top of page

XXXIX- affeden tarafın dava hakkı yoktur

  • Yazarın fotoğrafı: Dilan Durmaz
    Dilan Durmaz
  • 2 gün önce
  • 55 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 23 saat önce


On sekiz Melike arasında on birinci sıradaki ismi sesli okudum. “Melike Tarhan,” ismi ilk kez yüreğimden değil, somut bir kanıtla sesli olarak döküldü ağzımdan. Ecevit’i buraya döndüren yine kardeşinin adı oldu. “Melike Tarhan adında bir isim var,” dedim titrek bir sesle.  Gözlerimden şüphe ediyor, zihnime güvenmiyor ve yeniden defalarca kez okuyordum. “Melike Tarhan yazıyor,” dedim yeniden. Titreyen ellerimle kâğıdı Ecevit’e doğru uzattığımda başını yavaşça eğdi ve parmak ucumla gösterdiğim yere baktı. 


Yüzü kızarmış, bakışları donuktu ve biliyordum nefes almıyordu. Büyüttüğü gözlerini aynı ismin üzerinde gezdirip durdu. “Melike,” diye mırıldandığında tümüyle emin oldum doğru okuduğuma. Kâğıdı benden titreyen eliyle çekti aldı ve soluklandı. İkimiz de sessizce ve belki dakikalarca isme baktık. Adresi neredeyse görmüyordum bile, ne zaman gözümü isimden ayıracak olsam, kaybolacağının korkusuyla boğuşuyordum.  


Melike Tarhan’ın ismine rağmen daha dik durması gereken biri varsa o da bendim. Defalarca kez ağzım açılıp kapandı ama sesimi duyamıyor, harfleri birleştiremiyordum. “Ecevit,” diyebildim eninde sonunda. Kulaklarım çınlıyor, mideme oturduğum yerden sancılar giriyordu. Soğumuş ellerimi kıyafetlerime bastırdım. “Sakin düşünmeliyiz,” dedim. Onun hevesini kırmak değildi amacım, yalnızca bir ismin peşinde yanlış adımlar atmasını önlemekti.  


“Bu isim buraya,” dedim ve duraksadım. Yanlış bir şey söylemekten, kalbini kırmaktan deli gibi korktum. Onu üzmeden, umudunu söndürmeden söylemenin bir yolunu aramaya başladım.  


Soluklandı, omuzları gömleğinin altından yükselip indi. “Kasten yerleştirildi,” dedi ben arayışımın sonuna varmadan. Arabanın camını açtı ve başını esen rüzgâra çevirdi, sakinleşmek için yalnızca derin nefesler alıp verdi. Eli sigarasına gitti çok geçmeden, zorlukla yaktı ve elini camdan dışarı doğru yavaşça sarkıttı.  


“Evet,” diye mırıldandım. Bir yardım listesinde olacak kadar adı resmiyette var olsa Melike’nin, Ecevit onu çıktığı o ilk iki yılda bulmaz mıydı? “Apaçık oyun oynuyor bizimle biri. Biri de değil. Raşit oyun oynuyor bizimle.”  


“Oyun oynamıyor,” dedi Ecevit. Sarkıttığı elini geri çekti ve alnına yasladı. Sigaranın dumanı saçlarına çok yakın bir yerden yükseliyordu. Gözleri kapalıydı, başını hafifçe sallıyordu iki yana. “Köşeye sıkıştı, köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.”  


“Onu yaksak şimdiye kadar yakardık. İfade elimizde geçeli az zaman olmadı.”  


“Kardeşimi bulmadan kimseyi yakmayacağımı biliyor,” diye yanıtladı söylediğimi. Herkesin herkesten haberi vardı ama bir satranç oyununun içindeydik. Kimse oyunu kaybetmemek için hamle yapmıyordu, görüyordum oyun durmuştu. İlk hamleyi yapan mı kaybedecekti yoksa hamle yapmaya korkan mı? Ali Ecevit’in henüz karşımıza çıkalı çok kısa bir vakit olmuşken babama hediye ettiği satranç takımı geldi aklıma. Bir taş hâlâ Ecevit’teydi, babamla henüz bir masanın iki yanına geçmemişlerdi. Mümtaz Asa’nın da, Raşit’in de işin içinde olduğuna emindik ama bir ihtimal, evet hâlâ babamın ucunun Melike’ye dokunmadığını söylüyor ya da söylemek istiyordu. Buna mı inanıyordum? Hayır. Babamı mı aklıyordum? Hayır. Tek istediğim bir Tarhan’a daha birinci elden zarar vermemekti. Bunun vebalinin altından nasıl kalkacaktım? Biz bunu da yaptıysak, evet Akınların her suçu ortaktı benim için hâlâ, ne yapacaktım?  


“Kardeşini bulduktan sonra da onu yakmamanı istiyor.” Yakmayacak mıydı? Melike’yi bulmamızın koşulu buysa, ben tüm günahıyla, vebaliyle bunu kabul ederdim. Ecevit eder miydi bilmiyordum, bunu ona sorup vicdan muhakemesine itmedim böyle bir gecede lakin kendim için cevapladım. Benim soyadım Akın’dı. Bencilliği de adaletsizliği de bilmez miydim? Bencillikle bencillik ve adaletsizlikse adaletsizlik. Melike için ne gerekiyorsa ben her halükârda tamamdım.  


Ecevit sustu, sessizce sigarasını içti. İkinciyi de hiç beklemeden yaktı ve adrese baktı. “Ne zaman gideceğiz?” dedim. Olmadı, yapamadım. Bu gece ne bulursam ona verecek ve uzak duracaktım. Yapamadım, deneyemedim bile. Onu nasıl yalnız gönderecektim? Hem ben değil miydim, varsa bu hayatta kalmamın bir sebebi, bu henüz tamamlamam gereken bir iş olduğunu düşünen?  


Ecevit’in gözleri bana kaydı, o an kolyemi sıkıca tutmak istedim. Yapamadım. “Gelecek misin?” diye sordu. Sesinden herhangi bir şey seçemeyecek kadar kaygılıydım. Kalbimin atışlarını duyuyordum. Başımı salladım gözlerimi kaçırırken. Sen de kabul edersen gibi bir cümle kuramadım, sözü ona bırakamadım. Olur da hayır derse ısrar edemezdim, yakasına yapışamazdım, çirkinleşemezdim.   

“Ne zaman gideceğiz?”  


“Adreste neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.”  


“Benim gibi sen de bilmiyorsun,” dedim hızla. Gözlerine bakmıyordum. Israr etmemek için son seçeneğim arabayı terk etmek olacaktı. Nasıl tek giderdi? Biz birbirimizden artık ayrı olsak da, o davetiye yine ikimize gelmemiş miydi? “Tek gitmen benimle gitmenden daha mantıklı değil.”  

“Daha mantıklı,” dedi ama o. Bana meydan okumuyordu, baskın da değildi sesi ama gelmemi de istemiyordu, görüyordum. Başımı çevirdim karşıdaki yola baktım. Tamam diyerek arabadan inmem lazımdı. Israr etmeyecektim. Israr etme, sakın ısrar etme, sakın.  


“Bu senin düşüncen,” Keşke dudaklarımı bir alttan bir üstten dikseydim. Elimi kapıya yaklaştırdım. İn, hadi, in. Elim kapı koluna gittiği vakit, belki Ecevit bile fark etmedi, telefonunun sesini duydum. Cebinden çıkardığı telefonun ekranına baktım. Yalnızca bir numaraydı. Tutunduğum kapı kolu avucumun içinde sıkıştı, nefesimi tuttum. Gecenin bir vaktiydi ve bu kağıtlara ulaştığımızı bilen birileri vardı. Ecevit telefonu kulağına dayadı ve hiçbir şey söylemedi. Yalnızca karşıya diktiği gözlerinin nasıl küçüldüğünü, telefonun ötesinden gelen sesten sonra nasıl yutkunduğunu hissettim. Çok kısa bir konuşmaydı, Ecevit’in yalnızca, “Tamam,” diye yanıtlayarak sonlandırdığı ama sanki saatlerce konuşmuş kadar yorulduğu, saniyeler içinde gözümün önünde çöktüğü bir konuşmaydı.  

“Kim?” diye sorarken çok korkaktım. Ne geleceği öylesine sonu gözükmeyen bir denizle eşdeğerdi ki, yalnızca çok korktum. Yüzmeyi bilmiyordum. Dudaklarını ıslattı dakikalar sonra ve arabayı çalıştırdı.  


“Seni eve bırakayım,” dedi kısık bir sesle.  


“Kim aradı, sen nereye gidiyorsun?” diye sordum hızla. Emindim, arayan onlardan biriydi. Nasıl bu kadar sakin kalmıştı? O kadar mı kötü bir şey söylemişlerdi? Melike hakkında bu kadar kötü bir şey duysa yine de sessiz kalabilir miydi? Tehdit mi edilmişti?  


Cevap dahi vermedi. Yoluna bakıyordu, tek eliyle direksiyondayken yalnızca o elini hareket ettiriyordu. “Ecevit!” dedim tepkiyle. Konuşmayacak mıydı? Sessizliği beni daha da meraklandırdı. “Soru soruyorum. Kim aradı, ne dedi, Melike’yle alakalı bir şey mi söyledi?”  


“Hayır,” dedi yalnızca. İşine gelen soruya yanıt verdi ama yalan olduğuna emindim.  


“Kim aradı?”  


Susuyordu. “Sana söylüyorum. Melike’yle alakalıydı, değil mi? Öyle miydi?”  


“Değildi.”  


“Bana yalan söyleme!” diye bağırdım hınçla. Göğsüme öyle şiddetli bir öfke doldu ki aldığım nefesler batmaya başladı, karnıma kramplar girdi. “Bana yalan söylüyorsun!” dedim. Zerre bir hayal kırıklığı hissetmedim, kendimi yerden yere vuracak bir kırgınlık yerleşmedi içime. Çok öfkelendim yalnızca. “Çek sağa,” dedim çantamı sıkıca tutarken. Gözlerimi irice açtım, mümkün değildi, gözyaşım akamazdı. “Çek! İneceğim, sağa çek!”  


Benim kendimi geri çekmeme hacet yoktu ki. Ecevit zaten seve seve beni Melike denkleminden çıkarmıştı. Bozulmadım, üzülmedim, zoruma da gitmedi. Öyle bir fırtına koptu da içimdeki yüz yıllık çınar ağacı da devrilmedi. Bir sürü dün dikilmiş fidanlar yolundu sadece. Öyle hissettim. Neticede yüz yıllık çınar ağacından daha kıymetli değildi bir karışlık fidan? Ama onlar da yüz yıllık olmak için dikilmediler mi? “Ecevit sana söylüyorum! Durdur arabayı, kapıyı açacağım yoksa!”  


Kapıları kilitledi ve, “Eve bırakacağım,” dedi yalnızca. Yemin ederim, üstüne saldırmak, tüm tırnaklarımı yüzüne geçirmek istedim. Öfkeden titriyordum artık.  


“İndir diyorum beni.”  


Sesi soluğu çıkmadı. Olduğum yerde dakikalarca çırpındım. Kapıları açmaya çalışınca müdahale etti sadece, biraz daha ileri gidersem direksiyon hakimiyetini kaybedecekti. Tek bilincine vardığım şey buydu. Alnımın orta yerinden enseme kadar bir ağrı vardı yalnızca. Gözlerimi ne kadar açsam da buğulanıyordu. İçimdeki fidanları yoluyordum, toprağı eşeliyordum ama biraz olsun sakin kalamıyordum. Ben zaten geri duracaktım. Ben zaten artık olmayacaktım. Bana neden yalan söylüyordu? Gelmeyecektim tamam ama gelmemem için yalan söylemek zorunda mıydı?  


“Hayatımdan tamamen çık!” diye bağırdım. Her bir harfim cam kesiğine dönüşsün ve onu yaralasın istiyordum. Engel olamıyordum içimdeki tüm kötü hislere. İçimden koparıp ona savurmak istiyordum yalnızca, dahası yoktu. “Ben senin hayatından tamamen çıktım, sen de benim hayatımdan çık! Bir daha bana bir işaret gelse de dahil olmayacağım, sana haber vereceğim yalnızca. Yemin ederim yokum artık. İçin rahat olsun. Benim hayatımdan çık. Gel, eve bıraktığın her şeyi al!”  


Cevap vermiyordu. Yaşlarım iri iri hiç kırpmadığım gözlerimden akıyordu. İçine bir kez şüphe düşmüştü, sonrasında pişman olsun ya da olmasın, düşmüştü işte. Beni artık nasıl Melike’ye gittiği yolun köşesinde yürütseydi? “Kediyi de al yoksa sokağa bırakacağım. Yemin ederim bırakacağım.” 

 

“Yemin etme.”  


“Bitti. Yemin ederim, artık hiçbir şey yapmayacağım. Bitti, yemin ederim. İçin rahat olsun.”  


“Yemin etme,” dedi yine. Yemin etme diyordu çünkü bunları yapamayacağımı sanıyordu.

Yapacaktım. Keşke dün gece davete de gitmeseydim. Zaten Ecevit de oradaydı. Benim ulaşacağım her şeye, bir şekilde, öyle ya da böyle, daha kolay ya da zor ulaşacaktı. İstemiyordu işte beni. Anlamıyor muydum? Parmak uçlarımı gözkapaklarımın üzerine bastırdım ve başımı çevirdim. Ona gelen telefonunun öylesine etkisindeydi ki, bu Melike için gelen bir telefon olduğunu kanıtlıyordu, böylesine dibe çekildiğimi bile geç fark etti. Keşke hiç fark etmeseydi.  


“Firuze,” dedi önce. Kendimi sıkmıştım, çıt çıkmıyordu ağzımdan ve tek bir gözyaşım bile akmıyordu. Eli bileğime uzandığında sertçe ittim, hiç çekinmeden, gocunmadan. Soluklandı adeta kederle yanımda. Ne hakla diye bağırmak istiyordum. Ne hakla ben elini itiyorum diye kederleniyorsun? Öyle ya da böyle yolu bitirdik. Hiç beklemeden kapıya yöneldim. Arabadan atlar gibi inecektim ama kapıları açmadığı gibi kolumu da tuttu, beni kendine de çekti. “Bu adrese gitmiyorum,” dedi yeniden. 


“Hadi aç kapıyı,” dedim sadece. Gözlerine bakmıyordum, yalnızca biliyordum ki çok olmasa da yakınımdaydı. Gözleri bende olsa da dönüp bakmadım. Ağlamamın bir hata olduğunun bilincindeydim, yalnızca engel olamıyordum. Dizinin üzerindeki kâğıdı katladı ve benim avucuma sıkıştırdı.  


“Bu sana emanet,” dedi. Kâğıdı almayı reddettim. Bu yaptığını da hiç iyiye yormadım. Lakin çok geçmeden içime bir kuşku düştü. Bu adrese gitmeyecekse bile neden kendi cebinde saklamıyordu kâğıdı? Bu, bak sana güveniyorum demek miydi yoksa bir insanın geride bıraktığı bir başka insanı emanet etmesi gibi miydi? Kuşku korkuya bıraktı kendini. Gözlerine baktım ve kağıdı avucumdan ittim.  


“Bana verme,” dedim ve pür dikkat ona baktım. Bana neden verdiğini anlamam gerekiyordu. Amacı neydi ki? 


“Vermiyorum emanet ediyorum,” dedi. Korkumu daha da körükledi bu tavrı. “Gelip alana kadar sende kalsın,” demese dayanamayacak ve soracaktım. Yeniden, nereye gidiyorsun diye ısrarla soracaktım. Adeta utanmazdım, arsızdım ve içimdeki korku yetiyordu gururumu ezip geçmeme.  


“Ben emanet almak istemiyorum, ne yapıyorsan kendin yap,” dedim içimdeki korku sönünce. Tamam yalnızca buraya gitmediğini bana kanıtlamaya çalışıyordu ama hâlâ biliyordum gelen telefonun Melike hakkında olduğunu. Söylememeyi seçiyordu. Gitmeyecektim de ne diye benim yanımda bırakıyordu?  


Ecevit kâğıdı tekrardan avucuma sıkıştırdı, yeniden ittim. Kapıları açtığında hızla kendimi dışarı attım, kâğıt geride, onda kaldı. Kapıyı kapatır kapatmaz dış kapıdan geçtim, önündeki taşı ittim ve kapıyı kapattım. Merdivenleri neredeyse koşar adım çıkıyordum. Ayağım birkaç kez takıldı, zorlukla trabzanlara tutundum. Ne kadar hızlı hareket edersem fikirlerim o kadar yavaşlar ve sonra da beni terk eder gider sanıyordum. Ben hızlı hareket ettim, bacaklarım titriyordu kapının önüne gelene kadar ama yine de fikirlerim yavaşlamadı. İçim içimi kemiriyordu.  


İstemiyor artık. Sen de istemiyorsun. Evet istemiyorum. O zaman derdin ne? O istesin mi istiyorsun? İstemiyorum. Şüphenin tohumu düştü, kurtulamaz. İnanmıyor. Bir daha niye risk alsın ki? Beni niye dinlemedin Ecevit? Bana neden güvenmedin? Sana hiç güvenmedi. Kabul et artık. Kabul ettim ama… Ama ne? Tek başına gidecek oraya. Olması gereken bu değil mi? Davetiye gelmeseydi seni davete de çağırmadı. Melike’nin yaşadığını bana söyledi ama. Neyse ne. Öyle gerekti demek ki. Ama bitti. Kalbi seninle ama aklı değil. Kabullen. Bir tek kalbi seninle. Aklı hiç seninle olmadı. Kalp yetmez mi? Yetmez, Ecevit için hiç yetmez. Aklıyla yaşıyor. Ama kalbiyle ölmez mi insan?  


Elim çantamın içinde hırçınca anahtarı arıyordum. Dönüp içine bakmıyordum ama bir kâğıt avucumun içinde eziliyordu. Öfkeyle inledim ve çantanın içine baktım. Hiç çıkarmadan tanıdım ne olduğunu. Kâğıdı çantamın içinde sıkıştırmıştı. Ecevit hayatıma girmeden önce öfke duygusundan çok uzaktım. Saf bir acıyla yaşıyordum, acı çekiyordum daima. Ne yaşarsam yaşayayım bir sancının içinde kavruluyordum. İçinde büyüdüğüm aileye karşı bile acıdan başka bir şey hissettiğimi anımsamıyordum. Lakin Ecevit gelince yokluktan varlığa düşmüştüm. Sevmenin de, sevilmenin de ve hatta mutluluğun da yanında korkunç bir öfkeyle de tanışmıştım.  


