun alacağım canını. Andım olsun. Ölmüş annemin babamın üzerine yemin ederim ölecek. Eceliyle değil, hak yolunda değil, hakla hukukla değil, tez vakitte ona yakışır şekilde ölecek. Firuze, Firuze, Firuze…


Behçet haberi aldıktan kırk iki dakika sonra avukatla karakolda oldu. Herhalde kırk üç dakika önce ona silahını bırakıp karakola gideceksin deseler inanmazdı. Ne polis severdi ne karakol. Ali Ecevit, “Avukatın geldi!” sözünü duyduğunda kafasını belli bir ritimde duvara vuruyordu. Gözlerini kırpmadan kapıyı açan memura baktı. Yerinden doğruldu ve memurun yanına doğru yürüdü. Avukatıyla görüşeceği odaya girene kadar da kimseyi göremedi. Orta yerde bir masa vardı, odada da kimse yoktu. Ali Ecevit sol taraftaki sandalyeye oturdu ve kolunu masaya dayadı. Başı eğikti, çok şey düşünüyor ve aynı zamanda eller tutulur tek bir şey bile düşünmüyordu.


İçeri çok geçmeden, cübbesi elinde genç bir kadın girdi. Ali Ecevit başını kapıya çevirdi gelen kişiye baktı. Avukattı… Kadın ona elini uzatmasa yerinden hareket dahi etmeyecekti. Ne zamanki “Merhaba, ben Avukat Melisa Eşmekaya,” cümlesini duydu, hafifçe doğruldu yerinden ve ona uzatılan eli sıktı.


“Ali Ecevit Tarhan,” dedi kısaca.


İkisi de aynı anda oturduklarında Ali Ecevit’in gözleri avukatın cübbesinde kaldı. Kaderin cilvesi onu gülümsetti. Birkaç saniye cübbenin renklerini izledi, tebessüm etti ve gözlerini çekti. Böyle cilve olmazdı. Yüzündeki gülümseme de ancak acıdandı. Bu ömrün ne zaman yok olacağını hesap etmeye kalktı, yanıt bulamadı vazgeçti. Böyle ömür olmaz olsaydı, böyle de kader olmaz olsaydı.


“Öncelikle geçmiş olsun, Behçet Bey’le beraber geldik. Kendisi şu an dışarıda. Sizden isteğim bana olayı en şeffaf şekilde anlatmanız. Anlattıklarınız benimle güvende, yalnızca ben duyacağım ve ben bileceğim. Ama lütfen en doğru şekilde anlatın bana.”


Ali, avukatın masaya koyduğu dosyaya baktı uzun uzun. Kendini hazır etmek istedi ama başaramayacağını çok geçmeden anladı. “Neyle suçlanıyorum?” diye sordu dosyaya bakarken.

Avukatın kaşları çatıldı bu soru karşısında, şaşkınlık yaşadı. Behçet Atmaca vasıtasıyla gelmişti, elbette karşısında bu suçu işlemiş biri olduğunu sandı. Suçtan haberdar dahi olmayan bir adam beklemiyordu karşısında.


“İddianame oluşturulmadan net bir yanıt veremem ancak şu anlık uyuşturucu ticareti.”


Kalbinden geçen bir damar koptu adeta. Nefesi kesildi, renk vermeden dosyaya bakarken. Soluklanacak kuvveti bulamadı kendinde. “Sizi dinliyorum,” dedi avukat sessizliğin sonunun gelmeyeceğini anlayınca.


“Kardeşimi arıyorum. Ben hapisteyken babamın ölümüyle kayboldu. Bugün orada olduğuna dair bir haber aldım ve gittim. Kardeşimi ararken polisler geldi. Tırın içinde ne olduğunu polislerle beraber öğrendim.”


Avukat için iş her öğrendiği bilgiyle ilginçleşiyordu. “Kardeşiniz için bir kayıp başvurusu var mı? Ne zamandan beri aranıyor?”


“Devlet ne zaman aramayı bıraktı bilmiyorum, ben iki yıldır arıyorum.” Ali Ecevit bir boşlukta sallanıyordu bu yanıtları verirken. Sesi düz, bakışları havadaydı. “Tırla da uyuşturucuyla da bir ilgim yok. Gittim, orada öğrendim.”


“Kardeşinizin orada olduğuna dair haberi kimden aldınız? Kim sizi yönlendirdi?”


Ali Ecevit sabit tuttuğu bakışlarını ilk kez kaçırdı ve soluklandı. Gözlerini yumdu. “Bir arkadaşımdan,” dedi saniyeler sonra. “Oraya tır ya da uyuşturucu olduğunu bilerek gitmedim. Kardeşimi aramaya gittim.”


“O zaman bu bir kumpas,” dedi avukat. “Kim sizi oraya gönderdi?” diye tekrar sordu.


“Bir arkadaşım,” diye yeniledi Ali Ecevit.


“Arkadaşınızın nereden haberi oldu? Size tam olarak ne söyledi?”


Şimdi bu masada adı anılmayan ama üçüncü bir kişi olarak oturan kişi çok değil bir gece önce Ecevit’in koynunda uyuyordu. Ecevit gözlerini yumdu ve vücudundaki titremenin geçmesini bekledi.


“Nereden haberi olduğunu bilmiyorum.”


“Kim bu kişi?”


“İsim vermeyeceğim Avukat Hanım.”


“Ecevit Bey, kendisini tanık olarak isteyebiliriz. Eğer ki sizi oraya gönderen arkadaşınızsa ve sizi oraya kardeşiniz için gönderiyors-”


“İsmini vermeyeceğim,” diye yeniledi Ecevit. Neyin ne olduğunu bilmiyordu. Firuze bu denklemin neresindeydi bilmiyordu. Firuze… Kalbi şiddetle çarpıyor bedeni ateş gibi yanıyordu. Firuze bu denklemin neresindeydi?


“Bak,” dedi net bir sesle ve masaya doğru hafifçe eğildi. Behçet Atmaca adına ilgilendiği kaçıncı dosyaydı bu? Bilmiyordu. “Bana dürüst olmazsan sadece kendi işini zorlaştırırsın. Bana her şeyi dürüstçe anlat ki seni en doğru şekilde yönlendireyim. Senin için buradayım, tek amacım seni buradan çıkarmak. İfadende anlatırken de savcı kim olduğunu soracak.”


“İfademde bunu söylemeyeceğim.”


Ali Ecevit’in belki de bu kısa tanışmada kararlı olduğu tek konu buydu. Firuze diyordu içinden. Firuze. Ah çekecek oluyordu. Neye ah çekecekti? Ne oluyordu. Yapboz parçaları bir birleşiyor bir ayrılıyordu. Kulağının dibinde şeytan vesvese veriyordu, avukat gözlerinin içine bakıyordu ve zihni ona eziyet ediyordu.


Bir tır dolusu uyuşturucu. Orada ne işin var? Melike var. Melike yok. Kim dedi var diye? Kim, kim, kim? Yapma, yapma, yapma.


“Peki kardeşini aradığına dair somut olarak elimizde bir şey var mı?”

Ali Ecevit başını iki yana salladı. Tüm okların onu gösterdiğini, her ok adeta bedenine saplanırken fark ediyordu. “Kardeşini aramak için gittiğini kanıtlamamız lazım. Bunu sen yapmadıysan, her şeyi en yalın şekilde anlatman gerekiyor polislere. Aksi her durum aleyhine işler.”


Ecevit yüzünü iki elinin arasına aldı. Sakallarını ovuşturdu. Bacaklarını şiddetle sallıyor, bir çıkar yol aramaya koyuluyor ama çarçabuk pes ediyordu. Çıkar yoldan önce öğrenmesi gereken nedenler vardı. Yapbozu tamamlamadan hangi çıkar yolu arayacaktı? “Kardeşimi aramak için oradaydım,” dedi eninde sonunda. Bu daha fazla bir şey söylemeyeceğinin kanıtıydı. Avukat parmak uçlarıyla masada ritim tuttu. Karşısındaki adam kararlıydı görüyordu.


“İsim vermeyeceksen ifade verirken arkadaşının söylemiyle oraya gittiğini söyleme,” dedi. Buradan çevirmesi gerekiyordu, aksi halde bu adam ne söyler kestiremiyordu. “Kardeşimin orada olduğunu düşüneceğim sebepler vardı ve o an kardeşim için oradaydım. Ben bu şekilde yapacağım savunmanı. Birinden bahseder ama inadına ismini vermezsen şüphe çekersin. Ama tekrar söylüyorum dürüstçe anlat.”


“Sebebimi soracaklar bu kez de,” dedi Ecevit. Avukattan adeta kendisini değil, onu yönlendiren arkadaşının adını korumak için yardım istiyordu.


“Kardeşimi orada aramamın bu suçla bir ilgisi yok, kişisel bir mesele olduğunu söyleyebilirsin ancak. Ama bu ne kadar işe yarar? Bak olayı geniş çerçevede bilmiyoruz. İddianame oluşturulana kadar da bilmeyeceğiz. Çok daha büyük bir suç zinciri olabilir. Uyuşturucu ticaretiyle alakalı ciddi suç şüpheleri var ve muhtemelen üç kişiden fazla olduğunuz için bu aynı zamanda örgütlü bir suç. Normal ticaretten çok daha ağır bir ceza demek bu. Yargılanırsan örgüt üyeliğinden de yargılanacaksın.”


Avukatın tek nefeste saydıkları en kötü senaryoydu ama asla imkânsız değildi. Karşısındaki adamın gözlerinde biraz olsun korku görmek istiyordu. Özgürlüğünü kaybetme korkusundan daha tetikleyici ne vardı ki? Karşısındaki adamın gözlerindeki kırılmayı görüyordu lakin o atılım yoktu. Ecevit’in omzuna on yaşındayken iki apolet asıldı. Şimdi omzundaki yükün neden arttığını biliyordu.


Cinayet.


Vatana ihanet.


Uyuşturucu kaçakçılığı.


Örgüt üyeliği.


“Arkadaşını koruyorsan ya da kendin için arkadaşını koruyorsan söyle. Etkin pişmanlık diye bir durum var, eğer gerçekten bu işin içindeysen söyle alacağın ceza hafiflesin. Eğer bu suçun içinde değilsen de ne biliyorsun anlat. Bir oyuna alet edildin, çok ağır bir suçla yargılanacaksın.”


Otuz yaşındaki Ecevit, on yaşındayken bir mahkeme salonunda Firuze’nin adını duyduğunda içine düşmüş o katran karası umudu anımsıyordu. Sonra o katran karası umudun nasıl yok olduğunu ve geriye kalbini nasıl katran karasına çevirdiğini de anımsıyordu. Firuze Akın’ın adı şimdi tanık listesine girmemesi için mi Ali Ecevit tarafından dillendirilmiyordu? Niçindi bu? Tarih tekerrür etmesin diye mi? Hayır hayır… Ali Ecevit, Firuze’nin adını sır gibi tutuyordu dilinin altında. Onu korumak mıydı amacı? Pek tabii. Firuze’nin adı ne kadar süre daha sır gibi dilinin altında kalacaktı?

Bilinmezdi. Lakin Ali Ecevit kaskatı kesilmiş bedeniyle adını vermemeye devam ediyordu. Onu koruyor, kolluyordu. Yapbozu da henüz birleştirmemişti. O tamamlanırsa zihninden, olacaklardan en çok Ali Ecevit korkuyordu.


“Behçet’le görüşmek istiyorum.”


“Elimden geleni yapacağım,” dedi avukat kabullenirken. “Şimdi ifaden alınacak, ben yanında olacağım. Ne kadar dürüst olursan o kadar faydana olacak. Söylediklerimi unutma, ben de seni o şekilde savunacağım.” Ecevit yalnızca kafasını salladı ve ifade vaktine kadar yeniden nezarethaneye götürüldü.


Melisa Eşmekaya, tırmandığı merdivenlerin sonunda açılan koridorda Behçet Atmaca’yı gördü. Behçet oturduğu yerde dirseklerini dizlerine yaslamış bekliyordu. Uyuşturucu dendiğini duymuştu. Onu kısa bir vakittir tanıyan Behçet bile zerre ihtimal vermiyordu. Öyle abisinin anlattıklarından da değil üstelik. Dümdüz, bu kısacık vakitte tanıdığı adamdan emindi. Mayasında yoktu herifin. Kim ne kaçakçılığından söz ediyordu?


Avukat yanına varınca doğruldu. “Sonuç?” diye sordu kısaca.


“Kardeşini aramak için gitmiş, tırın içinde ne olduğunu da polislerle beraber öğrenmiş.”


“Kardeşini aramak için mi?” diye sordu Behçet çatık kaşlarıyla. Henüz anlamıyordu ne olduğunu. Anladığı vakit… İşte o zaman vay halineydi birilerinin dilinin altında kalan isimlere.


“Öyle söylüyor. Bir arkadaşı onu arıyor ve kardeşinin orada olduğunu söylüyor, kendisi de gidiyor. Görünen o ki kumpas ama…”


“Ama ne?”


“Arkadaşının adını vermemekte ısrarcı. Ne yapsam da söylemedi. İfadede de söylemeyecekmiş.”

Ali Ecevit’in sonucundan korktuğu yapboz Behçet’te saniyeler içinde birleşti ve katledeceği bir isim gibi döküldü dudaklarından ismi. “Firuze,” dedi. Dudakları aralandı. Bu kadarını Behçet de beklemedi demek yalan olurdu. Behçet Atmaca kendinden emin oldu. Onca fedakarlığın bir oyunun parçası olduğunu zaten düşünüyordu ama içerideki aptal öylesine bir inanç içindeydi ki Behçet de elindekileri güçlendirmeden suratına tükürmemişti gerçeği. Bu anı kendisine göre böyle açıkladı. “Firuze,” diye tekrar etti. Elini daha çabuk tutmadığı için pişmanlık duydu. “Kevâşe.” Şimdi önünde olsa tek kurşunda canını alacaktı. O iyi kadın ayakları, Behçet’e kestiği pozlar geldi aklına. Ettiği küfrü tekrar etti.


“Sen söyle,” dedi Behçet avukata doğru hışımla. “Firuze Akın. Oraya gönderen Firuze Akın.”


“Şüphelinin söylemediği şeyi ben söyleyemem.”


Abisi Cengiz Atmaca, Ecevit’i Behçet’e emanet etmemişti kabul ama ne gerekiyorsa yap demişti. Biraz hatırım varsa, ne gerekiyorsa, neye ihtiyacı varsa yap. Oğlum gibi bil, yapmadığın her şey senden çıksın Behçet demişti. Bunlar çok mu umurundaydı Behçet’in? Pek tabii değildi ama kardeşini arıyordu işte adam. Zamanında abisine can yoldaşı olmuş adamın biri, kardeşini arıyordu. Pek bir şey istediği yoktu, yerinde gözü olduğu yoktu, bu saltanatla işi de yoktu. Mayasında yoktu bir kere. Öyle gittiği kinle kalmamıştı Behçet. Kardeşini bulduktan sonra siktiri çekecekti. Bir bok gelmezdi bu adamın elinden. Silahı tutsa adam öldüremez, bir işin başına koysa pis iş yapamaz. Abisinin son isteğini yapacaktı.


Lakin Cengiz demişti. Bir kadın var, ona yenilirse hayata da yenilecek. Sık sık uyarını yap, gözünü açabildiğin kadar aç, eline fırsat geçerse kadını yok et. Düşmandan olan da düşmandır, dört duvar arasında böyle büyüdü. Dört duvardan kurtulunca böyle kalacak mı meçhul. Kalırsa ne âlâ. Kimse tutamaz onu ama kalbini yumuşatırsa hata hata üstüne yapacak. Yakacaklar yine adamı. Öfkesini hep diri tut, Azrail gibi çök ensesine.


Behçet, Firuze’yi gördüğü ilk an o kadını tanımıştı. Abisinin dedikleri de bir bir olmuştu. Ali Ecevit’in kalbi yumuşamıştı.


“Ne yap et bir yolunu bul!” dedi Behçet burnundan solurken. “Bu adam iki günden fazla kalmayacak içeride!” Halbuki avukat olacakları kestirebiliyordu. Katalog bir suçtan yargılanıyordu. Sabıkası vardı. İsim vermiyordu. Ana karara kadar bile içeride tutarlardı. Sebepler bir bir gözünün önüne geliyordu. Kaçma şüphesi, delil karartma şüphesi… Sorgu odasında genç adamın direkt yanına oturdu. Karşılarında bir savcı vardı artık. Üzerindeki takım elbise, yeşil kravatı vardı. Yaşı kırklarındaydı, saçları tel tel beyazlamıştı. Ellerinden birini masaya yasladı ve Ali Ecevit’e baktı. Bir şüpheliye bakar gibi değil, bir suçluya bakar gibi. Savcının tavrı önündeki sabıkaya göre şekil aldı.


“Yakalanan tır senin mi?”


“Hayır.”


“Şoförü müydün?”


“Hayır.”


“Araç nereden geldi, nereye gidecekti?”


“Bilmiyorum. Kime ait olduğunu da, nereden geldiğini de bilmiyorum. Alakam yok. İçinde olduğunu polislerle beraber öğrendim.”


“Manava diye mi çıktın?” diye sordu sert bir alayla. Ecevit göz bile kırpmadan savcıya bakıyordu. “Domates mi seçiyordun hıyar mı?” Ecevit kendisine dikilen bakışların altındaki metni çok net okuyordu. Şimdi bu savcı burada Ecevit’ten gerçeği öğrenmeyi değil itiraf etmesini istiyordu.

“Kardeşim kayıp, onun orada olduğunu düşünmem için sebeplerim vardı. Onu arıyordum.”


Savcı oturduğu yerden öne doğru çıktı ve Ecevit’e doğru yaklaştı. “Kardeşini marulun rokanın arasında mı arıyordun?” diye sordu tavrını bozmayıp. Ecevit dişlerini birbirine bastırdı. Saç tellerini anımsadı. Birkaç saç teline muhtaç olduğu kardeşinin lafı nasıl da meze olmuştu insanların ağzına. Ölmek istedi belki o an, hissinin adını koyamadı.


“Kardeşimi aramak için oradaydım,” diye tekrar etti Ecevit. Diyecek başka da bir şeyi yoktu zaten. Zihni çok bulanıktı. Sanki damarlarından bir ilaç akıyordu, bu bulanıklığı netleştiremiyordu.


“Kardeşinin orada olduğunu düşünmenin sebebi neydi?”


“Şahsi sebepler. Şu an suçlandığım konuyla bir ilgisi yok.”


Savcının tavırları Ecevit’in bu haliyle sertleşti. Ecevit’in hissettiğiyle yansıttığı bir değildi, insanların kontrolcü ve sakin sandığı adam yalnızca zihnini sakinleştiremiyordu. “Ona ben karar veririm. Sen benim sorularıma yanıt ver. İki yıl önce cezaevinden çıkmışsın, bu işi sana içeriden biri mi verdi?”

“Bu işlerin hiçbiriyle alakam yok,” diye tekrar etti Ecevit. “Kardeşimi aramak için gittim, kendimi bunun içinde buldum. Ne bulunduysa polislere beraber gördüm.”


Savcı önündeki dosyayı sağa doğru itti. “Yok polislerden sonra öğrendin. Estağfurullah. Bu sayfa sayfa sabıkayı da…”


“Savcı Bey,” diye girdi araya avukat. “Şu an bir şüpheliyle konuşuyorsunuz. Ama görüyorum ki tavırlarınız, bir şüpheliyle konuşur gibi değil de suçu kanıtlanmış bir suçluyla konuşur gibi. Müvekkilimin sabıkasındaki hiçbir suç bugün şüphe edilen suçlarla ilişkili değildir, gösterdiğiniz bu tavır kabul edilir değil.”


“Avukat Hanım,” dedi savcı bedenini çevirmeden avukata dönerken. “Bu sizin şahsi görüşünüz. Şüpheliyle şüpheli gibi konuşuyorum, sorduğum her soru da buna yönelik.”


Avukat devam etti, iki hukukçu da birbirini gözünden tanıyordu, neyin ne olduğunu gayet iyi biliyordu. “Bu şekilde konuştuğunuzu kesinlikle düşünmüyorum, kanıtlanmış hiçbir suç yok. Bunu göz önünde bulundurarak sürdürelim sorguyu lütfen.”


Savcı birkaç saniye avukata baktıktan sonra Ecevit’e devam etti ve elindeki dosyadan üç fotoğraf çıkardı. İlkini koydu. “Bu kişiyi tanıyor musun?” diye sordu.


“İlk defa görüyorum.”


Fotoğraflar yer değiştirdi. “Tanıyor musun?”


“İlk defa görüyorum.”


Fotoğraflar yeniden yer değiştirdi. “Bu kişiyi tanıyor musun?”


“İlk defa görüyorum,” dedi ve savcıya göre neredeyse kendini ele verdi. Bahsi geçen fotoğraf şimdi buradaki şüphelilerden biriydi.


“O seni tanıyor ama yaktın bizi Ecevit abi diye sızlanıp durmuş.”


Ecevit’in şakaklarından alnının ortasına doğru bir ağrı yürüdü. Tüm yüzünü buruşturacak başını yastığa düşürecek bir ağrıydı. Kulağına saatler önce dolan o cümle yeniden geldi. Kimden döküldüğünü hatırlamıyordu. Yapbozun birkaç parçası birleşti. Zaten birbirine çok yakınlardı. Yanlış anlaşılma, kötü bir denk geliş, şansızlık değil. Dümdüz kumpas, planlı bir oyun ve kurban edilmeye çalışılan bir av. Ali Ecevit’in yüzündeki maske tek yönden düştü. Şimdi daha net duyguların okunduğu gözünden korku değil, korkutucu bir öfke okunuyordu.