Ellerim titriyordu şimdi öfkeden. Deli gibi titriyor, ayakta duramıyor ve yanımda olsa canını okuyacağım kadar büyük bir öfke içine düşüyordum. Anahtarı bulamadıkça körükleniyor, artık haksız düşeceğim bir hale bürünüyordu bu öfke. Elbette her şeyin fazlası insanı haksız çıkarırdı. Sevginin de. Sen Ecevit’i fazla mı seviyorsun ki? Yok. Keşke daha fazla sevebilsem. Ama o? Her şeyin fazlası insanı haksız çıkarır. Güvensizliğin de. Artık bir rüzgar essin de yıkılayım diye bekleyen bir ağaç gibiydim. Hemen çöktüm kapına önüne. Hırsımı da alamadım, kapıya yumruk attım. Burası babamın evi değildi. Hiç sahiplenmesem de oraya alışmış olacağım ki çıkaracağım gürültüden başta geri dönmedim ama karşı komşu kapıyı açıp, bir de, “İyi misiniz?” diye sorunca sessizleştim çöktüğüm yerde.  


Başımı çevirdim genç kadına. Bana iyi misin diye sorsa bile öyle kötü bakıyordu ki, çok utandırdı bu bakışları beni. Çok rahatsız ediciydim. “Pardon,” dedim o yüzden. Çünkü bana işin aslı nasıl olduğumu sormuyordu. Neden onu rahatsız ettiğimi sorguluyordu.  Halime baktı. Belki beni Firuze Akın’a benzetti ama ne işi vardı onun şimdi burada bu halde. İnsan insana benzerdi, o yüzden bu benzetmeye çok da takılmadı. “Ben anahtarımı bulamadım da,” dedim mahcupça.  


“Ben de yarın sabah erkenden uyanıp işe gideceğim,” dedi aksi bir sesle. Ne desem bilemedim. Haklıydı, çok haklıydı. Utançtan daha çok düştü omuzlarım, başımı salladım.  


“Kusura bakmayın,” dedim titrek bir sesle. Artık beni ne zaman görse, bu çıkardığım gürültüyü hatırlayacaktı ve kapı komşusu bile olsam bir günaydın bile demeyecektik birbirimize. Yutkundum. Kadın hiçbir şey söylemeden kapıyı kapattığında kapanan kapıya baktım birkaç saniye. Dudaklarım titredi ama hiç ses çıkarmadım. Çantamdaki her şeyi yavaş yavaş çıkardım anahtarımı bulmak için ama yoktu içinde. Nereye koymuştum? Dağları yakacağımı düşündüren öfkem tek bir uyarıyla sönmüştü. Ödüm kopuyordu şimdi yeniden gürültü çıkaracağım diye. 


 Defalarca kez baktım da bulamadım. Almamış mıydım anahtarı? Hatırlamıyordum. Yere çöktüm ve kapının önüne oturdum. Anahtar yoktu, yedeği de yoktu. Ceplerime baktım birkaç kez. Orada da yoktu. Hiç yoktu. Kapıyı kilitlememiş miydim? Bilmiyordum. Çöktüğüm yerde bekliyordum. Çilingir nereden bulacaktım? Çilingir gelince gürültü yapmayacak mıydık? İçimde bir korku vardı, ikinci kez gürültü çıkarmaya çekiniyordum. Hiç tanımadığım bir kadın çıkmış ve istemediği şeyin çok net çizgisini çekmişti. Hiç bilmediğimden olacak bana yapılınca çizgiye yaklaşamadım. Dakikalarca oturdum kapının önünde. Uyuşmuş bacağımı çekmek için kalçamı oynatmasam paspasın altına sakladığım anahtarı fark etmeyecektim.  


O dakika hatırladım anahtarı yanıma almadığımı. Paspasın altına sıkıştırdığımı. Zaten benim yanıma aldığım tek anahtar vardı yirmi beş yıllık hayatımda. Çok kısa bir vakit anahtar taşımıştım bundan sonra da taşımaya hiç niyetim yoktu. Paspası ittim ve anahtarı aldım. Kapıyı araladığımda kapı eşiğinde gördüğüm karartı ödümü kopardı. Öyle korktum ki varlığını unuttuğum kediyi kapının önünde, yemyeşil gözlerini bana dikip kuyruk sallayarak görünce… Ağzımdan korku dolu bir mırıltı döküldü. Islak kirpiklerimi kırpıştırdım ve o yeşil, cam gibi parlak gözlere baktım öylece. Ne küçüklerdi ne de kahverengiydiler ama yine de bana onu hatırlattı.  


Kaşlarım çatıldı, yeniden öfkelendim ve bir çift yeşil gözde Ali Ecevit’in varlığını hissettim. Sanki durmuş, tüm pişkinliğiyle bana bakıyordu. Yüzlerce duygu bir taş gibi yuvarlandı kalbime çarptı sanki. Öfkeyle, kırgınlıkla, hınçla, acıyla, kızgınlıkla ve sitemle kediye baktım. Bunları yaşarken öyle uzun bir vakit de geçmedi halbuki. Bir sokak satıcısı gibi, bağırdı her biri ayrı ayrı ama ben cama varamadan hepsi yok oldu. Ne hissettiğimi bile iliklerimde hissedemedim tıpkı o sokak satıcısının ne sattığını duyamadığım gibi.  


Demlik bana doğru geldiğinde amacı kaçıp gitmek değildi, bana sürtünmekti. İlk andan sezdim. Hızla içeri girdim ve kapıyı örttüm, ondan uzak durdum. Sevilmediğini anlıyor muydu? Anlamadığını hissediyordum. O yüzden mi bu kadar gaddardım? Neden gaddar olmasaydım ki? Ben insandım, sevilmediğimi anlayabiliyordum, güvenilmediğimi, benimsenmediğimi… Ama diğer insanlar gocunmadan bunu belli ediyordu. Ama tek derdi sıcak yuva ve karın tokluğu olan ve beni hiç umursamayan kediye mi böyle davranınca gaddar olacaktım? Benim ona hiçbir gönül borcum yoktu halbuki. Ben onu almak isterken de sevgisizlikten ölür diye almamıştım ki, açlıktan ve kimsesizlikten ölür demiştim.  


Ne açtı ne de kimsesizdi o. Ecevit’i vardı. Onun bile var, dedi içimdeki o küçük Firuze. Niye yeminler ettin ki? Ecevit’le barışmak mı istiyordu? Başımı iki yana salladım üzerimdekini çıkarırken. İstememesi gerekiyordu. Bu ihanetti. Geçtim ve kıyafetlerimi değiştirmeden yatağa girdim. Kapıyı da kapattım Demlik gelmesin diye. Dudaklarım büzülmüştü, bedenim çok yorgundu. Fark edemeden uyuyakaldım.  


*** 


Yorgunlukla daldığım derin uykunun kollarında, gecelerdir gördüğüm bir rüyanın eşiğindeydim. Rüyamın ve ruhumun dışından gelen yapay bir ses olmasa sanmıyordum ki gözlerim gün ışığından önce aydınlansın. Karanlık odada birkaç saniye perdeden sızan sokak lambasının gölgesini izledim. Kapının çaldığını anlayamadım. Arka arkaya üç kez daha çaldığı vakit gözlerimi kırpıştırdım ve arkama doğru baktım. O zaman anladım tamamen gecenin bir vakti olduğunu. Daha sabah olmamıştı, sanırım şafak vaktinde bile değildik. Yakınımda bir telefon ya da saat olmadığından saniyelerce saati seçmeye çalıştım. Kapının önünde birinin olduğu bilincine varamadım. Yeniden çaldı, her çalışı öncekinden ısrarcıydı.  


Kim gelmişti?  


Yalan yok biraz korktum. Yalnız başınaydım, saat geçti ve savunmasızdım. Demlik geldi aklıma, sanki kapıyı açabilecekmiş gibi endişe duydum ve hızla kalktım yerimden. Kapıyı açtığımda holün ışığı yanıyordu ve Demlik sokak kapısının önünde kapalı kapıya bakıp kuyruk sallıyordu. O an kapının önünde olması bile tedirgin etti beni, üstüne yürüdüm korkup kaçsın diye ama sadece miyavladı. Delikten baktığımda kalbim hızla atıyordu. Deliğin ötesinde gördüğüm bedense yabancı değildi. Yeniden kapıyı çaldığında daha fazla beklemedim ve açtım, Ecevit’e baktım. Sağ elini kapı pervazına yaslamış hafifçe eğilmişti. Sarı apartman ışığının altında başta seçemedim ama göz göze geldiğimizde fark ettim yüzündeki tuhaflığı. Tuhaflık kendini yüzündeki sarartıya bıraktı. Kapıya yasladığı elinde bir torba vardı. Diğer eline başta bakmadım.  


“Firuze,” dediğinde tek nefeste kendisi baktı sol eline. Elinin içine doğru süzülen kan dökülmesin diye kolunu hafifçe kaldırdı ama bu ona acı verdi, inledi. Kan avucunda birikse de yere de damladı birkaç saniye.  


“Ecevit,” diyebildim en başta. Avucunun içi mi kanıyordu? Öne doğru atıldım ve eline daha yakından bakmak istedim. “Ne oldu eline?” Yüzüm ısınmaya ve ensem karıncalanmaya başladı.  


“İçeri,” dedi ayakkabılarını çıkarırken. Eline dokunmak ve dokunmamak arasında, yaranın tam olarak neresi olduğunu çözmeye çalışırken Ecevit yanımdan geçti ve eve girdi. Yere damlayan kan damlalarına baktım bir süre. Algılarım geride kalmış bir saat gibiydi. Sonradan geliyordu. Ecevit bana seslenmese kan damlalarına bakmaya devam edecektim. Hızla içeri geçtim ve kapıyı kapattım.  


“Ne oldu eline?” dedim peşinden salona girerken. Kendi getirdiği koltuğa da ilk kez kendisi oturdu.  

“Elim değil kolum,” dedi. Salonun ışığı kapalıydı, holden gelen ışık aydınlatıyordu. Kanı daha da açık seçik görmemek için kalkıp açmadım ışığı. Kabanını sağ tarafından çıkardı ama sol taraftan çıkaramadı ve elini bana uzattı. Kanlı ele birkaç saniye bakakaldım. Kabanın çıkışıyla bedenini inceledim. Başka bir yerinde yara vardı da onu arıyordum adeta. Benden yardım alamayınca kolu usulca düştüğünde ona yaklaştım ve kabanını canını nasıl yakmayacağımı bilmeden çıkardım kolundan. Üzerindeki gömlek kana bulanmıştı ve omzuna çok yakın bir yerde kırmızı kesilmiş bir bez sıkıca bağlıydı. O bez kanı durdurmak için bağlanmıştı ve anlaşılıyordu ki o bezden önce çok kan akmıştı. Tüm kaslarım yukarı doğru çekildi ve içim ezildi. Kanına bakamadım ve kendimi sıktım.  

“Ecevit hastane!” dedim tutuk bir sesle. “Hastane hastane… Hastane hadi.” Arabam neredeydi, anahtarım neredeydi? Yeniden koluna baktım. Arabayı sürebileceğimden emin olamadım. Ya telefonumu ya da anahtarı aramak için evin içinde dolanmak istedim ama kolumdan tuttu ve koltuğun diğer köşesine bıraktığı poşeti işaret etti.  


“Ben ne gerekiyorsa getirdim,” dedi. “Senin yapman lazım. Hastaneye gitmeyeceğim.”  


Öyle kolay anlatıyordu ki sanki biraz kandan, belki bir düşme yarasından ya da ufak bir bıçak kesiğinden bahsediyordu. Tüylerim ürpermiş, ellerim buz kesilmişti.  


“Ben yapamam, kanı görmüyor musun? Nasıl oldu o? Hadi kalk hastaneye.”  


“Hayır senin yapman lazım.”  


“Ecevit kan çok!” diye yükseldim. “Anlıyor musun? Kan çok. Ben o bezi bile açamam. Hadi kalk. Hadi. Buraya neden geldin, niye direkt hastaneye gitmedin? Çok kanıyor. Hadi!” Torbaya uzandı ve torbanın içindekileri döktü.  


“Her şey burada var,” dedi kuru bir inatla. Boynu bükülmüştü, burnundan hızlı hızlı soluyordu ve o yaranın bir doktorun ilgilenmesi gereken yara olduğunu fark edemiyordu.  


“Hastaneye gitmen lazım,” diye tekrarladım bıkmadan usanmadan. Malzemeleri bıraktı. Ben bakmayı reddetsem de Ecevit koluna bağlanan kumaş parçasını açmaya çalıştı bu kez, eline hızla bulaşan kan bedenimi titretti. Gözüm seğiriyordu bedeninden akan kanı gördükçe. Aklıma tek gelen derin, belki kemiğine dayanan bir kesikti. Nefesimi tuttum, ellerimi sıktım ve konuşmaya çalıştım. “Ecevit hastaneye gitmen lazım, ben yapamam! Duyuyor musun beni? Benim yapabileceğim bir şey değil o!”  


Ancak kendi kanıma tahammülüm vardı. Ve belki ancak Bülent’in kanına tahammülüm vardı. İçim kalkıyordu, bedenim günlerdir aç kalmış gibi ayakta duramıyordu Ecevit’in kanına baktıkça.  


“Gereken ne varsa aldım.”  


“Ben yapamam!” Demlik’in sesimden köşe bucak kaçtığını gördüm. Öyle çok yükseldi ki sesim kan ter içinde kalmış olan Ecevit gözlerini bana çevirdi, nefes nefese yüzüme baktı. “Yapamam. Taksi çağıracağım, hastaneye kadar gelirim seninle. Çıkışa kadar da beklerim. Ben gelirim ama yapamam!”  


“Hastane yok,” diye sinirlerime dokunan bir inatla diretti. Canı yanıyordu, nefes bile zorlukla alıyordu acıdan ama neden diretiyordu? Neydi bu inat? 


“Nasıl kestin? Ne demek hastane yok? Dikişlik o kesik görmüyor musun? Kanamanın durması lazım, temizlenmesi lazım. Ben beceremem. Çağıracağım taksiyi, hastaneye gideceksin. Doktor bakacak. Hadi!”  


Eliyle açamayacağı, ancak bir makasla kesebileceği kumaş parçasından vazgeçti. Nefes nefese başını geriye attı ve inledi. “Kesik değil Firuze,” dedi. “Hastaneye gitmeyeceğim, kesik değil.” Sağ eli yumruk oldu, belki öfkeden belki acıdan koltuğa geçti birkaç kez. Titreyen koltuğa baktım. 


“Ne o zaman?” diye sordum titrek bir sesle. Artık yalnızca Ecevit’in koluna bakıyordum. Eli titriyor, yer yer omzu seğiriyordu. “Ne oldu?”  


“Sakin ol,” dedi beni dehşete sürüklerken. Nereye gitmişti, ne olmuştu?  


“Silah mı?” dedim tutuk bir sesle. Kuvvetli bir saçmalama serzenişi duymak istedim, kulaklarım çınlıyordu. Ama hayır gelmedi o serzeniş. Ecevit sustu. Yaraya bakarken küçülmüş gözlerim yuvalarından fırlayacaktı şimdi. Ağzımdan korku dolu tiz bir ses çıktı. 


“Sıyırdı,” dedi adeta hafifletmek için.  


“Ambulansı arıyorum,” dedim. Bizim kendi ayağımızla gitmeyi de geçtim. Ben bu adamı ikna edemezdim, onlar gelseydi. Kendini saldığı koltuktan hafifçe doğruldu ve koluma yapıştı. 

 

“Pansuman yapacaksın sadece!” diye bağırdı bana sonunda. Sanki bu acısının içinde işini zorlaştırıyordum. Görmüyor muydu? Acısını arttıran bizzat kendisiydi. Hastaneye gitmesi lazımdı, burada olması değil. 


“Nasıl pansuman yapayım kurşun yarasına?” diye bu kez ben bağırdım. Alnında boncuk boncuk terler birikmişti. 


“Ben yardım edeceğim, hastane olmaz.”  


“Neden?” Kurşun yarasıyla gidersek ifadesi de alınırdı. Kim yapmıştı? Bu gece nereye gittiyse orada olmuştu. “Kim yaptı bunu?” diye sordum ama cevap almayacağımı çok iyi biliyordum. “Nereye gittin bu gece?”  


“Yapacak mısın yapmayacak mısın?”  


“Belki sinirlerine denk geldi sen aptal mısın?” Birbirimize bağırıyor, kavga ediyorduk. Nasıl böyle bir risk alırdı? Eli ayağı titriyordu, yüzü sapsarı kesilmişti. Kalbim adeta bedenimi dövüyordu onu bu halde gördükçe. 


“Ben kendim hallederim,” dedi ve yerinden hışımla kalktı.  


“Hastaneye gideceksin. Taksi mi çağırayım ambulansı mı arayayım?” Getirdiği malzemeleri topluyordu tek tek. Gidiyordu. Ne geri adım atıyorduk ne de söylediğimizi yaptırabiliyorduk. Ecevit pılını pırtını topladı ve gitmeye kalkıştı. Ayaklandığında, “Saçmalama!” diyerek önüne geçtim. Şimdi onu iterek, var gücümle koltuğa oturtabilirdim.  


“Tamam Firuze,” dedi.  


“Hastaneye gidelim.”  


“Hastane yok! Çık önümden, ben halledeceğim.”  


“Nasıl halledeceksin?” Sağlıkçı olmayan birinin bile yapamayacağı açıkken kendisi mi yapacaktı. Defalarca kez gitmeye çalıştı, defalarca kez önüne geçtim. Tavrı yumuşamıyor, aksine daha da keskin hale geliyordu. Kapının önüne kadar da vardı. Gidecekti. Ne yapacaktım? Bu halde olduğunu bile bile nasıl bir dakikayı tek geçirecektim. Aklım oynayacaktı.  


“Ecevit lütfen,” dedim, hırçınlığım azaldı, kavga etmeyi bıraktım. Sert bir dilden hiçbir fayda bulamadığımı kabullendim. “Lütfen. Doktor bulalım, bir şey yapalım o zaman. Lütfen, bak çok kan akıyor,” Ecevit’in beni aşarak yürüyüp geldiği yola baktım. Kan damlaları bir kez daha enseme vurdu. Acele etmemiz gereken bir andaydık.  