İlk infazı verdi. Bülent Akın.


“Bir oyunun içine alet edildim,” dedi. On yaşında bir çocukken, tıpkı babasının ona söylediği gibi her şeyi tüm dürüstlüğüyle anlatırken karşısındaki kravatlı adamların ona inanacağını sanıyordu. Zira Ali Ecevit doğruyla büyümüştü, yalanın doğruya kazandığını anne babası ona hiç öğretmemişti.

“Kim tarafından?”


Yanlış doğruya yenilince, avucundaki doğruyu harcamaması gerektiğini öğrendi. “Şu an gözaltındayım. Bunun peşine düşecek özgürlüğüm yok. Onu da ancak avukatım ve siz bulabilirsiniz bu durumda. Siz ne kadar biliyorsanız ben de o kadar biliyorum.”


Bülent Akın’ın ismini açıkça vermedi şimdi. Elindeki doğruyu harcamadı. Acele ederse kaybedecekti. Neyi? Gözleri karardı. Özgürlüğünü. Özgürlük hiç senin oldu mu Ali Ecevit? Olmadı. Adalet senden yana oldu mu? Hiç olmadı. Şimdi? Ya devran benimle dönecek ya da devran namına bir şey bırakmayacağım.


Ali Ecevit’in kalbinden bitmiş, tüm ciğerlerini sarmış köklü bir ağaç vardı. On sene anası babası tarafından sulanmıştı. Merhamet miydi Ali Ecevit’i kire bulaştırmayan? Ali Ecevit’in kalbinde merhamet mi bırakmışlardı? O ağacın her bir köküydü. Bu çivisi çıkmış düzende Ali’nin yüreğinde her kökü bir çiviydi o ağacın. Yüzlerce tornavida çalışsa içinde ancak bu kadar olurdu.


İkinci infazı verdi. Atilla Akın.

***

Kötüler yok olunca iyileri güzel bir hayat bekliyor mu bilinmez ama iyilerin gerekirse yüzü bir gün gülmesin ama kötüler en acı şekilde yok olsun. Yalnızca bunu diliyordum. Yok olmasını istediğim kötülerden birine bakıyordum şimdi. Alparslan ne bana bir adım atıyor ne de engel olmaya kalkıyordu. Bunlardan birini yapacak olsun, gırtlağına çökecek ve canına kendi evinde çökecektim. “Hainler!” diye kustum adeta yüzüne doğru. “Hainler! Hepiniz hainsiniz! Hepiniz!”


Ellerimi saçlarıma geçirmiş, bir o yana bir bu yana dönüyordum. Sanki ben ne kadar dönsem dünya o kadar dönmeyecekti. İçimde kor bir ateş gırtlağımdan akıyordu ve bu mecazi bir his değildi. Ateş yutsam bu kadar olurdu. Dengemi kaybettiğimde Alparslan’ın eli bana doğru uzanma gafletinde bulundu. Onu adeta parçalayacakmışım gibi davrandı. Annesi o vakit araya girmeye kalktı.


“Anne sen karışma.”


“Hainsiniz hepiniz! Hepinizin sonunu getireceğim! Hepiniz yerinizden yurdunuzdan olacaksınız!” Onu elimin altında hırpalıyordum adeta, tepki vermiyordu. Bunun nasıl bir zaman kaybı olduğunu fark ettiğimde kendimi merdivenlere attım. Gözümün önünü göremiyordum. Adrese baktım, değil bilmek, adresin sınırlarını bile seçemedim. Bülent orada mıydı? Oradaysa son nefesini verecekti. Bir silah lazımdı bana. Ecevit’ten daha hızlı davranabilecek miydim? Bilmiyordum. Kaybolmuş bir çocuk gibi bir sağa bir sola gidiyordum.


Arabamın önüne gittim. Kullanacak halde değildim, yolu da bilmiyordum. Kaybettiğim her vakit, Ali Ecevit’in silahından bir kurşun eksiltiyordu zihnimde. Belki ilk kez gördüğü Melike’nin gözünün önünde cinayet işliyordu. Bülent’in kirli kanı eline bulaşıyordu kardeşinin saçlarını okşamadan. Belki de kardeşini kucaklamıştı sadece. Nereye kadar süreceğimden emin olmadığım arabaya bindim. Alparslan engel olmaya kalktı. Tüm Akınlara saldırır gibi ona saldırdım. Arka arkaya küfürler beddualar ettim, belki ona fiziken de zarar verdim ama arabamın kapısını kapatmadan gaza bastım ve sürdüm. Hiçbir şey yapamadı, hızla açılmak zorunda kalan kapıdan geçerken kapımı çektim ve kapattım.


Adrese bakıyor, en azından semtini seçmeye çalışıyordum ama gözlerim bir türlü harfleri bir araya getiremiyordu. Ali Ecevit’i aradım. Açmadı. O varmış olamazdı. Bir ihtimal onun bulunduğu yerden daha yakındım belki de. Elime alacağım büyük bir taş bile yeterdi Bülent’in canını almaya. Ali Ecevit oraya kardeşi için koşturuyordu ama kabul benim için Melike’yle aynı sırayı paylaşıyordu içimdeki korku. Bülent’i kendi elleriyle öldürürse bir bataklığa batardık, tüm çıkışlarımızın sonu batmak olurdu. Ali Ecevit cezaevine giriyordu ya da babamın kurbanı oluyordu. Hiçbir ihtimalde işlediği cinayetten kurtulamıyordu. Kanı beş para etmez birini öldürse bile, bu değerin katlarca fazlasıyla bedel ödüyordu.


Direksiyonu tutamaz oldum, düşüp kalacağım bir halde tek bir an vazgeçmedim arabayı sürmekten. Bir ihtimal, küçük bir ihtimal. Ondan daha önce varırım ve onun yapacağını ben daha önce yaparım ihtimali. Trafiği her geçtiğim yerde birbirine katıyordum. Üç kez daha aradım, birini bile açmadı. Yolumu kesen araçları öne doğru savrulup arabayı durdurmak zorunda kalana kadar fark etmedim. Çenem direksiyona çarptı, boynuma bir ağrı saplandı ve ben önüme kırılan iki araçtan inip üzerime gelen adamları izledim. Biraz daha hızlı davranabilseydim kapılarımı kilitleyecektim ama olmadı. Kapım açıldı ve yüzüme bir silah doğrultuldu sandım. Adam yalnızca elini havalandırdı. Trafikten uzakta bir yerdeydik.


“Buyurun Firuze Hanım.”


“Kimsiniz siz?”


“Eve kadar size eşlik edeceğiz.”


“Kimsiniz siz? Çekil şuradan!” hınçla bağırıyor, kapıma uzanıyordum ama olmuyordu. İzin vermiyordu. Adam benzer cümleler tekrar ederken hiç tereddüt etmedim, önümdeki iki aracın ve insanların üstüne sürdüm bu hengameden kaçmak için. Bir kurşun kaç saniyede, belki daha kısa vakitte, saplanırdı bedene? Her kaybettiğim vakti buna sayıyordum. Kapım açıkken aracı hızla çalıştırdım. Adam bu kadar atik davranmasa şimdi önümde bekleyen her engeli parçalayacaktım. Hızla ayağıma baskı uyguladı ve üzerime atladı. Engel oldu bir faciaya.


O sıra yanımdaki insan sayısı hızla arttı. Belki silahlar doğrultulmadı üzerime ama zoraki alınmaya çalışıldım arabadan. “Dokunma bana!” dedim. “Çek elini, dokunma bana!”


“Bülent Bey size eve kadar eşlik etmemizi istedi,” dendi bu kez. Bu cümleyi kurana baktım ve sanki Bülent kendisiymiş gibi en çok onu ittim.


“O erkek orospusunu ara söyle onun canını alacağım!”


Bir erkekle baş edebilirdim. Arabayı yeniden sürmeye kalkardım mesela ama sayıca bu kadar fazlalarken direnişim bile çok kısa sürdü. Hızla indirildim arabadan ve diğer arabalara doğru yürütülmeye başladım. “Siz bana bunu yapamazsınız!” diye bağırdım. “Siz bana bunu yapamazsınız, çek elini üzerimden! Çek diyorum elini üzerimden, mahvedeceğim sizi!”


Kapıyı üzerime kapattığı gibi kilitledi. “Atilla Akın’a hesabını verirsiniz!” dedim yumruğumu arka arkaya koltuğa geçirirken. “Bülent’in emrine uymanın hesabını ona verirsiniz!” Ne demek istediğimi gayet iyi biliyorlardı. Babamın oğlu diye emrine uydukları Bülent’ti. Ben de aynı babanın kızıydım. Onunla baba evlat ilişkim koptuysa bile bunu bana yapamazlardı. Ne söylersem söyleyeyim onlar için bir dönüşü yoktu farkındaydım. Son sürat eve doğru gidiyorlardı. Ev miydi ondan da emin değildim. Bülent neyi öğrenmişti? Alparslan arayıp söylemişti kesin. Alçak.


İçimde bir umut, bu ana rağmen, en azından Bülent’in bu haberden sonra oradan kaçtığını söylüyordu. Doğru tahmin ediyorsam, Alparslan söylediyse, Bülent’in öğrendiği Melike’yse, yarınki sevkiyat değilse Ali Ecevit’ten topukları sırtına vura vura kaçıyordu. Şimdi beni eve getirtirken amacı neydi? Böyle bir bok yemişken bana hiçbir halt yapamazdı o evde. Ya eve gitmiyorsam? Dehşetle arabanın geçtiği yollara baktım. Evin yoluydu, şimdilik. Gözlerimi dört açtım, olası başka bir yolda ne yapardım bilmiyordum. Kapılar kilitliydi. Üzerimde hiçbir şey yoktu. Yeniden telefonumu çıkardım. Eğer ki bu telefonu da alıkoymak isterlerse emin olacaktım. Eve gitmiyorduk ama kimse müdahale etmedi. Yine de Ecevit açarsa telefonu, şimdi içinde bulunduğum şartları ona da söyleyecektim. Bana bir şey yapacaksa da, Ali Ecevit’in haberi olsun istedim. Açmadı. Defalarca kez arasam da açmıyordu.


O eve girdikten sonra nasıl çıkmayı başaracaktım bilmiyordum. O piç kurusu da evde olsun, Ali Ecevit, Melike’yi alsın başka bir şey istediğim yoktu. Bana en fazla ne yapabilirlerdi? Bir şekilde baş ederdim. Yol, evin güzergahından bir an bile sapmadı. Araç bahçeye park edildiğinde az önce beni bu arabaya zorla bindiren adamlar o kapıyı açmaya da çalıştılar ama fırsat vermeden kendim indim.

“Bülent!” diye bağırdım var gücümle. “Bülent!” Onu hayatımda ilk kez evde görmek istiyordum. Kapılar arka arkaya açıldı. Annemi gördüm en başta. “Oğlun nerede?”


“Ne oluyor Firuze?”


“Oğlun nerede? Bülent!”


“Sakin olur musun?” dedi üzerime doğru gelirken. Odasına doğru tırmanmak istedim ama annem önüme geçti. Gözlerindeki korkunun hangi geceden ve andan geldiğini hemen tanıdım. Bülent evdeydi. Şükürler olsun ki Bülent evdeydi.


“Senin o puşt oğlun Melike’yi bulmuş!” diye bağırdım annemi iterken. Bir yumruk gibi indi yüzüne

bu sözüm, vurgun yedi ve dona kaldı. Gözleri ardı ardına açılıp kapandı.


“Ne?” dedi. Annemin dehşet dolu bakışlarını izledim. Tiksintiyle baktım. Akın olan her şeyden ve herkesten, defalarca kez, Akın olan herkesten ve her şeyden ölesiye nefret ediyordum.

“Hainsiniz!” diyen bu kez bendim. Babam kadar buna inanmıştım. “Hepiniz hainsiniz! Sadece kardeşini istedi, senin o kocandan sadece kardeşini istedi. Sen de, kocan da, oğlun da… Hepiniz biliyordunuz! Melike nerede biliyordunuz! Hainsiniz!”


“Firuze…” dedi annem titrek bir sesle. Biliyorsunuz deyişime inat, her şeyi şimdi duymuş kadar dehşet doluydu. Aylin Akın, yine bir adam uğruna bıraktığı ve sahnelerde değil kocasının yanında sürdürdüğü oyunculuğu layığıyla yerine getirdi. Annemin ciğerini bilmesem inanacaktım. Kapı arka arkaya çalmaya başladığında umurumda olan o değildi, “Bülent!” diye bağırdım. “İn aşağı!”


Babamın sesini duydum ama umursamadım. Merdivenlere attım kendimi, annem tutamadı beni ama babam yakaladı. Kıvrak bir hamleyle koluma sapladı ellerini geri çekti. Neyden korktuklarını biliyordum. Oğullarının kanı kızlarının ellerine bulaşacaktı ve buna engel olamayacaklardı. Mutfaktan bir bıçak almayı bile düşündüm. Hışımla babamın yakasına yapıştım. “Biliyordun!” dedim. Anneme bile inanırdım ama toprak gözümün önünde ete kemiğe bürünsün, güneş batıdan doğsun yine de inanmazdım babamın buna ortak olmadığına. “Melike’yi biliyordun!” dedim. Burun burunaydık neredeyse. O sıkıca tuttuğu bileklerim gömleğine sürtünüyordu. “Sana geldi, kardeşimi ver her şeyi unutacağım, gideceğim dedi. Hayatını çaldınız, bir tek kardeşinin istedi sizden. Helak olun baba!” dedim tırnaklarımı derisine geçirirken. Gözüm kararmamıştı, gözüm Akınlardan akacak kanı istiyordu. “Helak ol baba, ölümün senelerce konuşulsun. Helak ol!”


Babam mıydı annemden böylesine iyi oynamayı öğrenen yoksa annem babamın yanında ancak bir çırak mı kalırdı? Babamın gözlerine inen perdeyi gördüm. Ona verdiğim fiziki zarara değil fiziki zararla dönmek karşılık bile vermiyordu. Dışarıdan olayı anlamaya çalışır gibi gözükse de biliyordum, benim bunu nasıl öğrendiğimi anlamaya çalışıyordu.


Adını kapıdan geçmeden haykırdığım Bülent’in sıfatını görmesem babamın kanı dolacaktı tırnaklarıma. “Harika, herkes burada, toplanmışız.” Ben babamın yakasını bıraktım ama babam benim bileklerimi bırakmadı. Sıkıca tutmuştu. Yerimden oynamama bile izin vermedi. Bakışları arkamda bir noktada sabitlendi, Bülent’e ne döndü baktı, ne de benim üzerine saldırmama izin verdi. Kaşları içe doğru çöktüğünde yüzündeki tüm kırışıklıkları gördüm.


“Seni öldüreceğim,” dedim. “Orospu çocuğu. Seni öldüreceğim. Seni öldürmeden ölmeyeceğim. Seni öldüreceğim! Baba bırak! Bırak.”


Bülent merdivenlerin önünde durdu ve bize baktı. “Baba,” dedi keyifle. “Seni de yolundan döndürdüm ama bil ki değecek.” Onun iğrenç sesini duydukça babamın yüzüne yaşlılık benim kalbime ağırlık çöküyordu. Yüzündeki rahatlık, sesindeki keyif ve duruşundaki umursamazlık tüylerimi ürpertti. Dişlerim birbirine çarpıyor cümlelerim tamamlanmıyordu artık.


“Hani sen on yıl da geçse yüz yıl da geçse iki suça af yok diyordun ya baba,” dedi. Çırpınışlarım, üzeri kapatılmış bir ateş gibi önce kontrol altına alınmaya başladı. “Biri vatana ihanetti diğeri neydi?” Babamın bileğimdeki elleri sıkılaştı ama gözlerini zerre oynatmadı yerinden. Kontrol altına alınan ateş söndü ve felç geçirmiş hareketsizce o pis dudaklardan dökülene baktım. “Ha evet, uyuşturucu. Doğru uyuşturucu.” Parmaklarını şıklattı ve gözlerini bana dikti. Bülent Akın bana gülümsediğinde, bedenimi vurduğu sandığım felç beynimi de vurdu. Bir kurşun sıkıldı, alnımın tam ortasına isabet etti ve kafam yarıldı sandım.


“Kızın da senin kadar bu iş için canla başla çalışıyordu. Birkaç gün önce yapılacak bir sevkiyatı ihbar etti polise. Haberi geldi az önce, baskın yapılmış. Vatanımıza milletimize hayırlı olsun. Suçüstü olanlardan birinin adı çok tanıdık.”


Ne benden ne de babamdan… Annemden. En net tepkiyi ondan duydum. Sanki beynime o kurşunun isabet ettiğini ilk o gördü. Kafatasımı dağıttı ve o et yığını parçalara ayrıldı. Kalbim bedenimin her yerinde atmaya başladı.


 “Oğlun halletti baba. Ali Ecevit Tarhan defteri ailemiz için kapanmıştır. Katkılarından dolayı kardeşim Firuze’ye teşekkürü borç bilirim.”


Babam gözlerini yumduğunda bileklerimi bırakmadı, bileklerimi tutacak daha fazla kuvveti kalmadı sanki. Bu kez ben hareket edemedim yerimden. Değil on, yüz tane aslan tarafından sarıldı çevrem. Zihnim su altında kalmış bir mezarlık gibiydi. Kokuyordu, korkutuyordu, sessizdi ve ölüler vardı. Dudaklarım titremeye başladı.


“Ne yaptın sen?” diye bağırdı annem. Babamla göz göze geldik. İkimizin de zihninin ilk kez birbirine çok benzediğini hissettim. İki ölü gibi baktık birbirimize.


“Yaptıklarını yanına bırakacağımızı düşünmedin değil mi anne? Babam malum yoğundu, babamın oğlu olarak bu görev bana düşüyordu. Kardeşim de sağ olsun yardım etti, el birliğiyle geldiği yere gönder…”


Bülent’in suratına babamdan çıkan ve tüm sesleri kesen bir tokat indi, kulaklarımda tiz bir ses olarak kaldı o ses. Yere yığılışını gördüm. Kafamın içindeki cesetlerle dolu suda en dibe battım. Tıpkı Ecevit’in geldiği ilk gün yaptığım gibi. Başımı duvardan duvara vuruyordum ama suya atlayıp beni kurtaran yoktu. Niye yoktu? Neredeydi? Beni bir düşmanken bile kurtaran adam şimdi neredeydi?

Git dedin ya… Nereye? Git dedin… Nereye? Kardeşini bulsun diye. Oraya. Babamın tekmelerini görüyordum. 34YST3434. Plaka bu. Ne plakası? Tırın plakası. Tır nereden kalkacak? Onu bilmiyorum, polisler bulacak. Bülent’in ağzından akan kana baktım. Tırda kim var? Bülent olmalı. Bülent burada. Tırda kim var? Ecevit yetiş. Ecevit nereye yetişecek? Kardeşini bulmaya. Kardeşi nerede? O adreste. O adresi nereden buldun? İnci verdi. İnci… Babam yerde iki büklüm kalmış Bülent’i tekmeliyordu. Ecevit yok. Ecevit nerde? Tırda. Katkılarından dolayı Firuze’ye teşekkür ederim. Katkı… Ne katkısı? Babama böyle bir not gelmiş, ne yapacağımı bilemedim. Bülent kan kusuyordu yerde. El birliğiyle yapmışız, neyi? Uyuşturucudan bahsediliyor notta. Babama bile söylemeden size getirdim. Ecevit yetiş. Nereye? Melike’ye. Hayır tıra. Geldiği yer neresi? Tarhanların evi. Şimdi nerede? Tarhanların evinde mi? Tarhanların hepsi öldü. Kim öldürdü? Biz öldürdük. Tarhanlardan kim kaldı? Ecevit kaldı. Ecevit nerede? Ecevit’i yakmışlar. Kim yakmış? Ateşi yakan mı yoksa ateşe iten mi suçlu? İkisi de birbirinden beter.


“Firuze bana bak! Bana bak! Nefes al!” Annem dengemi bozacak kadar sarsıyordu beni. Yerdeki leş yığından gözlerimi aldım anneme çevirdim gözlerimi. Ecevit’i yakmışlar. Kim yakmış? Ateşi mi kim yakmış, Ecevit’i mi kim yakmış? Dünya durmalı ve hepsi ölmeli. Dünya şimdi dönmeye devam edecekse, kıyamet şimdi kopmayacaksa ne zaman kopacak. Ecevit’i yakan ateş, bir Ecevit’i mi yakacak? Annem korkudan ölmek üzereydi. Anne demek istedim ama dudaklarım oynamadı yerinden. “Nefes al!” diye bağırdı. “Nefes al.”


Hainin kızı da haindir. Ben hain değilim. Sen hainsin Firuze. Hain Firuze. Firuze, hain. Yaktın Ecevit’i. Ne yaptım? Yaktın. Ateşi yakan kadar ateşe iten de suçludur. Ateşe mi ittin Ecevit’i? İttim. Hainin kızı da haindir. Firuze zaten hep yakardı Ecevit’i. İhanet ettin. Sen yaptın. Yalancı. İhanet ettin. Bir kere daha. Bin kere daha.


“Atilla nefes almıyor! Dudakları morardı, Atilla!”