“Ya sen yapacaksın ya ben yapacağım!” dedi geri adım atmadan. Çıkıp gidecekti, emindim. Geri de çeviremeyecektim, biliyordum. Gözümün içine bakıyordu. Vakit aleyhime işliyordu ve kulağımda bir saatin tiktakını duyuyordum. Ensemden başlayan bir terleme hissediyordum.  


“Bakacağım, olmazsa dokt-” 


“Uyu Firuze, hadi iyi gecel-” 


Hiç beklemedi, kapı koluna asıldı. “Tamam!” diye bağırdım ve açılmış kapıyı geri ittim. Zihnimde bin türlü senaryo yazılıp çizildi. Buraya arabayla geldiyse ve arabayla dönecekse kan kaybından his ve bilinç kaybı yaşayıp kaza yapmasına kadar aklıma geldi de kendimi korkunç bir telaşa ittim. “Tamam Allah kahretsin, tamam! Tamam gel!” Kolunu aşağı doğru tuttukça kanama da eş zamanlı artıyordu. Tümüyle benim itmemle geri yürüdü ve bedenini koltuğun üzerine bıraktı. Demlik ayak altındaydı bize de çok yakında ama onun varlığını bile hissetmiyordum, köşe bucak kaçacak halde değildim.  


Ecevit’i geri oturttuğumda sadece yarasına bakıyordum. Ne yapacaktım? Bezi açtığımda kontrol edemeyeceğim bir kan akışı olursa nasıl engelleyecektim. Kurşun sandığının aksine sıyırmadıysa içindeyse ne yapacaktım? Bir sağa bir sola bakıyordum. “Sakin ol,” dedi. “Havlu, su ve varsa makas getir. Makas yoksa bıçak.”  


Makas yoksa da bıçak getirmezdim. Ne için istediğini biliyordum. Hızla çıktım salondan, banyoya yöneldim. Zaten iki tane vardı, temiz olduğunu düşündüğüm havluyu aldım. Saçlarımı kestiğim kaş makasından başka bir makas var mıydı bilmiyordum. Aramaya da vaktim yoktu. Banyodan bulduğum bir kabın içine sıcak su doldurdum, peçete de aldım ve Ecevit’in yanına döndüm. Geriye yaslanmış, başını koltuğun arkasına yaslamış tavanı izleyerek beni bekliyordu.  


“Bu makas var sadece,” diyebildim. Ecevit uzun uzun makasa baktı. Küçük küçük keserek yapacaktım. Bıçaktan daha kötü bir ihtimal değildi. Tek dizimi koltuğun boşluğuna yaslarken ne oturmuş ne de ayaktaydım. Bez o kadar sıkı bağlanmıştı ki sertleşmiş kesilmesi zor hale gelmişti. Bu kadar sıkı kendisi bağlayamazdı. Başkası yapmıştı, belki de bunu yapandı bağlayan. Ağzımı açıp soracak, dikkatimi dağıtacak durumda değildim. Zorlandıkça yüzümdeki ağlamaklı ifade artıyordu. Ellerim de titriyordu biliyordum. Ecevit’in avucundan tuttum ve koltuğun arkasına yerleştirdim kolunu. Canı yandı, aldığı o kesik soluklardan anladım.  


“Kalp seviyenin altında durmaması lazım,” dedim titrek bir sesle. Bir şey sormamış ya da engel olmaya çalışmamıştı halbuki. Alnımda bir ıslaklık hissediyordum. Artık ikimiz de terliydik. Dakikalarca uğraştım o gerildikçe sertleşen bezi açana kadar. Önce onu iki yandan düşürdüm, gömlek çok daha kolay kalktı zaten.  


Bez beni o kadar oyaladı ki gömleği çabucak destursuzca kaldırdım. O ana kadar ki telaşım, korkum, titremem ve terlemem hiçbir şeydi. Midem ve kanım fokurdadı sanki. Gözlerim kaydı. Derisinin altında, ince beyaz çizgiler gibi görünen ama büyük kısmı kana bulanmış bir kas dokusu vardı. Bir ortaokul dersinde kitabın içindeki bir resimde gördüğüm kas şimdi elimin altındaydı. Parçalanmış derinin çevresi yanmış bir et gibi kararmıştı. Ağzımdan bir inilti döküldü. Ellerimi hızla geri çektim. “Hayır hayır hayır,” dedim. “Hayır doktor,” Cümleler kurabiliyor muyum, sesim dışarıdan duyuluyor mu bilmiyordum.  


Tamamen geri çekilecektim ve kimseyi dinlemeden ambulansı arayacaktım. Canının nasıl yandığı empati kurabileceğim bir noktada değildi. Kurşunun değdiği yer parçalanmıştı, yarık oluşmuştu. Hafif değildi. Ecevit tamamen geri çekileceğimi fark ettiğinde kolumdan tuttu ve dengemi kaybedeceğim kadar çekti kendine doğru. Kanlı ellerim ona dokunmuyordu, kırılmış dizimin üzerindeydim ve neredeyse burun burunaydık. Şimdi yüzündeki o sararmışlık, akıttığı terler ve çektiği acı yerli yerine oturdu. Temiz olan elimi yanağıma yasladı. “İyiyim ben.”  


“Kolun çok kötü,” dedim nefes nefese, hiç yumuşatmadan. Uyuşturulmadan, onu geçtim, steril olmayan bir yerde dokunulmayacak kadar açıktı yara. Bir mikrop, yanlış yapacağım her şey bu açıklığı daha korkunç hale getirirdi biliyordum. “Ben yapamam. Kimse yapamaz, doktora…”  


“Ben iyiyim,” dedi ısrarla. Dişlerini sıkıyordu. Saçlarımı bu kez o geriye doğru itiyordu ve saç diplerimdeki ıslaklığı siliyordu. Beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama çok yanlış bir yerdeydi farkında değildi. Bu tavrım tümüyle doğruydu. Burada, benimle olacak iş değildi bu. “Sana ihtiyacım var sadece. İyiyim, acı çekeceğimi düşünmeden ne yapman gerekiyorsa yap. Duyuyor musun beni, sana ihtiyacım var.” Eli durmaksızın yüzümü okşarken bedenimde hissettiğim tek somut şey eliydi. Geriye kalan her uzvum uyuşmuştu. Kolumdaki kurşun yarası geldi aklıma. O korkunç, kulak çınlatan acıyı hissettim yine. Nerede okuduğumu hatırlamıyordum, kurşunun sıyırması kurşunun bedende kalmasından daha az riskli olsa da daha can yakan bir haliydi. Kolumdaki iz artık yoktu ama böyle uzun bir yarığım da hiç olmamıştı.  


Ecevit’le nasıl alın alına geldiğimizi anlayamadım. “Sakin ol,” dedi yüzümüz oldukça yakınken. “Bunu sen yapmadın ama aynı acıyı sana ben yaşattım zamanında.” Dudaklarımın üzerinden fısıldıyordu bunları. “İçini soğut,” dedi. “Ağlama, içini soğut. İyiyim ben, içini soğut. Ne yapman gerekiyorsa yap, hadi.”  


Tek diyebildiğim, “Canın çok yanıyor,” oldu. Aklımda yalnızca atölyenin duvarından atlarken kolumun üzerine düşüşüm geliyordu. Acımın en yüksek hali o an olacak ki zihnimde en çok o kalmıştı. Sandığı gibi bunu düşünmek içimi soğutmuyordu, aksine bir sobanın içi gibiydi şimdi hali. Yarayı açan da kanatan da umurumda değildi.  


“Yanmıyor.”  


“Yanıyor!” 


“Yansın bırak, senin de yandı. Firuze hadi,” dedi. Alnını alnımdan ayırdı ve dudaklarını şakağıma bastırdı. “Hadi yavrum.” Her noktasından sonra bir buse daha konduruyordu. Bana nasıl hitap ettiğini duyuyordum ama bu içimdeki ateşi bir nebze olsun dindirmiyordu. Bu dünya üzerinde istediklerimi artık seçemiyordum ama bu dünya üzerinde istemediğim tek şey vardı. Ali Ecevit’in bir gram dahi acı çekmesi görerek yaşayabileceğim bir şey değildi. Ruhsal acısını kabullenmiş olsam da fiziksel acısana hiç açık kapım yoktu. “Hadi güzelim.” O da nefes nefeseydi, hiç etmediği sözleri ediyordu, acı onu uyuşturduğu için lügatinde olmayan sözleri mi ayırt edemiyordu yoksa zihninde olan sözcükler mi rahat rahat dökülüyordu ağzından bilmiyordum.  


“Tamam sadece havlunun yarısını ıslat bana ver,” dedi. Yüzünü yavaşça yüzümden ayırdı ve havluya baktı. Gözüken kas parçasına ve yanan etine baktım. Kendisi uzanmaya kalkışana kadar da hareket edemedim. Dudaklarımı ısırdım, tırnaklarımla avucumun içini yardım. Gözlerimi kırpıştırdım ve havluya uzandım. Havluyu zorlukla ıslattım ama ona vermedim. Kendine gel… Hadi kendine gel. En azından hastane için ikna edene kadar bir şey yap.  


Ecevit ona vermeyeceğimi anlayınca, “Kuru kısmını yaranın üzerine bastır, ıslak kısmını olduğu kadar etrafına sar,” Dediğini harfiyen yaptım. İnledi ve başını geriye attı. Boğazındaki tüm damarlar belirginleşmişti.  


“Su sıcak mıydı?” dedi kısık sesle.  


“Evet,” diyebildim ve havluya baktım. O kararan derisi yandığı için istemişti suyu. Şimdi anlayabildim, sıcak değil aksine soğuk suya ihtiyacı vardı. Var gücümle yarıya bastırıyordum. Ecevit sesini soluğunu çıkarmadan gözlerini yumdu ve sadece soluklandı. Göğsü şiddetle inip kalkıyordu. O an engel olmadığım ve engel olmayı da tek bir an düşünmediğim şeyi yaptım. Elimi havlunun üzerinden çekmeden Ecevit’in saçlarına uzandım. Onları parmaklarımla taradım, alnındaki teri sildim tıpkı onun gibi ve parmak uçlarımı dolaştırdım yüzünde bastıra bastıra.  


“Her şeyi bitirince buzluktan soğuk bir şey koyacağım üstüne.” Yüzündeki o katılık ben dokundukça az da olsa çözünüyordu. Başını salladı hafifçe. “Şimdi biraz daha bastıracağım, kanamanı durdurmamız lazım.”  


Bildiğim tek şey buydu, doğru mu yapıyordum ondan bile emin değildim. Yeniden başını salladı ve elini elimin üzerine koydu. Sonra yavaşça dudaklarına yasladı avucumu. Halbuki ben o elimi de kullanacaktım. Dudaklarını avuçiçime bastırdığı an ben de tüm gücümle baskı uyguladım. Avucumun altında nasıl bir ip gibi gerildiğini hissettim dudaklarının. Burnundan sert nefesler alıyordu, gözlerini asla açmıyordu. Dakikalarca baskı uyguladım. Elimi bir yerden sonra aldı ve indirdi ama bırakmadı. Kucağında, avucunun içinde tuttu. Dakikalarca o halde bekledik. Bir şeyler mırıldanıyordu, gözlerinin altında ne görüyordu bilmiyordum ama mırıldandığı şeyleri duyamıyordum. Alnından terler boşalıyor ve ateşi yükseliyordu.  


Kanama bir yerden sonra tamamen durmasa da ilk haline göre çok azaldı. Havluyu yavaşça çektiğimde pamukları ıslattım ve açıklığın çevresini silmeye başladım. Yalnızca nefeslerimiz ve Ecevit’in zaman zaman konuşmaları kaldı. Sayıklıyor muydu yoksa gayet bilinçli mi konuşuyordu emin değildim.  


Üzerinde antiseptik solisyon yazan şişeyi aldım ve Ecevit’in elinden zorlukla çektim elimi. Kapağını açtığımda kokladım. “Ecevit bu,” demeye kalmadı, açılan kapaktan kokusunu almış olacak ki, “Kullan,” dedi. “Gazlı beze dök, üstüne bastır.” Yine her şey birbirine girdi. Bu kadar açık yaraya bunu yapmalı mıydık, bu acıdan baygınlık geçirtecek bir hale sokardı.  


“Firuze hadi,” dedi düştüğüm ikilemi görmeden anlarken. Dediğini yaptım yine, gazlı beze döktüm. Elim defalarca kez yaklaşıp uzaklaştı ama eninde sonunda ilk temas gerçekleşti. Ecevit’in bütün kolu istemsizce kasıldı; sırtı dikleşti, inim inim inledi ve gözlerini de açtı. Çene kemiği belirginleşti ve arka arkaya yutkundu.  


“Bunu niye yapıyoruz?” diye isyan ettim ve içimde tutabildiğim tüm ipler koptu. Gözyaşlarım arka arkaya akıyordu. “Niye yapıyorsun bunu kendine? Niye bunu bana yaptırıyorsun?”  


 Antiseptik solisyon yaranın içine yayıldıkça kas lifleri beyazlayıp yeniden kırmızıya dönüyor, kanla karışan sıvı yavaşça süzülüyordu. Ecevit gözlerini değil kırpmak, yummuyordu bile. Acıdan uyuşmuştu sanki. Gazlı bez birkaç saniye içinde tümüyle kızardığında onu kaldırmadan üstüne yenisini bastırdım. 


Saniyeler, belki dakikalar geçiyordu, Ecevit artık hiç tepki vermiyordu. “Az kaldı,” dedim karmaşayla. Az önce ona kızan ben değildim sanki. “Az kaldı,” dedim ve dizimin üzerinde yine ona doğru uzandım. Yüzümü görüş alanına soktuğumda beni yine de fark etmedi. Cansızdı sanki. Yüzüne dokundum, terlemiş yüzüne, saç diplerine üfledim. “Az kaldı, az kaldı.”  


Yüzüme bakmadan, “Az kaldı,” dedi. Başta benim gibi bu acıyı kastediyor sandım. Lakin her duraksamadan sonra bu iki kelime öyle bir hale dönüştü ki, bir sayıklama, bir yakarış, bir motivasyondu artık. “Az kaldı,” dedi yine. Neye az kaldığını onun baktığı pencereden bakmış kadar olmadım ama anladım. Bakışlarındaki donukluk, sesi, biraz da onu tanıyışım anlattı bana. “Evet,” dedim şevkle. “Az kaldı Ecevit, yemin ederim az kaldı. Dik dur.” Ben nasıl onu anladıysam o da beni anladı, ilk kez göz bağı kurdu benimle. Gözleri bir cam gibi parlıyordu. “Az,” dedi.  


Gazlı bezlerin ortasında koyu kırmızı leke büyümeye devam etse de kanama artık ağır bir sızıntı gibiydi sanki. Yaranın üstüne kalın bir tampon oluşturacak şekilde kat kat gazlı bez yerleştirmeye başladım; önce ince katmanlar, sonra daha kalın bezleri koymaya başladım. “Az kaldı bitecek,” diyordu Ecevit. Artık duyuyordum ne dediğini.  


Tümüyle yaraya geri odaklandım. Bandajı aldım avucuma. Şimdi onu doğru bir sıkılıkta sarmalıydım. Çok sıkı da çok gevşek de sıkıntılı olacaktı. Ve ben ellerime ilk kez böylesine güvenmiyordum. “Ya bitecekler ya biteceğim, az kaldı.”  


Uzun bandajı kolunun etrafında dikkatlice dolaştırmaya başladım. Ecevit’in telefonunu aldım ve feneri açtım, ellerine tuttum. Her sargıdan sonra duruyor, zaman veriyor ve parmaklarında bir renk değişimi var mı anlamaya çalışıyorum. “Ya öleceğim ya ölecekler, az kaldı.” Konuşurken dişleri şiddetle birbirine çarpıyordu. “Su buğuya dönüşsün,” dedi ve gözlerini kapattı. “Su buğuya dönüşünce… su buğuya dönüşecek. Sabır Ali Ecevit, sabır.” Gözlerim elinde kulağım ondaydı. Su diyordu, buğu diyordu ama üzüm demiyordu. Anlamıyordum. Yalnızca duyuyordum. Kendiyle bir savaşın içindeydi, adeta çatışıyordu hayatta kalmaya çalışıyordu. Gözlerini sıktı aynı anda eline dokundum bir soğuma var mı diye. Soğuma vardı ama elimi hissetti.  


“Her karınca bir fil değildir, karınca karıncadır.” Elimi sıktı, his kaybı yoktu ama söylediklerinin benim için bir anlamı olmadıkça bu en az elindeki hissizlik kadar korkutuyordu beni. “Filler kaybedecek, karıncalar kazanacak. Karınca karıncadır. Sabır Ali Ecevit, baba…” Tuttuğu elimi sıktım dışarıdan bir uyaran alsın diye. Yalnızca bedeni buradaydı, zihni burada değildi. Bulunduğu yerden saç çıkmaya çalışıyordu. “Baba sabrından ver, sabır. Ali Ecevit sabır, az kaldı. Az kaldı baba. Su buğuya dönüşecek. Karıncalar kazanacak. Sabır, az kaldı.” 


Elimi usulca elinden çektiğimde inim inim inledi. Bandajdan emin olunca daha hızlı sardım, bittiğinde kolu normal kolundan iki kat büyüktü. Kanama devam etse de henüz en dış katmana ulaşmamıştı. Ecevit’in kolunu dirseğinden büktüm ve avucunu sağ göğsünün üzerinde sabitledim. Askıya ihtiyacım vardı. Belindeki kemere uzandım daha iyi bir seçenek bulana kadar. Kemerini titreyen ellerim yüzünden zorlukla çıkardım. Kolunu kemerle boynuna askı yaptım; kolu havada sabit şekilde duruyordu artık. Kan ter içindeydim. “Bitti,” dedim. Bir kabustan uyanır gibi açtı gözlerini. Bana baktı acıyla. Eli elime uzandı, parmaklarını parmak boğumlarımdan geçirdi. Gözlerinde sağ çıkmak için çırpındığı savaşın harabesi vardı. Kaybedeceğini anlarsa kendi toprağından düşmana tek bir şey bırakmayacaktı. Neyi var neyi yoksa yanacaktı.  