Annem tıpkı on yaşına girdiğim gün, Ali Ecevit’i yaktığımı bir gazete sayfasından öğrendiğim andaki gibi bağırıyordu babama. “Atilla!” diyordu. Tam şimdi bu anı değil, o anı su gibi hatırlıyordum. Üzerimdeki pijama takımını, nevresimin rengini, annemin üzerindeki elbiseyi. Dün gibi bile çok bu hatırlamaya. Annemin parfüm kokusunu aldım. Seneler sonra ilk kez hatırlıyordum o anı. Konuşmaya çalıştım, ne diyecektim? Anne Ecevit’i ateşe attım mı diyecektim? Diyecektim bir şeyler. Babam Bülent’i canını çıkaracak kadar çok dövdü belki ama yine de Bülent benden daha iyi durumdaydı. Onlar bunu kanıtlarcasına benim çevremi sara sarmışlardı.


“A-an…” Gözlerinin içine baktığım kadına seslenemedim. Beni tutuyorlardı, yere çökmek istiyor, koşmak istiyor, ölmek istiyor ve öldürmek istiyordum. Duvarlar ve yer hareket etmeye başladı. “Ba- b…” Ben onlara seslenmek istemiyordum. Ben çığlık çığlığa bağırmak, kendimi yerden yere vurmak istiyordum. İşte o vakit ne annem ne de babam tutabildi beni. İkisinin de elleri arasından kayıp gittim ve yaktığım adamın adını haykırdım Akın malikanesinin orta yerinde.


***

“Elimden geleni yapacağım ama şu durumda çok zor. Tutukluluk kararı çıkması çok yüksek bir ihtimal.”


Behçet, avukata tepki vermiyor, artık suçun en büyüğünün Ali Ecevit’te olduğunu kabulleniyordu.


“Kadının ismini verseydi serbest bırakılır mıydı?” diye sordu eli cebindeyken.


“Tanık olarak dinlenmesini isterdik ve evet bir ihtimal bırakılırdı. Şimdi hâkimin aksi bir durum için elinde bir şey yok. Kaçma şüphesiyle bile tutukluluk istemesi muhtemel. Kaldı ki sabıkası çok kabarık.”


Behçet kafasını çevirdi ve ağız dolusu küfretti. O sabıkayı kabartan da bugün buna sebep olan da aynı aileydi. Ecevit karşısında olsa ikinci kurşunu ona sıkacaktı. Böylesine bir aptallık görmemişti. Bunu ancak o kadının beynine sıkmasını isterse kabullenebilirdi.


“Cezaevine mi gönderilecek?”


“Tutukevine gönderilecek.”


“Ne zamana kadar?”


“İsterlerse yargılamanın sonuna kadar ki bu da bir-bir buçuk seneyi bile bulabilir. Bu da tamamen bize ve savcıya bağlı. Birkaç günü bile bulmayabilir, dediğim gibi de olabilir. ”

Behçet bir sigara daha yaktı. “Beni ne zaman görüştürebileceksin?”


“Tutuklama kararı çıkarsa tutukevine geçtikten sonra. O birkaç gün sürebilir.”


“Sürmeyecek avukat,” dedi Behçet sert bir sesle. “Sürmeyecek. Sürdürmeyeceksin.”


“Elimden geleni yapıyorum,” diye karşılık aldı. Behçet’in istediği elden gelen değildi, olmasını istediydi. Ne şekilde olursa olsun. Ne yapmalı diyordu. Bir şekilde paçasını kurtaramazsak firar ettirilir. Başka hal çare yoktu aklına gelen. O kadın? Yanına mı kalacaktı? Küfretti yine. Ne idüğü belirsiz bir hayat yaşıyordu. Babasına etten kemik örülüyordu kızı sağda solda istediği gibi dolanıyordu. Behçet’in emriyle bir kör kurşuna kurban gitmesi bir başkasından daha zor değildi.


Ali Ecevit, 22 saattir nezarethanedeydi. Üç yudum su içmişti yalnızca ve dişleri sızlıyordu nikotin ihtiyacından. Ağzını açıp da tek kelime etmiyordu.


Yarım saat önce polis memurlarından biri gelmiş ve nöbetçi sulh ceza hakimliğine götürüleceğini söylemişti. Ali Ecevit yalnızca kafasını sallamış ve gözlerini yine tek bir noktada dikmişti. Gece bu küçük alanda attığı voltalar dışında hiçbir şey yapmamıştı. Uyumamıştı, gelen yemeği yememiş, tuvalete gitmeyi bile teklif etmemişti. Şimdi sert bir ahşap parçasının üzerine otururken başı duvara yaslı, kolları önünde bağlanmıştı. Bir kabristan sessizliği vardı. Kim ölü kim canlı bilmiyordu. Yapboz olduğu yerde duruyordu, rüya görme korkusuyla gözlerini kırpmıyordu.


İki polis memuru gördüğünde emir almadan kendisi ayaklandı ve hakimin karşısına çıkacağının bilinciyle gömleğini düzeltti, yüzünü sıvazladı. Yeniden emir almadan kendisi bileklerini uzattı ve kelepçeyi ikinci kez bileklerinde hissetti. İlki kadar bir vurgun yaşamadı ama kelepçe bileğine takıldıktan sonra yalnızca kelepçeye baktı. Bedeni ve duyuları uyuşuktu. En son uyuyalı otuz altı saat kadar olmuştu. Sigarasızlık da daha fena yapıyordu onu, yemekse aklına hiç gelmiyordu.


Yüzüne soğuk hava çarptığında başını kaldırdı ve çevresinde iki tanıdık sima gördü. Behçet, “Halledeceğiz,” dedi yalnızca. “Arkanızdan geliyorum,” diye ekledi avukatı. Ecevit’in gözleri kısa bir an etrafı taradı. Kimse yoktu. Kimi beklemişti? Neredeydi? Kim? Elbette Firuze. Adını dilinin altında sıkıca tuttuğu kadının yüzünü aradı. Neden burada olmadığı hakkında tek bir tahmin bile yürütemedi. Polis aracına bindirildi. Zira tahmin yürütse Firuze’nin can sağlığından şüphe etmesiyle bir yola çıkacak işin sonu da belki o yapbozun birleşmesine varacaktı. İki ihtimal de onun felaket olurdu. Hiçbirini düşünmedi ve yine aynı robotik tavırlarla yolu izlemeye başladı.


Adliyeye getirildiğinde bekleme odasına alındı. O vakit kısa bir an avukatıyla denk geldi. “Düşündün mü?” diye soruldu.


“Neyi?” diye sordu Ali Ecevit, neyden bahsettiğini bilerek.


“İsmi vermeyi. Ben kim olduğunu öğrendim, kendisinin tanık olarak dinlenmesini isteyebiliriz.”

Ali Ecevit bu donukluğundan sıyrıldı ve duyduğu ihtimalle işaret parmağını kaldırdı. “Sakın!” dedi ürkütücü bir sesle. Bu meseleyi arkadan kimin iteklediğini biliyordu. “Behçet’e de söyle, sakın! Tanık olarak dinlenmeyecek. İsmini de vermeyeceğim.”


Firuze Akın bir kez tanık olarak dinlenmişti zaten. Bunun sonunun iyi olmadığını biliyordu Ali Ecevit. Lakin bu kez kimin için çok kötü olacağını kestiremiyordu. Kontrol edebileceği bir konumda değildi. Olası bir tanıklık kime zarar olarak dönecekti? Firuze’ye olacak bir zararda kim engel olacaktı? Atilla Akın ne kadar ileri giderdi? Bu kumpas kimin eseriydi? Ali Ecevit için bir zararsa peki? Yirmi iki saattir kaçtığı o ihtimal yine girdi kanına. Seni oraya kim gönderdi Ali Ecevit? Sana kim dedi git diye? Kim kardeşinden vurdu seni? Niyet kötü. Niyet hiç iyi değil Ali Ecevit. Metanetini koruma, sakin kalma, izin ver parçalar birleşsin. Gözlerini kaçırdı ve odanın duvarına baktı. Zihni ona daha büyük oyunlar oynamaya başladı. Artık diğerlerinin adını göremiyordu duvarda, bir sürü yarım kalmış tek isim vardı.


“Kaçma şüphesiyle tutuklu yargılanacaksın,” diye konuştu avukat. Behçet’in dışarıda baskıladığı şeyi yapıyordu. Bir ihtimal gibi değil, olacak olanı açıkça söylüyordu. Ecevit gözlerini kanlanmış duvardan çekti ve göz göze geldi bu sözle. Bir soru vardı içinde, sormaya cesaret edemiyordu. O soruyu da cevabı da nasıl sindirir bilmiyordu. Böyle dimdik, kaya gibi duruyorsa tek sebebi düşünmeye başlamamasıydı. Düşünmek de doğru zaman isteyen bir eylemdi.


“Ellerinde o an orada olmam dışında nasıl bir kanıt var da beni tutuklu yargılayacaklar?”


“Ellerinde aksi bir kanıt da yok ama ve sabıkan var. Kaldı ki orada seninle olanlar senin adını vermiş. Bir oyunun içindesin, suç dört yandan sana bırakılmaya çalışılıyor.”


“Yeterli mi?” diye sordu bu kez. Bunları biliyordu, bilmediği eylemler değil öznelerdi.


“Ceza alman için değil belki ama tutuklanma yargılanman için evet. Bak bu tır nereden girdi, nereye gidiyor… Savcı daha iddianameyi hazırlamadı. Bunların hiçbiri henüz bilinmiyor. Altından cezayı arttıracak daha azılı suçlar çıkabilir. Dürüst ol.”


Ecevit hâkimin karşısına çıkacağı için iliklediği iki düğmeyi açtı, nefes almaya kalktı. Yapamadı. Kesik kesik, ölmek üzere olan bir hasta gibi yarım yamalak nefesleniyordu. “Behçet’le görüşmem lazım.,” dedi sadece.


“Tutuksuz yargılanırsan kapıda bekliyor, tutuklu yargılanırsan en hızlı şekilde görüştüreceğim sizi.”

Nuh diyen, peygamber demeyen adama baktı. Göz göre göre kendini yakıyordu, avukatı bile öfkelendiriyordu. Elinde bu kadar bariz bir şey varken kullanmayanı da inat edeni de ilk defa görüyordu avukat. Neyi ve kimi koruyordu? Değer miydi? Alacağı ceza hiç az buz değildi. “Şimdi benim çıkmam lazım. Salona alındığında ben de orada olacağım. Hâkim seni sorguya çekmeyecek. Daha genel sorular soracak. Kararın son an bile değişirse bekleme söyle. Onun dışında konuştuğumuz gibi.”


Kadının çıkışını izledi Ali Ecevit. Ardından yine duvarı izlerken buldu kendini. Sanki her duvara baktığında o isim daha çok yazılıyordu. Fi, fir oluyordu. Fir, firu oluyordu. Harfler artıyordu. Gözlerini hızla çekti yere eğdi. Bileklerini sertçe arka arkaya şakaklarına vurdu. “Sakin ol,” dedi.


“Sakin ol, dik dur. Sakin ol. On yaşında değilsin, elin kolun dolu. Sakin olmazsan yakacaklar seni, sakin ol Ali Ecevit.”


Dik dur, Ali Ecevit.


“Baba,” diye mırıldandı ağzının içine doğru. “Baba.” Ali Ecevit’in en büyük korkusu sakin olamamak mıydı, duvardaki ismin tamamlanması mıydı?


Duvara baktı, cevabı gördü. Gelip onu alan olana kadar da duvardan gözünü çekmedi, her çektiğinde o harfler artıyordu, içinde korku birikiyordu. Gözlerini çekmezse isim tamamlanmaz sanıyordu. Gelen memurlar yeniden kelepçe takmadılar. Diğer salonlara oranla daha küçük olan bir salona getirildi Ecevit ve diğer tutuklular. Diğerlerinden başladı hâkim. Oturdukları yerin hemen karşısında savcı ve hâkim vardı. Diğerlerini izledi Ecevit boş gözlerle. Hepsinin ifadesinde kendi adının geçtiğini biliyordu. Elleri önünde, parmak uçları ritmik hareketlerle birbirine çarpıyordu.


Ecevit adı tek birinin ağzından çıkarsa ne yapar kestiremiyordu. Bu sahneyi çok iyi biliyordu. Lakin şimdi durduğu fiziki konum farklıydı yalnızca. Avukatın dediği gibi oldu, kimse derin bir sorguya tabi tutulmadığı için Ecevit kendi adını yeniden duymadı. En son o çıkacaktı. Gözlerini bir suçlu için küçük ama bir çocuk için- suçsuz bir çocuk için- bir ev kadar geniş sanık kürsüsünden ayırmıyordu. Orada on yaşında bir çocuğu izliyordu, halbuki oradaki şimdi bulunan insanlar çok suçluydu.

On yaşındaki çocuk her arkasını döndüğünde Ecevit’le göz göze geliyordu. Bu koca adamın aksine gözleri yaşlıydı, kirpikleri ıslak ve yüzünde onun kalbine fazla gelecek bir korku vardı. O yüzden bacakları da titriyordu. Ecevit belki istese o çocuğu bir nebze olsun rahatlatabilirdi ama hiçbir şey yapmıyordu. Çünkü o çocuğun yalancı bir umuda değil kurtarılmaya ihtiyacı vardı. Ecevit biliyordu ki onu kurtaramayacaktı da.


 O çocuk dört duvarın arasında çürüyecekti. Senelerce işlemediği suçun bedelini ödediği yetmezmiş gibi bir de karışmadığı kavgaların bedelini ödeyecekti pis hücrelerde. Farelerden korkmamayı öğrenecekti. Ekmeğin diğer insanların, yere atacağı kadar, kutsal olmadığını öğrenecekti. Babasını göremeyecekti ve babasının mezarında beş dakika duracaktı. Annesinin kokusunu, yemeğinin tadını da unutacaktı. Sigara içmeye başlayacaktı. Anneciğinin her söküğünü diktiği çocuk, insanların sökük kıyafetlerini gocunmadan giyecekti.


Ecevit onu ne diye rahatlatsaydı? Kurtaramıyordu, yine kurtaramayacaktı. O çocuk Ecevit’e dönüp durmayı bıraktı. Babasından gördüğü ilgiyi bu adamdan göremedi. Tamamen yüzünü döndü Ecevit’e gözünün içine baktı. Ecevit o vakte kadar donuk, kaskatıydı. Zaman zaman göz göze geldiği çocuktan kaçmıyordu lakin ne zamanki o çocukla yüz yüze kaldı ve onun için mahkeme başladı.


Niye buradasın, dedi çocuk. Ecevit bu gürültünün arasında onu duydu. O çocuğun da bu gürültüden etkilendiği söylenemezdi. Yine mi ihanet ettiler sana, dedi bu kez. Hayır korkan bu çocuk değildi, aksine çok cesurdu. Korkudan titreyen hali Ecevit’e bakarken yok olmuştu. Üzerinde cübbe var gibi Ali Ecevit’i sorguluyordu. Kimler etti, kaşları çatıktı Ecevit’e kızıyordu. Niye izin verdin, niye izin verdin Ecevit, burası çok kötü unuttun mu? Hızla gözlerini kapattı genç adam ve başını başka yöne çevirdi. Pek bir şey değişmedi, sanık kürsüsü de çocuğun yeri de değişti. Ecevit’in baktığı yerdeydi şimdi. Firuze bile yalan söylemiş, dedi. Ali Ecevit’in gözleri dünden beri ilk kez dolmaya başladı. Firuze de sevmiyormuş beni. Demek bu çocuk dakikalar önce Firuze’nin ifadesini dinlemişti. Ali Ecevit ağzını açıp, o da çocuktu diyebilecek kuvveti ve cesareti kendinde bulamadı. Biliyordu, şimdi bu küçük hakimden, ben de çocuğum cevabını alırdı. Firuze de ihanet etti bize, Ecevit dirseklerini dizlerine bastırdı düşmemek için. Eli artık kulaklarının üzerindeydi. Başını iki yana salladığını ve avukatının ona seslendiğini duymuyordu. Küçük bir çocuktan kaçıyordu, ona yanıt bile veremiyordu.


“Ecevit Bey!” Avukatın sesi kulağının dibinden geldiğinde dakikalardır duymadığı bir dış ses Ecevit’i ürküttü ve hızla başını kaldırdı. Melisa Hanım’la göz göze geldi. “İyi misiniz, sıra sizde.”


Hızla sanık kürsüsüne baktı. Boştu. Çocuk yoktu. “İyi misin?” diye tekrar etti avukat. “Kalkmamız lazım.” Ecevit zorlukla kaldırdı bedenini, başını salladı ve az önce on yaşında bir çocuğun içinde bir yavru kedi kadar kaldığı sanık kürsüsüne geçti. Şimdi o çocuk olmasa da nefesi vardı, üzerinde beyaz ütüsüz bir gömlek varken Ali Ecevit gömleğinin rengine baktı. Yutkundu. O çocuğun ütüsü, Ali Ecevit’in arkasında babası yoktu. Eşitlenmiş miydi? Eşitlenmişlerdi. O çocuk için o ütü annesiydi, annesiyle de ancak babası denk düşerdi.


Solunda avukat, karşısında hâkim ve hâkimin yanında savcı vardı görünürde. “Dik dur Ali Ecevit,” dedi kendi kendine. Sesini duyamadı. Sonra paçasına bir çocuk yapıştı, Ali Ecevit’in gözleri yere indi. Dışarıdan bakanlar da neye baktığını merak etti ama göremedi. Ecevit yine on yaşıyla göz göze geldi. Bunun bir halüsinasyon olduğuna inanmıyordu. Ruh şayet gerçekse onun ruhuydu bu. Ama ölmemişti? O ölmemişti, bu çocuk öleli çok oluyordu. Gözlerinden yaş düştü çocuğun yüzüne. İnsanlar onu yere bakarak ağlıyor sandı. Hayır Ali Ecevit, bir çocuğun yüzüne ağlıyordu. “Dik dur Ali Ecevit,” cümlesini bu kez duydu. Küçük bir çocuğun titrek bir sesiydi ama vardı. Ecevit’i döndürüp babası mı konuştu diye kontrol ettirecek kadar vardı hem de. “Dik dur, kocaman oldun artık. Kimse sana bir şey yapamaz artık.”


Babası yerine boşluğu gördü, önüne döndü ve hâkime baktı. Sana da bir şey yapamaz demeye yüzü tutmadı. Ama dik durdu. Tüm heybetiyle başını kaldırdı hâkimi gördü. Bu öyle keskin bir geçişti ki onu dışarıdan izleyen insanlar anlam veremedi ama tüm dünyası bir dik dur Ali Ecevit’le dönüyordu. Kimsenin erişebileceği bir hal değildi bu.


Dik dur, herkes boyun eğecek. Bugün sana bu anı yaşatan herkesin boynu eğilecek. Dik dur.


Hâkimin önünde oturan kâtibi; ad soyad, T.C. kimlik numarasını ve adresini önündeki ekrandan okudu ve doğruluğunu teyit ettirdi. Telefon numarasını sordu ve onu da tutanağa not aldı söylediklerini.


Hâkim Ecevit’e baktı kısa bir an ve konuşmaya başladı. “6 Şubat Pazartesi gelen ihbar üzerine polis ekiplerinin yaptığı baskın sonucu şikâyet sebebi olan tırın içinde elinizde silahla yakalandın. Olay Yaşamkent eski sanayi sitesinde gerçekleşti. Uyuşturucu maddesi yüklü tır bulundu, üzerinde uyuşturucu ticareti yapmaktan dolayı suç şüphesi bulunmakta, savcılık tutukluluğunu talep ediyor,”

“Üzerime atılı olan suçu kabul etmiyorum,” dedi Ecevit yalnızca hâkime bakarken. “Orada bulunma amacım hiçbir şekilde uyuşturucu ticareti yapmak değildi. İfademde de belirttiğim gibi şahsi başka bir meseleden dolayı oradaydım. Bu meselenin uyuşturucuyla yakından uzaktan alakası yoktur. Polislerle beraber bulunduğum tırın içinde uyuşturucu olduğunu öğrendim. Bu konuda da daha önce suçlanmadım, adım uyuşturucuyu satmak ya da kullanmak üzerine herhangi bir yere karışmadı. Tutuklanma talebine itiraz ediyorum.” Ecevit söyleyeceklerinin etkili olmayacağını elbette biliyordu. Birkaç cümlenin ardından çırpınmadı. Burada karar hâkim ve savcı karşılarına gelmeden önce arka tarafta verilmişti ona göre.


Hâkim avukata döndü ve ekleyeceğiniz bir şey var mı diye sordu. Melisa Hanım ayağa kalktığında Ecevit de ona baktı. Başını yavaşça iki yana salladı. O an emin oldu. Hayır kendini avukata da kurtartmayacaktı. Ali Ecevit’i buradan kimse dişiyle tırnağıyla savaşarak çıkarmayacaktı. Buna bile izin vermeyecekti. “Müvekkilin beyanlarına aynen katılıyoruz. Müvekkilin olay yerinde bulunma sebebi kayıp kardeşini aramasından dolayıdır. Hiçbir şekilde uyuşturucu ticareti yapmakla ilgisi yoktur. Yapılan testlerle beraber görünüyor ki kanında da uyuşturucu ve uyarıcı maddeye rastlanılmamıştır. Mevcut diğer şüphelilerin ifadesinde yer alan, olmuş, yapmış, şuradan tanıyoruz gibi ikinci ağızdan çıkan cümleleri kabul etmiyoruz. Müvekkilin şu an burada olan her isme yabancı olduğu, telefon kayıtlarında da şimdiye kadar hiçbiriyle iletişime geçmediği kanıtlanacaktır. Savcılığın müvekkilin tutuklanması talebine itiraz ediyoruz. Müvekkil sabit ikametgâh sahibidir, ruhsatlı bir marangoz dükkanında sigortalı çalışan olarak gözükmektedir. Kaçma ve delil karartma şüphesi yoktur. Dolayısıyla müvekkilin adli kontrol şartsız serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Hakimliğiniz aksi kanaatte ise tutukluluk yerine daha lehe hükümlerin uygulanmasını talep ederiz.”