“Kazanacaklar,” dedi bitkin bir sesle. Başımı salladım, inanarak, şüphe duymadan. Gözlerime, yanaklarıma, saçlarıma, dudaklarıma… Bana bakıp acı duyuyordu. Bu acının da benimle alakalı olduğunu çok geçmeden belli etti. “Seni kaybetsem de mi?” diye sordu kıvranırken. Kaşları içe doğru çökmüş, ortada derin bir boşluk oluşmuştu.  


Cevap vermek istemedim. Beni kazanmak için benim hiç onun olmamam gerekmez miydi? Bir dağ yamacıydım halbuki ben en başından beri, Ecevit’in yanı başındaydım. Beni kaybetmemişti ki, beni hiç yamacı kabul etmemişti. Ben de yalnızca bir yamaçtan ibaret olduğumu, başımda dağın olmadığını anlamıştım. Dağın beni kazanmasına değil, kabul etmesine ihtiyaç vardı yalnızca. Doğrulmak ve kana dair her şeyi atmak istedim ama Ecevit beni tüm kuvvetiyle tuttu ve biraz da kendine çekti. Dengemi kaybettim ve koltuk koluna tutundum üzerine düşmemek için.  

“Hı?” diye mırıldandı, sorusuna yanıt aradı.  


“Kazanacaksın,” dedim. O bunu beni kaybetmek olarak görüyorsa da evet, “Beni kaybetsen de,” dedim. Sağ dizim koltuktaydı, sol ayağım yerdeydi. Elimle düşmemek için koltuğa tutunmuştum ve Ali Ecevit bir kafesin içinde gibi benle koltuk arasındaydı.  


Kafasını iki yana salladı. “Kaybetmedim.”  


“Ecevit kaybettik,” dedim açıkça. Ne acımasızdım ne de ağlayacak haldeydim. Sadece kabullenmiştim. “Sen kazanacaksın biz kaybettik.” Babamın söyledikleri fıldır fıldır dönüyordu şimdi aklımda. Benden çıkan en çapsız parça bile nasıl zarar verdi ona gördün mü demişti. Görmüştüm. Babam bunları bana gözdağı vermek için söylememişti. Gerçeği göstermekti amacı. Biz de zaten kaybetmiştik. Ben o dağın yamacı değildim. Elimi bıraktığında eli üzerimdeki gri yün kazağa gitti ve bel kısmından yakaladı kumaşı, avucunda büzüştürdü ve beni kendine doğru çekti. Koluna temas edeceğim diye aklım çıktı. Gövdemi geri çekmeye çalıştım var gücümle. “Yapma, kolun…” dedim. Kendimi bıraksam kucağına devrilecektim ama dengemi sağladım.  


Alnını alnıma bastırdı. Kumaş parçasını bir sıkıyor bir açıyordu. Ateşi vardı, hissediyordum. Sıcak nefesi dudaklarımın üzerine dokunuyordu. “Bu yolun sonunda tek bir şey bile kaybetmeyeceğim.” Bir hırsla söylüyordu bunları. “Vermeyeceğim seni,” Kumaş parçası yerini belime bıraktı ve bel boşluğumu sıktı. Sanki artık benim de bedenim yanıyordu. Ondan eksilen bir sıcaklık yoktu, ayrı ayrı yanıyorduk. “Vermeyeceğim Firuze seni,” diyordu.  


Ne kötüydü. Söz konusu ben olunca ne bencildi. Bana yine tadı damağımda kalmış, önce alıştırılmış sonra benden söke söke alınmış o sahipliği uzatıyordu kaşıkla. Dudaklarımı sıkıca kapatmıştım, ağzıma almayacaktım ama şimdi bu noktada aldığım koku o tanıdık tada aitti. Burnumun ucunda tütüyordu. Sıcacıktı ve Ali Ecevit öyle vicdansızdı, öyle kandırıkçıydı ki o lokmayı yine helal lokma sandırıyordu bana. Nefsimi sınıyordu. Beni kandırıyordu, bana apaçık kötülük ediyordu. Onu uyarmıştım, benim günahıma girme demiştim. Geri çekilmek istedim, o an fiziken ondan güçlü olduğumu hissediyordum ama yapamadım. O biraz engel olunca ben tüm gücümle asılamadım. Bu hayatta nefisle sınanmaktan daha zor ne vardı zaten? İnsana nefsi kötülük etmez miydi, o rezil etmez, o sınamaz mıydı? İbadetler bile nefis sınavından geçmez miydi? Ecevit de, onun bana helal olmadığını kabullendiğim lokmaları da nefsimdi şimdi.  


“Seni vermeyeceğim Firuze,” diyordu. Beni de kaybettiğini ya da kaybedeceğini biliyordu. Kendiyle savaşıyordu. “Seni vermeyeceğim. Kazanırken seni kaybetmeyeceğim, seni vermem.” Dudakları her konuştuğunda kasti olarak dudaklarıma çarpmaya başladığımda gözlerimi aralamaya çalıştım. Tüm gücümü kullanacaktım. Günahtan kaçmak nefsi korumak için bir yol değil miydi? Korktuğum başıma geldi, adımı sayıkladı ve dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Tırnaklarımı koltuğa bastırdım ve geri çektim kendimi ama Ecevit es vermedi. Hangi eşikteydi bilmiyordum, neyle sınanıyordu bilmiyordum. Yalnızca yolun sonundaydı, kazanmak için neyi varsa veriyordu ve o sonda beni de kaybedeceğinden korkuyordu.  


Ecevit benim soyadım Akın, demek istedim. Yolun sonunda yok edeceğin o soyadın içindeyim. Ne kadar fazlasını ne kadar parçaya ayırarak alacaksın kestiremiyorum. Ben mi bütün kalacağım, demek istedim. Beni tek parça tutamazsın, bırak. Sen hep haklıydın, sen en başında hep haklıydın.  

Kendimi geri çektiğimde bir savaş taktiği uygular gibi daha çok saldırdı. Geçen sefer sadece bastırdığı dudakları bu kez dudaklarımı öpmek istedi. Ben koptukça yeniden deniyordu. Nefsimden çın çın öten sesi duyuyordum. Dilimi damağımdan uzak tutuyordum, bir kez özlediğimi hisseder ve o tadı alırsam duramazdım. Anlayamadığım bir zaman geçti. Öpüşüyor muyduk, sadece o mu öpüyordu, ben onu itiyor muydum yoksa öpüyor muydum bilmiyordum. Aklım allak bullak oldu. Kendimi kaybettim, özlem sinemi kabarttı. Belimi bıraktı, eli saçlarımda gezindi, saç diplerime parmaklarıyla baskı uyguladı ve beni başımdan kendine çekmeye çalıştı. Nefsime yeniliyordum ya da yenilmiştim bilmiyordum. Dudaklarının tadını almıştım, kolu o halde olmasa kendimi kucağına bırakacak kadar bilincimi de kaybettim. Bir rüyadaydım sanki, uyanacak gibi oluyor uyanmıyordum. Uyanırsam geri çekilecektim. Uyanmalıydım, uyanamıyordum.  


Derin bir nefes aldım. Üzerinde barut kokusu vardı. Elim ensesine kaydı, kaya gibi sertleşmişti vücudu. Zayıflamıştı, gözüne toplanan kan daha geçmemişti, kazanç ve kayıp tek bedendeydi. Dudaklarıma bir aç gibi saldırmıyordu, sanki yudum yudum su içiyordu. Çok zor oldu, o rüyadan uyanacak kadar kendimi sarsmam ve en azından dudaklarımı çekmem çok zor oldu. Nefes nefeseydik, Ecevit durmuyordu. “Vermeyeceğim, seni kaybetmedim,” diyordu. Bunlar kendisi içindi, beni ikna etmek değildi amacı. Ne yaparsa yapsın tamamen kopmayı başardım ondan. Olduğum yerde dengesizce kıpırdandım. Bileğimi dudaklarıma bastırdım ve yüzümü başka yöne çevirdim. Nefes nefeseydim, karman çormandım. Başım dönüyordu. Gözlerimi kapattım. Kendimi yerden yere vurmak istedim. Niye yapıyordu bunu bana?  


“Firuze,” dedi ama hiçbir şey söylemedim. Hızla yürüdüm ve kendimi banyonun içine attım. Bin duygu geçiyordu yine içimden birini bile yakalayamıyordum. Lavaboya tutundum başımı eğdim. Ölmek istiyordum, kalbim bunca duyguyu daha fazla taşımasın istiyordum. Yalnızca acı çekmekten daha çok yaşadığımı hissettiriyordu bana. Yaşayayım istemiyordum. Suyu açtım, arka arkaya yüzüme çarptım. Buz gibiydi, tüylerim ürperdi. O vakit hatırladım sıcak suyu ve çektiği acıyı. Bittikten sonra buz koyacağım üstüne demiştim. Ecevit’in acı çekmesinden başka hiçbir kuvvet beni banyodan bu kadar çabuk çıkaramazdı. 


 Mutfağa girdim ve buzluğu açtım. Annemin benim için aldığı donuk meyveler ver etler vardı. Tavuk daha donmuş geldi gözüme elime aldım ve mutfakta bulduğum beze sardım. Bıraktığım konumda olan Ecevit’e doğru yürüdüm. Kafasını kaldırıp bana baksa da yüzüne bakmıyordum. Yaranın direkt üstüne koymaktan çekinerek köşelerine yavaş yavaş bastırmaya başladım. Yüzüne az da olsa bir rahatlama geliyor ama çabucak geçiyordu. Yanına oturdum, belki bir saate yakın o tavuğu yaranın çevresinde sabırla gezdim. O da sigara çıkardı, biraz da benim yardımımla yaktı. Buz az da olsa rahatlatmıştı. İlk aldığımda taş kadar sertti ama zaman geçtikçe elimin altında yumuşamaya başladı.  

“Eridi, yenisini getireyim mi?” diye sordum. Başını iki yana salladı. “Tamam, yoruldun. Yeter bu kadar.” Kollarım yorulmuştu ama önemi yoktu, bir tane daha getir derse getirirdim.  


“Yorulmadım.” 


“Olsun yine de yeter,” dedi ama o. Kim yaptı diye sorsam da söylemeyecekti. En azından bu gece bu soruyu bir kez daha sormadım. “Nerede uyuyacaksın?” diye sordu bana. Ona git demeyecektim zaten. Yarın olsun giderdi. Bu gece en azından, gözümün önünde kalsaydı.  


“Sen odaya geç,” dedim yalnızca. Sehpanın üzerine bıraktığım tavuğu izliyordum.  


“Sen?”  


“Başka çarşaf yok şu an elimde, değiştiremiyorum.”  


“Sen nerede uyuyacaksın?” diye yeniledi. Kalın kafalının tekiydi. Aynı soruyu yanıt alana kadar soruyordu. Hiç dur noktası yoktu.  


“Ecevit sorgulama her şeyi!”  


Nerede uyuyacaktım sanki? Burada uyuyacaktım. Koltuk enine genişti, kıvrılır yatardım. Koltuktaki konumunu düzeltti. “Tamam ben buradayım Allah rahatlık versin,” dedi kızgın bir sesle. Evet tümüyle kızgın ve tavırlıydı. Başını geriye attı ve gözlerini kapattı. Burada bu ağrıyla, bu konumda uyuyamazdı. Sabaha kadar kıvranır dururdu.  


“Kalkıp gider misin odaya?” dedim sert bir sesle. Bana mısın demedi, açmadı gözlerini. Üzerindeki harareti azalınca, sakinleşince beni yine duymamaya başladı.  


“Sus uyuyacağım.”  


“Kalk git odaya,” dedim tekrardan. Burada yatmayacaktı. Burada yatacaksa… Burada böyle yatacaksa kalkıp evine gitseydi.  


“Sus.”  


“Kalk git evine o zaman,” diye meydan okudum. Neyi istediğini neyi amaçladığını görebiliyordum. Az önce buna engel olamayacak kadar kaybetmiştim kendimi ama hayır şimdi bilincim açıktı. “Hadi, pansumanını yaptım, taksi çağırıyorum kalk git.”  


O rahat tavrı bozuldu. Dikleşti biraz. “Bu halde kovuyor musun beni?” diye sordu hayretle.  

“Ne anlarsan anla. Ya kalk git yatağa ya da taksi çağıracağım git evinde uyu.” Gözleri sorguyla sualle yüzümde dolanıyordu. Ciddiyetimi anlamaya çalışıyordu. Ciddiydim. Burada böyle yatacağına gözümün önünde olmayan ama rahat uyumuş halini tercih ederdim. Ciddi olduğumu anladıkça gözlerine gölge düşüyordu. Öyle ki zaten bunu ona söylerken gideceği yerin yan oda olduğunu biliyordum. Yutkundu, konuşmaya çabaladı ama ağzından tek kelime çıkmadı. Sonra da kalktı ve yan odaya doğru yürüdü. Peşinden gittim. Dolabı açtım ona verebileceğim bir şey var mı diye. Annemin getirdiği birkaç parçadan başka bir şeyim yoktu ama bu parçalardan biri bana birkaç beden büyük olan lacivert düz bir kazaktı.  


“Bu var,” dedim Ecevit yatakta otururken. Kıyafet vereceğimi anlayınca gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. Gidip makası geri getirdim. Sol kolundan çıkaramazdım kalan kuması. Omzundan tümüyle kesecektim. Makas elim titremeyince daha çabuk kesmeye başladı. Yüzü karnıma yakın bir yerdeydi.  


“Bu makasla mı kestin saçlarını?” diye sordu, yanıt vermedim. Üzerindeki gömleği tümüyle attığımda üstünden gözlerim bedenine kaydı. Zayıfladığı bir kez daha yüzüme çarptı ama ondan önce su tutmuş, yer yer iyileşmiş ya da kızarık duran yanıklar gördüm. Baktığım çoğu yerde küçük ya da büyük bir tane görüyordum. Benim neye baktığımı fark edince kazağa uzandı. “Bu kemeri çıkarsana,” dedi. Atölyede mi olmuştu? Başka nerede olacaktı. Ben ne kadar ateşe maruz kalmadıysam o da o kadar ateşe maruz kalmıştı. Sırtına bakmak istedim ama izin vermedi.  

“Ecevit,” dedim. Elimde onlara sürebileceğim ne bir krem vardı ne de bir başka şey.  


“Hadi aç şu kemeri,” dedi geçiştirerek. Ben açmadan o açtı, kolunu tamamen indirmedi. Kazağı elimden alırken başından geçirmeye çalıştı ve başardı da. Sağ kolunu da alel acele giydi ama bundan sonrasında tek yapamazdı. Yine de kalkıştı iş bilmezlikle. Kendimi silktim ve önce kazağın kolunu kıvırdım sonra Ecevit’i çok oynatmadan kolunu da geçirdim. Bana bol olan kazak Ecevit’e ancak oldu. Kolundan aheste aheste indirdiğimde kemeri yeniden takmak istedim ama müsaade etmedi. “Takma onu şimdilik,” dedi. Kendini geri ite ite yatağa yattı sırt üstü, bunu yaparken de elimi bırakmadı.  


“Diğer uçta da sen uyu,” dedi. “Yaklaşmam, yemin ederim.” Ecevit benim yastığımda uzanmıştı. Diğer yastığı da ben aldım beklemeden.  


“Pansuman yapmak için hastaneyi değil burayı seçtiysen yarın da bana ne olduğunu anlatacaksın biliyorsun değil mi?” dedim. İkimiz de işimize gelmeyen sorulara yanıt vermemeye devam ediyorduk. Ben elimi çektim o da zaten, “Sabır selamet.” dedikten sonra çekip bir de üstüne yüz çevirdi bana. Sinsi, ucube. “Ağrı kesici mutfakta dolabın içinde var,” dedim çıkmadan önce. Yanıt almadım, çıktım odadan. Kapısını da açık bıraktım Demlik gitsin diye. Zaten ben daha köşeyi dönmeden koşarak gitti. Önce kanlı ne varsa çöpe attım sonra Ecevit’in koltuğa sızan kanını çıkarmaya çalıştım. Islak mendil kızardı ama kan oradaydı, çıkmıyordu. Ne var ne yoksa topladım, getirdiğim yastığı koydum koltuğa. Yedek yorgan yoktu ama ev de zaten çok sıcaktı. Tek kalan Ecevit’in telefonuydu şimdi. Gözümün önünde, sehpanın üzerindeydi.  


Elim çok uzanacak gibi oldu. Merak ettim içini. Son aramalarını özellikle. Belki çektiği bir fotoğrafı, belki bu geceden bir anı. Elimi uzatacak gibi oluyor sonra vazgeçiyordum. O telefonu kurcalayacak hakkım yoktu. Eğer ki bir zaman önce olsaydı, hayatımdaki sıfatıma güvenir bu merakıma yenik düşerdim ama şimdi hiç haddim değildi.  


Bak ne olacak ki, dedi içimdeki zilli arsız. Görmeyecek ki zaten kimse, bak hadi. Kimseye söylemezsek, kimse görmezse yapmamış sayılırız. Hadi bak.  


Öyle kışkırtıcıydı ki sesi, o kendine bir şey arıyordu ben biliyordum. Kendime engel olmak için gözümün önünden gitsin istedim telefon, sırtımı döndüm küçük koltukta. İlk defa bu koltuktaydım. Tamam zaten daha dün gelmişti ama biliyordum mecbur olmasam oturmayacak kullanmayacaktım. Bakmayacak mısın? Bakmayacaktım. Neden baksaydım? Benim ne varsa da içinde görmemem lazım değil miydi zaten? Ona bitti demiştim arabada. Bitti, yemin ederim demiştim. Niye yemin ettin ki? Leyla teyze kızardı bize. Ona kızmıştı oradan biliyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım ve bacaklarımın arasına sıkıştırdım ellerimi. Yine böyle eften püften bir sebepten yalan söyleyip yeminler etmişti, yüzsüz arsızdı, tam bir zilliydi, Leyla teyze anlayınca yalan olduğunu kızmıştı. Çok net bir sesle çok yanlış bir şey yaptığını söylemişti. Ama o yalancıydı, yalandan yemin etmişti. Bense içimden gelerek inanarak etmiştim bu yemini. Yalancı, dedi.  


Öylesine öfke duyduk ki birbirimize, çocuktu, çabuk küsüp çabuk barışıyordu, değil telefonu almak arkamı bile dönmedim. Dedim ya çocuktu, tek derdi oyundu. Diğer çocuklar istedikleri kadar onu kovsun, ona inanmasın, onu oyuna almasın; oyuna almak istedikleri an barışmasa da, kırgınlığı geçmese de oyuna giriyordu. Akşam eve gidip ağlayacak olsa bile oyun oynasa yeterdi ona. Yüzsüz.  

Zaten onunla kavga ederken daldım gittim uykuya. Sonra uykunun bir yerinde kopmasam da sarsıldım. Uyanacak gibi oldum. Bedenim ağaçtan düşecek gibi oldu ama düşmedi, havalandı. Bir bedenin sıcaklığını da, yatağın genişliğini de hissettim. Gözlerimi araladım. Parçalar birleşmese de yerim değişti anladım. “Şşşt,” dedi yamacında olduğum ama yamacı olmadığım o adam. “Köşede uyuyacağım,” dedi. Uyku beni çekiştiriyordu, tatlıydı, sıcaktı ve ruhum çok dingindi. Güvende olduğunu hissediyordu. Buna onu hissettirenin ne olduğunu anlasam yemin ederim kopar uykudan, kalkardım buradan. Nefsime her yandan saldırı vardı. Üşümüştüm ama ısındıkça yorganın altında uykuya daldım tekrardan. Hiçbir şeyin nedenine nasılına ulaşamadım. Tüm gece birbirinin tekrarı belki onlarca rüya gördüm.  


*** 


Karmaşık rüyaların içinde ama hiç uyanmadan, huzursuzlanmadan, sanki yabancı bir evde değilmişim gibi uyudum. Kapının sesini duymasam, bu kadar ısrarla çalmasa herhalde uyanmazdım. Gözlerimi araladığımda yanımda onu görmek beklediğim bir şey değildi. İrkildim, ağzımdan da kısık bir mırıltı döküldü. Dün gece salondaki koltukta uyuduğum hatırladığım tek şeydi. Gözlerimi çevirdim ve koluna baktım. Evet kolu sargılıydı. Sırt üstü konumdan şaşmamıştı ve eli hâlâ sağ göğsünün üzerindeydi. Başı bana dönük düşmüştü, kaşları çatık, rahatsız bir tavırdaydı. Çok geçmeden de zil bir kez daha çalınca, ben kapının çaldığının bilincine vardım Ecevit de uykusundan uyandı. Gözleri açıldıkça göz göze gelmemiz kısa sürdü, o da beni yanında görünce kısa bir şaşkınlık yaşadı, hatta odaya da yabancılık duyup etrafa bakındı birkaç saniye. 


“Firuze,” dediğinde yataktan kalktım ve kapıya gittim. Annem miydi yoksa ev sahibi mi emin olamadım. Geçen gün su faturasını kesmeye gelen adam da benim zilimi çalmıştı. Aklımda birden fazla ihtimal vardı. Kim geliyor olursa olsun onu gönderecektim. Aklımdaki tek plan buydu ama baktığım delikten babamı görmeyi beklemiyordum.  


Kapımdaki kişi Atilla Akın’dı.  


Kapıyı tekrardan çaldı ve, “Firuze aç hadi,” dedi sabırsızca ve bu içeride olduğunu biliyorum demekti. Korkuyla arkama baktım. Anneme Ecevit’in burada olduğunu açıklayabilirdim ama babama açıklayamazdım. Daha dün gece zihnime üşüşmüş cümleleri vardı. Benim saltanatım devam ettiği sürece, benden olan en çapsız insan bile herkesin istikbaline göz dikebilecek. Aklı olmayan Bülent’in yaptığı sana bunu hatırlatsın. Bırak, demişti. Ve benim de o geceki suskunluğum adeta kabuldü. Ecevit şimdi içeride, babamın benim olacağını düşüneceği yatakta uyuyordu. Kaldı ki ben de az önce o yataktaydım.  


Telaşla odaya geri döndüm ve beni izleyen Ecevit’e baktım. Babamın sesini duymamış olacaktı. “Babam geldi,” dedim korkuyla. “Sakın sesini çıkarma,” dedim ve Ecevit istediğimin tam aksine doğruldu. Ona doğru adımladım. “Duydun mu beni?”  


“Neden?” diye sordu. Ecevit’in babamın söylediklerinden de haberi olsun istemiyordum. Ben Ecevit’ten sadece babamın dedikleri için vazgeçmemiştim ama Ecevit bana inansaydı da babamın haklı olduğunu bilirdim. Belki, başarabilirsem bu kadar mesafeler koymadan yine uzak dururdum. Ama bunu Ecevit bilsin istemiyordum.  


“Burada olduğunu bilmesini istemiyorum,” Kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu. “Eğer ki çıkarsan odadan seni bir daha eve almam,” dedim. Bir şekilde babamı konuşturmadan bu konuları açmasına izin vermeden gönderecektim. “Uyu sen,” dedim sanki mümkünmüş gibi. Odadan çıktım ve kapıyı kapadım. Elimde olsa kilitleyecektim ama anahtar yoktu. Kapıya ulaştım ve açtım. Gel der gibi aralamadım, sadece birbirimizi gördük.  


“Ne işin var senin burada?”  


Annem yoktu, beni almaya mı gelmişti? Annemi en son dünden önceki gün görmüştüm. Haberi var mıydı buraya geleceğinden. Babam benim bu dünya üzerinde panik atağımı tetikleyen en büyük etmendi. Şimdi bir kez daha anladım. Ne kadar dipte olsam da, ölecek kadar bile, panik atak geçirmiyordum. Babamdı bunun sebebi. Bunu bana babam yapıyordu. Bana ve saçlarıma baktı uzun uzun. Yine dimdikti, yine keyifliydi, yine morali yerindeydi, onun için yine bir şeyler yolundaydı. Yine yıkılmazı oynuyordu.  


“Hoş buldum kızım,” dedi ve eve doğru adımladı. Ecevit’in serdiği halılara ayakkabılarıyla bastı. O an derdim neden bu oldu bilmiyordum ama, “Ayakkabıyla giremezsin,” dedim. Hayat babamın seçimden seçime gittiği evlerdeki gibi akıyordu ve o evlerde ayakkabıyla dolaşamıyordu. Babam benim o evlerden birinde olmadığımı kabullenircesine ayakkabısını çıkarma telaşesine düşmedi.  

“Yapma Firuze,” dedi evin içine göz atarken. “Annen çok kötü demişti ama bu kadarını beklemiyordum.” Mutfaktan bir mırıltı duyduğumda yakalanmışım gibi korktum ama Demlik’ti. Şimdi gidip Ecevit’in olduğu odanın kapısını eşelerse ne yapardım bilmiyordum. “Kedin için mi kiraladın burayı?” diye sordu. Sesindeki o aşağılama öyle zoruma gitti ki. Aynısını Ecevit’in o benden gitti diye tüm varlığımı kaybettiğimi hissettiğim evine de yapmıştı. Ki o ev buradan katlarca daha iyiydi.  


“Hiç komik değilsin. O seçim geldi diye sofralarından kalkmadığın insanların yaşadığı normal bir evde yaşıyorum. Başkalarına yaptığın şovu burada da devam ettir daha fazla midemi bulandırmadan. Ya da hayır ya çık git, hadi baba çık git. Niye geldin? Niye geldin baba? Niye?” 

 

Babamın koluna dokunmak ve onu kapı dışarı etmek istedim koluna da dokundum zaten. İtmek ister gibi ama hayır. Yine ibreyi kendine çevirdi ve sarıldı bana. “Güzel kızım,” dedi zerresine inanmadığım bir şefkatle. Saçlarımı okşadı, başıma buseler kondurdu. “Çok özlettin kendini.”  

“Bırakır mısın beni? Annem mi söyledi burada olduğumu?” Aklımı kaçıracaktım. Neden böyle yapıyordu? Neden her seferinde beni kendine bir nebze inandırıp yine babamın yanında alıyordu soluğu.


“Seni bulmak için annene mi ihtiyacım var Firuze?” dedi. Sesinde zerre alay yoktu. Annem söylemiş olsa o da gelmez miydi babamla? Benden ayrıldı ama bu kez yüzümü avuçlarının arasına aldı.

“Tamam kararına saygı duyuyorum. Yine Ümitköy taraflarında güvenlikli bir sitede, mütevazı bir villa tutalım sana. Orada belli güvenlik önlemleriyle dilediğin gece git kal. Ama burası…” dedi ve evin içine baktı. “Çankaya’nın göbeğinde, herkes burada yaşıyor, ne olduğu belli olmayan bir apartmanda, karşı komşun kim tanımıyoruz…”  


“Ben yirmi beş yıl bir katille ve o katilin yardakçılarıyla yaşadım, sen bana ne anlatıyorsun?” diye sordum açıkça. Nefesim daralıyordu, göğsüme aldığım her soluk batıyordu adeta. Babam benim panik ataklarımın sebebiydi. Şimdi çok daha net anladım. Gölgesi, yalnızca gölgesi bile yeterdi benim için.  


Babamın yüzümdeki elleri sıkılaştı ve bana olan bakışları usta bir tiyatrocu gibi hızla renk değiştirdi. Biliyordum, buydu. Her şey tam bu anda gizliydi. “Bülent artık bizimle yaşamıyor, evine geri dön,” dedi ve açıkça niyetini belli etti. Zaten derdi buydu.  


“Onu mu güvenlikli komşusu belli olan siteye yerleştirdin?” diye sordum. Bülent’e ne olduğu, yaşayıp yaşamadığı bile umurumda değildi.  


“Hayır, Türkiye’de değil. Amerika’da artık. Dönmeyecek çok uzun bir zaman. Sen istemediğin sürece görmeyeceksin artık, dön evine. Hadi topla eşyalarını,” dedi. Bülent’i Amerika’ya göndermesine mi yoksa beni zorlayacağına mı odaklansam şaşırdım. Bülent bir dönem deli gibi gitmek istemişti ama oğlunun orada da başına iş açacağını, kendisini de rezil edeceğini bildiğinden reddetmişti. Şimdi ne olmuştu da göndermişti? Üstelik yine özgürlük Bülent’in olmuştu. Ben okula bile gidemezken sokaklarda sürten oyken, ben iki odalı bir evde yaşamak için savaşırken de başka bir ülkeye giden özgürce yaşayacak olan o olmuştu.  


“Gelmeyeceğim,” dedim ve geri çekilmeye çalıştım. “Sakın beni zorla götürmeye çalışma. Asla gelmeyeceğim, sen de bir daha gelmeyeceksin buraya, duydun mu beni? Hadi çık.” 


Korktuğum başıma geldi ve babam, “O adamla devam ediyorsun değil mi?” dedi. Yutkundum ve sesimi alçaltmak zorunda kaldım.  


“Ne saçmalıyorsun sen baba? Adam mı kaldı? Neye sebep olduğumuzu unuttun mu? Sence bu saatten sonra onunla devam edebilir miyim? Sen o kadar narsist bir adamsın ki,” dedim şok olmuş bir sesle. Abarttım abartabildiğim kadar. Çok çabuk ikna olsun ve gitsin istiyordum. “Senin kanından olan herkes de senin gibi narsist sanıyorsun. Çünkü biz istersek her şey olur. Karşı taraf bizi istememezlik yapamaz. Baba çık hadi,” dedim ve yeniden kapıya yürütmeye çalıştım.  


“Çocuk mu kandırıyorsun sen?” dedi bu kez. Anlayabileceği tek bir şey bile yok sanırdınız ama babam demliğin varlığından bile anlardı bazı şeyleri. Olmayan şeyleri bile. “Seni o adama vermem, ölsem de, ölse de, ölsen de vermem, dedim mi demedim mi?” dedi gözlerimin içine bakarak. Ben sesimi alçak tutmaya çalışmıştım ama aynı şey babam için de geçerli değildi. “Annen geldi, ölmek üzere dedi diye bir ev şansı veriyorum sana ama beni kandırmaya çalışma, beni zorlama Firuze. Ben annen değilim. Seni alırım gözümün önüne ölmene de izin vermem. On beş senedir ölebildin mi, bir on beş daha yaşarsın. Benimle sakın oynama,” dedi. Ecevit ihtimali kısa vakitte onu çılgına çevirdi. İçeride olduğunu bilmiyordu bile. Çenemi tuttu ve kaldırdı.  


“Bırak zarar görmeden kardeşi yaşıyorsa bulsun gitsin ama onu bizim avucumuza daha fazla bırakma, dedim sana. Ne istiyorsun Firuze, tam olarak ne istiyorsun? Sen onun yakınında olduğun sürece, Bülent gider ben gelirim. Duydun mu beni? Ben olmasam başkası gelir. Derdin ne senin? Senin için kaçımızla baş etmesini istiyorsun?” 


Bir babanın sesinden yine ve yine bir düşmanın cümleleri dökülüyordu. Ecevit bunları duyuyordu. “Seni benden almak isterse vermem,” dedi tıpkı dün Ecevit’in dediği gibi. “Seni bir düşmana vermem. Onun iyiliği için bırak, dedim sana. Başka ev, başka hayat. Bunlar ne için isteniyor, neyin yolu açılıyor görmüyorum mu sanıyorsun? Bana bak, sen sebep olursun. Bununla da yaşarsın, ölürüm de deme. Seni göz göre göre uyarıyorum. Sen sebep olursun, canından olduğuyla kalır. Baş edemiyorum seninle,” dedi. “Bak beni zorlama,” Babamın tehdit cümlelerinin Ali Ecevit Tarhan tarafından bölüneceğini biliyordum. Kapı sertçe açıldı ve sanki hiç haberi yokmuş gibi kapı eşiğinden bize baktı. Babamla göz göze geldiler. Ürkütücü bir bakışma geçti aralarından.  


Sonra Ecevit, hep bu evde kalıyormuş gibi, dün gece burada ilk gecesi değilmiş gibi, “Çay koydun mu Firuze?” diye sordu ve adım adım mutfağa yürüdü. Gözlerimi yumdum. Amacını hemen anladım ve devamı da geldi çok geçmeden. “Geçen aldığım çayı nereye koymuştun?” diye sordu. Babam artık sadece bana bakıyordu. Ecevit getirdiği çaydanlığı ikinci kez kullandı ve çay suyu koydu.  


Ecevit yanımıza geldi, hatta gitti ve kapıyı açtı. “Bu saatte misafir olmaz, ancak parazit olur. Hadi,” dedi. Yutkundum, kafamın içinde siren sesleri vardı artık. Hepsi Ecevit için çalıyordu. Sanki bir kez daha, göz göre göre ona zarar verecek yolu açtım. Ellerim titremeye, aslanlarla dolu bir odaya doğru itilmeye başlandım. Babam avuçlarını şakaklarıma bastırdı ve bana doğru eğildi. “En yakın zamanda eve geliyorsun,” dedi kulağıma doğru. “Değil sana, seninle aynı yerde yaşayan kimseye huzur vermem. Herkesi yerinden ederim.” Fısıltısı kesilince saçlarımdan öptü. “Ben sonra gelirim, baba kız baş başa konuşuruz kızım,” dedi ve yakasını düzeltti. Ecevit’e hiç bakmadan çıktı gitti. Ecevit’in arkasından söylediği ilk şey, “Ayakkabıyla girmiş bir de.” oldu.  


Halbuki ne söylediyse duyduğunu biliyordum. Gözlerimi kapattım ve içimdeki sıkıntının bir nebze olsun geçmesini bekledim. Geliyordu hissediyordum. Yakamı gevşettim, bir sağa bir sola yatırdım başımı. Parmak uçlarımı birbirine sürttüğümde ellerime bir çift el dokundu. “Evde domates var mı?” dedi Ecevit. “Hemen cevap ver,” öyle ciddi ve hızlı sordu ki bunu kendimi düşünmek zorunda hissettim. Başımı salladım.  


“Yumurta var mı Firuze?”  


“Niye çıktın odadan?” diye bağırmak istedim ama sadece sorabildim. Nefes almaya çalışıyordum ama gözüm de seğirmeye başladı.  


“Yumurta var mı evde?” diye sordu tekrardan. Ben de aynı soruyu soracaktım ama yapmadı.

Parmaklarımı birbirine kilitlememe izin vermiyordu. Başımı salladım. Büyük avuçları parmaklarımı engelliyordu. “Soğan var mı?” diye sordu bu kez. Bilmiyordum, cevap veremedim. Ecevit beni adım adım mutfağa götürmüştü hiç fark etmemiştim. Kendimi aniden masada buldum zaten. “Dün gece hangi koluma pansuman yaptın?”  


“Sağ.”  


“Bir daha düşün.”  


“Sol.”  


“İki seçeneğin var zaten.”  


“Sol,” dedim kolundaki kabartıya bakıp. Burnumun üzerine vurdu. “Kopyacı,” dedi gülerek. Kalbimde bir sancı hissettim, başım hafifçe öne doğru düştü. Ecevit kaldırdı hiç izin vermeden. “Menemen yapacağım, ekmeğimiz var mı?”  


“Bilmiyorum.”  


“Yoksa da gidip alabilir misin?”  


“Hayır.”  


“O zaman benimle gelirsin.”  


“Niye çıktın odadan?” dedim inleye inleye. Dün gece aniden gelişmişti yoksa izin vermezdim ki Ecevit’in kalmasına. Ecevit elini yanağıma koydu, yüzüme yaklaştı. “Babanı mı dinleyeceksin, ondan korkum var mı? Öyle mi duruyor?”  


“Ben istemiyorum,” dedim açıkça. Ben de istemiyorum fikrini bastıra bastıra söylemeliydim. Babamdan dolayı olduğuna tamamen inanırsa onu vazgeçiremezdim. “Bitti dedim ya Ecevit.”  

“Akınlar değil ben kendime zarar verdim, hatanın en büyüğü bendeydi. Seni kullandılar, kendileri hiçbir şey yapamayacakları için seni kullandı-” 


“Ben bitirdim Ecevit,” dedim net bir sesle. Gözlerinde hayal kırıklığı mı vardı, olsaydı. Ama yine de babamı kıstas almasaydı. Artık hiç uzak durmazdı benden biliyordum. Babamın ki de zerre tehdit değildi, hepsi gerçekti. 


“Ben başlatırım Firuze,” dedi ama o. “Bir şeyden geçiyoruz, bitecek. Ben yine başlatırım, bir daha başlatırım. Bitmedi. Babandan da etkileniyorsun, aksini söyleme bile. Alçaklıklarını görüyor musun? Olur da başaramazlarsa diye sana neyin baskısını yapıyorlar? Bana bak sakın,” dedi. “Sakın. Bu değil, sen beni terk edersen ben peşinden gelirim,” dedi açıkça. “Ama sen o soysuzun peşinden gider o yüzden ne yapacaksan yaparsan benim kolumu kanadımı kırarsın. Baban değil sebep. Beni terk et.”  