Avukatın da konuşmasının ardından savcı ve hâkim kendi arasında kısık sesle birkaç cümle kurdular. Ali Ecevit önceden izlediği bir filmi izler gibi izliyordu. Taş taş üstünde bırakmamak için, o hapishane duvarlarını kan revan içinde bırakmamak için, yapbozu daha sakin bir kafayla tamamlamak, artık ondan kaçmamak için, yıkılmak ama sonra kalkmak için duymayı bekliyordu. “Karar,” sesi duyulduğunda herkes ayaklandı.


“Şüpheliler Ali Ecevit Tarhan, Yusuf Özbek, Kâmil Uçsuz’un üzerine atılı suçların vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, delillerin henüz toplanmamış olması, atılı suçun işlendiği hususunda kuvvetli suç şüphesinin varlığınıgösteren somut delillerin bulunması, isnat olunan suçun CMK 100/3-a maddesinde sayılan katalogsuçlardan olması, kaçma ve delilleri karartma şüphesi bulunduğundan şüpheliler Ali Ecevit Tarhan, Yusuf Özbek, Kâmil Uçsuz’un ayrı ayrı tutuklanmalarına karar verilmiştir.”


Kararı bekliyor da olsa, şimdi duymak, bilmek kadar soğuk kanlı değildi. Paçasına bir çocuk yapıştı yine. Babası arkada ağıt yaktı, annesinin adını duydu, dünya dar geldi ama sanık kürsüsü genişledi. Gururuna yediremedi, dik durdu ama bacağındaki çocuğun saçlarını okşamaya elini oynatamadı. Dişleri birbirine mıhlanmıştı, gözlerini kapatabildi ancak.


Yine ihanet ettiler bize. Kim? Düşmandan gelen kötülük ihanet sayılmaz. Düşmandan mı geldi? Başka kimden gelecek? Eşten mi dosttan mı? Bilmem. Bilmez misin bilmek mi istemezsin? Yine ihanet ettiler bize. Kim, kimler? Canlarında cehennem ol.


***

(Üstteki sahneden altı saat öncesi- Firuze Akın*)


En son Kızılay’da geçirdiğim panik atağın ve üç sakinleştiricinin ardından saçlarımda Ali Ecevit’in parmakları ve yanağımda eli dolaşmıştı. O zamanlar öylesine zor, meşakkatli ve mutluluk vericiydi ki o temaslar hafızama mıh gibi kazınmıştı ki şimdi üç sakinleştiriciyle devrilen bedenim yatakta hareketsizce yatarken gözlerimi açtığım ilk an o teması aradım. Bulamadım. Sonra bana çevremde, elimin üzerine yatmak ister misin diyen adamı aradım ve yine bulamadım. Zihnim çok bulanıktı beni o anda sanıyordu. Hâlâ o gecedeydim, insanlar bana saldırmış ve atak geçirdiğimi düşünüyordum. Bu şekilde tam üç kez gözlerimi geri kapattım ve uyuyakaldım. Çevremi de sentezleyemiyordum, bu yatağa düşmeden önceki halimi de.


Dördüncü kez gözlerimi açtığımda biraz daha uzun aralık kaldı. Saat kaçtı bilmiyordum ama Ecevit’in adını mırıldandım. Yanımda olduğuna emindim. Aksini hiç düşünmedim. Mırıldanmalarım, seslenişlerime dönüştü. Ecevit’i aramaya başladım. Üç sakinleştiriciye ihtiyaç duyulacak kadar kötü olurdum ama üç sakinleştirici de beni iyi etmezdi. Annemin sesini duyup dokunuşlarını hissettim. Dilim damağım kurumuştu. Ecevit’ten su isteyecektim.


“Anne, Ecevit,” dedim.


“Halledeceğiz kızım,” dedi annem. Benim bilincinde olmadığım her şeyin bilincindeyken. “Lütfen sen sakin ol, derin nefes alıp ver. Sana söz veriyorum halledeceğiz.”


Neyi halledecektik?


Gözlerimi biraz daha araladım. Hastane odasına bakmak istedim. Aşağıda gazeteciler var sandım. Annemi Ecevit mi çağırmıştı? Beni onlarla mı gönderecekti? Keşke hiç çağırmasaydı, ben atölyeye giderdim. Sıkıntıyla sızlandım. “Firuze lütfen, yeni yeni iyi olmaya başladın. Halledeceğiz, Ecevit’i oradan çıkaracağız.”


Ecevit’i oradan çıkaracağız.


Beynimin içine sivri bir uçla çizik attı bu cümle. Yutkundum ve tavanı izlemeye başladım. Zihnim zaman ve mekânı oturtamıyordu. Karman çorman bir andaydım. Annemin elleri benden ayrılmıyordu. Hainsiniz, hepiniz hainsiniz. Zihnimde Alparslan belirdi. İlk mekân orası oldu. Niye orada olduğumu ben bile sorguladım. Annemin gözlerinin içine baktım, hepiniz demiştim annem de dahildi. Babam da. Alparslan da. İnci de… Ve Bülent de. Bülent Akın. Gözüm seğiriyordu. En önce o hastane odasında olmadığımı ve o zamanı çoktan geçip gittiğini anımsadım. Sonra biraz başka bir 16 Kasım anımızı. Araya sıkışıverdi o. Altıncı vagon on sekiz numara mıydı, on sekizinci vagon altı numaraydı. Hepiniz hainsiniz. Melike… DNA testi, Ecevit Melike. Altıncı vagon on sekiz numaraydı, peki hangi gündü? Katkılarından dolayı kardeşim Firuze’ye teşekkürü borç bilirim. Hangi katkılarım? 16 Eylül müydü 17 Eylül müydü? On yedi eylüldü. Katkılarından dolayı kardeşim Firuze’ye teşekkürü borç bilirim. Ecevit, Bülent; Melike’yi bulmuş. Hemen yetiş. Ali Ecevit Tarhan defteri ailemiz için kapanmıştır.


Zihnim hep düzensizlikler içerisinde düzen yaratırdı. Karma karışık ama artık düzenliydi de. Ne nerede anlamaya başladım, o ilk farkındalığım karnıma bıçak sapladı. Ağzımdan bir hıçkırık döküldü, annem arka arkaya cıkladı. “Hayır tamam, halledeceğiz. Sakin ol kızım. Bir sakinleştiriciyi daha kaldırmaz bünyen Firuze, sakin ol. Hadi bebeğim.”


Annemin cümlelerinin arasında ince ince sızıyordu inlemelerim. Bir sağa bakıyordum yatakta bir sola. Zihnim durgunlaştı, bedenim doğruldu. Ecevit’e attığım çığlık bu kez içimde koptu. “Yok yok yok yok,” dedim kalkarken yerimden. “Yok yok olmaz olmaz.” Üzerimdeki yorganı attım ve kolumdaki damar yolunu bir ileri bir geri ite çıkara kopardım. Annem bağırıyordu galiba. “Yok yok,” dedim. Göğsüm inip kalkıyordu. “Yok yok hayır yok.” Damarımdan kan sızmaya başladığını annem elini sertçe kanın aktığı yere bastırınca fark ettim.


“Saat kaç, Ecevit nerede?” Bir sağa bir sola gidiyordum, annem benimle sürükleniyordu. Saat 06.45’ti. Onu görebildim. Sonra annemin çizik attığı cümle belirdi. Ertesi gün olmuştu. Ben sızıp kalırken ertesi güne devrilmişti vakit. Ecevit neredeydi?


“Bırak! Bırak beni, bırak! Çek elini! Ecevit’e gideceğim!”


“Firuze almazlar şu an, baban çözecek!”


“Nereye almazlar?” dedim korkuyla. Gözlerim iri iri açıldı, çakıldım olduğum yere anneme baktım.

“Nereye almazlar?” diye bağırdım.


“Bilmiyorum, nezarethanede galiba.”


Bir ah çekebildim önce. Küçük bir yavru kedi gibi bir sağda bir soldaydım. Verdiğim ifade, Bülent’in söyledikleri. Ecevit’i gönderişim hepsi birleşmeye başladı zihnimde. “Oooof,” dedim acıyla. “Of, of anne. Ecevit. Ecevit yine orada. Olmaz olmaz olmaz.”


“Firuze halledeceğiz,” diyordu. Neyi halledeceklerdi? Onlar yapmışlardı zaten neyi halledeceklerdi? Elimi saçlarıma geçirdim. “Benim yüzümden,” dedim dehşetle. “Ben yaptım, benim yüzümden. Ben ihbar ettim, ben gönderdim.”   


“Hiçbir şey senin yüzünden değil,” derken ellerimi saçlarımdan ayırmaya çalışıyordu. Tam o sıra kapı açılmasa, İnci’yi görmesem durmayacaktım. Sese gelmiş olacaktı ki uykuluydu gözleri. Göz göze geldik. Adresi ondan almıştım. Gerçekler birer tokat gibi çarpıyordu yüzüme.


“İnci,” dedim buz gibi bir sesle. O da mı? “Sen…” İşaretparmağım ona doğru kalktı. “Biliyordun, sen biliyordun. Onunla…” Adı bile dökülmedi ağzımdan. Kıyamet kopsaydı ve Akınlar yok olsaydı. “Onunla iş birliği yaptın. İnci,” dedim nefes nefese. “Ne yaptı sana o?” Ali Ecevit, İnci’ye bile ne yapmış olabilirdi? Tutamadım kendimi üstüne yürümek istedim. Kollarından tutmak sarsmak, sallamak, gözlerinin içine bakmak istedim. “Sana ne yaptı?” Annem izin vermedi. Tüm Akınların ölmesini isteyen Ali Ecevit, bir tek İnci’yi almamıştı hiç ağzına. Çünkü o da biliyordu. Çocuktu, yoktu bile. Zararı olmamıştı İnci’ye. Hiç de olmayacaktı. Peki İnci?


“Atilla’nın kızı olmak için tüm bunlar?” diye haykırdım. “Baban seni daha çok sevsin diye mi? Hain! Ne yaptı sana o adam? Hain!” Ağzını açmıyordu. Yapmadım, abim beni kandırdı demiyordu. “Hain!” dedim hışımla. “Hepiniz hainsiniz! Kardeşini arıyordu. Tek isteği buydu. Kardeşini arıyordu. Ne zararı oldu sana? Bana bunu nasıl yaptın?” Annemin kollarından kurtuldum ama İnci’ye yaklaşmadım. Çıktım gittim odadan. “Hainler!” diye bağırıyordum her indiğim merdivende. Kim evde kim değil bilmiyordum. Annem peşimden geliyordu. “Firuze sakın yanlış bir şey yapma! Sakın!”

“Hepinizin canı cehenneme!”


“Bizim için değil Ecevit için yapma! Sorup soruşturmadan sakın yanlış bir şeye yapma, durum çok hassasmış. Sakın yapma kafana göre hiçbir şey.”


Arabamın anahtarını bulamadım, hızla çıktım evden. Nereye gidecektim? Saatlerce, o karakoldan bu karakola, o adliyeden bu adliyeye gittim geldim. Kimseden bilgi alamıyordum, insanları arıyordum, kimseler yardım etmiyordu, avukat buluyordum başkasının davası hakkında bilgiye erişemeyiz deniyordu. Sabahın köründen, öğlene kadar. Bir orada bir buradaydım. Nezarethaneleri aradım, adliyelere gittim. Ama niye gidiyor, ne buluyordum bilmiyordum. Saatler sonra bir avukattan Ecevit’in avukatını buldum. Avukat Melisa Eşmekaya. Adliyenin önüne çökmüşken, bir banka değil, bir kaldırımın üzerine çökmüşken kadının numarasını arıyordum fıldır fıldır. Tek bulduğum Ankara barosuna bağlı olduğuydu. Benim öyle ne çok tanıdığım ne de arkadaşım vardı. Babamın adını kullanarak yapardım bir şey yapacaksam da, şimdi böyle bir şey yapmayacağımdan çaresizce insanları arıyordum. Sakinleştiricinin etkisi hâlâ devam etmese nasıl ayakta durur ve yapardım bunları bilmiyordum.


Sonunda ne yaptım ne ettim, o kaldırımda bir saat geçirdikten sonra başardım ve buldum numarasını. Hiç beklemeden aradım.


“Efendim?”


“Melisa Hanım merhaba,” dedim titrek bir sesle. Soğuk çenemi titretiyordu. “Ben Ali Ecevit Tarhan için aramıştım sizi.”


“Nesi oluyorsunuz?”


“Arkadaşıyım, Firuze Akın.” Ecevit’in ifadesi alındıysa söylemişti benim onu arayıp gönderdiğimi. Oradan bilir belki dedim ama karşıda sessizlik oluştu yalnızca. “Orada mısınız?” diye sordum korkuyla.


“Evet buradayım. Buyurun?”


“Ben kendisinin hangi karakolda olduğunu bulamadım,” Dudaklarım büzüldü. Sanki kaybettiğim ailemi arıyordum. “Bana yardımcı olabilir misiniz?”


“Ecevit Bey karakoldan çıktı,” dedi kadın. Ve sanki içimden bir ses beni bildiğini söylüyordu. İfadesi alındıysa ve karakoldan çıktıysa bırakmışlar mıydı?


“Bıraktılar mı?” diye sordum bir umut.


“Hayır, nöbetçi mahkemeye çıkarıldı ve tutukluluğuna karar verildi. İddianame hazırlanana ve yeniden dava görülene kadar orada kalacak. Tutukevine gönderildi bir saat önce.” Kadının art arda söylediği cümleler tüm bedenimi morartacak kadar kuvvetliydi. Öyle bu sefer sakinleştirici de pek etki etmedi. Sadece hareketsiz kaldım ama tenimin nasıl değiştiğini gördüm. Kulaklarım uğuldamaya başladı.


“A- anlamadım?” Gözlerimi kırpıştırdım.


“Soracağınız başka bir durum yoksa kapatmam gerekiyor şimdi.”


“Ecevit’i oraya ben gönderdim. Ben gönderdim o adrese. Onun hiçbir suçu yok, olayla alakası yok. İfadesinde verdi mi benim adımı? Nereye gideceğim anlatmak için? Ben hemen gideyim. Adliyenin önündeyim şu an. Söyledi değil mi ifadesinde. Kardeşi orada sandım, ben o yüzden git dedim. Onun bir suçu yok.”


Cümlelerim bölünmüyordu avukat tarafından. Kaldırımdan zorlukla kalktım. Savcı beni dinler miydi? Dinletirdim bir şekilde birine kendimi.


“İfadede isminizi vermedi, benim de savunmaya eklememi istemedi,” dedi beklediğimin aksine. Adliyeye giden adımlarım durdu.


“Neden?” diye sordum dehşetle.


“Bilmiyorum, isminizi vermedi, kesinlikle de vermeyeceğini söyledi. Savunmamızı o şekilde yaptık. Kendisi söylemeden ben bir şey ekleyemiyorum. Zaten bana açıkça isim de vermedi, son telefon konuşmasının sizinle olduğunu gördüm. Oradan tahmin ettim siz olduğunuzu.”


Adliyeye doğru giden adımlarım durdu. Niye vermemişti? Kızgın olmalıydı. Kızgınsa hemen söylemesi gerekmiyor muydu? Onu kandırdım mı sanıyordu? Öyle olsa da hemen söylemesi gerekmiyor muydu? Ne yapacaktım. Ya söylememesinin bir nedeni varsa ve ben bunu bozarsam? Ne yapacaktım? Ya yine hata yaparsam, nasıl düzeltecektim?


“Ecevit’le nasıl görüşebilirim?” diye sordum. Ona gidecektim. Ona anlatacaktım. O ne derse öyle yapacaktım. Başka bir şekilde yönlendirirse onu yapacaktım.


“Şu an görüşemezsiniz,” dedi avukat. “Tutukevinde. İşlemleri yapılacak, yerleşecek. Sonra da birinci dereceden yakını olmadığınız için Ecevit Bey’in dilekçe vermesi lazım.”


Onun birinci derece yakını yok ki demek istedim. Kimse gitmeyecek mi o zaman yanına? “Siz ne zaman görüşeceksiniz, hemen dilekçe vermesi gerektiğini söyler misiniz? Onunla görüşmem lazım. Neden adımı vermediğini öğrenmem lazım. Hemen kanıtlanır ki zaten suçsuzluğu. Ben aradım onu, buradayım. Söylerim gereken her yere. Ben gönderdim. Beni alsınlar, ben yaptım. Onun olayla hiçbir alakası yok.” Kendi etrafımda döndüğümü farkında değildim. Midem bulanıyordu. “Hemen kanıtlanır değil mi suçsuzluğu?”


“Savcı iddianameyi henüz hazırlanmadı, tam olarak nasıl suçlarla yargılandığını bilmiyoruz. Kesin bir şey söyleyemem ama sizin tanıklığınız işe yarar. Ben gittiğimde en kısa vakitte söyleyeceğim Ecevit Bey’e. İsterseniz, görüşmeden de…”


“Ecevit’in haberi olmadan bir şey yapmak istemiyorum,” dedim titrek bir sesle. Bir hata daha yaparsam ne yapardım bilmiyordum. Bülent ya bir şey daha yaptıysa? Ya göremiyorsam? Ya kurtarmak yerine mahvetseydim. Ecevit’in o ihanet duygusu içerisinde benim adımı korumak için vermeyeceğini biliyordum. Elbet bir şey düşünmüştü.


“Lütfen siz bir an önce söyleyin. Ben savcıyla konuşsam, rica etsem. Adliyenin önündeyim. Görüştürmez mi?”


Gözlerimden yaşların düştüğünü yüzümde dondukça fark ediyordum. Karnımdaki ağrıyla çömeldim. Kim bana bakıyor umurumda değildi. Eğer şansım varsa gidip yalvaracaktım savcıya.

“Mümkün değil, maalesef. Böyle bir durum için savcıyla da görüştürmezler.”


Akın olduğumda üst katlara çıkarılan ben yalnızca Firuze olduğumda savcıyla görüşemiyordum bile. İnim inim inledim. “Sizden haber bekliyorum,” diyebildim. Kapattığında telefonu kendimi zorlukla kaldırımın üzerine attım. Şimdi sakin olmazsam, şimdi yapmazsam, kendimi kandırırsam hiç yapamayacaktım. Artık kimsenin beni Ecevit gelecek diye kandıracağı bir noktada değildim. Ben aramıştım, ben göndermiştim. Kendimi yakardım. Notları ben yazmıştım. Olayı olduğu gibi anlatırdım. Ecevit’le bir kez olsun görüşeyim, başka bir şey istemiyordum.


Avukat her ne söylerse söylesin, tutukevini buldum, oraya da gittim. Kapıdaki adamlarla konuştum, onlardan yardım istedim ama zerre yardımları olmadı. Israrlarım terslemeye döndü bir zaman sonra. Bir yetkili gelirse ona da söylemek için kaldırama çöktüm ama ne giren ne de çıkan oldu. Zaten çok büyük bir alandı, kapı sayısı da çoktu. Girip çıkanı da ben görmedim.


Sakin ol, diyorum. Sakin ol, halledeceksin. Açıklayacaksın da kendini. Hayır aksini düşünme. İnanır sana. İnanmaz. Yaktın. Yakmadın. Sana inanmasını geç. Çıksın oradan. Çıksın da senden nefret etsin. Yeter ki çıksın. Çıkaracaksın. Sonra isterse nefret etsin senden. Yapboz parçalarını birleştirme. Bırak öyle kalsınlar. Ecevit’e odaklan. Firuze kalk, bu sefer değil kalk.


Kendimi kaldırımdan kaldırdığımda hava kararmıştı. Bir taksi buldum zorlukla, Ali Ecevit’in evine gittim. Sakinleştiriciden ya da görev bilincinden bilmiyordum. Sakindim. Devamlı aynı cümleleri tekrar ediyordum. Ecevit’in avukatı var. Benim ismimi vermediğine göre bir bildiği var. Hemen yarın gider görüşür avukat. Ne yapacak orada? Kalmayacak orada. Sen de kalsaydın kapının önünde. Kedisi ne olacak? Bir şey olsa demeyecek mi sana sen neredeydin diye? Yedek anahtarı bende.

Bu korkunç sakinliğim Ali Ecevit’in evine girdiğim an koptu. Adımımı kapı eşiğinden atar atmaz zihnim benimle savaşmaya başladı.


Yaktın onu. Yine yaktın onu. On sekiz yıl sonra aynı yere gönderdin. Ne yapacak orada? Sen ne yaptın Firuze? Sen yaptın. Sen ne yaptın? Yaktın Ecevit’i. Yaktım. Ben yaktım. Beni affetmeyecek. İnanmayacak sana. Niye inansın ki? Yalan söylemedin mi? Söyledim. Bana neden inansın ki? İhanet ettiğimi düşünüyor. İhanet etmedin mi? Etmedim. Çizdim üstünü. Ettim. Bana güvendi. Sana güvendi. Bana ihanet edeceksen al şu silahı sık beynime, bir daha bu şansı vermeyeceğim sana. Canını alacağım senin. Kanın bile akmayacak. Hainin kızı yine hain çıktı. Sen hainsin Firuze. Hep haindin. Değildim. Değilsen Ecevit neden orada? Ecevit nerede? Dört duvar arasında. Çocukluğunu hatırlıyor şimdi. Onu neyin içine attın? Kurtulacak. Kurtulsa ne olur? Bir gün yetmez mi ona? Dört duvar arasında şimdi. Ne oldu? Sen yaptın. Ben yaptım. Ben kendi ellerimle yaptım. Yaktım. Yedi yaşında da yaktım, şimdi de yaktım. Firuze zaten hep Ecevit’i yakardı. Bitti. Her şey bitti. Bitirdin onu. Kendini bitirdin. Bu sefer öl. Sakın yaşama. Öl Firuze. Önce Ecevit çıksın. Çıksın tabi. Dört duvar arası. Nefes bile alamıyordur şimdi.


Nefes bile alamıyordur şimdi.


Nefes bile alamıyorum şimdi.


Nefes alamıyordum. Nefes alamıyordum.

 

***


Ali Ecevit’in tutuk evindeki kırk altıncı saati. Bir bebeğin aylarını sayar gibi saatleri sayıyor. Üç gündür ağzına yemeğe dair tek lokma sürmedi. Üç pakete yakın sigara içti, çayı bile içi zor alıyor, aç karnıyla arka arkaya tükettiği için çarpıntı yapıyordu. Uyku zaten yoktu. Üç günde toplasan birkaç saati bulacak kadar gözlerini dinlendirmişti. Arka arkaya kabuslar görüyordu. On yaşındaki çocukla aynı hücreye düşüyordu mesela rüyalarında. Çocukluğunda kalmış ne var ne yoksa arka arkaya nüksediyordu.


Ayrıca içindeki yapboz tamamlanmıştı. Belki de buydu tüm her şeyi bu kadar ağırlaştıran. Yapboz tamamlanmasa iki lokma ekmek yer, iki gram uyurdu. Tüm parçalar birleştiğinde ortaya çıkan gerçek Ali Ecevit’in karşısında bir ceset gibi duruyordu. Onu oraya kimin gönderdiği, hangi niyetle göndermiş olabileceği… Bunlar artık iç yüzü görünmeyen gerçeklerdi. Olamaz diyordu yine de. Olamaz. Nefes alamıyordu. Başka bir muhakkak vardır. İçindeki şeytanla savaşıyordu. Tüm gizli inkarlarına bir karşılığı vardı. Yaptı deniyordu, yapmaz diyordu.


Başını dün, tüm gün duvara vurmuştu. Ancak öyle susturabilmişti. Muhakkak yapboz yalan söylüyordu, muhakkak. Ali Ecevit henüz imkân vermiyordu. Çünkü bir başınaydı. İnsanın kendisini kandırması kolaydı, mühim olan üç gündür uyku uyumamışken, yememişken, içmemişken, kapı gibi bir gerçek kafasının içinde bir buz kütlesi gibi dururken, on yaşından- on bir, on iki, on üç, on dört, on beş, on altı...- ona baba mirası gibi kalmış travmalarla boğuşurken ona inanmaktan başka çare vermeyen kanıtlar görmemesiydi. Yoksa insan kendini hep, kolayca kandırırdı.


Şimdi televizyonda bir şarkı sesi duyarken ne dönüp bakıyordu ne de devamını dinliyordu. Uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözleri tek yere odaklanmıştı ve o şarkıdan aldığı tek cümleyle ilerliyordu. Depremler oluyor beynimde, dışarıda siren sesi var. Titrek dudakları kendini anlatır gibi devamlı aynı cümleyi tekrar ediyordu. Depremler oluyor içimde, depremler oluyor, depremler. Fay hattı geçmiyorsa beyninden, sarsılan, kayan ve yerini kaybeden neydi? Depremler oluyordu beyninde. Şiddetli, kaybı bol depremler.


“Ali Ecevit Tarhan,” dendi aniden. Ecevit kapının açıldığını bile fark etmemişti. İrkildi ve kapı önüne döndü. Gardiyandı. “Ziyaretçin var.”


Bu cümleyi ömrü hayatı boyunca ikinci kez duymuştu. İlkinin altı boştu. Gitmiş dönmüştü ama biliyordu ki bu seferkinin altı boş değildi. Biliyordu ki o masa doluydu. Ecevit yavaşça yerinden doğruldu. Gelen kimdi? İki ihtimal vardı ama biri daha kuvvetliydi. Behçet Atmaca olmalıydı. Depremler oluyor beynimde. Depremler…


Ecevit yürümeye başladı. Hiçbir şey sormadı kimseye. O görüş odasının kapısı açıldığında kısa bir an duraksadı eşikte önce kafasını uzattı, geleni gördü, Behçet olduğunu anladı ve omuzları çöktü. Beklemişti. Kendine bile söylememişti ama demek söylemişti. Bu yapboz zaten ya bozulacak ya da bir tablet kile basılacaktı. Ecevit içeri girdi ve Behçet’in karşısına oturdu. “Selamın aleyküm,” dedi Behçet.


“Aleyküm selam.”


Baştan aşağı süzdü adamı. İçeriden haberi geliyordu. Yiyip içmediğini, uyumadığını biliyordu. Zaten karşısına oturan adam da bunların tamamını karşılıyordu. Üzerinde siyah bir kazak vardı, saç sakal uzamıştı, gözlerinin altı çökmüş, yüzüne sağlıksız bir renk sinmişti. Üzülmedi Behçet, acımadı da. Yalnızca zoruna gitti. Dağ gibi adamdı. Üç günde, on altı yıl kaldığı o yer onu nasıl da çöktürmüştü. Özgürlük ne piç bir duyguydu. Yokluğu üç günde çöktürüyordu adamı. Bir kadın gibiydi, bir kadına yenilmiş her erkeğin sonu da Behçet için bu adamdı.


“Yaptın mı bana boncuktan anahtarlık?” diye sordu alayla. Düşündüklerini zaten uzun uzun anlatacaktı da, kendi mizacına sadık kaldı en başta.


“Yapmaz olur muyum? Üzerinde sikeyim Behçet’i yazıyor.” Behçet duyduğu cümleyle kahkaha attı, uzun uzun güldü. Ecevit mimik oynatmadan karşısındaki gevşeği izliyordu.

“Sevdim bunu. Yanlış anlama, beni sikme isteğini değil. Bu halde bile böyle çenenin yayına dikkat etmeyişini. Vaktin çok, sen yapmaya devam et. Ben çıkınca alacağım hepsini senden.”

Vaktin çok…


Ali Ecevit’i nasıl tetiklediğini tahmin bile edemezdi. Oda küçüldü, duvarlardan yine kendi kanı süzüldü, tavan çökmeye başladı. Depremler oluyor içimde. Behçet yüzündeki değişikliğe baktı. Zaten tam olarak bunun için söylemişti. “Ne oldu bir bozuldun?” diye sorarken göz kırptı. Sonra aniden o da ciddileşti. “Elinde avucunda ne varsa kullanmadığına göre yatmayı göze aldın. Doğru söyle lan burayı mı özledin yoksa?”


“Beş dakika boyunca adam gibi otur karşımda,” dedi Ecevit sert bir sesle.


“Sen en adam oldun da ne oldu amına koyayım?” diye sordu açıkça. “Ya da kadının adını vermeyince adamlığın mı katlandı? Tamam verme. Yatarı belli bu suçun.”


“Seninle bunu konuşmak için görüşmek istemedim. Şimdi adam gibi…” Behçet izin verecek gibi değildi. Kulak bile asmadı bu söylenilene, Ecevit cümlenin devamını getirecekken elini aniden masaya vurdu ve ilk kez Ecevit’e karşı bu kadar otorite kurabildi.


“Yaktılar seni Ali Ecevit.”


Hiç süslemedi ya da hiç basitleştirmedi. Olduğu gibi, dümdüz kurdu bu cümleyi. “Yaktılar seni. Geçmişini yakmış adamlar geleceğine de göz koydu. Göz göre göre el birliğiyle, yavaş yavaş, senin inine girip yaktılar seni. Sen neyi konuşmayacaksın benimle?”


Behçet, Cengiz Atmaca’nın gölgesinde içeri sokabildiği kağıtları çıkardı cebinden, masanın üzerine ters bir şekilde koydu. Ecevit’in gözleri kağıtlara kaydı. “Kaç yıl yatarı var biliyor musun?” diye sorarken Ecevit’in gözünün içine bakıyor, hiç öğrenmek istemediği o miktarı söylemek için an kolluyordu. Ecevit yutkundu, bunu duymak bile istemiyordu. “On yıldan başlıyor. Senin daha bu aileye verecek kaç on yılın var Ecevit? Bu kadar meraklıysan söyleseydin bana, sıksaydım senin beynine. Geberip gitseydin de o orospu evlatlarına bir kere daha bu mutluluğu yaşatmasaydın. On yıldan başlıyor, kaç yılın kaldı bu siktiğimin dünyasında?”


Düşünmeyi kendine yasakladığı o zaman Behçet’in ağzından arka arkaya döküldü. Söylediği diğer sözler eridi gitti Ecevit’in zihninde tek bir söz kaldı. On yıldan başlıyor. On yıl. Yaş otuz. Yaş kırk olacak en az. On koca yıl. On. On yaş, on yıl, onlarca ihanet, onlarca acı. On yıl. On yıl mı, dememek için zorlukla tuttu kendini. Arka arkaya yutkunurken gözlerini küçülttü. On yıl, yaş kırk. On yıldan başlıyor.


“Kaç yılın kaldı da sana göz göre göre ihanet eden kadının adını bile vermekten geri durdun? Hâlâ içinde bir umuttur tutturmuş gidiyor değil mi? Umut senin neyine Ali Ecevit, sana umuttan yana bir şey mi bıraktılar?” Kağıtlardan birini ansızın ters çevirdi ve Ecevit’in önüne ittirdi avuçiçiyle. Firuze Akın’ın ifadesinin kopyası, altında imzasıyla duruyordu.

Yapboz, kil tablete bastırıldı.


…babama diğer postalarının arasında gelen notta 34YST24 plakalı aracın diğer notta da yazan tarihte uyuşturucu sevkiyatı yapacağı yazıyordu. Babamdan apaçık yardım istiyorlar. Babamın uyuşturucuya ne kadar tepkili, bu konuda ülkesi için canla başla mücadele eden bir adam olduğunu bilmeyen yoktur. Bu notu gönderen de biliyor olmalı, o yüzden gerçek olabileceğini düşündüm ve direkt olarak babama bile söyleyemeden size getirdim…


Aralık 1992’den bir ses yükseldi Ecevit’in zihninden. “Tanığa soruldu; Geri döndüğünde Ecevit bıraktığın yerde miydi? Tanık; değildi. Aradım seslendim ben. Yoktu sonra bir ses duydum bahçede, diye yanıt verdi.”


Ecevit’in çenesi şiddetle birbirine çarpmaya başladı. Babamın uyuşturucuya ne kadar tepkili, bu konuda ülkesi için canla başla mücadele eden bir adam olduğunu bilmeyen yoktur.

1992’nin sonları ve 2011’in başları Ecevit’in zihninde birbirine girdi. “Pedagog tarafından tanığa soruldu; nasıl bir sesti, kim bağırıyordu? Eve geri mi döndün? Tanık Firuze Akın; kötü bir sesti, bağırma sesiydi. Ecevit’in sesiydi. Çok korktum ben. Ecevit düştü sandım. Gittim hemen sesin geldiği yere, diye yanıt verdi. Tanığa yeniden soruldu; Gittiğinde ne gördün? Tanık yanıt verdi; Ecevit’le Yaman abi kavga ediyorlardı. Resmini gösterdin ya. O. Böyle üst üste çıkmışlardı, Ecevit yerdeydi. Bağırıyordu. Ben seslendim ona ama duymadı,”


Kan ter içindeydi genç adam ve küçük çocuk artık. Birinin gözlerinden yaşlar akıyor, diğeri ter boşaltıyordu. Babam bir seçim döneminde, adının böyle bir şeyle anılmasını istemedim ama göz yumacağım bir şey de değildi. Çok ciddi bir suçtan bahsediyoruz, suçluların tutuklanması için elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım.


Behçet, Ecevit’e ne olduğunu görüyordu ama durmayacaktı. Hınçla, kendi davası gibi hem de, devam

edecekti. Ecevit’in gözünün önünde şimşekler çakıyordu, gözünün önünü bir aydınlanıyor bir kararıyordu. Karardığı an da sanılmasın ki dinleniyordu. Ali Ecevit 1992’nin aralık ayına gidiyordu. “Tanığa soruldu, sonra ne oldu? Tanık yanıt verdi; sonra Ecevit üstünden attı onu. Elleriyle böyle itti. Sonra yana düştü Yaman abi, sonra kalkamadan Ecevit başından itti. Böyle itti başından. Sonra denize düştü Yaman abi. Sonra annemler geldi.”


Ali Ecevit Tarhan’ın göğsü şiddetle inip kalkıyordu. Elleri, bacakları titriyor, gözleri seğiriyor ve dişleri ayazda kalmış gibi birbirine çarpıyordu. Firuze’nin imzasına baktı. Çok iyi tanıyordu, çok bakmıştı, çok iyi tanıyordu. Behçet sindirmesine asla izin vermedi ve bir fotoğraf koydu ifadenin üstüne. Günler önce yok et dediği mavi bir elbise, Firuze’nin üzerindeyken Ecevit’in görmeye tahammül edemediği adamla dans ediyordu Firuze.


Gözleri karardı önce, hareketsizce, soluklanmadan, kalp atışının durmasını isteyerek, yaşayıp görmeden devam etmek istedi. “Sana bu gece neredeyim dedi?” dedi Behçet. Elbette Firuze’yi takip ettiriyordu. Hainin kızına mı güvenecekti? “Muhtemelen seni buraya tıktıktan sonra evleneceği herifle dans provası yapıyordu. Ali Ecevit, bak gör. Seni nasıl yaktılar bak gör. El birliğiyle feda ettiler seni.” Behçet bir fotoğraf daha çıkardı. Firuze’nin Alparslan’ın evine girdiği an çekilmişti. "Üç gün önce, Firuze Akın seni aramadan on beş dakika önce Alparslan Yiğit’in evine giriyor. Artık oyunun sonuna gelmişler. Son hamleyi de sevgilisinin yanında yapmayı uygun gördü herhalde. Yeter mi, yetmez!” dedi. Çoktan çökmüş Ali Ecevit’in üstüne bir yük daha bindirdi.


“Hesabına kasım ayında yüklü bir para girişi yapılmış ama çıkışını elden çekerek yapmışsın. Avukat aleyhine kullanılmasın diye nereye gittiğini buldu paranın. Firuze Akın’ın sergisinden tablo satın almışsın. Fatura istedi, böyle bir satış olmadığı söylendi ve fatura verilmedi. Aylardır, fıldır fıldır seni buraya tıkmak için el birliğiyle çalışıyorlar.”


Cengiz Atmaca seneler önce, Ecevit bir televizyon başında dakikalarca durduğunda biliyordu olacakları. Kendi kendine demişti ki, Ah, ah Ali Ecevit! Şimdi bir et yığını gibi televizyon karşısındayken anımsadığın tek şey yitip giden çocukluğun oldu. Sol gözünden bir yaş düştü. Ah, Ali Ecevit, al şu kurşunu eline. Dik dur, öyle mahzun, öyle kederli bakma. Al o kurşunu eline, tamamla tüm harfleri ya sen onların sonu olacaksın ya da onlar senin.


Onlar diye bahsettiği Firuze Akın’dı. Zira Atilla Akın’la savaşacak gücü ona verirdi ama bir kadını kalbine alırsa işte o vakit kaybeder, kaybettirilirdi.


Vazgeçme davandan. Onlar senin yitip giden çocukluğuna feda olsun denecek insanlar değil. Tek biri bile değil. Öyle eğme başını, düşürme omzunu, iç çekme, orada işte, yak yık ama susma. Ah Ali Ecevit, dört duvar arasında taş gibi kalırsın da gün gelir kavuşursun gökyüzüne,


Gökyüzü diye bahsettiği de bir noktada Firuze değil miydi?


“Güneş doğar, saç tellerinin arasında dolanır, gözünü alamazsan… Gözünü alamazsan Ali Ecevit,

yazık etmez misin kendine?”


“Yazık ettin Ali Ecevit kendine,” dedi Behçet. Yanan bir ocağı, yemeği yok edecek kadar harlıyordu. “Sana ne yaptılar biliyor musun? O kadın sana ihanet etmedi, o kadın senin kalbini yumuşattı Ecevit. Cengiz’in de dediği gibi, kalbi yumuşarsa parça parça koparacaklar. O kadının sana en büyük kötülüğü taşlaşmış kalbini yumuşatmak oldu. Kandın ona, sevebilirim, sevilebilirim sandın. Her şeye rağmen dedirtti sana bunu.”


Behçet’in tümüyle doğruya çıkan tek sözleriydi bunlar. Firuze aşkla, inançla, azimle, vazgeçmeden Ecevit’in on sekiz yıl boyunca taşlaşmış kalbini oymadan, okşayarak, severek – kendine bu kadar merhameti, sevgisi yoktu- konuşarak, fırçalarıyla, kalemiyle çizerek yumuşatmıştı. O hiç bilmiyordu ama kendini Ali Ecevit’in nadide çiçeği yapmıştı. Adana’nın bozkırında, Konya’nın tuzlanmış toprağında, Van’ın yakınında fidan dikilmeyecek gölünde ve Ali Ecevit’in taştan kalbinde bir beyaz nilüfer gibi açmıştı. Ecevit bir vakittir, onun için her ne yapıyorsa, bir bardak suyunda da götürdüğü doktorda da okşadığı saçında da tek gayesi o verimsiz topraklarda açması, solmaması ve yaşamasıydı. Bu vatanın en olmayacak yerine çiçek açtırmak, kendi kalbinde onu büyütmekti.


Firuze, Ali Ecevit’in nadide çiçeğiydi.


“Sanıyor musun ki, on sekiz yıl öncesine dönsen bir şeyler değişecek? Al bu aileyi, bu yaşında on sekiz sene öncesine koy, hepsi aynı şeyi yapacak sana. Yine ihanet edecekler Ecevit sana, bıkmadan usanmadan ihanet edecekler sana. Bir kardeşini istedin lan! Onların senden haksız yere aldığı bir parçayı istedin. Yine sığdıramadılar seni bu gökyüzünün altına. Düşmanı hanene aldın sen! Düşmanın düşmanlığını unutturmasına izin verdin. Düşman hep düşmandı. Görmedin! Sen kardeşini niye bunca zaman bulamadın Ali Ecevit sordun mu kendine?”


Ali Ecevit’in bakışları bir fotoğraf karesinden ve ifadeden ayrılmıyordu ama dinliyordu. Canla başla dinliyordu. Gözünden bir yaş aktı sonra bir tane daha bir tane daha… Önünü alamadı.

“Namussuzlarla namusunla mücadele ettin Ali Ecevit. Babanın oğlu olduğunu unutmamak için, alçaklarla onurunla mücadele ettin. Şu özünü kaybetmemek için, insan kalabilmek için orospu çocuklarını ayıklamadın. Sana insan gibi mi davrandılar Ecevit? Sana namuslu mu oldular, hangisinde onur gördün? Sen babandan geriye kalanları tutsan ne olur, senden babanı da onlar almadı mı Ali Ecevit? Hakla hukukla mücadele etmeye kalktın, sana ilk darbe adaletten sarayda vurulmadı mı?”


Sen babandan geriye kalanları tutsan ne olur, senden babanı da onlar almadı mı Ali Ecevit? Ben Hüseyin Tarhan’ın oğluyum sözünü gömdü tek bir soru Ali Ecevit’in içinde. İçinde ölen birileri, içinde ölen cümleleri, içinde ölen benliği vardı şimdi. Yüzü şişmiş, gözbebekleri büyümüştü. Bedenini sabit tutmakta zorlanıyordu.


“Şimdiye kadar on tane leş çıkarsaydın bulamaz mıydın sanıyorsun kardeşini? Yapmadın. Senden güzellikle alınmayanları güzellikle aradın. Bunun için de düşmanın kızını aldın yanına, düşmanın kızı olmaktan çıkardın. Kalbini yumuşattın Ali Ecevit. Daha ne kadar kötüsü olabilirdi sana?”


Başı yavaşça öne doğru eğildi Ecevit’in. Depremler oluyor beyninde, mezarları yerinden oynuyor sevdikleri ya da sevdiği ölüyordu, o öylece bekliyordu. Kolunu oynatamıyordu, Behçet Atmaca

“Şimdi söyle bana, Firuze Akın elim bir kazaya kurban gitsin mi?” diye sordu acımasız bir sesle.


Ali Ecevit’in başını hiçbir kuvvet kaldıramazdı bu sorudan başka. Kızarmış gözleriyle Behçet’e baktı. İçinde çok sağlam bir şey, adını koyamıyordu, koptu sanki. Behçet’in yüzünden kararlılık onu daha kötü bir hale getirdi. Her şeye rağmen, son gücüyle, “Kılına bile dokunmayacaksın,” dedi. Kılını bile düşündüğünden miydi hâlâ? Bunu cevabını kimse bilmiyordu. “Saçının teline bile

dokunmayacaksın.” Ne kadar kötü olursa olsun, karşısındaki adamın nasıl bir kumaşa sahip olduğu bilincindeydi. Minicik bir kararsız tavır, duraksama, kendini toparlayamama Behçet’e cesaret verirdi. Ecevit zorlukla konuşuyordu. “Sakın.”