“Tamam seni terk ettim,” dedim bastıra bastıra. Halbuki o ilk beni terk etmişti. Ben sadece sürdürüyordum. Geri adım atmıyordum. Kabullenmiş gibi yapıyordum.  


Başını hafifçe sağa yatırdı. “Tamam,” dedi. “Bu benim sorunum,” dedi ve doğruldu. “Menemen yapacağım şimdi.” Sonra gitti o zor kullandığı eliyle yaptı menemeni. Masayı kurdu, Demlik’in mamasını suyunu tamamladı ve mutfakta ekmeği arayıp buldu. Onları da tavada ısıttı. Bir tane bütün bir tane yarım ekmekti. Yarım olan sanırım siyez ekmeğiydi. Her şey annemden kalmıştı ne vardı ne yoktu bilmiyordum. Siyez ekmeğine baktı, kokladı da ama yemedi. Benim önüme koydu. Soğan yoktu evet, annem doğramazdı zaten. Menemene baktım bitkince. Babamın nefesi boynumda sesi kulağımdaydı. Midem bulanıyordu ama menemenden değildi. Ecevit bize çay koydu. Yine aynı sofraya oturduk. Onun evi değildi ama yine onun menemeniydi. Hiç öyle benim gibi çekinmedi de, ekmek kırıntısı kalır diye köşeden de yemedi.  


O sabah kahvaltısında Ecevit bir bütün ekmeği bitirdi. Sanki bir tane daha olsa onu da yiyecekti ve sanki günlerdir açtı. Kıtlıktan çıkmış gibi değildi hali, sadece iştahla, tadını çıkara çıkara yiyordu. Ben siyez ekmeğinden iki dilim kadar yedim, bana yetti. Onun ekmeği bitince kalanı da ona uzattım. Başta yemedi, sanırım benim yemeyeceğimden emin oldu. Kalanı da yedi, karnı doydu. Üç bardak da çay içerken sandalyesini öteye çektiğini gördüm. Sigara içecekti. Ağzının içinde şükrettiğini duydum. Bu haline bile mi demedim. Çünkü Ecevit’in o şükrü neye ettiğini biliyordum. Şükür için büyük şeyler olmaması gerektiğini bana o öğretmemiş miydi? Ama ben yine de şükretmedim. İçimden gelmedi.  


“Adres sende kalsın, yarın gideceğiz,” dedi. “Kolumu yarına kadar dinlendirmem lazım, silah tutamam bu halde. Pansumanı yenileyecek misin?” Başımı salladım. Dün gece bir başka yere gitmeyen bu sabah mı gidecekti?  


“Kim sıktı o silahı sana?” diye sordum. Yanıt vermedi. “Dün nereye gittin? Kim yaptı bunu sana?” 

 

“Çay içecek misin?”  


“Cevap ver bana. Soru soruyorum. Dün kim aradı, nereye gittin, bu nasıl oldu?” Yüzüme bile bakmıyordu, musluğumu izliyordu. “Sana söylüyorum Ecevit. Dün sana ne dedim? Buraya gelmeyi biliyorsan söylemeyi de bileceksin! Sana söylüyorum, beni duymuyor musun?”  


“Allah’ım hesap soruyor, hesap soruyor kafayı yiyeceğim hesap soruyor,” dedi, tamamen istemsizce. O da şaşırdı söylediğine. Sanki bir menemenle en başa gitmişiz gibi hissettim.  


“Kalk yapayım şu pansumanı da çık evden,” dedim çekinmeden. Az önce bittiğini söyleyebiliyorsam elbette bunu da söyleyebilecektim. Ne olduğunu bile söylemiyordu ayrıca. Ne diye oturacaktı evde? Ecevit de kalktı zaten. İşi vardı ya da gitmeyi düşünüyordu zaten. Salondaki koltuğa geçti yine.

Kazağımı çıkardı yavaşça. Kan lekesi en üst katmana pembe silik bir renkte ulaşmıştı. Yavaş yavaş bandajı açmaya başladım. Açtıkça renk koyulaşıyordu. Son tabakayı da zorlukla kaldırdım. Ecevit sıktı kendini ama sesini çıkarmadı.  


Önce biraz temizledim. Sonra o açık kısmına bakmadan geri sarmaya başladım. Daha kolay oldu. Kolunu sabit tutması gerekiyordu. Kalktım ve odaya gittim. Bir tane beyaz tişört aldım kestim onu makasla ve geri dönüş Ecevit’in boynuna taktım askı niyetine. Bunu da çok takacağını sanmıyordum ama bir süre en azından kalsaydı. Kalktı yerinden. Biraz demliği sevdi. Sonra telefonunu ve sigarasını aldı. Ona adres ve yarın hakkında hiçbir şey sormadım. Eğer ki isterse de verecektim zaten. Sonra o çıkmadan önce bana yaklaştı, Demlik’in kafasını sever gibi saçlarıma dokundu ve bir buse kondurdu. “Geleceğim,” dedi. Çıktı gitti.  


Odada telefonum çalıyordu ama gidip bakmıyordum. Ecevit olmadığını biliyordum zaten o an gerisi önemsiz geldi. Demlik’i görünce aniden korktum. Evet aniden, ne zaman alışacaktım varlığına bilmiyordum ama her gördüğümde ilk defa görmüş gibi oluyordum. Unutuyordum adeta evdeki varlığını. Belki küçük diye belki de onu hiç sahiplenmediğim için.  


Bu benim sorunum demişti. Öyle iş mi olurdu? Terk etmek tek taraflı değildi ki. İki taraflıydı. O terk etmişti, ben de terk edilmiştim ya da ben terk etmiş o da terk edilmişti işte. Bu tek tarafın sorunu değildi. Neydi öyle sanki hiç umurunda değilmiş gibi. Gözlerimi devirdim boşlukta. Gelmesin de istemiyordum. Menemenini de hiç özlememiştim. Zaten ne diye gelmişti ki? Yarası vardı… Tamam onun için gelseydi. Benden başka kime gidecekti ki? 


Ben tam bunları düşünürken telefon iki kez daha çaldı. Artık kulak tırmalıyor, rahatsız ediyordu. Kalktım yerimden dün gece Ecevit’in de uyuduğu yatağa gittim. Annem arıyordu. Bu kadar sık arayan o muydu? Kim bilir ne kadar korkmuştu. Bunun bilincindeydim ama yine de telefonu aceleyle açmadım.  


“Efendim anne.”  


“Niye açmıyorsun kızım telefonumu?” dedi sitemle.  


“Mutfaktaydım,” dedim Ecevit’in uyuduğu yastığa yatarken. Nasıl da dün gece beni yanına almıştı. Ben istesem uyurdum zaten, istememiştim işte. Köşesinde uyumuştu ama hiç yaklaşmamıştık birbirimize. Olsun.  


“İnci aradı defalarca kez, neden açmadın?” diye sordu. Ben tüm aramalar ondan sanıyordum. Kaşlarım çatıldı. İnci’nin adını duymak bile yüreğimi sızlattı.  


“Duymadım anne.”  


“Firuze o senin kardeşin,” dedi annem. “Seninle konuşmak istiyor ve yurt dışında girdiği bir üniversite sınavının sonucu açıklandı bugün.”  


Sınavlara girdiğini biliyordum. Farklı ülkelerde, üniversitelerin kendilerine özel sınavlarına giriyordu. Tam net hatırlamıyordum ülkeleri ama mimarlık, hukuk ve mühendislik deneyecekti bazı yerlerde. Eskiden, daha bir hevesliydim onun geleceği için ama şimdi iyi olduğunu bilmek bana yetecekti sanki. Bana neden kötülük yapmıştı? O bile… “Sonuç?” diye sordum.  


“Kendisi ablasının evine gelip söylemek istiyor,” dedi. Hiçbir şey söyleyemedim. “Firuze, Bülent’in nasıl korkunç biri olduğunu sen benden iyi biliyorsun. Kandırmıştır, ondan bir şey dinlediğim için söylemiyorum bunu. Kandırmıştır, inandırmıştır. Bir gelsin konuşun anneciğim olur mu?”  


“Anne…”  


“Firuze sana da iyi gelir,” dedi ısrarla. “Ben bugün geleceğim. Onu da yanımda getireyim olur mu bir tanem?”  


“Babam da bugün geldi anne,” dedim sitemle. Biliyordum, o yapmamış olsa da hiç haberi yok muydu?  


“Yemin ederim haberim yoktu,” dedi kafamın içini görür gibi. Sesindeki gizli öfkeyi duydum.

“Yemin ederim yoktu. Ne dedi, ne yaptı?”  


“Anne siz iki gün sonra gelin,” dedim babamdan bahsetmek istemediğimi belli ederken. Zaten babam kendisi akşam Ecevit terörü estirecekti.  


“Biz mi? İnci de gelsin değil mi?”  


“Gelsin anne,” dedim. Eğer ki sınavı kazandıysa, belki de gidecekti. Ve ben şimdi de reddedersem belki de o beni hiç görmeden gidecekti. Bunu istemiyordum. En azından bir kez olsun görmek istiyordum.  


“Tamam,” dedi annem adeta cıvıldayarak. “Tamam iki gün sonra geliriz ama beraber geliriz,” dedi. 


***

 Ecevit’le gittiğimiz adrese bir yerden sonra arabayla varmak mümkün olmadı. Ankara’nın çıkmaz sokaklarıyla dolu, her girdiğimiz yerin bir başka çıkmaz sokağa açıldığı karman çorban bir yerdi. Kime sorsak bizi yanlış bir yere yönlendiriyordu. Yürüyorduk, durmadan beklemeden yürüyorduk ama nereye gidiyorduk bilmiyordum. Ecevit en son gittiğimiz yerin de doğru kapı numarasına sahip olmadığını görünce okkalı bir küfretti.


“Kapı numarası belki de yanlış,” dedim.


“Muhtemelen yanlış zaten. Resmen taşak geçiyor bizimle. Biz de ayak uyduruyoruz ki ne yapacaksa yapsın diye. Yürü Firuze, bu böyle olmaz yürü. Bu sokağa da üç sokak öteye de baktık, yürü.”


Ecevit’in elindeki adresi yeniden aldım ve en baştan kafamda tik ata ata gittim. Hayır doğruydu, kapı numarasına kadar, semt de, ilçe de, mahalle de doğruydu. Bu sokaktaki kapı numaraları elimdeki kapı numarasına çok uzaktı sadece. Bu da zaten belli ediyordu yanlış olduğunu. Soluklandım ve kağıdı geri uzattım. Adeta alay ediyorlardı. Ecevit arabasının yolunu hatırlıyor olacak ki ki düştü yola. Ben de yanından yürüdüm. Bu sokaklarda benim o arabayı tekrardan bulmam imkansızdı ama Ecevit çok geçmeden buldu.


Arabaya geri bindiğimizde Ecevit aracı çalıştırmaya çalıştı ama yapamadı. Bir motor sesi çıkıyor ama devamı gelmiyordu. Ecevit o kadar sınırdaydı ki önüne gelene küfrediyordu. Arabaya da etti ve tam inecekken camına bir adamın vurduğunu gördük. Belki aynı şekilde bir başkası da benim tarafımdan vurmasa ve aniden araç ablukaya alınmasa Ecevit kapıları kilitlemeyecekti ama kaşla göz arasında tüm kapıları kilitledi. “Ecevit,” dedim korkuyla. Geleceğimiz yerde elle tutulur bir şey olmayacağına kendimi öylesine ikna etmiş, bir de gelmiş ama sahiden bulamamıştık ya vücudum gevşemişti.

Şimdi gelen her beni olacağından daha da fazla korkutuyordu. “Geldiler,” dedi Ecevit. “Sakin ol,” dedikten hemen sonra kendi camını açtı ve “Buyur,” dedi adama.


“Yolculuk bizden devam edecek, araç bozulmuş.”


“Gitmeyelim,” dedim hızla. Bu haddinden fazla güvensizdi. Nereye götüreceklerdi, kimlerdi ve ne yapacaklardı.


“Yolculuk nereye?” diye sorduğunda Ecevit benim kadar net değildi. “Önce ondan haber ver.”


“Raşit abinin selamını getirdik,” diye bir yanıt aldı. Mafyacılık oynuyordu. Senelerdir kaçak olan, devletin bulamadığı adam mafyacılık oynuyordu. Delirmemek elde değildi. Adeta korunup kollanmak değil de neydi bu?


“Raşit abin selamı kendisi versin, o zaman bakarız duruma,” dedi Ecevit. Benim tarafımdaki adam kapıya aniden asıldığında kilitli olsa da kendimi geri çektim aynı anda Ecevit’in eli uzandı cama.


“Hop!” diye bağırdı ve elini cama geçirdi. “Geri bas lan!”


Hızla telefonumu aldım ve 155’i hazır halde tuttum. Araç çalışmıyordu içinde mahsur kalmıştık sürsek süremiyorduk. Bir anda arabanın içine bir telefon uzatıldı. Ekranda yalnızca numara yazıyordu.

“Seni bekliyorum kardeş,” dedi telefonun ucundan bir ses. İlk kez duyuyorduk. Notunu almıştık defalarca kez ama ilk kez sesini duyuyordum.


“Bekle orospu çocuğu geliyorum,” dedi Ecevit ağız dolusu.


“Günaha bulamak istemediğin kimseyi getirme yanında,” dedi. Benim yanında olduğumun haberi elbet gitmişti. Beni istemiyordu. Ecevit telefonu ittiğinde kendi telefonunu çıkardı internetten bir şeye baktı ve bulunduğumuz sokağa bir taksi istedi.


“Ecevit gitmeyelim. O gelsin. Nereye götürecekleri belli…”


“Ben tek gideceğim.”


“Nereye tek gideceksin?”


“Tek gideceğim, taksi çağırdım ona bin git. Eve geç ben seni arayacağım.”


“Saçmalama!” diye bağırdım var gücümle. “Saçmalama! Nasıl tek gidersin saçmalama! O da

gelmeye mecbur. Tek mecbur olan biz değiliz. Saçmalama! Arasınlar bir daha, söyle. Yoksa ben de gelirim.”


“Eve geç ben çıkar çıkmaz seni arayacağım.”


“Seni oradan çıkarırlar mı?” dedim hışımla. Aklını mı kaçırmıştı?


“Sike sike çıkaracaklar,” dedi. Silahını aldı, beline koydu. O silahı bile bırakmazlardı onunla.


“Sike sike ayağımıza da gelirler o zaman,” dediğim an sokağın başında taksi gözüktü. Ecevit kapıları açtı ve hızla indi, benim kapımı açtı. Beni taksiye bindirecekti. Olduğum koltuğa yapıştım. “Hayır gitmiyorum. Ya sen de gitmeyeceksin ya ben de geleceğim. Ecevit aklını başına al, sana her şeyi yapabilirler.


Koluma yapıştı ve beni bir şekilde çıkardı arabadan. İki eliyle omuzlarımdan tuttu ve taksiye doğru yürütmeye başladı Direniyordum, binmeyecektim. Elinden kurtulduğum an geriye koşacak gerekirse o adamların arasına girecektim. Elinden de kurtuldum ama geriye doğru gidemeden beni karnımdan yakaladı, kucaklamadı ama ayaklarımı yerden kesti. Kalan birkaç adımı da öyle attı. Taksiciye, “Abi Tunalı’ya dedikten sonra bana doğru eğildi ve adeta koltukla arasına sıkıştırdı. Tüm bedenim kabarmıştı, kendimi neredeyse yerden yere vuracaktım.


“Gitme!”


“Sana yalvarıyorum şimdi bana bunu yapma,” dedi. Ellerini yüzüme sardı. Alın alına durdurdu bizi, hareket ettirmiyordu. “Yalvarıyorum bana bunca insanın arasında sıkıntı çıkarma. Gideceğim geleceğim.”


“Seni oradan çıkarmazlar!”


“Öyle bir amaçları yok.” Gözünü karartmıştı. “Sana yalvarıyorum Firuze, gözümü arkada bırakma. Hadi evine git, geleceğim. Hadi. Yemin ederim hiçbir şey olmayacak. Nasıl gördüysen öyle döneceğim. Hadi git, hadi.” Defalarca kez konuşmaya çalıştım ama her seferinde susturdu. Defalarca kez ağzımı açmaya çalıştım ama her defasında aynı cümlelerle böldü beni. Yeminler etti, sözler verdi ve eninde sonunda eve gideceğim lafını aldı ağzımdan.


“Gelmezsen…”


“Geleceğim,” dedi. Gözlerime dokundu, alnıma dudaklarını bastırdı ve taksinin kapısını kapattı. Arkamı döndüm ve ona baktım. Taksici öyle hızlı sürüyordu ki Ecevit çabucak gözden kayboldu, ben geri dönüp onları takip etmeyi söyleyemedim bile.


*** 


Ali Ecevit bindirildiği arabada oturmuşken tavırları rahat, bakışları kendisinin gevşek diye anlatacağı kadar hovardaydı. İçinde kendi canına yönelik bir korku yoktu. Onu öldürecek olan şimdiye kadar elli kez öldürür, cesedini de yok ederdi. Onlarca fırsatları vardı. Bazen yanında silah bile taşımazdı, çoğunlukla da savunmasız olurdu. Tek başına, tek tabanca dolanıyordu aylardır ortalıkta. Cahil cesareti miydi bu? Pek tabi değildi, yalnızca bilginin silahtan güçlü olduğunu bilirdi. Bilmek öldürmekten daha zordu ve o bir noktada zoru elde etmişti. Bir de kabul. Canına pek kıymet vermiyordu. Ölecek miydi? Ölseydi. Bir onursuzun önünde, alacağı tek nefes için boyun eğecekse ölseydin bin kat daha iyiydi onun için.  