Behçet umutsuzca güldü ve başını salladı. Eğer ki Ali Ecevit onun kardeşi olsaydı, bu soruyu sormazdı bile. Çoktan yapmış olurdu. Tıpkı Firuze’nin dediği gibi, nilüferler ne kadar temiz görünseler de kökleri bataklığa bağlıydı. İnsanlar bunu unutmazdı, unutmayacaktı. Güzelliğinin bir anlamı yoktu. Dibi pisti.


“Sadece buraya girmesini sağla,” dedi zorlukla. “Onu buraya getir. Kılına bile dokunma onu buraya getir. Bunları,” dedi Ecevit bayık bakışlarla. “Bir şekilde içeri sokmam lazım. Bir de o…” dedi. “Bir de o… Bir de o.”


***


Dün gece biraz olsun uyumadım. Ecevit’in kirli sepetindekileri yıkadım, yıkanmış bulaşıklarını yerleştirdim, biraz da evi silip süpürdüm. Döndüğünde her şey yerli yerinde, tertemiz olsun istedim. Dün psikoloğumdan bir mesaj aldım. Bugünkü randevuyu hatırlatmıştı. Gitmeyecektim. Lakin bu, gecenin bir vakti Ecevit’in evini temiz tutmak gibi geldi. Ecevit çıktığında randevuma gitmediğim için bana kızardı, evini temizlemesem kızmayacağına emin olduğum kadar emindim buna.

Bugün psikoloğuma çıkarken diyecektim ki, bu Ecevitsiz ilk ve son gelişim. Bir sonrakine gelirsem onunla geleceğim ya da hiç gelmeyeceğim. Zira benim de bir kez daha Ecevitsiz gitmeye takatim yoktu. Psikologdan çıktıktan hemen sonra da dün ulaştığım başka bir avukatla görüşmeye gidecektim. Melisa Eşmekaya telefonlarımı bile açmıyordu. Bir şekilde, elbet bir yolu vardı Ecevit’le görüşebilmenin. Bu avukattan da elim boş dönersem ne yapacaktım? Kime gidecektim? Kimsem yoktu. Çağırdığım taksinin gelmesini beklerken gözlerimi kapattım. O sıra geldi Behçet aklıma. Ne düşündüğünü ne konuştuğunu tahmin edebiliyordum.


Umurumda değildi. Avukatla çözemezsem ona gidecektim. Gerekirse de yalvaracaktım.

Bedenim hafif bir ritimle sallanırken başım çok ağrıyordu. Demlik’i düşündüm sonra. Dün parmak uçlarımla temas etmek zorunda kalmıştık birbirimize. Başka çarem yoktu. Hiç olmadık yere tırnağı takılıyor ya da inemeyeceği yerlere tırmanıyordu. Tek vazifem Ecevit çıkana kadar ona iyi bakmaktı. Başına hiçbir şey gelmesin istiyordum. Dün yatakta yatmaya çalışmıştı ama izin vermemiştim.

Bir ileri bir geri sallanıyorken ağzımın üzerine bir darbe yedim aniden. Gözlerimi açamadan sürüklenmeye başladığımda, ben direnmeden bir arabanın içine sokuldu bedenim. Ters taraftaki bir koltuğa çarptı sırtım ve kapı ben kendimi dışarı atamadan kapandı. Bir vitonun içindeydik. “İmdat!” diye bağırmak yaptığım ilk şey oldu ve araç hareket ettiğinde karşımdaki kişiyi gördüm.

Behçet Atmaca elindeki silahı bana doğru tutmuş nişan alıyordu. Nefesim kesildi, bağırışım ağzımın içinde kaldı ve olduğum yere mıhlandım. Tek gözü kapalıydı, beni tam alnımın çatısından vuracak gibi hedef almıştı. “Ne yapıyorsun sen?” dedim korkuyla.


“Ali Ecevit Tarhan’ın selamını getirdim,” Tetiği çektiğinde istemsizce eğildim ve elimi öne doğru siper ettim. Ateş etti, yalnızca tetiğin sesini duysam da vücudumdaki ağrıyı anlık hissedemedim sandım ve kan akan yeri anlamaya çalıştım. Nefes nefeseydim, “Manyak mısın sen?” dedim eğildiğim yerde kalırken.


“Demek isterdim ama selam sabah gönderecek durumda değil. Maalesef. Bugün seni öldürmek için müthiş bir gün halbuki. Değil mi? Baksana havada Akın cesedi kokusu var.” Korkunç bir şekilde arabanın içini kokladı ve silahı yeniden bana doğrulttu. Öyle hızlı hareket ediyordu ki istemsizce yine korktum. “Hem hain hem korkak.”


“Ecevit’le mi görüştün?” dedim söylediklerine bakmadan. “Nasıldı?”


“Hem de utanmaz. Senin gibilere kaşar deniyor.”


“Senin gibilere de pezevenk deniyor.”


Ecevit bir çıksın, söyleyecektim bu adamı. Bir daha da görüşmeyecektik. Kısa bir an öyle çocukça isteklerim oldu sonra hızla geçti gitti.


“Ecevit’le görüşmem lazım benim.”


“Senin ölmen lazım.”


“Bunu yapacak olan sen değilsin,” dedim açıkça. “Ecevit’le görüşmem lazım. Adliyeye, avukatlara, savcıya… Herkese gittim. Ecevit’le görüşmem lazım.” Elinde bir oyuncak gibi çevirdi silahı.


“Hangi yüzle?”


“Behçet!” diye bağırdığımda yeniden silahı bana yöneltti ama göz bile kırpmadım bu kez. Öldürebiliyorsa öldürseydi. “Elindeki oyuncak değil, içini doldur sık cesaretin varsa.”


“Cesaret mi?” dedi gülerken. “Bende cesaretten bol ne var? Şu anlık canını bağışlıyorum, talep henüz gelmedi. Yarın saat on birde tutukevine gidip Ecevit’le görüşeceksin.” Beni öldüremeyeceğine göre, neden bu arabaya bindirdiğini bile henüz sorgulayamamıştım. Kalbim dünkü gibi yine şiddetle hızlandı.


“Ecevit nasıl?”

“Durdur arabayı,” diye bağırdı ön tarafa doğru. “İn şimdi arabadan. Biraz daha görürsem seni beynini dağıtacağım tek kurşunla.”


Onu söyleyelim Ecevit’e, sesini duydum yine. Seher’in evine girmeden önceki sözleri geldi yine aklıma. Şimdi yaptığının bir farkı var mıydı? Sesimi çıkaramadım. Geçen seferki kadar bile. Sadece inerken ağız dolusu küfrettim ve otobanın orta yerinde indim. Sustum. Yarın Ecevit’i görebileceksem ve bunu o sağlıyorsa, Ecevit şimdi oradaysa ve buna yine bizsek sebep olan kesecektim sesimi. Arabalar daha fazla bana korna çalmasın diye en dibe kadar gittim. Birkaç taksi durdurmaya çalıştım. Olmadı, yapamadım. Gerekirse yürürdüm, yeter ki yarın gitseydim.

***

 


28 Kasım 2003,

Çarşamba.

Ankara- Sincan Cezaevi.

Cezaevinde ömür çürütenler çiğ süt emmiş, demişti o gün televizyonda bir adam. Ömür çürütecek kadar ceza almış adamın içtiği süt helal midir, olmuş mudur? Hayır tabi ya, çiğ süt emmiş insanın ne işi var sokakta? Af gelmemeli, çoluğumuzu çocuğumuzu nasıl koruruz yoksa?


Adam daha çok şey söylemişti aslında uzatılan mikrofona ama Ali Ecevit’in hatırında çiğ süt emdiği kalmıştı. Anacığının sütü hiç çiğ olur muydu? Buradaki sahi suçluların annesinin sütü çiğ miydi peki? Mayaları bozuktu ama annelerinden emdiği sütten miydi? Bunu kestiremiyordu. O adama kızamamıştı, diğer mahkumlar gibi öfke kusamamış, küfürler beddualar etmemişti ama dışarıdan duyduğu bu sözü gece uzun uzun düşünmüştü. Annesinin sütüne laf geldiğini hissetmiş, pek içerlemişti bu durumu. Ali Ecevit suçlu bile olabilirdi ama annesinin sütü, haktı, helaldi, olmuştu. Çiğ değildi.

Bugün marangozluk işi yoktu, atölyeye gitmeyecekti. Bir şey bir şey olmuştu, bu hafta dört gün gideceklerdi. Haftanın beş günü çalışmaya çok alışmıştı. Cuma geldi mi keyfi kaçar, pazar oldu mu pazartesiyi iple çekerdi. Zaten Ali Ecevit hep böyleydi, İstiklal Marşını okurken kederlenir, andımız okurken pek mutlu olurdu. Pazartesileri hep iple çekerdi. Çalışmayı içi alıyordu, okulu da seviyordu.

Artık yirmi bir yaşında genç bir delikanlıydı. Dışarıda olsa üniversiteyi yarılayacaktı, içeride kalmış tahta kesip biçen olmuştu. Allah biliyor, iyi yapıyordu bu işi. Gerçi Allah yine biliyor yüksekokula gitseydi de çok iyi bir öğrenci olacaktı. Bir Allah biliyordu zaten.


Kitap okumaya başlamıştı sonra. Cengiz’in kitaplarını yiyip bitiriyordu. O bir başka ihtimalde olacağı adamın çok azını olabilmişti burada ama yine de bunca koşulsuzluğa rağmen helal olsundu ona. Annesinin ak, olmuş sütünün eseriydi bunlar. Bunca pisliğin içinde iyi adam olabilmişti. Allah da onu doğuran annesinden, büyüten babasından öbür dünyada da razı olsaydı. Cengiz böyle demişti Al Ecevit’e. Âmin demişti Ecevit, âmin.


Şimdi bir bardak çay almış, yatağına yatmış, kitap okuyordu. Şuradan bir gün çıkarsa, şu karton bardakların yüzüne bakmayacaktı. Zaten dört duvar arasında büyümüş Ali’nin öyle büyük şatafatlı istekleri, hayalleri yoktu. Cam bardakta çay içecekti, yeterdi.


Şimdi o burada çayını içip kitabını okurken kimseler yoktu koğuşta. Keyif çatıyor sayılırdı. Artık alay ediyordu, bak Ecevit sen güzel güzel kitabını oku diye insanlar seni yalnız bıraktı. Yoksa eskisi gibi gerçekle boğuşursa, zehrederdi bu bir saati de kendine. Görüş günüydü bugün, Ali Ecevit’in tek bir gün bile isminin anılmadığı o kederli gün.


Firuze Akın’ın da senelerdir on sekiz olmayı beklediği o gün.


Firuze on sekize gireli on iki gün olmuştu. Cesareti ve hırçınlığı henüz tümüyle ondan sökülüp alınmamıştı. Tırnak geçirmişti bir yere, onu ya alacak, ya koparacak ya da sökecekti. Ama yapacaktı. On sekiz olmayı bekliyor, yapamadığı her şeyi on sekiz olmayışına bağlıyordu. Belki de haksız sayılmazdı. Şimdi yaklaşmıştı. Senelerdir kapılarından döndürüldüğü bu yere girmeyi bugün başarmıştı.


Kadın memurlar, en müstehcen yerlerine kadar arama yaptıklarında çokça rahatsız olmuştu ama umurunda değildi. Bu sene sınava girecekti, öyle söyleniyordu ama Firuze’nin gözü hiçbir şeyde yoktu. Bu yaşına kadar da tek bir amaç için gelmişti sanki. Ecevit’i görecek sonra onu kurtaracak… Sonra? Hiç bilmiyor hiç düşünmüyordu. Belki onu da sakladığı, hatta yalan ifade verdiği için hapse atarlardı. Çocuk olduğunu artık o da unutmuştu. Dün gibi hatırlıyordu o günü. Çocukluğuna dair çoğu şey silinmişti. Ecevit’i çok iyi hatırlıyordu, ifadeyi verişini bir de o gazeteyi okuyuşunu. Firuze’ye başka bir anı anlat deseler çok zorlanırdı. Hafızası çoğunu silmişti. O üç şeyle de ömür yaşamıyordu, tüketiyordu. Vicdandan daha büyük yük var mıdır insana? Tanrı insanı ya vicdansız yaratmalı ya da vicdanını rahatsız edecek bir şey yaşatmamalıydı. Firuze’nin vicdanı şeytanıydı. Günün her vakti onunla cebelleşiyordu.


Diken üzerinde gardiyanların onu da diğer insanlar gibi ileriden geçirmesini bekliyordu. Hiç çaktırmamaya çalışıyordu ama neredeyse ağlayacaktı. Bir aksilik olacak diye sesi soluğu çıkmıyordu. İnsanların yüzüne bakmıyordu tanıyan olur diye, fıldır fıldır geziniyordu gözleri memurların üzerinde. Biri birine bir şey diyecek mi kimlik gösterecek mi? Yok her şey yolundaydı. Kalbinin atışı duyuluyordu durduğu yerde. Elleri buz kesmiş, yanakları yanıyordu. Bayılacaktı. Nasıl gelmişti buraya? Ne yapacaktı ne diyecekti Ecevit’e? Onu tanıyabilecek miydi? Sanmıyordu. Belki uzaktan birkaç saniye görüp kaçacaktı, belki konuşacaktı. Özürler dileyecekti, onu kurtaracağını söyleyecekti. Hiç bilmiyordu.


Sonunda istediği oldu, sarsak adımlarla gardiyanın peşinden gitti. Demir birkaç kapıdan geçti ve geniş bir alana ulaştı. Bir sürü masa, bir sürü aile vardı. Firuze her yetişkin erkeğe Ecevit mi diye bakıyordu. Buraya ne hinliklerle ne usulsüzlüklerle girmişti. Senelerdir bunun planını yapıyordu. Kafası zaten zehir gibi çalışırdı Firuze’nin. Geçti kapının dibindeki küçük diye kimsenin sığmadığı masaya oturdu. Ellerini masaya koydu ve beklemeye koyuldu. Ne yapacaktı? Öleceğini hissetti ama ilk kez ölmek istemedi. Biraz daha yaşamalıydı. Bir saat kadar. Ecevit yanında bir saat duracak mıydı? Kapıdan ayırmıyordu gözlerini. Yalvarırdı. Yakarırdı. Paçasına yapışırdı. Nefessiz kaldı. Küçükken yaptığı geldi aklına, paçasına yapışırdı… Gözlerinden yaşlar arka arkaya döküldü. Ecevit’le bir sürü anı doluştu zihnine. Hangisi hayali hangisi gerçeği bilmiyordu. Senelerdir unuttuğu özlem yük gibi bindi kalbine. Özlemeyi bırakmıştı sadece şeytan adını koyduğu vicdanıyla savaşıyordu. Ama şimdi yine özledi. İnsan en son on bir yıl önce gördüğü, hiç görüşmediği, artık yüzünü tanımadığı birini özler miydi? Firuze özledi. Hem de deliler gibi.


Göz göze geldiği gardiyana, “Ali Ecevit Tarhan ne zaman gelecek?” diye sordu titrek bir sesle. Gardiyan kapıyı işaret etti, “Geliyor,” der gibi. Firuze biraz hile hurda karıştırınca, Firuze babasının ismini kullanınca, Firuze iş karıştırınca Ecevit de diğer mahkumlarla beraber çıkmamıştı. Dile kolay yılların emeği yatıyordu bugünde. Babası öğrenecek miydi? Muhtemelen. Umurunda değildi. Belki o vakte kadar çoktan herkesin haberi olurdu bazı şeylerden. Belki dört duvar arasında olan kendi ailesi olurdu. Kim bilirdi?


“Ali Ecevit Tarhan, ziyaretçin var!”

Ecevit, yattığı yatakta irkildi. Elinde çay olsa yakacaktı kendini. Parmağını damağına yasladı ve oturur vaziyete geçti. Gardiyana baktı. “Yanlışın var abi,” dedi üstüne alınmadan. Zaten gideceğinden değil, korktuğundan oturur vaziyete geçmişti. Öyle aniden adı anılınca…


“Ne yanlışı kardeşim, ziyaretçin var, hadi acele et. Kapı kapanacak şimdi.”


Ecevit ayaklandı ama yürümedi kapıya. “Yok abi, gelecek kimse yok. Yanlışın vardır. Bir daha sor.”


“Lan gelsene!” diye bağırdı gardiyan. “İşimiz gücümüz yok seninle mi uğraşacağız. Kapı kapanacak diyorum, hadi acele et.”


“Kim gelmiş?” diye sordu. Allah da biliyor, bir kişi bile gelmiyordu aklına. Öyle bildiği akrabası da yoktu. Bunca yıldır gelmeyen niye gelseydi o zaman?


“Liste yok elimde,” diye karşılık aldı Ecevit. Kesin bir hata var dedi, marangozla ilgili bir şey söylendi, görüş gününe denk geldi, kafaları karıştı. Gardiyanın baskısıyla kendini kapıda buldu.

Koğuştan çıkar çıkmaz bin pişman oldu. Gerek var mıydı bir yanlış anlaşılma için şimdi onca aileyi görmeye? Ne güzel kandırıyordu işte kendini kitabını okurken. Geri dönmek istedi. Yürüdükçe Allah var bedeninden bir şey geçti. Melike’yi düşündü. Akıbetini bilmediği, öğrenmek için çok çırpındığı ama ulaşamadığı Melike’yi. Biliyordu, kardeşi bir yurtta kalıyordu. Belki adı sanı değişmişti ama bir çocuk yurdunda yaşıyordu. Devlet küçük bebeği sahipsiz bırakmamıştı. Şimdi Ecevit’e yardım etmiyorlardı ama Ecevit çıkınca bulacaktı hemencecik kardeşini. Başka bir şeye ihtimal vermiyor, düşünmüyordu.


Kardeşine yordu bu titremeyi. Yoksa? Olacak iş miydi? Bulabilmiş olabilir miydi? Mümkün değildi, Melike’si daha on yaşındaydı. Hadi on beş olsa ihtimal verirdi de… Ya kimdi o zaman? Ali Ecevit’e o dar uzun koridor zulüm gibi geldi. Ter akıtmaya başladı.


Ecevit’e gelene kadar üç kez açıldı o kapı. Firuze her geleni o sanıyordu başta ama gözlerine bakınca o olmadığını anlıyordu. Metanetini korumaya çalışsa da olmuyordu. Çok zordu. Üçüncü kez de kapı açıldığında yine baktı ama bu kez iki gardiyan gördü. Biri kadındı. Firuze Akın’ın üzerine yürüyorlardı. “Sizi dışarıya alacağız,” dedi kadın.


Firuze korkuyla kendini geri çekti. “N-neden?”


“İsminin geç eklenmiş listeye, fotoğraf çekimi yapılmamış girişte.”


Firuze böyle bir şey yapıldı mı diğer insanlara hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamadı. “Çıkarken yapsak olmaz mı?” diye sordu titreyerek. Şüphe etmeli miydi? Hem ya Ecevit gelir de giderse ne olacaktı?


“Olmaz. Ama acele etmezseniz kapı kapanacak, kapandıktan sonra mahkûm alınmıyor içeri.” Firuze korkunç bir telaşa düştü. Ne yapacaktı? Hangi seçenekleri vardı ki? Ya kapı kapanırsa? Bir daha bu fırsatı yakalayamazdı. “Tamam hemen gidelim,” dedi. “Hemen gidelim ama siz çağırın kapı kapanmadan olur mu? Burada bekler, ben hemen gelirim.” Gardiyanların peşine takıldı hemen. Belki yirmi saniye geç ikna olsaydı, belki Ecevit biraz erken ikna olsaydı göreceklerdi birbirlerine ama Firuze koridorun sonundan çıktığı saniyede Ecevit koridorun başından girdi. Hiç denk gelmediler.


Firuze müdürlükte babasının onu beklediğini bilmiyor, neredeyse koştur koştur ilerliyordu. Kapı açıldığında en başta ayakkabısını gördü ve oradan tanıdı. Hiç vakit kaybetmeden, düşünmeden, tartmadan arkasını dönüp kaçmak istedi ama Atilla Akın büyük bir öfkeyle zaten bunu beklediğini söylemiş ve gardiyanları uyarmıştı. Firuze Akın hızla odanın içine alındı ve oda boşaltıldı. Firuze müdürlüğün kapısına asıldığında babası burnunun dibine kadar gelmişti. Bunu fark ettiği ilk an çığlık atmaya çalıştı ama bir koca el ağzına kapandı.


“Sesini duyarsam o çocuğun cesedini çıkartırım buradan.”


Atilla Akın ilk kez Ecevit’in canıyla tehdit etti Firuze’yi. Kulağının dibinden bir Azrail gibi fısıldadı ve kızına sarıldı adeta. Öylesine öfkeliydi ki şimdi Ecevit’i de öldürürdü, o ölüyü Firuze’ye gösterirdi. Buraya nasıl geldiğini anlamamıştı. Küçük kurnaz kızının nasıl bunu başardığını da. Firuze tek kurşunla sindi yerine. “Seni mahvedeceğim,” diye fısıldandı kulağına. Yaşları babasının yüzüne akıyordu. “Seni mahvedeceğim Firuze.”


Başka da bir şey demedi Firuze. Ağzını değil açmak, mırıltı bile çıkmadı. Tek bir söz yetti. Ali Ecevit’in dört duvar arasında çürüyen canına hiç göz dikmemişti babası. Aldı kızını, bir oyuncak bebek gibi çıkardı buradan ve eve götürdü. İkisinden de çıt çıkmıyordu. Firuze dilini yutmuştu adeta. Tir tir titriyordu. Eve vardıklarında da o kadar yavaş yürüdü ki babasının koluna asılması geç olmadı. “Aylin!” diye bağırıyordu çıldırmış gibi. “Aylin!” Aylin’e kızını nereden getirdiğini anlatırken aynı zamanda Firuze’yi de odasına sürüklüyordu. Firuze odasına kilitleneceğini sansa da yatağa savrulan bedeniyle babasına baktı.


“Artık çizmek yok!” dedi. Bir taraftan kağıtları, tuvalleri, boyaları ve fırçaları orta yere atıyordu. Firuze’nin Ecevit’in canıyla kesilen sesi, babasının dokunduğu eşyalarla yeniden dikildi.

“Hayır!” dedi korkuyla. Aylin engel olamıyordu Atilla’ya. “Bitti, artık çizmeyeceksin. Bitti! Ben nasıl istersem öyle yaşayacaksın, ben ne söylersem onu yapacaksın! Bitti.”


Tabutuna çiçekler çizen bir ölüden kalemlerini almaya kalkarsanız sonsuzluk uykusuna yatar. Firuze çığlık çığlığa bağırıyordu. İlk kez resmiyle tehdit ediliyordu. İlk kez boya kalemleri ve fırçaları alınıyordu ondan ve Atilla Akın adeta gözünden çıkarıyordu kızını. Firuze yaşarken çizmiyordu, Firuze çizerken yaşıyordu. Nasıl yapardı bunu? Şimdi bir deli öfkeyle yaptığı şeyden çok pişmanlık duyacaktı. Koca bir atölye inşa edecekti, Firuze biraz olsun iyi olsun diye. Zira Firuze’den boyalarını ve fırçalarını alırsanız resim çizmekten vazgeçmezdi. Parmaklarını birer fırça, kanını bir boya olarak kullanırdı. Bunu Akın ailesi acı bir gerçekle öğrendi. Bir de Firuze daha büyük bir şiddetle ölmek isterdi. Adımlarını çekinmeden ona göre atardı.


On sekiz yaşına gireli on iki gün olmuşken ve Ali Ecevit’e ilk kez bu kadar yaklaşmışken tümüyle kaybetti. Hem boyalarını hem de Ali Ecevit’i. Bir daha kalkıştığı taktirde artık yalnızca bana ne olur diye düşünmüyordu, bir canavar kulağına fısıldamıştı. Firuze mahvolurdu ama Ecevit ölürdü. Sonra Firuze’nin çocukluğunda Ecevit’le hayalini kurduğu atölyesi oldu. Firuze yine resim çizmeye başladı ama bu kez tabutun duvarlarında çiçekler çizmiyordu. Akınların Firuze’ye yapacakları en iyi şey belki de ölmesine izin vermekti lakin Akınlar Firuze’yi parça parça öldürüyordu. Bu kaçıncı parçalarıydı? Firuze biliyordu, elbet saymıştı. Zaten sayılı olan da çabuk biter diye umut ediyordu.


***


Gözümün önünden geçip giden anının içinde yalnızca on iki gün önce on sekiz olmuş Firuze’yi izliyordum pür dikkat. Öyle ürkek, öyle toy ve öyle çaresizdi ki o küçük masada otururken hiç yetişkin olmuş denemezdi ona. Yedi yaşında ancak geliyordu gözünün önüne. Hiç düzeltemeyeceği, önünü alamayacağı olayların tüm yükünü sahiplenmişti- bu tanıdıktı hiç değişmemişti- bir de babasından çok korkuyordu. Hiç belli etmemeye çalışıyordu ama içinde baba korkusu da vardı. Herhalde şimdi, ondan tek farkım buydu. İçimde zerre bir baba korkusu kalmamıştı. Ona bakınca sorguladığım tek şey, bu talihsiz hayatı nasıl on sekizden yirmi beşe getirebildiğimdi. Ölmene izin mi verdiler Firuze? Bir şekilde ölseydin. Yirmi beş yaşında burada olacaksan tekrardan ve Ali Ecevit’e bunu yaşatacaksan bir şekilde ölmeyi başarsaydın. Ankara’da keşke deniz olsaydı, Ankara’da keşke köprü olsaydı ya da ben keşke amansız bir hastalığa yakalansaydım. Akınların elinden kayıp gitseydim.


Etlerimi tırnaklarımdan ayırdığım için kanlanmıştı tırnak aralarım. Bir kuş gibi titriyordum. Ecevit’e ne söyleyeceğimi planlamıştım ama aklımdan uçup gitmişti hepsi. Yanlış bir adım atmaktan deli gibi korkuyordum. O yüzden onun bana bunu yap demesini bekliyordum. Onun yararına olacak her şeyi, adım adım yapacaktım ama onun her birinden haber olacaktı. İçimde derin bir sessizlik vardı. Gelince sarılabilecek miydim? Ne düşünüyordu? Behçet’i anımsadım. Ölmemi hâlâ istemiyor ama yaşamamdan da sanki mutlu değil. Belki Behçet yalan söylüyor, yalan davranıyor? Firuze… Kandırma kendini. Ecevit buradan çıksın da ne olursa olsun, ne yaşayacaksam yaşayayım ve bana nasıl davranırsa davransın. Ecevit’in değil beş gram, onlarca beş gramlık nefretini bile kabul ederdim, burada geçirdiği bir saatin bile önüne koymazdım.


Yara bere içindeki dudaklarımla kapıya bakıyordum. Gözyaşlarımı durdurabilmiştim birkaç dakikadır. Duygusal davranmayacak ve Ecevit’i buraya nasıl soktuysam öyle çıkaracaktım. Gözlerim kayıyordu, kalbim yorgunca atıyordu ve bedenim ateş gibi yanıyordu. Ateşim vardı hissediyordum. Canım cehennemeydi, yeter ki Ali Ecevit bu kapıdan sapa sağlam girsin.


Beş dakika, otuz altı saniye sonra kapı açıldığında başımı hızla kaldırdım ve girene baktım. Nasıl bir arsızlık, nasıl bir yüzsüzlük ve kendini bilmezlik bilmiyordum. Nasıl cesaret ettim onu da bilmiyordum. Hızla yerimden kalktım ve daha kapı eşiğinden geçeli bir adım olmuş adamın bedenine sarılmak istedim. Başardım da, kollarımı sıkıca boynuna doladım. Bedeni yalnızca benim temas ettiğim kadar vardı. Hiçbir karşılık vermedi ama beni itmedi de. Ne Ecevit’in kokusunu alabildim ne de vücudu Ecevit gibi hissettirdim. Bir ölüye sarılsam bu kadar olurdu.


“Sarılmak yasak!” diye kızıldı bana. Ecevit beni hâlâ itmemişti. Onun cesaretiyle, bırakmadım ama gardiyan girdi araya. Beni Ecevit’ten zorla kopardı. “Sonlandırırım görüşmeyi, hakkınızda da tutanak tutarım bir daha görüşe gelemezsiniz.” Benle Ecevit’in arasına girdiğinde Ecevit’i göremedim bir an sonra zaten geçip oturdu Ecevit hiçbir şey demeden. Gardiyana cevap vermedim bile hızla karşısına geçtim.


“Ecevit,” dedim hızla. Ne yapacaktım, ne diyecektim? Anlatacaktım. Yalanlarımla, sakladıklarımla, her şeyi anlatacaktım. Bazı şeyleri ilk benden duyarsa bir ihtimal, küçük bir ihtimal, belki biraz olsun duyardı beni ama benim dışımda birinden duyarsa her şey yok olacaktı biliyordum. Belki duymamıştır ihtimaline sarıldım. Ecevit o an gardiyana döndü ve göz göze geldiler. Başıyla işaret ettiler birbirlerine ve gardiyan yüzünü kapıya döndü. “Ecevit ben sana…” Benim toparlayamadığım cümlelerimden daha hızlıydı hareketleri. Ellerinin titrediğini gördüm. Cebinden kağıtlar çıkardı. İkiye katlanmış kâğıdı açtı ve önüme doğru itti.


“Bu ifade kelimesi kelimesine senin mi?” Sesi içimi gıcırdatacak, beni yerden yere vuracak kadar sakindi. Hızla kolyeme dokundum. Kaçacak başka yerim yoktu. Kâğıda bakıyordu yalnızca Ecevit. Yüzü çökmüştü, sanki yaş almıştı burada.


“Ecevit.”


“Oku ifadeyi, senin mi değil mi? Tek kelimesi değiştirilmiş mi değiştirilmemiş mi?”


“Ecevit dinle…” Elini hızla ifadenin üzerine vurdu, herhalde kalbime vursaydı aynı şekilde korkacak canım yanacaktı. Sesinin aksine eli hiç öyle sakin inmedi masaya. Bir adım daha itti bana kâğıdı ve gözlerini ayırmadı. Parmaklarını satırların üzerinde dolaştırdı.


“Benim ya da değil. Başka bir kelime duymayacağım. Benim ya da değil.”


Parmakları satırları takip edemeyeceği kadar titriyordu, geri çekti. Nefes nefes kaldım kâğıda bakarken. Gözyaşlarım imzamın üzerine akıyordu. Kulaklarım uğulduyor ve midem bulanıyordu. O an bana onlarca farklı seçenek verilse onlarca kez ölmeyi dilerdim. Buna hiç hayal edemeyeceğim ihtimaller de dahildi. Buna İstanbul’a gitmek, Melike’yi bulmak, Ecevit’in nadide çiçeği olmak da dahildi. Hepsini elimin tersiyle iter ve unutmayı, ve ölmeyi dilerdim. Kanım kaynamaya başladı içimde. Kolyemi sıkıca tutuyordum. Beni öylesine otoritesinin altına aldı ki ifadeyi okumaktan başka çarem kalmadı. Defalarca kez başa sardım, okumayı unuttum, söylediklerimi şimdi okumak gerçeği yüzüme vurdu. İsim vermeyişim, babamı pohpohlayışım… Ali Ecevit’i ellerimle, büyük bir ustalıkla yakmıştım. Ben yapmıştım, istesem, düşmanı olsam bu kadar iyi yapamazdım.


“Senin mi?” diye sordu bir kez daha. Bana küfürler etse bu kadar canımı yakamazdı. Çok sakindi, sanki benden vazgeçmişti.


“Ecevit…”


“Senin mi değil mi?”


“Ben bu ifadey…”


Elini ikinci kez masaya geçirdi. Her vurduğundan masa kırılacak kadar sarsılıyordu. “Yavaş!” uyarısı aldığında gardiyandan, Ecevit dönüp bakmadı ama ben korktum. Ecevit’i erken alacak yanımdan ya da beni çıkaracak diye. Ya da büsbütün Ecevit’e kızması bile yeterdi benim için.


“Senin mi değil mi?”


“Benim,” dedim. Harfi harfine benimdi, virgülün yeri bile değişmemişti. Dirseklerimi masaya bastırdım ve başımı ellerimin arasına aldım. Ağlayışımın sesini bastırmaya çalıştım ama olmadı. Ali Ecevit bir fotoğraf karesi koydu ifadenin üzerine. Bana yirmi beş yıllık hayatımın en güzel anlarından birini yaşatmadan önce Alparslan’la çekilmiş bir fotoğrafımdı. Alparslan’ın eli çıplak belimdeydi, beni sıkıca tutmuştu, ben pür dikkat gözlerinin içine bakıyordum ve çok yakındık. Çaresizlik bedenimin iki katına dönüştü sırtıma bindi. Elimde avucumda kendimi savunacak tek kelimem kalmadı. İçimdeki Firuze bir çukura girdi, onu bile kaybettim. Ne sesi ne de bedeni vardı. Saklambaç oynamıyordu, saklanıyordu. Kolyeme tutundum tekrardan.


Elini fotoğrafın üzerine vurdu ve başını eğdi, kısık sesle konuştu. Nefes nefeseydim ben, oysa sakinliğini koruyordu. “Koynuma girmeden öncesi.”


“Ecevit…”


Elini çekti ve ikinci bir fotoğraf karesi bıraktı. Alparslan’ın evine girerken çekilmiş bir fotoğrafımdı. Elim ayağım koptu sanki ve bedenim sandalyeye yığıldı. Ne kalkacak ne de konuşacak kuvvetim vardı. Çaresizlikle inim inim inledim. Tavana baktım. Çıkış yoktu, giriş yoktu, yol yoktu, umut yoktu. Ölüm bile bir kurtuluş gelmedi o an. Bir kumpasın içindeydim, tüm oklar beni göstermiyordu, tüm oklar bedenime saplanmıştı usta okçular tarafından. Şimdi birini bile oynatamıyordum. Kendimi savunamıyor, anlatamıyordum. Ecevit ilk kez yüzüme baktı. Bir ölü, bir ölüye baktım.


O an anladım; Ecevit’i bana, beni Ecevit’e vermeyeceklerdi. Söke söke, kopara kopara, parçalayarak bizi birbirimizden alacaklardı. Tüm emeklerim yok oldu, bana ilk geldiği günden daha beter adama baktım. Ecevit kolyeme baktı tam üç kez. O zaman düşmanına bakıyordu, şimdi sevdiği kadından düşmana dönüşmüş kadına bakıyordu.


“Firuze sen benim çocukluğumsun,” dedikten hemen sonra sesinde korkunç bir yumuşama oldu. Sanki beni öldürmeden önce saçlarımı okşadı. Ya da benim mezarıma sayısız çiçekler bıraktı. Gözleri derin bir şefkatle bana bakıyordu. Biliyordum hiç hayra alamet değildi. Konuşan Ecevit’ti. Onu evvelden tanıyordum. Gözlerindeki şefkat avucunun içine düştü, un ufak edildi.


Gözlerindeki o perde kalktı. Ölmeden önce saçlarımı kesti, mezarımdaki tüm çiçekleri söktü. “Firuze sen benim çocukluğumun katilisin,” dedi acıyla, nefesini keskin bir bıçak kesti, o bıçağı ben tuttum sandım. Konuşan Ali Ecevit Tarhan’dı. Onu ilk kez tanıyordum sanki. Yetmedi durmadı. İşaret parmağını yeniden yüzüme salladı ve kolyeme baktı. “Sen benim bugünümün de katilisin, sen benim yarınımın da katili olacaksın.”


İşlediğim cinayetleri birer birer anlatıyordu. Ben Firuze Akın, elimde Ali Ecevit Tarhan’ın kanını taşıyordum. Gözleri yeniden kolyemi bulduğunda o daha hareket etmedim anladım ne olacağını. İkimiz de aynı anda hareket ettik. Hışımla üzerime atladı ve korkuyla kolyemi tuttum. Kolyemi alacaktı benden. İçerideki adam bambaşka bir şeye yordu, Ecevit beni boğuyor sandı. Eli boynuma gitti ama ben kolyemin üzerine elimi kapatmıştım çoktan. “Hayır, hayır, hayır…”


O çekip koparamadı ama Ali Ecevit’i çekip kopardılar. “Çıkaracaksın o kolyeyi!” diye haykırdı. Bir suçluymuş gibi, bana zarar verecekmiş gibi onu alt etmeye çalıştıklarında “Hayır yapmayın!” diye bağırdım. “Hayır bana bir şey yapmayacaktı, bırakın!”


“Alın kadını,” sesini duydum. İçeriye başka gardiyanlar da gelmişti. Ali Ecevit zapt edilemiyordu. Bir kişi iki, iki kişi üç kişi oldu. Kriz geçirdiğini anladığımda fiziken de müdahale etmek istedim. Gücümü zorlukla toparlamaya çalıştım, gardiyanların koluna asılmak istedim ama Ecevit ona yaklaştığım an yeniden kolyeme atıldı. Canımı sökmek ister gibi kolyemi sökmek istiyordu benden.

“Bana zarar vermeyecek!” diyordum. “Bırakın bana zarar vermeyecek!”


“O kolyeyi de, o yüzüğü de çıkacaksın! Çıkar!” Ecevit yüz üstü yere yatırıldığında bağırdım ve hınçla koca koca adamları itmek istedim. İttim de. Bir başkası da beni çekiştirmese, zorlukla çıkarmasa oradan iterdim de. Ecevit’i üç koca adam zapt etmeye çalışıyorlardı, son gördüğüm hali gözlerimin içine bakışı ve “Çıkaracaksın!” diye bağırmasıydı.


***

Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en kötü günü.  


Bedenimde ölmek üzere olan bir hastanın vazgeçişi var. Sonu artık gelsin, acılarım dinsin istiyorum. Elimi ayağımı çektim hayattan, yetmedi direnmeyi bıraktım ve bir ölünün sabahı beklememesi gibi beklemedim iyileşmeyi. Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en kötü günü.  


Akın soyadından kurtulmayı beklemek gibi bir mecalim bile kalmadı. Ki ben, Akın olarak ölmeliyim. Kabullendim. Hep Akın’dım, hep Akın olarak kalmalıydım. Hiçbir soy isim benimle kirlenmemeliydi. Ne boş hayaller kurmuştum, hayallerimin altında kalınca fark ettim. Şimdi de geldiğim yer Akın malikanesiydi zaten. Tarhanların hiçbir ferdinin hanesinde olmamalıyım, hiç olmamalıydım. Ağlamıyordum, sadece yürüyordum artık. Ali Ecevit’in yanından çıkalı saatler olmuştu. O saatler nasıl geçmişti hatırlamıyordum. Olduğu o ihtimali hiç düşünmemek mi yoksa o ihtimalin varlığını ve heyecanını tadıp elinden alınması mı daha acıydı? Bugün yirmi beş kez kış görmüş talihimin en kötü günüyse cevap çok belliydi.


Evden içeri girdiğimde merdivenlere yöneldim direkt olarak. Annem bu kez biraz geç fark etti beni, merdivenlerde arkamdan koşuşundan anladım. “Firuze,” dedi. Keşke bir başkasıyla evlenseydi, keşke hiç ne ben ne de oğlu dünyaya gelmeseydik. Dünya o zaman Tarhanların her bir ferdi için ne güzel olurdu. O ihtimale gülümsedim istemsizce ve annem tam o sıra koridorda önüme geçti, gülümsememe baktı. Kollarımı tuttu sıkıca, gitmeyeyim diye. Annemin yüzüne baktım. Umarım hiçbir zaman bu görüntüyü aynada göremezdim. “Ne ben ne de baban biliyorduk. Asla öyle bir şey yapmak da istemedik olsun da istemedik. Bülent,” dedi nefretle. Bu nefret için çok geç kalmıştı. “O Allah’ın cezası kendisi… Baban düzeltecek. Bana söz verdi, Firuze.” Dudaklarımdaki gülümsemeye bakıyordu sık sık. Sonra aniden ağzından bir hıçkırık kaçtı ve saçlarımı sevdi.


“Değdi mi?” diye sordum sakince. Ali Ecevit’in sakinliğiydi sanki bana geçen. Annem görüyordu sanki.


Hızla başını salladı arka arkaya. “Hayır değmedi,” dedi telaşla. “Değil Ecevit’in bir gününe senin tek bir gözyaşına bile değmedi kızım. Değmedi yemin ederim değmedi Firuze. Değmedi kızım.” Yüzümü, saçlarımı, çenemi, kollarımı… Bir şeye yetişir gibi beni seviyordu.


“Kefarete inanır mısın anne?” Annemin bir orman gibi yeşil güzel gözleri kısıldı, neredeyse hiç durmadan yaş akıtıyordu.


“Firuze…”


“Kefarete inan anne.”


İlahi adalete inanır mıydı annem? İnanmıyorsa da babamla vazgeçmişti. Dudaklarım bir genişledi bir daraldı, annem kendini kaybediyordu görüyordum. O benim annemdi, beni dokuz ay o karnında taşımış, o doğurmuş, o emzirmişti. Nasıl rahmine düşüşümü hissettiyse şimdi de hissediyordu. Bedenimdeki elleri sertleşti. Kendi kendine bir şeyler mırıldanmaya başladı, sayıklamaya, ağlamaya, bazen bağırmaya, adımı söylemeye… Sesi bir benim duyamayacağım kadar kısılıyor, bir bütün evin duyacağı kadar yükseliyordu. Halbuki hiç konuşmuyorduk, yalnızca gözlerime bakıyordu. Yeşil gözleri yeşil gözlerimde ne görüyordu, bir tek annem ve ben biliyorduk. Bizi izleyen, bizi okuyan, bizi çizen hiç kimse anlayamazdı. Annem aniden ellerini benden çekti ve sarı saçlarına geçirdi parmaklarını, çığlık attı. Evde kim var kim yok gelecekti şimdi. Annem delirmiş gibi çığlık atıyorken ona son kez baktım ve odama geçtim. Kapıyı örttüm.


Ecevit geldikten bir süre sonra Akın malikanesinde hiç yalnızlık çekmemiştim. Sırtımı kapıya yaslayıp hiç yere çökmemiştim, bir süre gerçeği unutturmuştu bana. Gerçek buradaydı, bu odaydı, Akınlardı, kötülüktü. Ne ben ne de Ecevit bu dünyanın kötülüğüyle baş edecek insanlar değildik. Babamın da sesini duydum, annem çığlık çığlığa bağırıyordu. “Bizim yüzümüzden!” diyordu. Üstelik o kötülük benim ailemse, tümüyle, bütünüyle, bir kavram olarak Akınlar kötülükle birdi, ben ve Ecevit yenilirdik. Belki tek başına birimiz kazanırdı, o Ecevit olmalıydı ama biz? Olur sanmıştım. Ne acıydı. Ne güzeldi. Olur sanmak bile, dünyanın en güzel çiçeği gibi hissettirmişti bana.


“Bin kere Bülent geberseydi, Firuze’nin saçının teline zarar gelmeseydi. Sen yaptın! Bizim yüzümüzden.”