Ali Ecevit neye sebep olacağını pek tabi bilerek elini aniden cebine attı ve hiç beklemeden yüzüne doğru kalkan namluları saydı. Dört namlu şimdi tam alnının çatısındaydı. “Sakin lan,” dedi ve sigarasını çıkardı cebinden. “Sigara içeceğim. Sigaramı mı ateşleyeceksiniz, çakmağım var eyvallah,” dedi ve çakmağını da çıkardı. Bir dal sigara aldı, dudaklarının arasına sıkıştırdı ve ucunu harladı. Son söylediğinin üzerine edepsiz bir cümle kuracaktı. Amacı çevresindeki adamlara pezevenk iması yapmaktı da geçen gün Firuze’nin de sigarasını yaktığını hatırladı. Vazgeçti, söylemedi. Kendisine ne deneceği umurunda değildi de, ucu öyle Firuze’ye dokunacak olunca huzursuz hissetti kendini lafını geri yuttu.  


“İçen var mı?” diye sordu, yanıt alamadı ve namlular da teker teker indi. Bir sigara yakıyor, diğerini arabanın deri koltuğunda söndürüyordu. “Arabanızı da siktim attım ama Raşit orospusunun gözüne gözükmez herhalde.” Kimse yine cevap vermedi. İnsanların sınırlarını zorlamak istiyordu. Zaten en azından şu an ona bir halt yapacak halleri yoktu. En azından bu uzun ve nereye gittiği belli olmayan yolda can sıkıntısını geçirmek, insanların beynini ağrıtmak istiyordu. “Sizin maaşı nasıl ödüyor? Para akışı nereden bu pezevengin? Kaç yıldır kaçak değil mi?” Kimse yine Ecevit’e yanıt vermedi. Canı sıkılıyordu, sahiden sıkılıyordu ama.  


Adamların tek tek yüzünü inceledi. Rahatsız ediciydi. Firuze’nin eve gitmesi gerektiği kadar vakit geçmişti. Arkasını dönüp bir an baktı. Zaten peşlerine düşmüş olsa şimdiye kadar elli kez engel olurlardı ama işte söz konusu Firuze olunca… Köstebek olup yeri kazmıştır, yeter ki gelmek istesin, diyordu kendi kendine. Onu dinlediyse şu an peşlerinde değildi ama onu dinlemediyse vay hallerineydi ama Ecevit’in içinde huzursuzluk yoktu. O şimdi evdeydi, volta atıyordu.  


Bir adamda kaldı, yaşları en büyük olandı “Evli misin sen?” dedi, adamın kaşları daha çok çatıldı. “Aman dikkat çoluk çocuk varsa kaçırmasın, köpekliğini yaptığınız adamın ne bok olduğunu biliyor musunuz siz yoksa saklıyor mu sizden?” 


Tek konuşan Ecevit’ti. “Ne kadar maaş alıyorsunuz? İnsan düşünüyor ne kadar verilse kabul edilir diye de cevap bulamıyor.” Aralarından en gencine baktı Ecevit. Nedense aklına kaçırdığı çocuklardan biri olabileceği geldi. İşte o vakit içinde kendi canıyla alakası olmayan huzursuzluğu çözdü. Kardeşinin saç telini ona gönderen adamın yanına gidiyordu. Köşeye sıkıştığını anladığında Melike’ye ulaşabildiğini bildiği adamın yanına gidiyordu. Yeniden öfkeyle doldu.  


“Sizin şerefinizi sikeyim,” diye bağırdı arabanın içinde. “Namussuzlar.”  


Gidecekleri yer Ankara’nın dışında sayılırdı. Yolun belli bir yerinden sonra arabanın arka kısmındaki tüm perdeler çekildi ve Ali Ecevit’in yolu görmesi engellendi. Ansızın duruyor küfürler savuruyordu. Ne soyları ne sopları kalmıştı. Ecevit yine de sakinleşmemişti. Bugün oradan anlaşmayla çıkacaktı. Kendinden istenenleri biliyordu, verecekti. Kardeşi için ne gerekiyorsa yapacaktı, kuyruğuna gelmişti. Ne isteniyorsa verecekti, kardeşini de alacaktı. Elini avucunu boşaltmaya ama bu dünya üzerinde kan bağı kalmış tek kişiyi almaya gidiyordu.  


Ecevit’in paketi yol bitmeden bitti. Sıkıntısı da arttı. Araba duman altıydı. Camlar açılmıyor ama Ecevit’e engel de olunmuyordu. Bacağını sallıyordu, sabır çekiyordu, düşünüyordu. Durmadan, duraksamadan düşünüyordu. Enini boyunu, ortasını sonunu. Her şeyi düşünüyordu. Zaten vakit geçtikçe düşünmekten uyuyamıyordu da. Uykusu tükenmişti. Akşamı düşündü. Olur da ölmezse, ölmeden önce yapacağım dediği bir şey daha vardı. Onu tamamlayacaktı. Olur da ölmezse… Ölürse. Ölürseyi bilmiyordu.  


Herkes duman altı bir arabada yolculuğu tamamladı. Araba durduğunda Ali Ecevit elini kolunu sallayarak gidemeyeceğini farkında olunca hiç yerinden kıpırdamadı. Bekledi. Zaten çok geçmeden de beklediği görüntülere şahit oldu. “Körebe mi oynayacağız? Ebelediğimi sikeceğim ama,” dedi bezle üstüne gelen adamlara bakarken.  


Çok geçmeden iki taraftan tuttular Ecevit’i. Birinin suratına tekme attı ama çok da ileri gidemedi. Kısa zamanda gözleri bağlandı ve kollarından tutularak indirildi arabadan. Kaçmaya da evin bahçesini görmeye de niyeti yoktu zaten. Bir an önce gitmek istiyordu. Kardeşini mi bekliyordu burada? Hayır hayır ama… Kalp işte insan laf anlatabiliyor muydu? Bir koku, bir ses, bir saç teli görse sanki tanıyacaktı. Hemen tanıyacaktı kardeşini. Kendini hep buna inandırmıştı. Melike’yi en son altı aylıkken görmüştü. Saçları azdı, doğduktan bir süre sonra da göz rengi değişmişti. Ecevit baştaki mi sonraki mi onun göz rengi onu bile bilmiyordu. Ama yine de Melike’yi ilk görüşte kalbinin en içinde hissedeceğini sanıyordu.  


Ecevit iki adamın arasında biraz da arabadaki tavırlarının hırsı alınarak yürütülüyordu “Adam mı oldunuz lan çöplüğünüze gelince şerefsizler?” diye bağırıyordu gülerek. Psikolojik üstünlüğü başka insanların yanında, Firuze hariç, hiç kaybetmiyordu. Ecevit karanlık bir odaya kapatıldı, elleri bağlanmadı ama oturtulduğu yerde gözlerini açmasın diye iki adam daha duruyordu.  


Üçlü ittifak bozuluyordu. Raşit, Atilla Akın’dan habersiz şimdi baş düşmanlarının karşısındaydı. Kapının açıldığını duyunca Ecevit kalkmaya kalkıştı. İşte tam bu vakit içine Bülent’i o deliğe kapatırken dolan öfke doldu. Yine birini öldürecek kuvveti buldu bileğinde.  


Bülent kapatıldığı delikte çürüyor, haykırıyor, başını yerlere vuruyor, ağlıyor, altına kaçırıyor gün geçtikçe daha da ilkelleşiyordu ama yaşıyordu. Ölmüyordu. İki ihtimal vardı, Ecevit kaybedecekti ve Bülent orada çürüyecekti, Ecevit kazanacaktı ve Bülent dört duvar arasında çürüyecekti. Olur da Ecevit sandığından daha büyük kaybedecekti, her ihtimali düşünüyordu, Atilla’nın Bülent’i bulmak isteyecekleri duruma geleceklerdi, işte o vakit Bülent’i öldürmeden ölmeyecekti. Bülent şimdi yalnızca bileti kesilmiş yola çıkmış bir yolcuydu. Yolun sonu belliydi süreç belirsizdi.  


Ali Ecevit’in de ilk infazıydı Bülent Akın.  


Şimdi içinden üçüncü infazı verdi. Aynı yerde solumak bile çılgına çevirdi onu. “Orospu çocuğu,” diye bağırdı sandalyeden kalkmaya kalkıştı. O yol boyunca taktığı maske düştü. Kardeşinin seneler önce bir çocuk yurdundan bile mahrum bırakan, yüzlerce çocuğa sebep olan adamla aynı havayı solumak bile gözünde birikmiş kanı arttırdı. Çıldırmış gibi saldırmak, şu saniye burada öldürmek istedi “Senin yedi ceddini sikeceğim, orospu çocuğu. Seni toprağını bile sike sike kurutacağım. Can vereceksin lan, elimde can vereceksin. Bırakın lan!”  


Ali Ecevit zapt edilemiyordu, zapt edilemedikçe uygulanan muamelenin şiddeti arttı. Elleri ayakları da bağlandı. “Raşit Raşit,” dedi kan kusa kusa. Bir insan gibi değil, saldırmak üzere olan bir hayvan gibi gırtlaktan konuşuyordu. “Senin tek uzvunu sağlam bırakmayacağım. Orospu çocuğu. Her parçanı bir yerden toplayacaklar, sana kendi etini yedireceğim lan. Kendi etini yiyeceksin.”  

“Ama ben buraya beni görmek istediğin için geldim kardeş,” diye ilk kez sesini duydu. Boğazına kadar kusmuğu yükseldi. “Sen değil misin aylardır fıldır fıldır beni arayan?”  


“Ecdadını sikeceğim senin.”  


“Gençliğine, toyluğuna veriyorum bak. Sakinleşmezsen çıkıp gideceğim, sen de artık kardeşinin üç beş saç teliyle yetinirsin. Çok insafıma gelirse birkaç tane daha gönderirim.”  


Ecevit’in damarına dokunan her şey tek bir cümledeydi. Kimse nasıl olduğunu anlamadan bağlandığı sandalyeyle beraber kalktı. “Konuşma lan,” diyordu, tükürükler saçıyordu. Herkesi, birini ele geçirirse öldüreceğine ikna etmişti. Ecevit’i zorla oturttular. Kolundan kan sızıyordu. Küfürler ediyordu, aklını kaçırmış gibi bağırıyordu. Raşit’in emriyle gözleri açıldığında Ecevit gördüğü surata tükürdü, hiç pes etmeden yine saldırmaya kalktı. Beklediği kadar yaşlı değildi. Haysiyetsiz adam, senelerdir bir eli balda yaşıyordu. Korunuyordu, besleniyor, keyif çatıyordu. Bu dünyada erken ölümler ne zaman adalet terazisinden geçecekti? Ecevit karşısında babası yaşlarında bir adam görüyordu belki ama babası o hapse girdikten sonra bu adamdan daha yaşlı gözükmemiş miydi? 

En azından bağlandığı sandalyeden kalkıp saldırmaya niyetlenmeyene kadar beklediler. Nefes nefeseydi. Ölümlerden ölüm beğendirecekti. Dar ağacına sürecekti, meydanda sallandıracaktı. Canı yanan her anne babanın eline bir taş verecekti. Bu adamı taşlatarak öldürecekti. “Sakinleştin mi?” diye sordu Raşit. Arkasında duran adamlara kapıyı işaret etti. Teker teker çıktılar. Boş, tek bir ampulle aydınlanan karanlık sayılacak bir odaydılar. Tek bir sandalye vardı. Ecevit adamın yüzüne bakıyor, baktıkça köpürüyordu.  


Karşısındaki adamın Melike’nin kaybında payı olduğuna emindi. Karşısındaki adamın Mümtaz ve Raşit’le başka işler için de ortaklığına emindi. Peki Melike’nin kaybında Atilla’nın ve Mümtaz’ın birinci elden payı var mıydı ondan emin değildi. Bu denk geliş bir tesadüf müydü bilmiyordu Ecevit. Atilla Akın’ın kendisinden en baştan kurtulma şansı varken kullanmayacağına mantıklı bir sebep bulamıyordu. Bu bir pislik pisliği çeker meselesi miydi yoksa Atilla da Mümtaz da genelevden Melike’ye kadar uzanıyor muydu?  


Şayet birinci elden uzanıyorsa, bu herifi saklamaları, bu herifle iş birliği içinde olmaları bile Ecevit için yeterdi ama Atilla Akın kendisinden sonra kardeşine de dokunduysa Ecevit, Akın malikanesinin altına dinamit döşeyecekti. Yemini olsun paramparça edecekti Atilla’yı. Ne seçim yenilgisi, ne hukuk umurundaydı. Akın ailesinin her bir ferdini de, gözünü kapatıp yok edecekti. Suçluyu suçsuzu gözden çıkaracaktı. Akın olarak gördüğü her bir kimseyi, yaşına bakmadan, suçuna bakmadan yok edecekti. Namussuzlarla bir namussuz gibi savaşacaktı. Hak hukuk gözetmeyecekti, vicdanına bakmayacaktı.  

Akın olarak gördüğü herkesi, tek bir kişi dışında herkes onun için Akın’dı, yok edecekti. Tozunu bırakmayacaktı. Tarhanlar nasıl yok oldularsa Akınların da tek bir farkı olmayacaktı.  


“Kardeşim nerede?” diye sordu Ecevit.  


“İşte beklediğim soru,” dedi Raşit konulan ikinci sandalyeye otururken. “Asıl meselemiz. Devlet bıraktı peşimi sen bırakmadın lan.” 


“Senin de o ortaklarının da celladı olacağım. Sizin topunuzun adını sileceğim bu dünyadan.” 


Tam da tahmin ettiği gibi her şeyden haberi vardı. Atilla’nın da bunlardan. Eli bu kadar güçlenmeden, en baştan çekilmiş olsaydı ipi bugüne hiç gelmeyeceklerdi. Atilla Akın narsist kişiliğinin kurbanı mı oluyordu? Düşmanını hiç küçük görmemişti ama kendinden büyük de hiç görmemişti. Kaybı olanın daha büyük düşmanlık edeceğini görmezden gelmişti. Çünkü kaybetmek nedir öğrenmemişti. Bir narsisti bitiren de tam olarak bu değil miydi? Kaybetmek nedir öğrenmemek, kaybederken bile kazandığını sanmak.  


“Seçimini yap Ecevit, sen intikam mı istiyorsun yoksa kardeşini bulmayı mı? İntikamsa istediğin çözsünler elini ayağını git intikamını al, kardeşinse istediğin uzlaşmaktan başka çaren var mı?” 

Hem intikam hem kardeşiydi istediği. Tek birinden andı olsun vazgeçmeyecekti. Sakinleşmeli, sükunete bürünmeli, gözündeki öfke perdesini kaldırmalıydı. Önünü göremiyordu. Dakikalarca düzgün bir cevap verebilmek için bekledi. “Son kararın?” diye soruldu.  


“Kardeşim,” dedi Ecevit ıkına ıkına.  


“İntikamdan vaz mı geçiyorsun?”  


Dişlerini sıkıyordu, kırılacak, tek tek dökülecekti şimdi her biri. “Kardeşim iyi bir yerde, iyi bir hayatta mı?”  


“Ne fark eder?” Yanıtını aldı. Aklını kaçıracağını hissetti. Tarhanların tek kızının nasıl bir hayat yaşadığının ne anlamı vardı? “Yaşaması yetmiyor mu? Yaşadığına inandıramadık mı seni? Daha canlı hisset diye kanını gönderecektim başta sonra saçta karar kıldım. İnanmadıysan hemen şimdi…”  


“Seni öldürürüm! Kes lan sesini. Seni öldürürüm! Benim kardeşime…” Nevri döndü. Kanından bahsediyordu. Ali Ecevit’e Melike’nin kanı gelseydi ne olacaktı, nasıl toplayacaktı kendini? İyi ki, iyi ki gelen altı saç teliydi. Alnından terler süzülüyordu, gözünün önünü göremiyordu.   


“Tamam inanman yeter benim için. Kardeşin mi, intikamın mı dedim. Kardeşim dedin. Lafının eriymişsin, tek derdin kardeşinmiş. Şimdi bir alışveriş yapacağız. Elinde avucunda ne varsa bana vereceksin, ben de sana kardeşin nerede, kimde, kim niye seneler önce peşine düştü elimde kanıtımla vereceğim sana.”  


“Sana niye güveneyim?” dedi Ecevit. Halbuki neden güveneceğini biliyordu. İt gibi çaresizdi. Bundan sonraki ömrünü ya dört duvarda geçirecekti ya da dar ağacında sonlandıracaktı.  

“Ben sana neden güveneyim?” diye sordu Raşit açıkça.  


“Başka şansın mı var puşt? O ortağının göğüs gere gere idamı kaldırmayacağız dediği sehpaya basacağını biliyorsun. Kurutuluşun var mı bu sefer sanıyorsun?”  


Atilla Akın göğüs gere gere idamı kaldırmayacağız diyordu her fırsatta. Şimdi bu üçlü ittifaktan kaçı o idam ipine gidemezdi? Atilla narsistliğinin kurbanı olarak yanındakileri de götürüyordu gideceği yere. Ecevit’in suratına bir gülüş indi. Kahkaha olup büyüdü. Büyüdü, büyüdü ve aniden kesildi.  

“Ben sana şimdiye kadar elimde avucumda ne varsa vereceğim sen de bana kardeşimi. Sonra da siktir olup gideceğim. Herkes birbirini unutacak.”  


Ecevit büyük bir soğukkanlılıkla kurdu bu cümleleri. Seher’in ifadesi, döneminde şaibe karışmış o dava, dekontlar, kayıp çocuklar, kimlik ihracatı, genelevde doğup ona verilen bebekler, Mümtaz Asa ve Atilla Akın tarafından korunuşu… Hepsi şimdi Melike için gözden mi çıkarılıyordu? Herkesin yaptığı yanına mı kalacaktı?  


“Ben sana nasıl güveneceğim?” diye tekrar etti Raşit.  


“Lan sen beni duymuyor musun?”  


“Elindeki tek belgeyi kopyalamadığını, kardeşini güvene aldıktan sonra kullanmayacağını nereden bileceğim?” diye sordu. Ecevit Melike’yi aldıktan sonra Raşit’in elindekilerin kopyası olsa ne yazardı? Eşit değillerdi. Ecevit onlar gibi kirli değildi, düşmanlarının sözüne mi güvenecekti? 

“Orası da artık Allah’a emanet, her gece yatmadan üç rekât namaz kılacaksın. Ecevit bizi yakmasın diye dua edeceksin.”  


Raşit karşısında beklediğinin çok üstünde bir rahatlık seziyordu. Kabul karşısında iki büklüm bir adam beklemedi ama söz konusu kardeşiyken de yumuşatmıyordu tavrını.  


“Cık, ben işimi Allah’a bırakmam.” 


“Allah senin işini görür mü pezevenk?”  