Annem ağıt yakıyordu.


“Aylin…”


“Firuze,” Yürekten bir ah çekti. “Kızım. Firuze’m. Biz yaptık. Onun hiçbir suçu yoktu. Biz yaptık Atilla. Tek bir suçu bile yoktu. Biz yaptık. Bir katil için kızımızı kaybettik. O hiçbir şey yapmadı. Biz yaptık, bedelini ona ödettik. Sen yaptın! Sen yaptın! Biz yaptık!”


“Kaybetmedik,” dedi babam. Annem daha da çılgına döndü. Kendini ve babamı yerden yere vuruyordu ben hareketsizce yerde otururduk.


“Kaybettik! Bizim yüzümüzden. Bir tek onun suçu yoktu. Katil!” diye bağırdı. “Katil için yaptık! Katil için yaptık! Firuze! Kızım…” Montumun cebinden kulaklığımı çıkardım. Birbirine dolanmıştı. Nefes alamıyordu, o bile. Yeniden nefes alamıyordu. Benim tek suçum Akınların kızı olmaktı, onun tek suçu benim olmasıydı. Karışmış haline rağmen taktım.


 Sene 2003, lise sondum. Bir şarkı çıkmıştı o zamanlar, Ecevit’le dinlemeyi hayal etmiştim. Bu çocukluktan sonra gençliğimde Ecevit’le ilgili kurduğum nadir bir hayaldi. Bir metro istasyonunda olduğumuzu hayal ediyordum. Bir kulaklığımız olduğu için teki bende diğer teki ondaydı.


“Back down to earth.

 Back down to earth.”


Tam burada metro geliyordu, saçlarım uçuşuyordu ve başımı Ecevit’in omzuna koyuyordum. Yeniden onu hayal ettim.


***

Zihnimin türlü türlü oyunlar oynadığı, sızıp kaldığım bir uyku geçirdim. Şakağıma konan buseleri de bu oyunlardan biri sandım başta. Ama arttıkça, saçlarıma kaydıkça uyku da koptu gitti benden. Bir erkek olduğunu anladım başta sonra o erkeğin babam olduğunu. Ondan kaçmaya çalıştım ama o, “Benim kızım,” diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı. Halbuki en çok ondan kaçardım ben. Terlemiş saç diplerimi okşadı ve buseler kondurdu alnıma.


“Uzak dur benden.”


“Ateşini kontrol ediyorum.”


“Uzak dur benden dedim!”


Yatağın en ucuna kadar kaydırdım bedenimi ve temasını kestim ama bu kez yatağa oturdu. “Firuze,” dedi arkamdan. “Eğer ki öyle bir amacım olsaydı o adamın hapisten çıkmasını engellerdim.”

“Kes sesini.”


“Bülent’in aptallığı. Haberim yoktu, olsaydı…”


“Kendi yarattığın canavardan mı bana dert yanacaksın? Çık dışarı!”


“Olay çok ciddi bir durumda,” dedi babam. Yataktaki yük arttı. “Yargılanırsa birden fazla suçtan yargılanacak.”


“Yargılanmayacak!” dedim hırsla. “Gerekirse gidip ben yaptım diyeceğim ama yargılanmayacak! Kendimi o adliyenin önünde senin adını vere vere yakarım. Duydun mu beni? Yargılanmayacak.”


“Yargılanacak demedim, yargılanırsa dedim,” diye kendince düzeltti. Başımı ona çevirdim ve nefretle baktım. Gözlerimde hiç bitirmeyecektim bu nefreti, ikimizden biri ölse bile. “Ne istiyorsun?” diye sordum. “Evet söyle anlaşma mı yapmaya geldin? Söyle buyur. Şunu bunu yaparsan yargılanmayacak ama eğer ki yapmazsan yargılanacak mı diyeceksin? Tehdit mi edeceksin beni? Hangi konuyu buldun?”


“Firuze.”


“Çizmeyi mi bırakayım? Yoksa senin küçük bozuntunla evleneyim mi? Ne istiyorsun?” Kan kusuyordum adeta yüzüne. Alparslan… Onu gördüğüm yerde ne yapacaktım bilmiyordum. Hırsla yumruk atmak istedim babama.


“Sandığın o baba hiç olmadım.”


“Sen benim sandığımdan da beter bir babasın. Sunacağın her şeyi reddediyorum. Sana geldiğini iddia ettiğim notu bizzat kendi el yazımla yazdım. Bunu kanıtlarım, kendimi yakarım,” dedim ve yataktan doğrulmaya çalıştım ama izin vermedi babam. Onunla değil aynı yatakta olmak aynı odada da bulunmak istemiyordum. Elimi karnımın üzerine bastırdı ve kalkmamı engelledi.


“Ben senin kendini yakmana izin verir miyim?”


“Ben cayır cayır yanıyorum baba.”


“Ölsem de izin vermem ne kendine bir şey yapmana ne de kendini yakmana,” dedi açıkça. Midemi bulandırıyordu. İstemesem de seviyordu yüzümü. “Sen söylesen de söylemesen de ben Ecevit’in yargılanmasına izin vermeyeceğim. Boyalarını da almam senden, cihan padişahının oğlu da gelse soyadını almak istemediğin hiç kimseyi de yaklaştırmam sana.”


“Kim bilir niye bu fırsatı kaçırıyorsun baba? Kim bilir niye Bülent’i tekme tokat dövdün, hangi kirli çamaşırların Ecevit’in elinde. Kim bilir…”


Babam ışığı loş bir odada gözlerimin içine baka baka güldü. “Ah güzel kızım,” dedi alayla. “Ah benim güzel kızım. Firuze. Ben de seninle tam olarak onu konuşacaktım. Benim saltanatım devam ettiği sürece, benden olan en çapsız insan bile herkesin istikbaline göz dikebilecek. Aklı olmayan Bülent’in yaptığı sana bunu hatırlatsın. Bırak,” dedi. Sesinde zerre tehdit yoktu. Adeta tavsiye veriyordu. “Seni o adama vermem, ölsem de, ölse de, ölsen de vermem. Bırak zarar görmeden kardeşi yaşıyorsa bulsun gitsin, yaşamıyorsa da pes edip gitsin ama onu Akınların avucuna daha fazla atma. Sen onun yakınında olduğun sürece, devam edecek. Ben olmasam başkası. Bu dünyada tek başına, hangi birimizle baş edecek Firuze. Senin için kaçımızla baş etmesini istiyorsun?”


Bir babanın sesinden, bir düşmanın cümleleri dökülüyordu. Babamın görüntüsü bulanıklaştı ve düşen yaşımı parmağıyla sildi. “Ağlama. Şimdi engel olacağım çünkü ben sebepsiz bir kötü hiçbir zaman olmadım. On sekiz yıl önce oğlumu kurtarmam gerekiyordu, kurtardım. Şimdi hiçbir sebebim yok, elbette insafsız bir adam değilim. Ne çıkarım olabilir, neyim var sanıyorsun o adamda? Benim onunla bir derdim yok, oğlumun karıştırdığı işi çözeceğim. Senin gözyaşın için bile. Ağlama.” Gözüme çok yakın bir yeri öptü. “Bırak senden nefret ettiğiyle kalsın yoksa, seni benden almak isterse vermem. Veremem Firuze seni. Seni bir düşmana vermem. Onun iyiliği için bırak.” Saçlarımda gezindi parmakları, bir celladın eliydi Ecevit’in her yerde tanıdığı saçlarımda dolaşan.


O gece çok ateşlendim. Akan gözyaşlarım bile sıcacıktı. Bir vakit Ecevit’in kokusunu aldım. Ateşten olduğunu bildim ama yine de sığındım. Beni Ecevit’ten almışlardı. Bu kez öncekinden farklıydı. Hangisi daha kötü diye sorulacak olurlarsa verecek cevabım yoktu. Rüyama hep Ecevit geldi. Bir ağacın tepesinden bana meyve topluyordu, eteğimi açmıştım topladığı meyveleri yakalıyordum. Zaten bu talih, beni de Ecevit’e hiç vermemişti.


***


Atilla Akın dün kızına tüm kibriyle hayrıma çıkarıyorum demeye getirse de lafı şimdi arabanın arka koltuğunda, dün sabahtan beri defalarca kez okuduğu gazete sayfasıyla yakın bir ilişki içindeydi. Ali Ecevit Tarhan, Atilla Akın’ı çağırma tenezzülüne girmeden ayağına getiriyordu. Atilla Akın her ne kadar dikkat çekmemek için sıfır korumayla gitse de tutukevinden çıkarken görüntüsünün alınacağını, onu da yarın gazeteden okuyacağını bilmiyordu.


Oldukça gergin ve suratsızdı. Patlayacak yer arıyor ama kendini dizginliyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine çok az kalmıştı. Büyük bir hırsla, tüm rakiplerini bertaraf ediyor, zihnine girmediği insan kalmasın istiyordu. Korkunç, Türkiye’nin uzun zamandır görmediği bir yükseliş gösteriyordu. Halkın içine iniyor, en olmadık insanlardan oy sözü alıyor, kibrini cebine saklıyor ve müthiş bir propaganda yürütüyordu. Kendi partisini bile geride bırakmıştı. Bunu kasten ve isteyerek, hiçbir yerin ve partinin gölgesinde kalmamak için bilinçli yapmıştı. Atilla Akın bir güç zehirlenmesi yaşıyor, hiçbir kurumun, kuruluşun ve kişinin altında kalmak istemiyor, olası bir aksilikte tek başına da kazanacak konuma gelmek istiyordu. Halk artık Ulusal Mutabakat Partisi’nin adayını değil Atilla Akın’ı seviyordu, ona oy veriyordu. Atilla Akın kendisi için korkunç bir partizan toplum yaratıyordu. Önümüzdeki seçim değildi amacı, üç seçim sonra da beş seçim sonrasıyla işi vardı. Bu ülkenin on yılı, otuz yılıyla mevzusu vardı.


Zekâ kötülükle birleşince ortaya çıkan bir adamdı Atilla Akın. Tarih onun gibilerin örneklerini taşıyordu. Çok uzak geçmiş değildi bu. Atilla Akın Alman tarihine çok meraklıydı mesela. Kendisini mi görüyordu orada? Desteklediği durumlar mı vardı? Pek tabi hayır ama bu kadar kısa bir sürede bu kadar büyük bir kitleyi kendine ikna eden her lidere, bir canavar da olsa, dönülüp bakılmalı ve incelenmeliydi Atilla Akın’a göre.


O böylesine, her küçük ayrıntıyı bile günlerce düşünürken on sekiz yıl öncesine bir yük gibi binmiş, büyüdükçe de bir baltaya sap olamamış, zarar ziyan olan oğlunun kendisini yakmasına izin vermeyecekti. Atilla Akın’ın koltuk sevdası, koca ülkeye zarar verecek boyuttayken ailesine mi varmayacaktı? Tekme tokat, ağzından ve burnundan kan getirirken oğlunun yine de hıncını alabilmiş değildi. Daha fazlasını daha kötüsünü hak ediyordu. Atilla hayret ediyordu, Bülent nasıl Aylin ve kendisinin çocuğu olabilmişti?


Araç durduğunda hızla indi ve sağlam, seri adımlarla tutukevinin kapısından geçti. Zaten biliniyordu geleceği. Müdüriyette görüşmeyi kabuk etmedi, görüş odası istedi. Kendi aleyhine kullanılacak tek bir şey bile istemiyordu. Zaten başı beladaydı. Ali Ecevit Tarhan, tehdit bile etmeden, apaçık bir şekilde kartları ortaya koymuştu. Atilla Akın dün bu gazete haberini okurken tansiyonu fırlamış, o gün gitmemek için kendini zor tutmuştu. Çok gergindi. En ufak bir hata yakacaktı onu.


Ali Ecevit Tarhan, avukatıyla olan görüşmesinde herhangi bir şey yapmasını istememişti. Ondan tek istediği, kendisine ileteceği bilgileri gerekli medya kuruluşlarına iletmek ve o haberi yaptırmaktı. Bir savunma istemiyordu. Herkes kendi sıçtığı boku kendisi temizleyecekti. Buradan elini kolunu sallayarak, kendisini tek bir cümleyle daha savunmadan çıkacaktı.


Dün Firuze gittikten sonra sakinleştirici vurulmuştu, yine de devrilmemişti. Üç sakinleştirici, bir Ali Ecevit Tarhan etmemişti.


Nörolojik bozukluklar başlamıştı, uykusuzluktan ve beslenmeden. Sürüyordu ama bu sabah uyandığında duş aldı. Saç sakal tıraşı oldu, saçları ona uzun geldi, kısalttı. Yüzünü gözünü toparladı. Bunları yapmaya takati yoktu aslında, dün gece iki saat kadar uyudu. Ateşi vardı ama fark etmedi. Rüyasında Firuze’yi gördü, hastaydı. Bir daha uyuyamadı. Bugün adının çağırılacağından emindi. Sadece buna odaklanmıştı. Damarından akan kan bile sanki değişmişti, bakışı, soluklanışı. Atilla Akın bilmiyordu ama celladına geliyordu.


Namussuzlarla, namusuyla savaşabilir miydi insan?


Elinde çayla oturmuş, bir boşluğu izliyordu. Eninde sonunda o kapı açıldı ve “Ali Ecevit Tarhan ziyaretçin var,” denildi. Birkaç kişi kendi arasında homurdandı. Bu kadar da olmazdı. Üç gün olmuştu, kapıdan durmaksızın bu adamı adı söyleniyordu. Ecevit kimseye bakmadan geçip gidecekken Behçet’in hızla yanına ulaştırdığı adama baktı. Behçet çok değil bir gün sonra bir şüpheliyi daha buraya göndermişti. Ali Ecevit’in elinin altında dolanmaktı amacı ama Ecevit’in kimseye baktığı yoktu. Ecevit omuzları dik, çenesi sivri yürümeye başladı. Artık öğrenmişti yolu.

Atilla Akın takım elbisesiyle oturmuş bekliyordu. Burnundan kıl aldırmayacak ama yine de suyuna gidecekti. Ecevit’in girişini ve karşısına oturuşunu izledi Atilla. Huzursuz oldu. Hep huzursuzdu ama şimdi, bakışları bile yetti arttırmaya. “Selamın aleyküm,” dedi Ecevit. “İki çay söyle de bize getirsinler.”


“Usul neyse o uygulanır.”


“Siktirtme usulünü,” dedi ve kalkacak gibi oldu.


“Tamam!” dedi Atilla yenilgiyle. “Tamam dur, bekle!” Atilla kısa vakitte ayarladı ve önlerine iki çay geldi. Ecevit geriye yaslandı, bacak bacak üstüne attı.


“Bu yaşta oğlunun altını almak nasıl hissettiriyor sana? Otuz altı yaşına geldi, götünü bile sana sildiriyor hâlâ, utancından nasıl ölmedin sen? Yarın haber göndereyim gazeteye, Atilla Akın’a bez

sponsoru aranıyor diye, nasıl? Olur mu?”


Atilla yerin dibine girmek istemedi, Bülent’i sokmak istedi. “Ecevit bu yaptığı haltın hiçbir yerinde yokum ben.”


“Tabi,” dedi Ecevit kafasını sallarken. “Tabi tabi hep öyle olur zaten. Herkes suçsuz. Bir benim bu devranın tek suçlusu.”


“Yargılanmayacaksın, kapatacağım dosyay…”


“Ya papaz sen bana ne anlatıyorsun?”  Ecevit öne doğru çıktı ve çayından bir yudum aldı. Zerre beğenmedi. İçindeki acıyı, kederi ve ihaneti gömmüştü bu odaya gelmeden önce. Ali ya da Ecevit değildi konuşan, Ali Ecevit Tarhan’dı. Aylar önce konuşan, ben Ali Ecevit Tarhan diyen adamdı. Bu odadan çıkana kadar da zerre değiştirmeyecekti bunu. “Benim avukatım zaten var, sen bana bunları anlatma. Şunu söyle, oğlunu ne zaman içeri sokuyorsun?”


Atilla Akın’ın korktuğu başına geldi. Karşılık istemeyecekti ve karşılık vermeyecekti. Planı programı buydu. “Ecevit pazarlık yapacak konumda değilsin,” dedi boyun eğmeden. Ali Ecevit Tarhan’ın kahkahası duyuldu.


“Bak bakalım yarın manşetinde ne göreceksin? Bak bakalım yarını evinde geçirtecek miyim? Ben istersem pazarlık yaparım ben istersem ticaret yaparım. İkisini de yapmıyorum şimdi. Alışveriş yok. Tek alacaklı benim. Oğlunu ne zaman hapse gönderiyorsun?”


Atilla soğuk soğuk terlemeye başladı. Renk attı adeta. Öncesinde yolsuzluktan adını temizlerken neler çekmişti, şimdi mümkün değildi bunu temizlemesi. Muhalefet ensesindeydi. Ailesini, mal varlığını, attığı adımı takip ediyordu. Şimdi oğlunu içeri sokmak demek, tek mevzu artık koltuğuydu, kurduğu tüm düzenin bozulmasıydı.


“Olmaz!”


“Olmaz mı? Başka bir yol mu bulalım sana?” dedi Ecevit anlayışla. Hangisini daha çok istiyordu? Fark etmezdi. İkisi de olurdu.


“Adımı karalamana izin vermem.”


“Senin adını sikeyim ben. Neyse dur, tamam bekle. Ticaret yapalım o zaman. Aç kesenin ağzını.” Atilla Akın adeta rahatladı, içine su serpildi. Hiçbir tutar yoktu karşılayamayacağı. Her halükârda hallederdi. Ha şöyle dedi, herkesin bir fiyatı vardır, söyle bakalım fiyatını. O da geriye yaslandı. “Ne kadar istiyorsun?”


Ecevit yayılışını izledi alayla. Keyiflenecek oldu, öyle gözüktü ama onu engelleyecek çok sebep vardı. “Ya koltuğun ya da oğlunun kellesi.”


Atilla Akın bir vurgun yedi, dona kaldı ve o rahatlamış ifadesi hızla yok oldu. Kesesinin canı cehennemeydi. Ali Ecevit’i alacak parası hiç olmamıştı. Gözlerini kıstı, algılayamadı. “İki fırsat sunuyorum sana. Üçüncü bir kapı olmayacak. Kapı bir; o puştu hak ettiği yere sokacaksın koltuğundan olacaksın. Kapı iki; o puştu bana vereceksin. Seç bakalım. Oğlunun kellesi mi, koltuğun mu?”


Ecevit’in birbirinden net ve keskin cümleleri vardı. Atilla Akın’ın ağzını bile açtırmadı. “Bana maval okumayı deneme bile. Çayım bitene kadar vaktin var,” dedi ayaklanırken. Çayını eline aldı ve kısa voltalar atmaya başladı. “Mümtaz Asa’yla geneleve çanta çanta para taşıyan orospu evladının kim olduğunu sana evinde iki parça gazeteden okuturum.”


Namussuzlarla, namusuyla savaşamazdı insan. Ali Ecevit bunu da öğrenmişti. Hakla hukukla ilerlediği bu yolda, ne zaman hakla hukuk bu adaleti tekeline almış insanlar için döndüğünü görmüştü? Babasının canını alan da bu haksızlık hukuksuzluk değil miydi? Ali Ecevit miydi hakkın hukukun peşinden ayrılmayacak ama yine de cezalandırılacak olan. Devran döndü. Ali Ecevit Tarhan zaferin bayrağını diktirmeye başladı.


Atilla Akın oturduğu yerde morarmıştı. Yeniliyordu. Tek yenilgisi kızı olan adam, ilk kez devlet erkanında yeniliyordu. Nefes nefeseydi. Ali Ecevit’in çayına bakacak kadar çaresizdi. Bir imparatorluk yıkılıyordu. Kim uğruna? Kızını bile feda ettiği oğlu uğruna. Ali Ecevit’in bir yudumu kalmıştı, dakikalar Atilla için saniyelere ancak bedeldi. Ali Ecevit gözünü karartmıştı değil, en başından beri karaydı. Atilla Akın tam olarak bu yüzden sahnede değildi aylardır. Gözü kara olana, eli doluysa yaklaşılmayacağını bilecek kadar aklı başındaydı. Ya oğlu olacak puşt?


“Kızımdan uzak duracaksın!” dedi Ecevit’in bardağı dudaklarına gitmeden hemen önce. Ecevit’in kaşları çatıldı adama baktı.


“O benim bileceğim iş,” dedi tekte ve son yudumu aldı. Hemen arkasından beklemeden “Gardiyan!” diye bağırdı. “Görüş bitmiştir!” Atilla Akın elini tam üç kez masaya vurdu, Bülent’e küfürler etti, dikilen bayrağı tanıdı ve yenilgiyi kabul etti. Hayatını ve kariyerini bir satranç gibi oynayan adam bir çay bardağı süresine oğlunu feda etti. “Tamam,” dedi öfkeyle. “Bülent’i sana vereceğim, tamam!”


***

Ne bölümdü diyebilir miyiz? Deriz deriz. Üzüm Buğusu'nu otuz beş bölümdür okuyorsanız benim yazdığım ve kurguladığım halini sevdiniz. O yüzden süreç içinde bana güvenmenizi rica ediyorum. Hiçbir şey başa sarmak için değil, bazı şeylerin renk değiştirmesi gerekiyordu. Süreçte yazara güvenmeniz kurgu için en iyisi olacak. Emin olun. 

Sevgilerimle. 

instagram; dilanduurmaz

uzumbugusuofficial


 

 

 

 

 

 

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page