Raşit oturduğu yerden kalktı, kalktığı yerden ağır adımlarla volta atmaya başladı. “Bu dünyada suçsuz insan gördün mü Ecevit hiç?” diye sordu. Ecevit’in gözüne yine perde iniyordu. Elinde uyuşma vardı. “Ben görmedim. Olduğunu da sanmam. Senin en büyük suçun neydi Ecevit?” diye sordu.  


“Sizin gibi orospu çocuklarından bana sıra gelmedi,” dedi Ecevit ağız dolusu. Ne isteyecekti bu herif ondan? Kokusunu alıyordu ama seçemiyordu.  


“Meleksin yani sen?” 


“Meleğim ya, adım da Azrail.”  


“O zaman can al,” dedi Raşit olduğu yerde dururken. “Madem suçun yok, suç işle. Bana, benim elime, beni yakarsan seni yakacağım bir suçunu bırak. Ondan sonra ister yüz kopyası ister bin kopyası elinde olsun. Kimsenin gücü kimseye yetmeyecek yoksa bu alışveriş olmaz.”  


Öyle kolay söylüyordu ki bunları, öyle keyifle, öyle zaferin bayrağını sallamak üzereyken… Bir canın alınması Raşit için neydi ki? Gerekirse Ali Ecevit değil bir bin kişiyi öldürsün. Ne fark ederdi? “Sen benimle pazarlık mı yapıyorsun?”  


“Ben on yıl daha yaşarım, kardeşin daha bir benim kadar daha yaşar. Hangimiz daha zararlıyız bu işten?” Kalktığı yere geri oturdu, bacak bacak üstüne attı. “Meleksen, suçunu işle de gel, melek değilsen işlediğin suçu kanıtıyla getir. Alacağını al vereceğini ver, sonra herkes kendi yoluna dönsün.”  

 

*** 

 

Eve geldiğim andan beri ilk kez evi temizledim. 


Kapıdan ilk girdiğimde her şey o kadar korkunç bir yavaşlıkta ilerliyordu ki, bu evde sabit durduğum her an, dün babam geldiğinde Ecevit’in varlığıyla yarım kalan panik atak daha şiddetli bir şekilde beni vuracaktı. Ecevit’i arayamıyordum, gidemiyordum, nerede olduğunu bilmiyordum. Ona bir şey olursa ne yapardım bilmiyordum. Panik atak beni ne hale çevirir onu da bilmiyordum. Ecevit ararsa ona yanıt veremem diye korkuyordum. 


Dişlerim birbirine çarpmaya başladığımda baş edemeyeceğimi anladım. Korkuyla kalktım yerimden. Üzerimdekilerden kurtuldum ve önce ne kadar kıyafet varsa makineye attım. Çalıştırmayı uzun süre beceremedim sonra kafama göre deterjan koydum, derece ayarladım ve çalıştırdım. Ne olursa da olsaydı kıyafetlere. Ecevit’in halılarının üzerinden süpürgeyle geçtim. Gücüm olsa balkona alacak ve çırpacaktım. Kızların kalan ve eski olduğunu düşündüğüm bir kıyafetlerini yer bezi yaptım, hazırladığım suya batıra batıra yerleri sildim. Biraz camları silmeye çalıştım ama ona uzun süreli cesaret edemedim. Midemi bulandıran her şeyi çöp torbasına attım, banyo duvarlarını sildim. Yer yer dudaklarım aniden büzülüyor ve ağlıyordum. Telefonumu yanımdan ayırmıyordum olur da ararsa diye. Aramıyordum. Hava kararmıştı, Ecevit’ten haber yoktu. 


Bir şey olursa ne yapacaktım? Kimden yardım isteyecektim? Nereye gidecektim? Kimi arayacaktım? Yetmedi, yapacağım her şey bitti ama bana yetmedi. Kendimi en sonunda banyoya da attım. Telefonum yanı başımdaydı yine. Kulağım oradaydı. Saatler geçtikçe Ecevit’e bir şey olduğuna emin oluyordum. Ne yapacaktım? Ne olacaktı? Kendimi suyun altında perişan ettim adeta. Biraz daha gelmese o bildirim ben arayacaktım, çıkacaktım, bulmaya çalışacaktım. Sırılsıklamdım ama herhangi bir yerimde köpük yoktu. Hızla telefonuma uzandım ve gelen mesaja baktım. 


Ali Ecevit Tarhan: Hemen atölyeye gel. 


Yer ayağımın altından kaydı. Tansiyonum düştü belki bilmiyordum ama zorlukla tutundum. Havlumu hızla sardım vücuduma. Bu halde bile bir depreme yakalanmışım gibi çıkacak gibi oldum. Neden hemen demişti? Bir şey mi olmuştu? Bir şey mi yapmışlardı? Niye aramamıştı? Arayamayacak durumda mıydı? Telefonumu aldım ben aradım ama açan olmadı. Tam da tahmin ettiğim gibi aramamıştı değildi, arayamamıştı. 


Üzerime ne geçirdim bilmiyordum. Saçlarımdan sular süzülüyordu. Hızla çıktım. Hemen aşağıda bir taksi durağı vardı zaten. Arayıp çağırmaktansa koştur koştur gidip müsait ilk taksiye binmek daha hızlı hissettirdi. Neden atölyeye gitmişti? Aklımda hep en kötüsü vardı. Eğer ki çok kanaması olan bir yara varsa bedeninde bir apartman dairesine gelmek istememişti belki de. Hastaneye niye gitmemişti? Bunun cevabını iki gün önce de sorgulamıyor muydum? Evine neden gitmemişti? Beni çağırırsa gitmem diye mi? Giderdim, yemin ederim bugün giderdim. 


Kalbim deli gibi çarpıyordu. Burasıyla atölyenin olduğu yer birbirine uzaktı. Ecevit’i bir kez daha aradım. Açmadı. Yine açmadı. İçinin ne halde olduğunu bilmediğim o atölyede ne yapıyordu. Yeni mi çıkmıştı Raşit denen adamın yanından? Bunca saat ne yapmıştı? O mu bir şey yapmıştı, ona bir şey yapmışlardı? Gözlerim kapalı, bacağımı sallıyordum yalnızca. Taksici iyi olup olmadığımı sordu, yarım şişe de su uzattı. Suyu aldım ama içemedim. Sadece hızlı sürmesini rica ettim. O da daha da hızlandı. Yol beş dakika bile kısalsa bana yeterdi. 


Beş dakikadan da daha çok kısalttı süreyi, parasını uzattım ve hiç beklemeden indim araçtan. Atölyenin içine koştum beklemeden. Kapısı açık mıydı, içinde duracak yer var mıydı bilmiyordum. “Ecevit,” diye bağırdım, tüm perdeler çekiliydi. O an hiç düşünemedim yangında ilk o perdelerin yandığını. Zerre de durdurmadı, tetiklemedi beni bu atölyeye gelmek. Belki onun kıyısına çok geldiğim için burada, belki ilk kalkışmam olmadığı için… Bilmiyordum şimdi Ecevit’ten daha önemli değildi. Ecevit’in sağ olmasıydı benim için tek önemli olan, sağ ve iyi olması. Kapıya arka arkaya vuruyorken sanki hiç açılmayacaktı. Lakin çok kısa vakitte açıldı. Ecevit önce çekilmiş perdeyi araladı, beni gördü ve sonra cam kapıyı açtı. 


Nefes nefese ona baktım. Üstüne başına, yüzüne gözüne. En son nasıl gördüysem öyleydi. Fiziksel olarak görünürde hiçbir şey yoktu. “Ne oldu?” dedim. “Ne yaptın ne oldu?” O geri çekildikçe ben ileri gidiyordum. İçeriye girdiğimin farkında bile değildim. Ecevit’in koluna bakıyordum ama bandajı görüyordum sadece. Başka bir şey aradım durdum ama göremedim. 


“Gittim, Raşit geldi. Ben ne topladıysak şimdiye kadar onlara vereceğim, elimde avucumda olanı, onlar da kardeşimi,” dedi. Göğsüm şiddetle inip kalkıyordu. 


“Verecek miyiz?” dedim şaşkınlıkla. Bunu ben de kabul etmemiş miydim? Ama duyunca yine de kendimi çok çaresiz hissettim. Yanlarına mı kalacaktı her şey, dışarıda yaşamaya devam mı edeceklerdi. Ecevit’in yüzüne bakıyordum öylece. Anlatmıyordu, anlatmaya da çok niyetli değildi uzun uzun. 


“Başka şansım yok,” dedi aynı çaresizlikle. Sanki o aşmış, kabullenmişti ama bunu, benim aksime onda yeni bir haber değildi bu. Onun için yine de zordu, biliyordum. “Melike’yi riske atamam. Saç teli yerine kanını da gönderebilirdim dedi. Yapamam, başka çarem yok.” 


“Elimizdeki her şeyin kopyasını alalım. Ben alayım, ben vereyim zamanı gelince polise. Riski ben alıyorum,” Aklıma gelen en çiğ fikirdi bu. Ecevit, Melike’yi aldıktan sonra güvene, belki çok uzaklara, kimselerin onlara ulaşamayacağı kadar uzaklara giderlerse, o zaman ben ortaya çıkarırdım. Olmaz mıydı? Babamın benim ölümüme izin verecek hali yoktu. Bir şekilde kurtarmak zorunda kalırdı beni. 


Ecevit başını iki yana salladı. “Ne seni ne de Melike’yi riske atamam. Vereceğim, alacağım. Kararımı verdim,” dedi Ecevit aksi olmayacağını belli edercesine keskin bir sesle. Aksi bir şey ister miydim? Mümkün değildi. Şimdi bu kararı vermeseydi ona bu aklı verecektim yine. Başka ne şansımız vardı? Ne Melike’den önemliydi. Bencillikse bencillik. Tarhanlara yapılan bunca haksızlıktan sonra bir kere de onlar bencil olsaydı. 


“Melike hakkında bir şey söyledi mi?” diye sordum. Başını iki yana salladı. Dudaklarımı sıkıştırdım parmak uçlarıma. Ne olacaktı şimdi? Kafamda tonlarca soru vardı. Ne zaman olacaktı, nasıl olacaktı?  

“Ne zaman vereceksin? Ya adam bizi kandırıyorsa ya elindekileri alıp Melike’yi vermeyecekse. Ya…” 


“Kimse kendini riske atacak durumda değil Firuze,” dedi benim telaşımın aksine sakince. Korkutuyordu bu sakinliği beni. Yolun sonuna geldi diye mi, kardeşine kavuşmanın dinginliği miydi? Islak kirpiklerimi sildim ve etrafa baktım. Nefes nefeseydim hâlâ. Gözüm hiçbir şeyi görecek durumda değildi. Melike’yi buluyorduk. Bir bebek gibi ağlamak, mutlu olmak ama ağlamak, sevinçle dolmak ama ağlamak, korkmak ve ağlamak istiyordum. Ya bir aksilik olsaydı? Ya biri bizi kandırıyorsa? Ne yapacaktık? Ya bir hata yapacaksak? Ne yapacaktık? Ne olabilirdi? 


Gözlerim hafızamda nasıl kaldığına emin olmadığım atölyede dolandı durdu. Sadece Melike’yi düşünüyordum. Raşit ulaşabiliyorsa ona çok mu yakınındaydı? Kanını nasıl alacaktı? Korkuyla titrerken yarım kalmış, tuvalin köşeleri islenmiş tablolarımdan birini gördüm. Sonra bir tabloyu, bir tabloyu daha… İçinin yandığını bildiğim atölyenin içinde olduğumu fark ettim. Lakin şimdi içinde bulunduğum yerin yandığını bazı tabloların köşelerinde is lekeleri bulunmasa hiç anlayamazdım. 

Tablolarım camların önüne rastgele değil ama düzensiz bir şekilde yerleştirilmişti. Hiçbiri diğerinin önüne geçmiyordu ve sanırım yanmayanlar bir tek bunlardı. Büyük tuvaller ince şövalelere yaslanmış, bazıları doğrudan yere bırakılmış, bazılarıysa dar metal ayakların üstünde duruyordu. Birkaç tanesi yarımdı, bazıları tamamlanmıştı. 


Bitkiler vardı artık atölyenin her yerine yayılmış. Halbuki yaşatmak zorunda olduğum hiçbir şeyi almazdım atölyenin içinde. Büyük yapraklı salon bitkileri cam diplerine sıralanmıştı, bir köşede tavandan aşağı doğru sarmış bir metal parçasının devamına küçük saksılar kondurulmuştu. Bazı köşelerde küçük ağaçlar vardı; ince gövdeleri tuvallerin arasından yükseliyordu. 


Köşeye biraz uzun ahşap bir çalışma masası gelmişti. Sanki onun çok marangozluğunu görmüşüm gibi bu onun diyebildim. Ecevit’in elinden çıkmıştı. Masanın yanında da ince bir kitaplık vardı yine masanın ahşabından yapılmış. Bazı raflarında kitaplar vardı. Masanın üstü fırçalarla, boyalarla doluydu. Odanın bir köşesinde üst üste dayanmış boş tuvaller duruyordu. 


“Burası,” dedim telaşla bakınıyorken. 


“Saçlarını hemen uzatamam Firuze,” dedi Ecevit ilk. Yanı başımdaydı. Dudaklarım büzülüyordu ama kendimi tutuyordum. O yapmıştı. Niye yapmıştı? Ben istemiyordum ki burayı. Ben istememiştim ki bunu yapmasını. “Ama burayı yapabilirim. Çocukluğumuzdan bir şey daha gitmesin,” dedi. Sanki dönsem gözlerine baksam, cam gibi parlayan bir çift göz görecektim. “Dört duvarı cam, tavanı cam, siyah perdeli atölye,” dedi yedi ve on yaşındaki iki çocuğun anılarını anlatırken. Gözümün önüne geldi o iki çocuk adeta, zaten gitmiyorlardı ki. “Elimde avucumda senden başka hiçbir şey yok,” dedi. “Olanı da eksiltemem Firuze,” dedi. O an ona, neden diye sormaya cesaret edemediğim için aynı noktaya sığındım. 


“Melike var artık, bak çok az kaldı.” 


“Melike’ye senden başka gösterecek neyim var?” diye sordu bu kez. Gözlerine bakmaya cesaret ettim. Evet cam gibi parlıyordu. “İki mezardan başka bir şey var mı?” sesi titriyordu. Yoktu biliyordum. Bir fotoğraf karesi bile yoktu belki. Kendimi yine korkunç bir sorumluluğun içinde hissettim. Tarhanları bu dünya üzerinde tanıyan ve yaşayan iki kişiden biriydim. Ecevit’e dair tek kişiydim.  


“Ecevit ben çizemem,” dedim bitkince. Öyle nazdan niyazdan, tavırdan demedim bunu. Yapamayacağımı bildiğimden. Öyle mahcup oldum ki o an. Öyle Melike deyince o, Melike’ye anlatacağını söyleyince beni, bir şey kanıtlama ihtiyacı hissettim. Ellerimi bastırdım gözlerime de sırtımı döndüm. Sesim soluğum çıkmıyordu ama bana bunu yapmasaydı keşke. Beni paramparça etseydi ama sonra toplamaya çalışmasaydı. Beni toplasaydı ama paramparça etmeseydi. Ben dönüşemiyordum. Ben pamuk değildim, sünger değildim hatta bir kâğıt bile değildim. Omuzlarımda bir çift el hissettim. Yavaş bir baskıyla ona çekildiğimde sırtım göğsüne yaslandı, sıcaklığı dört bir yanımı sardı. 


“Bugün çizme,” dedi. Burnu artık saçlarıma çok yakındı. Islaktı saçlarım, kurumamıştı. Nefeslendi. “Yarın belki denersin, yarın çizme, ertesi gün belki çizersin. Çizemem deme.”  Bir kapana sıkıştım. Bütün Tarhanların gözü üstümdeydi. Onları kıramazdım ama onlara yalan da söyleyemezdim.

Gülümserdim ama gözlerimin içini güldüremezdim. Ben kâğıt değildim, ben bardak bile değildim. Paramparça olmuştum, artık beni bu halde bıraksınlar istiyordum. Ecevit’in eli önce belime kondu, sonra yavaşça karnıma kaydı, artık sarılıyordu. 


“İzin ver çabalayayım, sadece izin ver, çabalayayım. Bir kere de senin için, günahına da sevabı da bana. Bir kere izin ver çabalayayım?” dedi. Benim günahıma girme Ecevit demiştim, günahına da girecek olsam, bırak uğraşayım mı demekti bu? Başımı geriye doğru attığımda yanağım yanağıma denk düştü. Yanaklarımız birbirine yaslandı. Soluklandı. “Belki beceririm, nasıl mahvettiysem, belki, bir ihtimal, düzeltirim. Bana kimse hayatım boyunca tek bir kez bile şans tanımadı, bir kere tanınsın istiyorum Firuze. Biri bir kere şans tanısın. İzin ver çabalayayım.”  

 

Affeden tarafın dava hakkı yoktur demişti. Şimdi hangimizin dava hakkı elinden alınmıştı?

 

 

 

23 Yorum


Anlıyorum Anlamıyorum
Anlıyorum Anlamıyorum
5 saat önce

ya bence firuze izin ver cabalayayim sorusuna yanit vermesin kaçsin bu sorudan ama ecevit çabalasin yine de çünkü ecevitin yaptiklarida az değildi

Beğen

Aybüke
Aybüke
19 saat önce

Kötü sonla biteceği o kadar açıkki sadece kapaktaki tabloya baksan bile anlaşılıyor ama yinede bırakamıyorum

Beğen

Fadime beyza Usta
Fadime beyza Usta
20 saat önce

Benim takıldığım şey ecevitin o acıyı çekerken bile aynı acıyı firuzeninde çektiğini düşünüp sesini hiç çıkarmaması .bu adam olmuş ...

Beğen

Beritan
Beritan
bir gün önce

Melikeyi bulun lütfen Melike'nin nasıl biri olduğunu bu zamana kadar ne yaptiğini çok merak ediyorum Firuzede artık mutlu olsun ya kaç bölüm oldu bi yüzü gülmedi gitti

Beğen

Balım Ezo
Balım Ezo
bir gün önce

Bölüm bence cok iyiydi. Aralarını düzeltiyorlar, melike kim öğrenmemize az kaldi . Bi de mutlu sonla biterse çiçek gibi olacağız vallahi 🌸

Beğen

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page